|
|
Farklı Nedenlerle Ağlatan Çocuk
SHU.Şadiye
DÖNÜMCÜ
dsado@mynet.com
(Sitemiz yazarı)
Kamyon şoförünün geride bıraktığı çocukların en küçüğü
müydü? "Acele eden, ecele gider, ardında ağlayan çocuk bırakır" mesajı
mıydı? Şereflikoçhisarlı Alamancı bir babanın çocuğu muydu?Ağlatılan
yüzlerce kız ya da oğlan çocugundan biri miydi? Yoksa?
Kongre
için gittiğimiz İstanbul'dan dönüşte, "Bolu Köroğlu'nda İsmail'in Yeri'nde
yemek molası verelim!' deyince, şoförümüz
Hüseyin'e itiraz etmedik.
İkindi vaktiydi. Lokanta sakindi. Terasta, dört kişinin oturduğu bir masa
doluydu sadece. Manzara nefisti. Garson, dolu masanın yanındaki masaya
yönlendirdi bizi..
Siparişlerimizi verdik. Mangal yarım saate hazır olurmuş, acele
edilmemeliymiş. Arkadaşım Zübeyde'nin
"Çok açım, bekleyemem. Bari peynir-ekmek getirseler!" söylenmeleri eşliğinde
ciğerlerime oksijen, gözlerime yeşil, ruhuma dinginlik ziyafeti çekiyordum.
Üç parça dürüm
Üç gün boyunca şiddet konuşmak, dinlemek ruhumu kararmıştı. 'Keşke zamanımız
olsa da, biraz yürüyüş yapsak!' diye aklımdan geçirirken, "Lütfen alın! Çok
acıkmışa benziyorsunuz!" sözleriyle irkildim. Yan masada oturan beylerden
biriydi seslenen.
Üç parça dürüm uzatıyordu. Aldım. Daha teşekkür ederken, birini gözlerimle
yemiştim bile. Zübeyde ve Hüseyin'e uzattım diğerlerini.
Ölçülü, saygılı ve efendi görünüşlü insanlardı yan masa komşularımız.
Yolculuk nereden - nereye gibi sorularla başlayan sorulara ardı ardına yeni
sorular eklendi.
Antalya-İstanbul arasında sebze taşıyorlardı. Bu gece İstanbul'a yük
boşaltacaklardı. Bizlerin devlet memuru olduğunu, resmi plakalı araçtan
anlamışlar.
Sohbet garsonu da çekti
Şişman, yüksek sesle konuşan, elli yaşlarında, gümüş saçlı, diğerlerinin
sözünü kesmemeğe çalıştığı Recai Bey,
lokantanın önündeki üç kamyonunun sahibiydi.
Yirmi beşlerinde görünen, zayıf, uzun boylu, ensesini geçen kıvırcık
saçlarını lastik bir tokayla toplamış olan Recai Bey'in oğlu
Emre'ydi.
Kot yeleğinin göğüs cebine iliştirdiği mp3 çalar kulaklığının tekini sağ
kulağına takılı Emre, Ankara'da Çalışma Ekonomisi okumuştu, Gönlüne ve
aldığı eğitime uygun iş bulamamıştı. Çocukluğu kamyon üzerinde geçen Emre,
kamyonların 'stepne' şoförüydü.
Sohbet giderek koyulaşıyordu. Her iki masadan sıkça verilen siparişleri
taşıyan, müşteriler arasındaki yakınlaşmadan hoşnutluğunu ve konuşulanlara
olan merakını saklamaya çaba harcamayan garsonun konuşmalara kulak
kabarttığını anlamak zor değildi.
Masalar neredeyse birleşti
Kısa boylu, çok az konuşan, boynuna yağlık bağlamış, kırkların ikinci
yarısında görünen, telefonuna mesaj geldikçe ardına dönerek kısa telefon
görüşmeleri yapan Nuri Bey'di.
Zübeyde, ballı kaymaklı kızarmış ekmek dilimlerini ardı ardına midesine
göndermeyle meşguldü.
Esmer, bıyıksız, sinekkaydı traşlı, saçları jöleli, kırk yaşlarındaki, biri
bitmeden diğer sigarayı yakan, Sıddık Bey,
Urfa'lıydı, Hüseyin'in hemşerisi.
Et yemeğimiz geldiğinde, masalar neredeyse birleşmişti. Sohbet konuları da
değişiyordu. Bizim onlara anlatacağımız daha doğrusu onlarla
paylaşabileceğimiz fazlaca bir şeyimiz yoktu, onların ise fazlasıyla....
Annelerin sorunları
Bir çırpıda: uzun yol şoförlüğünün zorluklarını, nakliyatçılığın çok para
kazandırmadığını, aile düzeni tutturamadıklarını, şoförlükten başka iş
bilmediklerini, çocuklarının hastalıklarında bile yanlarında olamadıklarını,
en erken beş gün sonra döndükleri evlerinden ertesi gün yeniden
ayrıldıklarını, kamyonda uyuduklarını, sadece yemek molalarında insan yüzüne
çıktıklarını, yine de "çok şükür" durumlarının iyi olduğunu, kimseye muhtaç
olmadıklarını anlatıverdiler.
Üç gün boyunca kongrede uzun uzun şiddetin yol açtığı sorunları dinlemiştik.
Şimdi de kamyon şoförlerinin sorunlarını dinliyorduk.
"Şehir dışına göreve gönderilen annelerin, çalışan annelerin sorunlarını
dinleyen birini bulabilsem, keşke!" diye düşünmedim değil, lavaboya
giderken.
80'lerin posteri
Dönüşte bir ağlayan çocuk muhabbeti vardı masada. Anlaşılmaz bakışlarımı
gözleyen Hüseyin durumu özetledi: Zübeyde kahverengi fonda, üzerinde kalın
bir ceket bulunan dört-beş yaşlarındaki bir gözü yaşlı oğlan çocuğu
posterinin -80'li yıllarda- tüm kamyon ve otobüslerin arka camlarına niye
asıldığını sormuş, mola arkadaşlarımıza. Tek fotoğrafa, farklı yorumlar
geliverdi.
Recai Bey'e göre; Gaziantep'e seyrederken, gavur dağında kaza yapıp,
paramparça olan bir kamyon şoförünün ardında bıraktığı çocukların en
küçüğüydü o çocuk. Cenaze Adıyaman'a getirildiğinde, fenalık geçiren
annesinin yere düştüğünü gören şoförün oğlunun fotoğrafını çekmişti,
gazeteci.
Tüm gazeteler basmıştı, haber eşlik eden o fotoğrafı. Gün be gün poster,
kartpostal, hatta muhafazakar bir partinin seçim afişi olarak her tarafa
yayılmıştı.
Şoförlere mesaj
Uzun yol şoförleri arkalarında seyreden meslektaşlarına "Yavaş git. Acele
eden, ecele gider, ardında ağlayan çocuk bırakır," mesajı iletmişlerdi bu
poster aracılığıyla. Askerdeki kardeşi bu kartpostalı anacığına
gönderdiğinde: asker ocağında oğlu hasret çekiyor diye göz yaşı dinmemişti
günlerce kadıncağızın.
Nuri Bey'in söyledikleri, patronu Recai Bey'in söylediklerinden çok
farklıydı.
"Konya Kulu'luyum. Bizim oranın genç erkekleri yaban ellerine gidip,
Alamancı oldular ya!. Eşlerini, çocuklarını, atalarını buralarda bırakıp.
İki-üç yılda bir geldiler memlekete. Her geldiklerinde 'avratlarımız bir
daha ana olsun!' dediler. Ama Alaman elinde de tek durmayıp, birer Helga
buldular.
"Buradaki çocuklar babalarını bilmeden, yüzlerini bile unutarak büyüdüler. O
gözyaşı donmuş çocuk, Şereflikoçhisarlı Alamancı bir babanın çocuğuymuş.
İzne gelen bir hemşerisi çekmiş o fotoğrafı. Oğlunun hasretine 'sözüm ona '
dayanamayan babasına götürmek için. Oysa adam, Alamanya'daki Helga'dan
yaptığı çocuğa kardeşini tanıtmak için istemiş o fotoğrafı. Fotoğraf
çekilirken çocuk ağlamaya başlamış.
"Nasılsa, bu fotoğraf önce gurbet ellerde, sonra anavatanda dolanmaya
başlamış. Hasretin, özlemin, geride bırakılanların, çocukluğunu
yaşayamayanların sembolü oldu sanki. Pek bir sevdik o çocuğu, biz şoförler.
Asıverdik kamyonlarımızın camına."
Yüzlerce ağlayan çocuk fotoğrafı
Büyük bir hararetle bu konuşmalar yapılırken, Sıddık Bey, sanki aramızda yok
gibiydi.O başka yerlerde geziniyordu. Bir ara Recai Bey'le göz göze
geldiler. Kafasını öne eğip, bir sigara daha yakıp, masadan kalktı.
Hüseyin "ne önemliymiş bu fotoğraf böyle!' deyip, ardından ekledi: 25 yıl
önceki bir fotoğrafı efsane yapmışsınız, el birliğiyle. Çok istiyorsanız,
bizim oralardan ağlayan, ağlatılan yüzlerce kız- oğlan çocuk fotoğrafı
çekerim sizin için.
Zübeyde'nin öylesine, laf olsun diye sorduğu bir soru hepimizin kafasını
karıştırmıştı. Herkesin iştahı kaçmış, o güzelim fırın sütlaçlar da mundar
olmuştu. Bir süreliğine söz tatile girdi sanki: herkes sustu.
O çocuk şimdi otuzunda
Konuşulanları büyük bir dikkatle dinleyen Emre, sessizliği bozdu:
"Ağlayan çocuk aslında, ağlayan palyaço, Irak savaşındaki karabatak, akbaba
tarafından az sonra yenilecek Afrikalı iskelete dönmüş bebektir. Popüler
kültür ürünü bunlar. Yabancılar 'kitsch' der böyle şeylere. Hem 80 yılında
ağlayan o çocuk şimdi otuzundadır. Ağlamayla zırlamayla bir şey olmayacağını
anlamıştır, merak etmeyin. Siz boşuna ruhunuzu yoruyorsunuz!
Dağıldığımı hissettim Emre'yi dinlerken. Garsonun "buyrunnnn" sözüyle
irkildim. Kahvelerimiz gelmişti.
Yanımızdan ayrılırken garson cebinden çıkardığı bir kart koydu masaya: Alın,
ağlayan çocuğunuzu. Depremde yıkıntıların arasında bulmuştum. 'Veresiye
verenin' çerçevesine sıkıştırdığım bu fotoğraf her baktığımda kötü ediyor
beni. Sizin olsun." dediğinde kimse uzanmadı, hatta bakmadı fotoğrafa.
"Ağlarım ben halime"
Keyfimiz iyice kaçmıştı. Sıddık Bey'in sandalyesine oturduğunun bile
ayrımına varmamıştım. Kibriti söndürürken gözlerinin kıpkırmızı olduğunu
fısıldadı, Zübeyde.
Uzanıp, masadaki kartpostalı eline aldı ve "O benim damdan düşen kızımdı."
derken, sesi gırtlağından değil de, dağların şahikasından geliyordu sanki.
"Hayır, o benim üç gün önce ateşler içinde babaannesine bıraktığım, dört
saat sonra da kavuşacağım oğlumdu" diyemedim.
Darmadağınık olmuştuk. Birden Zeki Müren
katıldı sanki aramıza: "Ağlarım, ben halime!" (ŞD/BA)
Bu sitede yer alan yazılar kaynak gösterilmeden, kısmen
de olsa kullanılamaz
Bu yayın:
http://www.bianet.org
yayınlanmaktadır.
|
|