KÜLTÜR & SANAT


 Acıya Dokunmak...

Aziz ŞEKER / Sitemiz Yazarı
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji


 

   
Dr. Frankl soruyor, “neden intihar etmiyorsunuz?” aynı doktor, Nietzsche’den aldığı bir cümleyle yanıtlıyor: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla katlanabilir.” Belki de bir acıya…

Kiminin yüreğine ateş düşer kimininkine keder, yalnızlık… Yaşamın bir nedeni, gerekçesi olmalı ki nefes alan her canlı ilmek ilmek örüyor bir sonraki güne de tutunmayı. Yaşamını anlamlı bir değer üzerine temellendirebilen insan, kendini umut dolu kılabiliyordu. Bundandır ki yaşam bize değil, bizler yaşama karşı sorumluyuz. Yaşama güzel bakarsan yaşam da sana güzel bakar. Belki de temel tutkumuz bu olmalı; yaşamı güzelleştirmek.

Dr. Frankl var ya; İkinci Dünya Savaşı yıllarında tüyleri diken diken eden bir toplama kampında yaşamıştı. İnsanların saçlarından, beden kıllarından yapılan kilimlerin satışa çıktığı eli kanlı bir kampta! İşte o kampı gören insan her şeyi düşünür. Eğer insansa! Nasıl da yaşamını altüst ediyorlar yüreği sevgi dolu insanların. Kötünün peşinde koşan bir insan olmamak biraz acısını dindirebiliyor insanın, ama nefessiz kalmak gibi bir şey de insanların hem o yüzyılda hem de bu yüzyılda yakılması, kesilmesi, kanının akıtılması. Ve bunu bilerek buna katlanarak yaşamı sürdürmek.

Biliyorum insan olan herkes yüreğinin kökünde hissediyor “iyi” duyguyu. Çünkü dünya gövdesinde güzel bir yürek taşıyanların soluğunda anlam buluyor. İyi olanların yüzü suyu hürmetine yaşıyoruz. Boyunlarına nice kementler atılırsa atılsın. Soylu insanlar kuşağından gelenlerin duası, ışıyan gözleri, mücadelesi bizleri bilincimize güvenme noktasında var kılmaya yetiyor.

Kampın ikinci kısmına gidildiğinde tahta barakaların arkasındaki tel örgülere soğukça çarpıyor insanın yüzü. Gerisi ormanlık… Acının adını kekeleyebilirsen, güçlü olduğun andır. Elektrikli teller bir yanda diğer yanda içimizdeki “Kapolar”ı düşünmek… Özveriyle kurbanlarını çarmıha gerenleri, acımasızca öldürenleri, muhbirleri, yavşakları, bitleşmişleri, insancıkları… Onların ayak sesleri bir yanda, günümüzde Ezidiler başta olmak üzere Mezopotamya’nın soluk yüzlü halklarına yapılanlar, onların çığlıkları bir yanda… Tarih yumruklanması gereken bir soytarı değil de ne? Nice insan o kamptan gaz odalarına vagonlanarak gönderildi. Onların ayakkabılarını, içi boşaltılmış tahtadan valizlerini, numaralanmış sararmış insan yüzlerini (Dr Frankl 119, 104 numara), saçlarını, hele hele bükle çocuk saçlarını görmedi mi insan! Artık bir sevgilinin bukleli saçlarını gördüğümüzde yüreğimiz nerede olacak? Ranzalarda kuru tahtalarda boylu boyunca yatanlar, gaz odaları, bir parça sabun verilerek banyo diye insanların sokulduğu krematoryumlar… Hava hep gri, yağmurlu.

Ölümün dili yoktu ama çelik mavisi bir dili vardı Auschwitz Toplama Kampının! Bacaları hep tüter gibi. Her şafak söktüğünde bağıran ağzı salyalı SS gardiyanlarının ürperten sesleri dinmemiş ki, insanlara yapılanları alaya alanların suratını öpüp duruyordu Ortadoğu cehennemini de şu yüzyılda kana bulayanlar…

Yaşam iradesi, geride bu dehşet kampı da görüp yaşadıktan sonra nereye sapacaktı ki, şu yalan dünyada. Korka korka bir fındık kabuğuna mı?

İnsan dehşet içinde kalmıyorsa, tarihin valizimize sığdırdığı katliamlardan sonra ne demeli?

1940 yılında Polonya Krakow’da inşa edilen milyonlarca insanın yok edildiği bir kampı, onların ardımızda soluk yüzlü gölgeleri, peşimizi bırakmayan çığlıkları hala sürüyorsa başka topraklarda başka yüzlerde, nasıl düşünmeli?

Keşke tarih yanılsamasının içine düşebilsek. Ya da hiç yaşanmasa zulüm dedikleri insanoğlunun icat ettiği makinenin başımıza açtığı türlü belalar. Olur ya bu insanlar da zulüm görmemiştir. Ama gerçek öyle konuşmuyor. Ne var ki görmüş. İnsan yapmış hem de kardeşine. Gerçek böyle konuşuyor, durabilirsen karşısında. Ölüm vardı kıyıda. Hem de din ve ırkçılık adına çırası kandan tutuşan, öyle ki 21. Yüzyılda da…

Fındık kabuğunda yaşıyoruz. Dünyaya umarsızız. Tek gıdamız umut olsa da ne çıkar fındık kabuğuna sıkışmış bu bataklık dünyadan? Doğru şeyler çıkar mı? Peki hal böyle olunca bu umut yolunda zihnimizi neyle oyalamalıyız? Ya da nasıl özgürleştirmeliyiz? Hayal gücü iğdiş edilmiş bilimle mi? Mizahla mı? Çaresiz kaldığımızda başvurduğunuz mizah silahı nereye kadar işlev görecek ki?

Böyle giderse belki de artık gül dikecek toprak parçası bulamayacak hale gelecek insanlık… İnsanın insanda açtığı yarayı nasıl onarmalı, ne yapmalı?

Acıya dokunurken ne hissetmeli?
 

 
BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org