Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 



ANA SAYFA


  AİLE

Doç. Dr. İsmet Galip YOLCUOĞLU

Sosyal Hizmet Uzmanı
    ismetgalip@gmail.com
 

 

GİRİŞ

Bu çalışmada, 1980 yılı sonrası Türkiye’de aileyi doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyen politika uygulamalarının betimlenmesi, önceki yıllarla karşılaştırılması ve değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. 
Bu genel çerçeve dahilinde, toplumun temel birimi olan, ekonomik, siyasal ve toplumsal değişmeyi etkileyen ve ondan derinden etkilenen aileye ilişkin tanım ve yaklaşımlar üzerinden hareket edilmiştir. 
Yüzyıllardır çeşitli alanlarda batılılaşma gayretleri içinde olup, siyasal alanda demokrasi kültürünü, sosyal alanda refah sistemini geliştirme çabaları içerisinde geleneksellik ile modernlik tercihleri arasında sürekli bocalamalar yaşayan Türkiye eleştirel gözle incelenmektedir. Konu, ağırlıklı olarak sosyal hizmet perspektifinden ve anti-liberalist bakış açısıyla ele alınmaktadır. 
1. TOPLUMUN TEMEL BİR KURUMU OLARAK AİLE 


Ailenin üreme, çocukların bakımı ve beslenmesi, aile üyelerinin duygusal ihtiyaçlarının karşılanması gibi fonksiyonlarından başka sosyalleştirme ve kültürleme fonksiyonları ile sosyal ve kültürel yönden, üretim sürecine katılması ile de ekonomik yönü olmuştur. Çeşitli değişim ve dönüşümlerin içine girse de aile kavramı 21. yüzyılda da konumunu sürdürmektedir.
Aileye ilişkin olarak ifade edilen tanımlarda üyelerin niceliği, niteliği ve aileyi oluşturan birliğin sosyo-kültürel yapısı gibi faktörler belirleyici olmuştur. Birinci derece yakınları da içine alan geleneksel geniş aile; ebeveynler ve çocuklarla sınırlandırılmış olan modern çekirdek aile veya her ikisinin çeşitli yönlerden bileşimi olan geleneksel çekirdek aile kavramsallaştırmaları ortaya çıkmıştır.
Türkiye’de ailenin nasıl tanımlandırıldığını gözden geçirirsek; İnsanlık tarihi kadar eski bir toplumsal birim olan aileyi Sayın (1990), “insan türünün sürekliliğini sağlayan, ilk toplumsallaşma sürecini oluşturan, karşılıklı ilişkileri belirli kurallara bağlayan, biyolojik, psikolojik, ekonomik, hukuksal vb. yönleri bulunan toplumsal bir kurum” olarak tanımlamıştır. Köknel (1991) aileyi, “aralarında evlilik, kan ve çocuk bağları olan, aynı çatı altında yaşayan, ortak geliri paylaşan, kendine benzer görgü, inanç ve değerleri bulunan, toplumsal rolleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan insanlardan oluşan en küçük toplumsal kurumdur” şeklinde tanılamıştır. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Aile Özel İhtisas Komisyonu Raporunda (DPT 2001) aile, ana-baba-çocuklar ve tarafların kan akrabalıklarından oluşan ekonomik ve toplumsal bir birlik olarak tanımlanmaktadır. Tanımda öne çıkan unsurlar, aileyi oluşturan ve kutsiyet atfedilen birliğin evlilik ve bunun biyolojik ürünü olan çocuklarla şekillenmesi olup tanım geleneksel çekirdek aile modeline işaret etmektedir. Güncel bir tanımla ise aile, doğum, evlilik veya evlat edinme yolu ile birbirine bağlı ve bir arada yaşayan iki veya daha fazla üyeden oluşan gruptur (Bagavos ve Martin2002:21). 
Aileyi daha çok genel nitelikleri bakımından inceleyen Maclever ve Page (Gökçe 1991) de her ailenin kendine özgü özellikleri olmakla beraber tüm ailelerde bulunan genel nitelikleri şu şekilde sıralamışlardır: Aile evrensel bir kurumdur, aile duygusal bir temele dayanmaktadır, aile, şekillendirme özelliğine sahiptir, ailenin kapsamı sınırlıdır, aile toplumsal yapı içerisinde çekirdek özelliği taşımaktadır, aile üyelerinin sorumlulukları vardır, aile, toplumsal kurallarla çevrilidir (Dönmezer, 1999:4-5).
Dünyanın hızla değişen ekonomik ve sosyal yapısı ve 1950’li yıllardan itibaren ağırlığını hissettirmeye başlayan feminist akımlar ve Türkiye gibi ülkelerde marjinal kabul edilen eşcinsel baskı grupları ve insan hakları savunucuları geleneksel aile tanımlarının sınırlarını zorlamaya başlamışlardır. Kadınların lehine olma üzere ataerkil aile yapısının değişime zorlandığı göze çarpmaktadır.

1.1. Aile ve Hanehalkı

Tarihsel olarak bakıldığında üretim, tüketim ve politikaya esas olan birim evlilik birliğine dayalı aile değil, hanehalkıdır. Hanehalkı, evli eşler etrafında kurulmakta,ancak çoğunlukla akraba olmayan üyeleri de içine almaktadır. Hanehalkı kavramı geleneksel olarak, .aralarında evlilik bağı ile oluşmuş kan ve hısımlık gibi yakınlıklara dayalı olarak birlikte yaşayan insanların oluşturduğu topluluk. olarak kabul edilen ailenin sosyal ve ekonomik işlevlerini her zaman karşılamaz. Hanehalkını oluşturan bireyler arasında ekonomik ve sosyal çıkar birliği, dayanışma ve duygusal birlik olmayabilir. Buna karşın aile içinde bir arada yaşayan bireyler arasında ekonomik ve sosyal bir çıkar birliği, dayanışma ve duygusal bir birlik söz konusudur. Bunların yanında ailenin başka bazı fonksiyonları da söz konusudur. İnsan neslinin devamının sağlanması ve bireylerin cinsel beklentilerinin karşılanması, doğal ve sosyal tehlikelere karşı aile üyelerinin korunması, diğer canlılardan çok daha uzun süre başkasına bağımlı kalan insan yavrusunun temel ihtiyaçlarının karşılanması, sosyalleştirilmesi ailenin hanehalkından farklı işlevleridir.

1.2. Ailenin İşlevlerindeki Değişmeler 

Avrupa’da sanayileşme ve kentleşme ile birlikte refah devletinin ortaya çıkışı sonrası, ailenin başlıca işlevleri arasında yer alan ekonomik, çocuğun bakımı, yetiştirilmesi ve sosyalleştirilmesi gibi temel görevler büyük ölçüde aile dışındaki toplumsal kurumlara devrolmuştur (Giddens 1990:76). Sanayi toplumunda aile ekonomik bir üretim birimi olma niteliğini kaybederek, bir tüketim birimi biçimine dönüşmüştür. Bireysel ferdiyetçiliğin gelişimine paralel olarak , aile bütçesi ortak bütçe olma niteliğini büyük ölçüde kaybetmiş, aile üyelerinin bireysel gelirlerinin aile bütçesine katkısı ailenin yaşam düzeyini belirler olmuştur. Aile bütçesinin kullanımında babanın aile reisi olarak genelde daha büyük katkısı nedeniyle egemenliği devam ediyor olsa da, aile üyelerinin aile bütçesine katkıları dışındaki kazançlarını kendi isteklerine göre kullanma eğilimi artmıştır 
(Kontaş, 1992:14).
Ailenin işlevlerindeki önemli dönüşümler, aileyi toplumsal hayatta çeşitli meydan okumalarla karşı karşıya getirmiş ve bu durum sosyal politika bağlamında aile politikası kavramının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

2. TÜRKİYE’DE TOPLUMSAL DEĞİŞME , KALKINMA VE AİLE POLİTİKALARI 

18. yüzyıIın ikinci yarısında Batı Avrupa'da başlayan ve giderek tüm dünyaya yayılan sanayi devrimiyle, teknolojik ve ekonomik alanda baş döndürücü bir hızda gelişim ve değişim sürecine girilmiştir. Bu büyük değişim, toplumsal ve kültürel hayatı da ciddi bir biçimde etkilemiştir. Bu değişimin gücü, hızlı değişime ayak uyduramayan kurum ve yapılar büyük meydan okumalarla yüz yüze gelmiş, bazıları ise tarihe karışmak zorunda kalmışlardır. Türkiye’de, dünyadaki bu rüzgarlardan belli oranda etkilenmiş toplumsal, sosyal ve ekonomik kurumlar değişime kayıtsız kalamamış biraz da hazırlıksız yakalanmışlardır.
Bu değişime hazırlıksız yakalanan sosyal kurumlardan biri de ailedir. Başta hızlı kentleşme, göç ve sanayi devriminin dayattığı yeni yaşam biçimleri ve değerleri aile kurumunu parçalanma ve dağılma sürecine itmiş ve temel fonksiyonlarını yerine getiremeyecek derecede zayıflamasına yol açmıştır. Bunun sonucu olarak ailenin bölünmesi, parçalanması, tek ebeveynli ailelerin giderek artması, boşanma oranlarının yükselmesi, evlilik dışı beraberliklerin çoğalması, bu birlikteliklerin ürünü olan çocukların artması, kültürel ve ahlaki değerlerde keskin dönüşümler, yabancılaşma, suç oranlarının artması, uyuşturucu kullanımı, bireysel ve toplumsal şiddetin yaygınlaşması, kimlik bunalımı, ruhsal rahatsızlıklar, tatminsizlik vb. gibi insanı ve dolayısıyla toplumu tehdit eden sorunlar baş göstermiştir.
Toplumsal yapıdaki en ufak bir değişiklik toplumun herhangi bir katmanındaki aileyi derinden etkilemektedir. Eğitim, kültür, sağlık ve sosyal güvenlik gibi çeşitli alanlardaki değişikliklerin ailenin işlevlerinden bazılarını yitirmesine neden olabilmektedir. Toplumdaki bazı kurumlar çocuk, hasta, yaşlı, engelli bakımı, çocukların eğitimi gibi bazı işlevleri üstlenmişlerdir. Bununla birlikte aile yine de neslin devamı, aile üyelerinin duygusal ihtiyaçlarını karşılama, dayanışma gibi temel işlevlerini yerine getirmektedir. 

2.1. Sosyal Politika ve Refah Devleti 

Ülkelerin, hızla büyüyen sosyal sorunlarına karşın liberalizmin tetiklediği demokrasi, insan hakları ve sendikal haklar anlayışlarının etkisiyle sosyal politika kavramı ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi, bir ülkede yaşayan nüfusa sunulan sağlık, eğitim, istihdam, sosyal ve konut hizmetlerinin adaletli dağılmasını sağlayan planlar, programlar, projeler ve hizmetlerin bütünü sosyal politikayı oluşturmaktadır.
Sosyal politikanın temel belirleyicisi ise refah devleti anlayışıdır. Diğer deyişle, bir ülkede sosyal politika büyük ölçüde refah devletinin varlığı ile ifadesini bulmaktadır. Tarihsel süreçte değişen devlet modelleri açısından bakıldığında refah devletinin yaşamı ve mülkiyeti korumanın ötesine geçerek, gelirin adil biçimde yeniden dağıtımı, toplumsal ilişkilerin düzenlenmesi gibi olumlu edinimler üstlenerek koruyucu devletten bu yönelimlerle farklılaştığı görülür-4 (Rosanvallon 2004:22). Bununla birlikte refah devletinin anlamı dar ve geniş açıdan bakıldığında farklı yönleriyle dikkati çekmektedir. Dar anlamda refah devleti, gelir transferi ve sosyal hizmetler aracılığıyla sosyal iyileştirme anlamını taşır. Geniş anlamda ise, ekonominin yönetiminde devletin etkin rolünün uzantısı olarak anlam kazanır (Esping-Andersen 1990:2 Akt. Koray 2002:175).
Günümüz dünyasında sosyal refah anlayışının gelişmiş olması bizi, işsizlik ve yoksulluk gibi toplumu derinden etkileyen sosyal sorunların çözüldüğü sonucuna götürmemektedir. Tam aksine dünyanın görece en gelişmiş bölgelerinde, ülkelerinde örneğin Avrupa Birliği üyesi ülkelerde, ABD.de bu sorunlar halen azımsanmayacak orandadır. 
Sosyal refah devleti anlayışı ve politikalarını bir başka açıdan da sorgulamak gerekir. Bu noktada iki temel soru karşımıza çıkar (Koray 2002:100): toplumsal refahı amaçlayan politikalar, toplum halinde yaşamanın ahlaki bir uzantısı mıdır? Yoksa bu tür iyileştirme politikaları insan olma hakkına mı bağlıdır ? Birincisi kabul edildiğinde, geçmişte de bugün de belki de her toplumda var olan “hayırseverlik” gibi ahlaki bir yaklaşım dayanak noktasıdır. İkincisi kabul edildiğinde ise, insanın ekonomik-sosyal bir varlık olmasından kaynaklanan bazı hakları olduğu gibi bir görüş savunulur. Bu aşamada liberalizm ve sosyalizm, diğer ifadeyle, reformcu ve demokratik sol arasında önemli ayrımlar oluşur.

2.2. Aile Politikası Kavramı
Aile politikası genel olarak devletin, doğrudan veya dolaylı olarak, aileyle ilgili olarak saptadığı tüm politika, karar ve icraatları kapsayan geniş kapsamlı faaliyetler bütünü şeklinde tanımlanabilir ( Kontaş 1992:39 ).
Kaynağı refah devletinin sosyal politikaları olan aile politikalarına ilişkin çok çeşitli tanımlar üretilmiştir. Bunlardan birisinde aile politikası, yönetimin aileye ilişkin her türlü icraatı olarak tanımlanmaktadır (Lin ve Rantalaiho 2003:3). 
Geniş bir tanımla da aile politikaları, çocuk yardımından, aile planlamasına; sosyal yardımlardan gelir aktarımına; vergi muafiyetlerinden, konut siyasetine kadar pek çok kararı içeren ve ailenin bütünlüğünü ve tam iyilik halini amaçlayan plan, program, proje ve hizmetler paketidir (Flaquer 2000).
Aile politikası iki grupta ele alınmaktadır: birincisi açık (explicit) bir başka değişle doğrudan aile politikasıdır ve aile ile ilgili belirlenmiş açık amaçlara ulaşmak için tasarlanmış belli program ve politikaları içerir. İkincisi ise kapalı (implicit) yani dolaylı aile politikası olup, doğrudan ve öncelikle aileyi hedef almayan, ancak aile üzerinde dolaylı sonuçları görülen hükümet icraatları ve politikalarıdır-6 (Kamerman ve Kahn 2001:69).
Günümüzde tüm gelişmiş Avrupa ülkelerinin aile politikaları vardır. Farklılık aile politikasının organizasyonunda ve uygulamalardadır. Örneğin, Fransa, Almanya, Belçika, Lüksemburg gibi bazı ülkelerde aile politikası belirli bakanların yada hükümet mekanizmasının sorumlu olduğu bir görev alanı olarak kabul edilmektedir. Bu ülkelerde aile işlerinden sorumlu bakanlar vardır ve bakanların görevleri arasında aile sözü açıkça belirtilmiştir. Açık aile politikası da bu yapıyı tanımlamada kullanılmaktadır. Hollanda ve Portekiz gibi bazı ülkelerde ise aile adının yer aldığı bürokratik bir mekanizma vardır. İngiltere ve Danimarka gibi bazı ülkelerde ise üstü kapalı olarak tanımlanan aile politikaları vardır. Bu ülkelerde aile ile ilgili bir bakanlık ya da bürokratik mekanizma yoktur. Ancak bu ülkeler üstü örtülü olmasına rağmen ciddi aile politikalarına ve uygulamalarına sahiptirler (EC 2002). Danimarka ve İngiltere’de (Avrupa dışında da ABD’de) aile politikalarıyla hedef alınan grup, aile değil çocuklardır. Aile üyeleri çocukların ebeveynleri olarak ele alınmaktadır (Kamerman ve Kahn 2001:70). Bu da çocuğun bakımını üstlenen ebeveynin yükünü hafifletmeyi amaçlayan geleneksel aile politikasından büyük ölçüde farklılaşma anlamına gelmektedir.
2.3. Aileyi Koruyan Politika Uygulamaları
Aile politikası ile ilgili önlemleri üç grupta toplamak mümkündür (EC 2002; Bagavos ve Martin 2002; Dumon 1991): Birinci grupta güçlendirme politikaları olarak tanımlanabilecek ve aileyi sürekli gelir sahibi yapmayı amaçlayan ekonomik önlemler yer alır. Bu politika uygulamalarında istihdam konusu üzerine ağırlık verilmektedir. İkinci grupta, eğitim ve danışma hizmetleri gibi, aile hayatını geliştirmeye yönelik hizmetler yer almaktadır. Üçüncü grupta ise, ailenin yerini tutacak veya onun yerini alabilecek önlemler niteliğindeki, aile dışı kurumları geliştirmeye yönelik hizmetler bulunmaktadır.
3. TÜRKİYE’DE 1980 SONRASI AİLE POLİTİKALARI

Ülkemiz, 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ve onun ardından gelen rejim değişikliğiyle 1980’li yıllarda yeni liberal ve muhafazakar unsurları birleştiren yeni sağ söylemin egemenliğinde bir dönüşüm sürecine girmiştir (Yarar, 1998:49).
Özellikle 1980’li yıllarda uygulanan günümüzde de değişik boyutlarıyla sürdürülmeye çalışılan ekonomik ve sosyal politikalar varolan olumsuzlukları ve yoksulluğu daha da belirgin bir hale getirmiştir. Kişi başına gelir düzeyinin düşük olduğu bir ekonomik yapıda, gelir dağılımının bozuk olması yoksulluğun yaygınlaşması sorununu da beraberinde getirmiştir.
12 Eylül 1980 askeri harekatından sonra uygulanmaya sokulan 24 Ocak kararları olarak anılan neo-liberal politikalar sonucu, kentsel iş piyasasında, işten çıkarma, taşeronlaşama, sözleşmeli ve dönemsel işçilik gibi uygulamalar yaygınlaşmış ve bu durum bir yandan çalışanların ücretlerinin düşmesine neden olurken, işsizlik iyice artmış diğer yandan da ücretli ve yoksul aileler sorunsalı ortaya çıkmıştır.
12 Eylül 1980 harekattan sonra Bülend Ulusu hükümetinde ,ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına getirilen Turgut ÖZAL, İzlenen para politikası faiz oranlarının hızla yükselmesine ve bankerlik kuruluşlarının iflasına yol açınca askeri yönetimle ters düştü ve 1982 yılında istifa ederek , 1983’te Anavatan Partisini kurmuştur.
Bu dönemde yeniden parlementer sisteme ve sivil döneme geçmeden önce, aile politikası açısından önemli bir adım atılarak, 24.05.1983 tarihinde 2827 sayılı” Nüfus Planlaması Hakkında” çıkartılan kanunla, nüfus planlamasının gebeliği önleyici tedbirlerle sağlanacağı, gebeliğin sona erdirilmesi ve sterilizasyonun devlet denetiminde yapılacağı ifade edilmiştir. Çoğu Avrupa ülkesinde ve Türkiye’de gebeliği önleyici yöntemlerin kullanılması ile ilgili bilgilendirme kampanyaları aile politikası çerçevesinde devlet tarafından üstlenilmiştir. Bunun yanı sıra özellikle Türkiye’de sivil toplum örgütleri de aile planlaması konusunda çeşitli faaliyetler yürütmektedirler.
Belçika, Lüksemburg ve İrlanda dışındaki bütün Avrupa Birliği ülkelerinde az veya çok sınırlı olmakla birlikte belirli şartlar altında kürtaja izin veren kanunlar yürürlüktedir. Fakat aile planlaması konusunda Avrupa Birliği ülkelerinin ortak duruşu nüfusu artışını dengelemekten ziyade arttırmaktır.
Avrupa’nın aksine Türkiye’de 1950’lerden günümüze değin aileye ilişkin politikaların en etkili ve yaygınlaşmış uygulamasını nüfus artış hızını düşürmeye dönük aile planlaması uygulamaları oluşturmuştur. Türkiye’de nüfusun 13 milyon kişi civarında olduğu 1923 yılından itibaren nüfus politikaları gündeme gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı sürecinde ağır insan kayıpları nedeniyle Cumhuriyetin ilk yıllarında doğurganlığın arttırılması temel ihtiyaç olarak kabul edilmiştir. İnsan gücü kaynağındaki eksiklik ve ülkenin savunma ihtiyacının yanı sıra, yüksek oranda bebek ve çocuk ölümleri de Türkiye’yi 1950’lere kadar pronatalist bir nüfus politikası izlemeye yönlendirmiştir. Nüfus artışını doğrudan ve dolaylı yollarla teşvik eden çok sayıda kanun bu dönemde kabul edilmiştir. Bu kanunlar beş ve daha fazla sayıda çocuk sahibi kadınlara para ödülü, vergi indirim teşvikleri ve sağlık nedenleri dışında gebeliği önleyici yöntemlerin reklamının, ithalatının ve satışının yasaklanması ile sağlık sorunları dışında gebeliklerin isteyerek sonlandırılmasının yasaklanmasını içermiştir. Türkiye’de 1950’lerde nüfus artış hızlarının yüksek olması, artan sayıda yasal olmayan yollarla yapılan kürtajlara yol açmış ve bunun sonucu olarak pek çok annenin hayatını kaybettiğinin saptanması, nüfus konusunun politika gündemi içinde yer almasına yol açmıştır. Kent nüfusunun hızla artması ve istihdam sorunları da hükümetlerin bu konudaki tutumlarını antinatalist politika yönünde değiştirmelerinde önemli rol oynamıştır (HÜNEE 2004:9).
Avrupa ülkelerinin tümünde ailelere yönelik vergi indirim ve muafiyetleri yer almaktadır. Bu destek türünde, ailedeki çocuk sayısı ya da eşin çalışma durumu kriterleri göz önünde tutularak aileler vergi indiriminden yararlandırılmaktadır. Örneğin Fransa.da çocuksuz ailelerin gelirlerinin % 5’i vergilendirilirken, iki çocuklu ailelerde bu oran %1.e düşmektedir (Gornick ve Meyers 2000). Ülkemizde, nüfus artış hızının azaltılması yönünde devlet politikalarımıza paralel olarak 1980 yılından sonra da çok çocuklu ailelere bu tür vergi indirimi avantajları uygulanmamaktadır.
Bir diğer önemli kanunla Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu 2828 sayılı kanun olarak ve 24/5/1983 tarihinde kabul edilmiş, korunmaya, bakıma veya yardıma muhtaç aile, çocuk, sakat, yaşlı ve diğer kişilere götürülen sosyal hizmetlere ve bu hizmetleri yürütmek üzere kurulan teşkilatın kuruluş, görev, yetki ve sorumluluklar ile faaliyet ve gelirlerine ait esas ve usulleri düzenlemeyi ve sosyal hizmet alanındaki çok başlılığı önleyerek bu alandaki çalışmaları tek çatı altında toplamayı amaçlamıştır.
Ailenin Yerini Alan Hizmet ve Kurumları olarak, gelişmiş ülkelerin tamamında en yaygın olanı çocuklara yönelik kreş ve gündüz bakımevleridir. Bu kurumlar, çocuğun sosyalleşmesinin sağlanmasının yanı sıra, çalışan anne ve babaların 0-6 yaş grubunda bulunan çocuklarının bakımlarını gerçekleştirmek, bedensel ve ruhsal sağlıklarını korumak, geliştirmek ve çocuklara temel değer ve alışkanlıkları kazandırmak amacıyla oluşturulan kurumlardır . Fakat ülkemizde gündüz bakım hizmetleri özellikle anne-babanın gereksinimlerini gerek nitelik gerekse nicelik olarak karşılamak açısından gelişme ihtiyacı içindedir . Avrupa ülkelerinin genelinde çocuklara yönelik kurumsal bakım ve koruma hizmetlerinin yeterli düzeyde gelişmemiş oluşunun temel nedeni arasında çocuğun önemli ekonomik desteklerle aile içinde bakımı ve yetiştirilmesinin öncelikli bir aile politikası olarak ele alınıyor olmasıdır.





3.1. 45.HÜKÜMET- I. ÖZAL HÜKÜMETİ DÖNEMİ (13.12.1983-14 Aralık 1987)

12 Eylül döneminin ardından kurulan ilk sivil Hükümet olan I. Özal Hükümetinin programı daha önceki hükümetlerin programlarına kıyasla “aile” konusuna özel bir yer verişiyle ayrılmaktadır. Programda aile konusuna şöyle yaklaşılmaktadır :
“ Aile milletimizin temelidir.
Aile yapımızın tabii ve tarihi vasıfları olan, örf ve ananelerimizin ile perçinlenmiş bulunan sevgi, saygı, feragat ve fedakarlığın geliştirilmesinin toplum hayatının ahenkli ve sağlam bir şekilde devam ettirilmesinde, gençlerimizin yetiştirilmesinde, ahlakın, milli ve manevi değerlerin korunmasında çok önemli bir rolü olduğuna inanıyoruz.
Fert ve millet seviyesinde sosyal güvenliğin ilk ve en önemli teminatı ailedir. Aileye ilişkin bu temel yaklaşım sosyal güvenlik konusundaki anlayış ile bütünleşmektedir.
Gönüllü sosyal dayanışmayı, bilhassa geleneksel sosyal dayanışma esaslarını ve kuruluşlarını, bilhassa toplumumuzun temelini teşkil eden aile sistemi içinde sevgi, şefkat ve saygıdan kaynaklanan tabii sosyal dayanışmayı idame edecek tedbirlerin alınmasını faydalı görmekteyiz.”
Ayrıca programda aile ile bağlantılı olan şu görüşlere yer verilmiştir.
“ Çocuklarımızın daha doğum öncesi safhadan başlamak üzere, gelişmelerinin her safhasında ihtiyaç duyulan her çeşit ana ve çocuk sağlığı hizmetlerine büyük önem verilecektir. Beden ve ruh sağlığı daha güçlü nesiller yetiştirmeleri için dar gelirli ailelere sosyal yardım yapmak gayesini de taşımaktayız. Tarımda teknolojik gelişmenin ve iktisadi verimliliğin dikkate alınarak, çiftçi ailesi gelirinin aile başına ortalama milli gelir seviyesine yükseltilmesini öngören bir tarım reformunun yapılmasını faydalı buluyoruz”.

Aile konusu, Devlet Planlama Teşkilatı 1987 Yılı programında da özel bir vurguyla şu şekilde ele alınmıştır:
“ Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Programı ilkeleri doğrultusunda, toplumsal refahı arttırma amacına yönelik olarak ailenin maddi ve manevi varlığın geliştirilmesi, bütünlüğünün korunması, güçlü bir kurum olarak varlığını sürdürmesi için; kalkınmanın nimetlerinden yararlanmada, istihdam ve sosyal hizmetlerde katılımda ve bunlardan yararlanmada aile biriminin temel hedef olarak alınacağı belirtilmiştir. Bir kararname ile yayınlanan programda ailenin genel sosyal, ekonomik, demografik özelliklerinden bahisle bazı sorunları üzerinde de durulmuştur. Bu yolla Türkiye’de aile politika tercihlerinde bir ölçüt olmaktan çok özel bir politika alanı olma eğilimine girmiştir (Kontaş 1992:94-95).
Bu dönemdeki bir diğer önemli gelişme sosyal yardım alanında ortaya çıkmış ve SHÇEK Genel Müdürlüğü tarafından, temel gereksinimlerini karşılayamayan ve yaşamlarını en düşük düzeyde dahi sürdürmekte güçlük çeken kişi ve ailelere 28.09.1986 tarihinde yürürlüğe giren, “Ayni Nakdi Yardım Yönetmeliği” hükümleri çerçevesinde sosyal yardım hizmetleri sunulmaya başlanmıştır.
3.2. 46. HÜKÜMET- II. ÖZAL HÜKÜMETİ DÖNEMİ (14 Aralık 1987-31.10.1989)

Doğrudan aileye ilişkin olarak hükümet programında şu görüşlere yer verilmiştir:
“Aile toplumun temelidir. Kadını toplumumuzun ve aile müessesemizin en önemli unsuru olarak görüyoruz. Kadınlarımızın haklarının korunması ve ülkemizin gelişmesine daha fazla katkılarının sağlanması hedefimizdir.”
Kapalı aile politikası uygulayan Türkiye’de sosyal politikanın, sosyal sektörlerdeki gelişmelerden ziyade, ekonomik sektörlerdeki gelişmelere odaklanmış olması ailenin yoğun ihmalinin önemli nedenlerindendir. Açık aile politikası uygulamalarına yönelik ilk somut adım, Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1985-1989) 1987 yılı programında atılmıştır. Toplumun refahını arttırmak amacına yönelik olarak ailenin maddi ve manevi varlığının geliştirilmesi bütünlüğünün korunması, toplum içinde güçlü bir müessese olarak fonksiyonunu sürdürebilmesi için; kalkınmanın nimetlerinden faydalanmada, istihdam ve sosyal hizmetlere katılmada ve bunlardan yararlandırılmada aile biriminin temel hedef olarak alınacağı ifade edilmiştir (Kontaş 1992:96).
Bu hedeften hareketle, 1987 yılında Türkiye’de ailenin durumunun ve sorunlarının tespiti amacıyla Devlet Planlama Teşkilatı tarafından bir özel ihtisas komisyonu kurulmuştur. Konu ile ilgili resmi kuruluşların uzmanları ile akademik çevrelerin katıldığı Aile komisyonunca hazırlanan raporda, ailenin özellikleri ve sorunları ayrıntısıyla açıklanmış, ele alınan konularda geniş kapsamlı bir araştırmaya olan ihtiyaç ifade edilmiştir. Hazırlanan rapor, hem VI. Beş Yıllık Kalkınma Planına, hem de devletin aileye yönelik politikalarına etki etmiştir. Aynı yıl “Türk Aile Yapısı” araştırması yapılmıştır. 1988 yılı programında, aile konusundaki gelişme ve sorunlar arasına 1987 yılı programında farklı olarak Türkiye’de evlenmelerin özellikleri de ele alınmıştır. Erken yaşta evlilikler, akraba evliliklerinin yarattığı sorunlar üzerinde durulmuştur. Her iki programda da ortak olan nokta, ailenin güçlendirilmesi ve korunması ilkesinden hareketle, aile hayatını daha yaşanır, daha çekici kılacak ve ortaya çıkması muhtemel aile sorunlarının daha kolay çözülmesini sağlayacak eğitim faaliyetlerinin televizyon ve radyo gibi yayın araçlarının kullanımı ile topluma sunulması üzerinde durulmasıdır. 1989 yılı programına da önceki programlara ek olarak, aile konusuna kadın ve çocuk hakları konuları da dahil edilmiştir.




1989 yılında, aileye yönelik politikaların bir bütünlük içinde ele alınması amacıyla daha önce Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na bağlı olan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Başbakanlığa bağlanmış ve aynı düzenleme çerçevesinde kurum bünyesinde “Ailenin Bütünlüğünün Korunması Dairesi” kurulmuştur.
1989 program yılı döneminde ayrıca 1987 ve 1988 yılı programlarında sözü edilen “Türk ailesinin bütünlüğünün korunması, güçlendirilmesi ve sosyal refahın arttırılması için gerekli araştırmaları yapmak, projeler geliştirmek, bunların uygulamaya konmasını sağlamak ve aile ile ilgili ulusal politikanın oluşmasına yardımcı olmak üzere” Aile Araştırma Kurumu 29.12.1989 tarih ve 21911 sayılı kanun hükmünde kararname ile kurulmuştur. Bu kurumun faaliyetlerinden de bir devlet bakanı sorumlu kılınmıştır.
Bu kanunun amacı, “ Türk ailesinin bütünlüğünün korunması, güçlendirilmesi ve sosyal refahının artırılması için gerekli araştırmaları yapmak ve projeler geliştirmek, bunların uygulamaya konulmasını sağlamak, aile ile ilgili milli bir politikanın oluşmasına yardımcı olmak üzere Aile Araştırma Kurumunun kurulmasıdır.”
Konut yardımları da aileyi destekleyen hizmetler kapsamındadır. Bu hizmet genellikle çok çocuklu ve az gelirli aileleri odak almaktadır. Genelde kira yardımları biçiminde sunulmaktadır. Ayrıca konut politikası uygulayan Avrupa ülkelerinde aileler doğrudan düşük kredilendirme ile konut hizmetlerinden de yararlandırılmaktadır. Batı Avrupa ülkeleri bu uygulamaya iyi bir örnektir. Bu ülkelerde öncelik sırasına göre, yeni evlilere, tek ebeveynli ailelere ve özürlü çocuğa sahip ailelere konut hizmeti sunulmaktadır. Türkiye genel nüfusu içinde çok sayıda ailenin konut sahibi olduğu bir ülkedir. Tabi bu noktada göçü ve beraberinde getirdiği ülkemize özgü- gecekondulaşma olgusunu da bu oluşumda dikkate almak gerekir.
46. Hükümet döneminde ülkemizde geniş çaplı bir “Gecekondu Affı” yasası çıkartılmış ve kırsal kesimden göç eden aileler bu kararı sevinçle karşılarken toplumun büyük kesimi de bunu bir hukuksuzluk örneği ve oy almaya yönelik bir politika olarak yorumlamışlardır.
* Konut sektöründe 1983 yılında inşaat ruhsatı alan konut sayısı 169 bin iken, 1988’ de 473 bine ulaşmıştır.

3.3. 47. HÜKÜMET- YILDIRIM AKBULUT HÜKÜMETİ ( 09.11.1989-23.06.1991)

Turgut ÖZAL’ın Cumhurbaşkanı olması üzerine 47. Hükümet Yıldırım AKBULUT Başbakanlığında kurularak bir önceki Özal hükümetlerinin programında doğrudan aileye ve kadına ilişkin olarak söylenenler aynen şu şekilde yinelenmektedir.
“Toplum hayatının ahenkli ve sağlam bir şekilde devam ettirilmesinde, gençlerimizin yetiştirilmesinde, ahlakın, milli ve manevi değerlerin korunmasında; aile
yapımızın tabii ve tarihi vasıfları olan, örf ve an’ anelerimiz ile perçinleşmiş bulunan, sevgi, feragat ve fedakarlığın rolü herşeyin üzerindedir. Fert ve toplum
seviyesinde sosyal güvenliğin ilk ve önemli teminatı ailedir.
Kadını toplumumuzun ve aile müessesemizin en önemli unsuru olarak görüyoruz. Kadınlarımızın haklarının korunması ve ülkemizin gelişmesine daha fazla
katkılarının sağlanması hedefimizdir.
Okur-yazar nüfusunun oranı 1983 yılında yüzde 76 iken 1989 yılında yüzde 89’ a yükselmiştir.
Türkiye’de ilk kez 1990’da uygulamaya giren Uluslar arası Çocuk Hakları Bildirgesi her ne kadar uygulamada değerini bulamasa da yasal düzenleme açısından çocuklar adına bu dönemdeki önemli bir gelişmedir.
Tamamiyle renkli televizyon yayına iktidarımız döneminde geçilmiş, ikinci ve üçüncü kanal TV başlatılmış, ayrıca Güneydoğu Anadolu Bölgemiz için özel bir yayın kanalı devreye sokulmuştur. Televizyon haftalık yayın saati 1983 yılında 37 saat iken, 1989’ da 213 saate yükselmiştir.
1983’ te sosyal güvenlik kapsamındaki nüfusun toplam nüfusa oranı yüzde 48.1 iken bu oran 1989 yılında yüzde 59.1’ e ulaşmıştır.
1990 yılı programı uygulama dönemindeki en önemli gelişmelerden biri “Türk kadınının eğitim seviyesini yükseltmek, tarım, sanayi ve hizmetler kesiminde ekonomik hayata katılımını arttırmak, sağlık, sosyal ve hukuki güvenliğini sağlamak ve böylece kadının statüsünü genel olarak geliştirmek üzere eşitlik içinde sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasi alanlarda hak ettiği statüyü kazandırmak üzere” Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı “Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü’nün kurulması olmuştur. Genel Müdürlük daha sonra bir devlet bakanının sorumluluğuna bırakılmıştır. Böylece Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Aile Araştırma Kurumu ve Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü aynı devlet bakanlığına bağlanarak aile kadın ve çocuğa yönelik politikaların bir bütünlük içinde tespit ve uygulamasına imkan sağlanmıştır.
Kurumsallaşma ve hizmette bütünlük oluşturma çabalarının yanı sıra, 1990 yılında Türkiye’de ilk Aile Şurası düzenlenmiştir. Bununla birlikte, her yıl 6 Mayıs’ı takip eden haftanın “Aile Haftası” olarak kutlanması kararlaştırılmıştır. Bir de “Aile Danışma Merkezleri”nin sayısının ve hizmet ağının yaygınlaştırılması çalışmaları hızlandırılmıştır (Kontaş 1992:104).

3.4. 48. HÜKÜMET- MESUT YILMAZ DÖNEMİ ( 23.06.1991-20.11.1991)

ANAP hükümetlerinin sonuncusu Mesut YILMAZ Başbakanlığında kurulan 48. hükümettir. Hükümet programında diğer ANAP hükümetlerinden farklı olarak sosyal güvenlik politikalarından bağımsız bir biçimde programın temel ilkeleri arasında şöyle yer almaktadır:
“Toplumumuzun temeli ve milli varlığımız aile kurumuna büyük önem veriyoruz. Bu konuda Anayasalarımızda öngörülmüş olan ve iktidarımız döneminde kurulan teşkilatları daha etkin hale getireceğiz.”
Programda sağlık politikaları bağlamında da “sağlıklı bir nesil yetiştirmek amacıyla aile planlaması, ana ve çocuk sağlığı çalışmalarına özel önem verileceği” ifade edilmektedir.

3.5. 49. HÜKÜMET DYP-SHP KOALİSYON HÜKÜMETİ (20.11.1991-16.051993)

7. Kez Başbakan olan Süleyman DEMİREL’in başbakanlığında SHP ile kurulan koalisyon hükümeti döneminde konu programda şu şekilde ele alınmıştır; “Hükümet ve hükümet dışı kuruluşlarla yerel yönetimlerin kadınlarla ilgili çalışmaları, işbirliği ve koordinasyon içinde değerlendirilerek kadınlara ilişkin
politikalar oluşturulacaktır.
Başta Birleşmiş Milletler’in kabul ettiği ve Türkiye tarafından onaylanan “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığının Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi” ve
diğer uluslararası kararları ile, Avrupa Konseyi, İLO, OECD, AGİK gibi kuruluşların kadınlara yönelik kararları doğrultusunda iç mevzuatımızda
düzenlemelerin yapılması uluslararası boyutta Türkiye tarafından konulan çekincelerin kaldırılması için gerekli çalışmalar gerçekleştirilecektir.
Bu amaçla Hükümetimiz bünyesinde “Kadın, Aile ve Çocuk Sorunları Bakanlığı” kurularak anlamlı bir adım atılmaktadır. Uluslararası çocuk hakları
deklarasyonuna uygun bir biçimde çocuk haklarının korunmasını düzenleyen yasa çıkarılacaktır”
1993’de Süleyman Demirel ve Tansu Çiller’in Başbakanlıklarında enflasyon, %106, memur maaşı artışı %30 artmış, hayat pahalılığı, yüksek enflasyon ve halkın satın alma gücündeki azalma toplumun geniş kesimlerini, aileleri ve çocukları olumsuz etkilemiştir.

3.6. 50. HÜKÜMET-TANSU ÇİLLER’İN I. DÖNEMİ (16.05.1993-20.09.1995)

Aile konusu hükümet programında şu şekilde ele alınmıştır;
“Gelecek kuşakların iyi yetişmesini sağlayacak bir Aile Planlaması benimsenecektir. Kadınların eğitim düzeylerinin yükseltilmesi ve mesleki eğitim imkanlarından daha fazla yararlanmak suretiyle tarım dışı sektörlerde istihdamlarının yaygınlaştırılması, özellikle uygulanacak teşvik politikaları aracılığıyla kadınlarımızın kendi iş yerlerine sahip olma imkanları geliştirilecektir. Kadın işgücünün ekonomiye katkısı sağlanacak ve kadınların karar mekanizmalarına daha etkin katılabilmeleri için yeni politikalar gerçekleştirilecektir.
Aile korunacak, desteklenecektir. Toplumun en küçük ünitesi ve demokrasinin en küçük birimi olan aile, değişen ve gelişen bir dünyada bu değişikliklerden en çok etkilenen bir kurum olarak, devletin özenle koruması gereken bir konumdadır.
Bu amaçla, aile yapımızın gösterdiği değişimi, bu değişimden doğan sorunları, bunlara getirilecek çözüm yollarını saptamaya yönelik gerekli araştırmalar en kısa sürede sonuçlandırılacaktır.
Korunmaya muhtaç çocukların aile ortamı içinde yetiştirilmesine özel önem verilecek ve evlat edindirmenin yasal işlemleri kolaylaştırılacaktır.”
Birleşmiş Milletler tarafından 1994 yılında başlatılan seferberlik (Uluslar arası Aile Yılı) ailenin yoksullukla mücadelede ve toplumsal kalkınmada dinamik bir kavram olarak bütün toplumlar için büyük önem taşıdığı gerçeğini gündeme taşımıştır.
1994 yılında ülkemizin içine düştüğü ağır ekonomik buhran ve buna bağlı olarak yaşanan sosyal problemlerin çözümü konusunda getirilen önerilerin yeni bir bakış açısıyla ele alınmasında aile merkezli politikalar oldukça önem arzetmektedir.
1994 DİE Gelir Dağılımı Anketine göre nüfusun en fakir yüzde 20'si milli gelirden yüzde 5 pay alırken, en zengin yüzde 20'sinin gelirden aldığı pay yüzde 55 tir.
Mevcut sorunlar karşısında toplumun en önemli direnç noktası olarak kabul edilen “aile” büyük ölçüde yıpranmış ve işlevlerini yerine getiremez hale gelmiştir. Yeniden toparlanma sürecindeki Aile Araştırma Kurumu misyonu gereği önemli bir yükümlülükle karşı karşıya bulunmaktadır.
Devalüasyon, 5 Nisan 1994 istikrar önlemleri ile ekonomide iç talep iyice daraltılmış, halkın alım gücü düşmüş, kamu açıkları artmış, Türk ekonomi tarihinin en kara yılı yaşanmıştır.
Bu dönemde toplumsal yapı içindeki en dinamik ve değişime ve gelişmelere en hızlı tepki veren “aile” kurumunun aile içi ilişkilerinde bozulmalar artmış, çatışma ve çelişkiler derinleşmiştir.
Kriz, ailenin toplumsal konumunu, rollerini, aile bütçelerini, işgücüne katılım biçimlerini, ev içi sorumlulukların dağılımını, ailenin varlık durumunu, ailelerin toplumsal çevre ile ilişkilerini ve toplumsal yaşama katılım eğilimlerini etkilemiştir. Değişen koşullar, ailenin yaşam kalitesini göreli olarak olumsuz yönde etkilemiş, ailenin yoksullaşması, işsizlik yaşam standartlarında düşüş, iç ve dış ilişkilerde iletişim çatışmaları yaşanmış, ailenin temel gereksinmelerini karşılama, yaşanılan sorunları çözme olanakları daralmıştır. Toplum ve aile içinde yaşayan bireylerin göreli refah algılamaları, kriz nedeniyle olumsuz yönde nitelik kazanmış doyumsuzluk ve mutsuzluk artmıştır ( Cılga 2001: 135).
3.7. 51. HÜKÜMET-TANSU ÇİLLER’İN II. DÖNEMİ (20.09.1995-24.12.1995)

Bir önceki 50. hükümetin başbakanı Tansu ÇİLLER tarafından kurulan bu azınlık hükümeti döneminde, DİE'nin 1995 yılı için yaptığı ankete göre fert başına en yüksek gelir elde eden il ile en düşük gelir elde eden il arasında 10 katın üzerinde fark vardır.
Bu veriler, gerek kişiler, gerek bölgelerarası gelir dağılımının son derece bozuk ve dengesiz olduğunu göstermektedir.
Bu durum ülkemizdeki bir çok sorunun da kaynağını teşkil etmektedir.
Kısa süreli bir ömrü olan bu hükümet ciddi icraatlar yapamadan meclisten güvenoyu alamaması üzerine dağılmıştır.
3.8. 52. HÜKÜMET-TANSU ÇİLLER’İN III. DÖNEMİ (24.12.1995-07.03.1996)

20 Eylül 1995 tarihinde 50. Hükümet’ in istifası ve 51. Hükümet’ in TBMM’ den güvenoyu alamaması ile ülkemiz kritik bir demokrasi sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Bu seçim hükümetinin görevi 24 Aralık 1995’de ülkeyi genel seçime götürmektir


3.9. 53. HÜKÜMET-MESUT YILMAZ’IN II. DÖNEMİ (07.03.1996- 6 Haziran 1996)
Hükümet programında aile konusu şu şekilde ele alınıştır;
“Sosyal politikalarımızın hedefi de kaynağı da insandır onun mutluluğu ve refahıdır. Bu hedefe ulaşmada en temel kurum ise ailedir. Ailenin güçlendirilmesi neticede toplumun ve devletin güçlendirilmesidir. Bunun için hükümet olarak yalnızca merkezi plan ve programlara değil, yerel yönetimlerle ve sivil kurumlarla (vakıf ve dernekler) işbirliğine zaruret vardır. Özellikle yaşlılara, kimsesizlere, korunmaya muhtaç çocuklara, sakat ve özürlülere, aile dışına itilmiş kadın ve çocuklara yönelik sosyal hizmet politikalarımızda bu yeni yaklaşım esas olacaktır.
Kadın aile kurumunun en etkili, yönlendirici, yetiştirici, aileyi birleştirici ve koruyucu unsurudur. Türk kadınının toplum içindeki yerini olumsuz olarak etkileyen düzenlemelerin giderilmesi yönündeki çalışmalar sürdürülecek ve Türk kadınının her alanda etkin bir şekilde hizmet görmesini, eğitim düzeyinin yükseltilmesini, karar mekanizmalarında rol almasını sağlayacak yasal ve idari düzenlemeler yapılacaktır.
Ana çocuk sağlığına yönelik hizmetlere önem verilecektir. Çocuklarımızın ve gençlerimizin Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerine, milli ve manevi değerlerimize bağlı bir şekilde fikren, ruhen ve bedenen gelişmeleri temin edilecektir. Gençlik kesiminin sorunlarını gidermek ve gençlerin kalkınma sürecine katkı ve katılımlarını artırabilmek amacıyla bu kesime sunulan hizmetler toplumun temelini oluşturan ve geleceğin güvencesi olan gençlerin eğitim, sağlık, çalışma hayatı, sosyal güvenlik, istihdam ve boş zamanları değerlendirme konularındaki sorunlarının çözümüne yönelik önlemler alınacaktır.”
Mesut Yılmaz’ın Çiller’le dönüşümlü başbakanlık anlaşmalı 53. Hükümet güvenoyu aldı. Ancak Yılmaz-Çiller’in sürekli çekişmeleri 6 Haziran 1996 günü Yılmaz’ın istifasını getirdi ve kısa süreli bu hükümetin programında aile konusunda belirttiği uygulamalar yapılamadan hükümet dağılmıştır.
3.10. 54. HÜKÜMET NECMETTİN ERBAKAN DÖNEMİ (07.06.1996-07.07.1997)

Hükümeti kurma görevini alan Erbakan yine “dönüşümlü başbakanlık” formülüyle ve ilk sıra Erbakan’da olmak üzere Refah-DYP koalisyonu, 8 Temmuz 1996 tarihinde 278 ile güvenoyu almış hükümet programında konu şöyle açıklanmıştır;
“Kamu yatırımları içinde eğitimin payı yüzde 12'ye (1995'te 9.2%).Ana ve çocuk sağlığı hizmetlerine önem ve öncelik verilecektir. Kadınımız toplumun en küçük ve temel kurumu olan ailenin en etkili yönlendiricisi ve yetiştiricisi olup, aile içinde ailenin mutluluğunu ve refahını oluşturmada eşi ile eşit sorumluluklara sahip bir bireydir. 
Türk kadınının toplum içindeki yerini etkileyen olumsuz şartların ortadan kaldırılması yönündeki çalışmalara ağırlık verilecektir. Özellikle, kadınların eğitim, sağlık, istihdam ve toplumsal statülerinin yükseltilmesi için gerekli çalışmalar yapılacaktır. 
Toplumun temel taşı olan ailenin korunması ve geliştirilmesi esas olacaktır.” 
Bu dönemde, sosyal yardım alanında bir iyileştirme yapılarak SHÇEK tarafından temel gereksinimlerini karşılayamayan ve yaşamlarını en düşük düzeyde dahi sürdürmekte güçlük çeken kişi ve ailelere 28.09.1986 tarihinde yürürlüğe giren, , “Ayni Nakdi Yardım Yönetmeliği” bazı hükümleri 10.04.1997 tarihinde değiştirilmiş, bu çerçevede sosyal yardım hizmetleri biraz daha güçlü bir hale gelmiştir.
Bir diğer önemli gelişme de Aile Danışma Merkezlerinin açılmasını sağlayan kanuni düzenlemedir. Bu merkezler, ailelerin ekonomik, toplumsal, kültürel ve psikolojik sorunlarla baş edebilmeleri için korunması, desteklenmesi ve güçlendirilmesi amacıyla açılan merkezlerdir.
Söz konusu merkezler, 6 haziran 1997 tarih ve 23011 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 572 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile 2828 Kurum Kanunu’nun 3.Maddesinin “e” bendine eklenen 8. fıkra’ya dayanılarak açılmıştır.

3.11.55. HÜKÜMET III. MESUT YILMAZ HÜKÜMETİ (07.07.1997-12.01.1999)

Anavatan Partisi, Demokratik Sol Parti ve Demokrat Türkiye Partisi ülkeyi 54’üncü hükümet tarafından içine düşürüldüğü rejim ve Devlet bunalımından kurtarmak üzere “Anasol-D” hükümetini kurmuş, CHP , hükümeti dışarıdan desteklemiştir.
Bu hükümeti programında “Kadın sorunları ve aile” başlığında konu şu şekilde ele alınmıştır; 
KADIN SORUNLARI VE AİLE
“Anayasamızın 41. maddesinde ailenin Türk toplumunun temeli olduğu belirtilmektedir. Aile bağlarını ve dayanışmasını koruyup güçlendiren bir ulusal ve anayasal görevdir.
Hükümetimiz, Türk ailesinin huzur ve refahını artırmaya yönelik çalışmalara önem verecektir.
Aile yardımları günün ekonomik ve sosyal gerçeklerine uygun hale getirilecek, medeni nikahın yaygınlaştırılması suretiyle aile bütünlüğü güçlendirilecek, özellikle kadınlar ve çocukları mağduriyetleri giderilecektir.
Ayrıca toplumumuzu ve aile bütünlüğün sarsan uyuşturucu madde kullanımı, şiddet, müstehcenlik ve cehalet gibi sorunlarla gerek mücadele yapılacak, özellikle aile içi şiddeti önlenmesi amacıyla gerekli yasal düzenlemeler gerçekleştirilecektir.
Anayasamızın 41 inci maddesinde devletin ailenin korunmasını sağlama teşkilat kurmasına yönelik amir hükmi Anayasa Mahkemesinin iptal kararları hukuki dayanaktan yoksun hale gelmiş bulunan Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı kanunu çıkartılacaktır.
Hükümetimiz kadının ekonomi kültürel ve siyasal yaşama tam olarak sağlanması konusunda kararlılıkla;
-Aile içinde demokrasi teşvik eşitlikçi ve paylaşımcı bir aile ya~ alınacaktır.
-Kadının toplumsal konumunun yi için Türk Medeni Kanunu, Türk Ceza diğer mevzuatta yer alan ayrımcı maddelerin günün şartlarına uygun düzenlenmesi başta gelmek üzere gerekli idari düzenlemeler ivedilikle yapılacaktır.
-Tüm bu görevleri ülke genelinde etkin bir biçimde yerine getirecek ulusal mekanizmanın Başbakanlığa bağlı Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü olarak teşkilatlanması için gerekli yasal düzenleme gerçekleştirilecektir.

-Tüm kurum ve kuruluşlarda kadın birimlerinin kurulması teşvik edilecek bunlar arasında işbirliği ve koordinasyon sağlanarak, uygulamada politika, plan ve programlara kadın-erkek eşitliği kavramının geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapılacaktır.

Korunmaya, bakıma muhtaç çocuk, genç ve yaşlılarımızın ihtiyaçlarının karşılanması Hükümetimizin öncelikli hedeflerindendir. Özellikle kimsesiz çocuklarla çalışan çocukların her türlü sorunlarının çözümlenmesi için çaba gösterilecektir.”

Bu dönemde “aile ve kadın” alanındaki en çarpıcı gelişmelerden ve hükümet icraatlarından biriside önemli bir yasal düzenleme olarak, 14 Ocak 1998 tarihli 4320 sayılı “Ailenin Korunmasına Dair” kanundur. Bu kanunun 1. maddesine göre;
“ Türk Medeni kanununda öngörülen tedbirlerden ayrı olarak, eşlerden birinin veya çocukların, aynı çatı altında yaşayan diğer aile bireylerinden birinin aile içi maruz kaldığını kendilerinin veya diğer kişilerin cumhuriyet savcılığına bildirmesi halinde, Sulh Hukuk Hakimi re’sen meselenin mahiyetini göz önünde bulundurarak çeşitli tedbirlere hükmedebilir. Bu tedbirler, şiddet kullanan bireyin evden uzaklaştırılması, iletişim vasıtasıyla evdekileri rahatsız etmemesi vb.’dir.”
Görüldüğü gibi bu önemli yasal düzenlemeyle, ailenin, aile bireylerinin ve özellikle kadınların her anlamdaki güvenliği devlet tarafından güvence altına alınmıştır. Buna rağmen bu yasal düzenleme önemli bir yenilik ve güvence getirse de önemli olan yaşamsal düzeyde bu tür yasal düzenlemelerin ve kollluk güçleri ile diğer kamu görevlileri tarafından uygulanabilir olması büyük önem taşımaktadır. 
Bu dönemdeki önemli yasal düzenlemelerden birisi de “kadın konukevleri” açılmasıdır. Konu şu şekilde değerlendirilmiştir;
“Kadının ilerlemesi ve kadın-erkek eşitliğinin sağlanması bir insan hakları sorunudur ve sosyal adaletin bir şartıdır ve sadece bir kadın konusu olarak görülmemelidir. Bunlar, sürdürülebilir, adil ve kalkınmış bir toplum inşa etmenin tek yoludur. Kadının güçlendirilmesi ve kadın-erkek eşitliği, bütün insanlar için politik, sosyal, ekonomik, kültürel ve çevresel güvenliği başarmanın ön koşuludur.” (Pekin+5 Siyasi Deklarasyonu ve Sonuç Belgesi, KSSGM)
Ancak, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de ciddi bir sorun olan kadına yönelik şiddet; kadının bireysel ve toplumsal işlevlerini, özel yaşamını, işini ve diğer sorumluluklarını yerine getirebilmesinde, kadının güçlenmesi ve ilerlemesinde engel teşkil etmektedir.
“Şiddete uğrayan kadının değerleri, nitelikleri, kararları yok olmakta, “ben” duygusu yitirilmekte, kimlik kaybı görülmekte, sağlık sorunları artmakta, girişimciliği gelişmediği gibi tam tersine kaybolmaya başlamaktadır. Şiddete uğrayan kadınlar kimlik ve düşünce geliştirmekte zorlanmakta ve toplumsal tavır alışlarda yer alamamaktadırlar.” (DPT Kadın Alt Komisyon Raporu, 1993)
Şiddetin yaşandığı ailelerde yetişen kız ve erkek çocuklarda ciddi sağlık sorunlarının yanı sıra uyuşturucu ve alkol bağımlılığı, intihar girişimi, yasadışı davranış eğilimi, okula devamsızlık ve eğitimini yarıda bırakma gibi eğilimlerin daha yüksek oranlarda görüldüğü saptanmıştır 
Çağdaş, demokratik, ileri bir toplum için, kadınların güçlendirilmeleri, etkinlik alanlarının genişletilmesi, eğitim, istihdam, sağlık, siyaset, hukuk vb. alanlarda eşit fırsat ve olanaklardan yararlanmalarının sağlanması büyük önem taşımaktadır.
Sosyal hizmetlerin önem taşıyan amaçlarından biri de, insan haklarını güvence altına almaktır. Eşitlik, özgürlük ve onurun insan haklarının dayandığı temel unsurlar olduğu gerçeğinden hareketle, kadınların kendi durumlarını belirlemede, kendi haklarında söz sahibi olma hakkına sahip oldukları bilincine ulaşmalarında, istismara karşı çıkmalarında, statülerinin yükseltilmesinde, onurlarının korunmasında ve böylece demokratik geleneğin gelişmesinde SHÇEK’in küçümsenemeyecek katkıları vardır. Kadının ilerlemesi ve güçlendirilmesi ve şiddete karşı korunmasına yönelik yürütülen hizmetlerle eşitlik politikalarına katkı sağlanmaktadır.
SHÇEK, ulusal kalkınma plan hedefleri, ülkemizin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, belgeler ve kararların öngördüğü yükümlülükler ve görevler arasında da yer aldığı üzere, kadın istismarını önleme politikalarının geliştirilmesi, yasal önlemlerin alınması, istismara uğrayan yada bu riski taşıyan kadınlar için koruyucu ve destek hizmetlerinin sağlanması gerektiği bilinci ile istismara uğrayan veya bu riski taşıyan kadınlara yönelik hizmetlerini ağırlıklı olarak kadın konukevleri ile vermektedir.
Fiziksel, cinsel, duygusal ve ekonomik istismara uğrayan kadınların psiko-sosyal ve ekonomik sorunlarının çözümlenmesi sırasında varsa çocuklarıyla birlikte ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla geçici bir süre kalabilecekleri yatılı sosyal hizmet kuruluşları olan kadın konukevlerinde; 12 Temmuz 1998 tarih ve 23400 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiş bulunan “Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na Bağlı Kadın Konukevleri Yönetmeliği” uyarınca hizmet verilmektedir.
Kadın konukevlerinde; kadınların durumlarının, aileleri ya da eşleri ile olan anlaşmazlıklarının incelenmesi ve sorunlarının giderilmesine yönelik mesleki çalışmalar yapılmaktadır. Kadın konukevlerine kabulü yapılan kadınlara yönelik mesleki çalışmalar; reşit bireyler oldukları ve “kendi kaderini tayin” ilkesi göz ardı edilmeden yerine getirilmektedir.
Söz konusu çalışmalar ana hatlarıyla aşağıda belirtilmektedir.
-Şiddete uğrayan kadınlarda şiddet sonucu ortaya çıkan umutsuzluk, değersizlik, suçluluk, utanç ve korku gibi duyguların aşılmasına yönelik çalışmalar temel amaçtır. 
Bu dönemdeki en önemli ilerleme eğitim alanında yaşanmış ve ilköğretim 1997 yılında, Temel Milli Eğitim Kanununun 24üncü Maddesine göre 5 yıldan 8 yıla çıkartılmıştır.
3.12. 56. HÜKÜMET- IV. BÜLENT ECEVİT DÖNEMİ ( 12.01.1999-28.05.1999)
Başbakan Ecevit, Hükümetin ömrü kısa olacağı için, Hükümet Programını da kısa tuttuklarını ifade ederek şöyle aile ve çocuğa ilişkin politika önceliklerini şu şekilde dile getirmiştir.
“Kimsesiz çocuklar ile kadınların ve bakıma muhtaç özürlüler ile yaşlıların sağlıklı ve güvenli bir yaşama kavuşmaları için Devletin tüm olanakları seferber edilecektir. Özürlülerle ilgili yasal düzenlemeler hızla uygulamaya geçirilecektir.

Sokaklarda yaşayan çocukların topluma ve ailelerine kazandırılmalarıyla ilgilenen kuruluşlar ve hizmetler yaygınlaştırılacaktır.

Dar gelirli aile çocuklarının eğitim giderlerine Devlet katkısını arttırma yolundaki uygulamalar yaygınlaştırılacaktır.” 
Toplumun ve ailelerin bütünlüğünü tehdit eden uyuşturucu kullanımı, şiddet, müstehcenlik ve benzeri sorunlarla mücadele ödünsüz sürdürülecektir
Karı koca arsındaki geçimsizlik ve aile içi şiddetin kaynağında çoğu zaman ekonomik sıkıntılar mevcuttur. Ekonomik krizlerle bunalan ailelerde gerginlik sadece şiddetle sonuçlanmayıp, boşanmalara da yansıyor. DİE verilerine göre, 1998 yılında 22.513 aile boşanmış iken, 1999’da bu rakam 33 bine yükselmiştir. Boşanma sebebi olarak % 93.7 maddi geçimsizlik, yüzde 2 terk, yüzde 1 zina ve yüzde 3 diğer nedenler görülmektedir. 

3.13. 57. HÜKÜMET V. BÜLENT ECEVİT DÖNEMİ ( 28.05.1999-23.11.2002)

“Kadınlarımızın ekonomik ve sosyal yaşamımızın her aşamasında üretime katılmaları özendirilecek, kadınlarımızın sosyal ve ekonomik statüsünün geliştirilmesine yönelik çabalar hızlandırılacaktır.
Toplumun ve ailelerin bütünlüğünü tehdit eden uyuşturucu kullanımı, şiddet, müstehcenlik ve benzeri sorunlarla mücadele ödünsüz sürdürülecek, gençlerimizi zararlı alışkanlıklara karşı korumak için her türlü önlem alınacaktır. 
Kadınlarımızın ekonomik ve sosyal yaşamımızın her aşamasında üretime katılmaları özendirilecek, kadınlarımızın sosyal ve ekonomik statüsünün geliştirilmesine yönelik çabalar hızlandırılacaktır.” 
57. Hükümet döneminde aileyle ilgili önemli gelişmelerden birisi “Aile Danışma Merkezleri”nin açılması ve yaygınlaştırılmasıdır. Bu merkezlerin amacı; aile yaşamını korumak, desteklemek ve sorunların çözümüne yardımcı olmak amacıyla aile bireylerine yönelik koruyucu-önleyici, eğitici-geliştirici, tedavi ve rehabilite edici hizmetlerin yanı sıra rehberlik ve danışmanlık hizmetlerinin de verildiği merkezler olup, 11.09.2001 tarih ve 102 sayılı Bakan Onayı ile yürürlüğe giren “Aile Danışma Merkezi Çalışma Esasları Hakkında Yönerge” doğrultusunda hizmetlerini yürütmektedir.
Aile Danışma Merkezlerinde; aile hayatının geliştirilmesi ve güçlendirilmesi yoluyla ailenin refahı, mutluluğu ve bütünlüğünün sağlanması, uyumlu aile ilişkilerine katkıda bulunulması, aileyi bir arada tutan bağların kuvvetlendirilmesi, aile üyelerinin kişiliklerinin sağlıklı biçimde gelişmesi, birey olma potansiyellerinin güçlendirilmesi ve toplumsal yaşama uyumlarının sağlanması, sağlıklı çocuk yetiştirme bilgi ve becerilerinin geliştirilmesi ile aile sisteminde özgürlük, sorumluluk ve toplumsal değerler arasında bir denge sağlanması amaçlanmaktadır. 
Söz konusu merkezlerde bu amaçlara uygun olarak; evliliğe hazırlık, eşler arası uyumsuzluk, tek ebeveynlik, ebeveyn-çocuk ilişkisinden doğan sorunlar, aile içi rol ve sorumlulukların dağlımı, yaşlı ve engelli üyelerin bakımı, boşanma öncesi ve sonrası yaşanan sorunların giderilmesi vb. konularda ailenin kendi kendine yeterli hale gelmesi yönünde mesleki çalışmalar geliştirilerek sürdürülmektedir.
Ayrıca, kadının toplum ve aile içerisindeki statüsünün yükseltilmesine yönelik programların geliştirilmesi, aile içi şiddetin önlenmesi ve 4320 Sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanun” un gerekli hallerde yaşama geçirilmesi konusunda aile eğitilerek desteklenmekte, rehberlik ve danışmanlık hizmeti verilerek ailenin toplumsal ve ekonomik değişimi için uyumuna yardımcı olunmaktadır.
Bir diğer önemli kilometre taşı “ Toplum Merkezlerinin” bu dönemde açılmasıdır.
2828 Sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu’nun 9.Maddesinin değişik (j) bendi ile 15 inci maddesi hükümlerine dayanılarak düzenlenen “Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na Bağlı Toplum Merkezleri Yönetmeliği” 11.07.2000 tarih ve 24106 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
“Toplum Merkezleri” hızlı toplumsal değişme, kentleşme ve göçün yarattığı sorunlar doğrultusunda, bireylerin, grupların, ailelerin ve toplumun sorunlarla baş edebilmeleri ve bireylerin katılımcı, üretken ve kendine yeterli hale gelmesi amacıyla; koruyucu-önleyici, eğitici-geliştirici, rehberlik ve rehabilite edici işlevlerini, bir arada ve en kolay ulaşılabilir biçimde, kamu kurum ve kuruluşları, yerel yönetimler, üniversiteler, sivil toplum örgütleri ve gönüllüler ile işbirliği ve eşgüdüm içinde sunmakla görevli ve yükümlü bulunan gündüzlü sosyal hizmet kuruluşlarıdır
Uyumlu koalisyon döneminde yaşanan en olumsuz gelişme Şubat 2001 tarihindeki büyük ekonomik krizdir. Krizinden sonra Dünya bankası başkan yardımcısı Kemal Derviş ekonominin başına getirerek İMF anlaşmalarıyla krizi atlatmış ancak toplumun büyük çoğunluğu, aileler, kadınlar önemli ekonomik zorluklar, çalkantılara maruz kalmışlar ve psiko-sosyal açıdan aşılması belki de uzun yıllar sürecek bir sürece girilmiştir.
Krizin aile yapısında yol açtığı olumsuzluklar ve değişmeler, oluşan sorunlar, ailenin korunmasını, desteklenmesini ve sorunlarının çözümü için yeni politikalar ve hizmet programları geliştirilmesi gereği ortaya çıkmış, sosyal devletin güçlendirilmesi, aileye yönelik sosyal yardım programlarının oluşturulması, aile hizmetlerinin sosyal güvenlik sistemi içerisinde daha köklü çözümlere yönelik ele alınması gündeme gelmiştir.
DPT’nın 2000 yılı planında aile, “kadın, aile ve çocuk” bütünlüğü içinde ele alınmıştır ( DPT,2000:93);” Güçlü bir sosyal güvenlik işlevine sahip olan aileye yönelik destek çalışmalarının kurumsal düzeyde yürütülmesinin önemi toplumdaki hızlı değişme nedeniyle artmaktadır” denilmektedir.
Yaşanılan kriz sürecinde; büyüme yerine gerileme ya da daralma, gelir dağılımında uçurumların yükselmesi,yoksulluğun derinleşmesi, enflasyonun yükselmesi gibi temel süreçler toplumu ve aileleri temelden etkilemiştir.
3.14. 58. HÜKÜMET- ABDULLAH GÜL HÜKÜMETİ (18.11.2002- 14.03.2002)

Başbakan Abdullah GÜL Tarafından günü TBMM'ne Sunulan 58. Hükümet Programında, daha önceki hükümetlerce uygulanan yanlış politikalar yüzünden devletin ekonomideki rolü değişen koşullara ayak uyduramadığı, servetin toplum kesimleri ve bölgeler arasındaki dağılımında adalet sağlanamadığı belirtilerek aile konusu şu şekilde ele alınmıştır;
“Son yıllarda koalisyon hükümetleri tarafından uygulanan ekonomi politikaları başarısızlıkla sonuçlanmış, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizleri yaşanmış ve halkımız görülmemiş bir şekilde yoksulluğa maruz bırakılmıştır. Krizin ekonomik ve sosyal maliyeti çok yüksek olmuş; iç ve dış borç yükü inanılmaz bir şekilde büyümüş, on binlerce iş yeri kapanmış, yüz binlerce insan işini kaybetmiştir. Hükümetimiz, üstlendiği sosyal sorumlulukların gereği olarak, krizden olumsuz etkilenmiş kesimlerle yakından ilgilenecek, sosyal yardım projelerini uygulamaya koyacaktır.

Hükümetimiz, gelir dağılımının iyileştirilmesi ve yoksullukla mücadele politikalarının başarılı olabilmesi için "insan"ı ekonomik kalkınmanın merkezine oturtmayı aynı zamanda "ahlaki" bir zorunluluk olarak görmektedir. 
Bu anlayış içinde, gelir dağılımı ve yoksullukla mücadele alanında aşağıdaki politikalar hayata geçirilecektir. 
Hükümetimizin uygulayacağı ekonomik program ve politikalarda, "sosyal adalet" gözetilecek ve "insan"ı merkeze koyan yeni bir kalkınma yaklaşımı benimsenecektir. Uygulanacak ekonomik program, sosyal politikalarla uyumlu, sosyal bütünleşmeyi ve dayanışmayı sağlayıcı, işsizliği azaltıcı ve yoksulluğu ortadan kaldırıcı nitelikte olacak; ekonomik büyümeden elde edilecek nimetlerin adaletli bölüşümünü sağlayacak insani bir yapı taşıyacaktır.
Çalışan kesimlerin vergi yükü kademeli olarak hafifletilecektir. 
Kapsamlı bir "yoksullukla mücadele" programı uygulamaya konulacaktır. 
Açlık sınırı altındaki nüfusa götürülecek hizmetlerin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmesi için bir veri tabanı kurulacak ve açlık sınırının altındaki aileler belirlenecek ve desteklenecektir. 

Eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak ve sağlıklı bir nesil yetiştirme hedefleri doğrultusunda yoksulluk sınırı altında olan ailelerin çocuklarına eğitim ve sağlık yardımları yapılacaktır
Yaşanan derin ekonomik sıkıntılara rağmen, toplum olarak ayakta kalmamızı büyük ölçüde sağlam aile yapımıza borçluyuz. Aynı zamanda güçlü bir sosyal güvenlik kurumu olan aile yapımızın sürdürülebilmesi, içinde yaşadığımız değişim sürecinde daha da önemli hale gelmiştir. Hükümetimiz, toplumun temeli olan ailenin korunmasına yönelik çabaları destekleyecektir.

Kadınlarımız hayatın yükünü erkeklerle birlikte paylaşmalarına rağmen, hak ettikleri statüye kavuşamamışlardır. Uygulayacağımız tüm politikalarda bu durumu göz önünde bulunduracaktır. Kadınlarımızın, erkeklerle birlikte her alanda toplumsal sorumluluğu yüklenecek statüye kavuşturulması temel hedefimiz olacaktır. 
Sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi ve ailede mutluluğun sağlanması için kadın sorunlarının giderilmesine büyük önem verilecektir. 

Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi ile getirilen ilkelerin uygulanmasına yönelik düzenlemeler yapılacaktır. 

Kadına yönelik şiddetin, cinsel ve ekonomik istismarın önlenmesi, muhtaç durumdaki kadınların desteklenmesi ve korunması, öncelikli politikalarımız arasında yer alacaktır.”
58. Hükümet dönemindeki en önemli gelişmelerden ve yasal düzenlemelerden birisi, 18 Ocak 2003 tarih ve 24997 sayılı “Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun” dur. Bu kanun, aile hukukundan doğan dava ve işleri görmek üzere kurulan aile mahkemelerine dair hükümleri kapsamaktadır.
3.15. 59. HÜKÜMET- RECEP TAYYİB ERDOĞAN HÜKÜMETİ (18.03.2003-

Başbakan Recep T. ERDOĞAN tarafından ve halen görevde bulunan 59. Hükümet programında aile konusu şu şekilde sunulmuştur;
“Devleti halka hizmet etme aracı olarak gören Hükümetimiz, bir sınıf ve kesimin değil bütün vatandaşlarımızın refah ve mutluluğunu sağlayacak sosyal politikalar yürütecektir. Bu bağlamda yoksullar, bakıma muhtaç yaşlılar, çocuklar ve işsizler için özel programlar oluşturulacak, zor durumdaki vatandaşlarımıza, terkedilmiş ve kimsesizlik duygusu yaşatılmayacaktır. Hükümetimiz, işsizleri, fakirleri, düşkünleri, hastaları, özürlüleri gözeten, onların insan onuruna yakışacak şekilde yaşamalarını sağlayacak bir sosyal devlet anlayışını uygulamaya koyacaktır.
Hükümetimiz, milli değerlerin, birey, aile ve toplumu ayakta tutan manevi dinamiklerin korunup geliştirilmesi konusunda azami gayret içerisinde olacaktır.
Aile, toplumun temeli ve toplumsal dayanışmanın oluşmasında rol oynayan önemli bir kurumdur. Toplumsal mutluluk, dayanışma, barış, sevgi ve saygının yolu aileden geçer. Yaşanan bütün olumsuzluklara ve ekonomik sıkıntılara rağmen toplum olarak ayakta duruşumuzu büyük çapta sağlam aile yapımıza borçlu olduğumuz açıktır. Hükümetimiz aile merkezli politikalara öncelik verecektir. 

Kadınlarımız sadece toplumumuzun yarısını oluşturdukları için değil, birey ve toplumun gelişimi ile sağlıklı nesillerin yetiştirilmesinde özel bir konuma sahiptirler. Yılların ihmali sonucu biriken her türlü sorunlarıyla ilgilenilmesi, Hükümetimizin öncelik verdiği bir konudur.”
Bu dönemde kadın ve aileyi ilgilendiren önemli bir konu “Ekonomik Güçlendirme ve İzin” alanında önemli bir gelişme ve iyileştirme sağlanmıştır. Avrupa ülkelerinin tümünde ve Türkiye’de hamile kadınların, hamile olmaları nedeniyle işlerine son verilmesini önleyecek nitelikte yasal düzenlemeler mevcuttur. Doğum öncesinde ve sonrasında anneye ve babaya belirli sürelerle izin verilmektedir. Türkiye’de de kamu veya özel sektörde çalışan kadınların toplam 12 haftalık doğum izni bulunmakta iken, Temmuz 2004 tarihinde ilgili kanunda yapılan değişiklikle bu izinler doğum öncesinde 8 doğum sonrasında ise 8 hafta olmak üzere 16 haftaya çıkartılmıştır. Avrupa Birliği’nin sosyal alandaki temel belgesi olan, insan haklarının sosyal ve ekonomik yönden düzenlenmesini amaçlayan Avrupa Sosyal Şartı’nda da kadınlara doğumdan önce ve sonra olmak üzere en az 12 haftalık dinlenme süresi tanınmıştır. Doğum izni almış kadınların maaş ve aylıkları doğum izni boyunca ödenmektedir. Doğum yapan kamu ve özel sektörde çalışan kadınların ayrıca çocuklarının bakım amacıyla, doğum izninin bittiği tarihten itibaren, ücretsiz izin alma hakları bulunmaktadır. Ücretsiz izin süresi altı aydır. Ayrıca eşi doğum yapan erkeklerin de 3 gün doğum izni alma hakları bulunmaktadır. Oysa Danimarka, İsveç, Finlandiya ve Hollanda’da erkekler için tanınan izin süresi 10 haftaya kadar çıkmaktadır. Ebeveynlere doğum izninin yanı sıra, çocukların eğitilmesi amacıyla uzun süreli, çocuğun hastalanması gibi durumlarda da kısa süreli olmak üzere ailevi nedenlere dayalı izin hakkı verilmektedir. Bu önlemlerin temel özelliği, izinden sonra işe alınmanın güvence altına alınmış olmasıdır. 
1949 yılında kurulan ve bugün 44 üyesi olan Avrupa Konseyi tarafından 1961 yılında kabul edilen Avrupa Sosyal Şartı’nı Türkiye ve Maastricht Zirvesi’nde Avrupa Birliği 1989 yılında resmen kabul etmiş; Sosyal Şart’da ve Avrupa Konseyi’nin diğer belgelerinde bulunan sosyal standartların teşvik edilmesi konusunda yükümlülük altına girmiştir (Dedeoðlu 2003).
Bir diğer önemli değişiklikle, 1989 yılında Aile Araştırma Kurumunun (AAK) kurulması ile aile konusunun sosyal politikalar açısından merkezi önemi daha açık hissedilir olmuştur. AAK’nın kuruluşundan sonra kısa zaman zarfına sığdırdığı çalışmalarla ailenin her türden toplumsal sorunu yaşayan/ çözümleyen temel yaşama ünitesi olduğu gerçeği bütün boyutlarıyla açıklık kazanmıştır. Geçen zaman zarfında çeşitli hukuki sorunlar yaşayan Kurum, 13 Kasım 2004 tarihinde 5256 sayılı yasa ile Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü olarak yeniden yapılandırılmıştır. 
Sosyal yardım alanında da son dönemde önemli bir iyileştirme SHÇEK’in Ayni-Nakdi Yardım Yönetmeliğinde yapılan değişiklikle gerçekleştirilmiştir. Temel gereksinimlerini karşılayamayan ve yaşamlarını en düşük düzeyde dahi sürdürmekte güçlük çeken kişi ve ailelere 28.09.1986 tarihinde yürürlüğe giren, 29.12.1993, 10.04.1997 ve 31.03.2005 tarihlerinde bazı maddeleri değiştirilen “Ayni Nakdi Yardım Yönetmeliği” hükümleri çerçevesinde sosyal yardım hizmetleri sunulmaktadır.
“Sosyal yardım”; Yoksulluk içinde olup da temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ve yaşamlarını en düşük seviyede dahi sürdürmekte güçlük çeken kişilere ve ailelere kaynakların yeterliliği ölçüsünde yapılan ayni ve nakdi yardımları kapsamaktadır.
“Sosyal Yardım Miktarı”, en yüksek devlet memuru aylığının (Ek gösterge dahil ) % 40’ ıdır. Bu miktar 2005 yılı Nisan ayı itibariyle 152,38 YTL. dır. Devlet memuru aylığındaki değişimlere göre bu miktar da değişmektedir.
YARDIMDAN AŞAĞIDAKİ NÜFUS GRUPLARI YARARLANIR;
• Korunma kararlı kuruluşta bakılan çocuklardan ailesi yanında bakılabilecek olanlar, 
• Korunma kararlı sırada bekleyen çocuklar; 
• Hakkında korunma kararı alınmak talebiyle başvuruda bulunulup, korunma kararı alınmaksızın ekonomik destek ile ailesi yanında bakılabilecek durumda olan çocuklar.
Belli bir politikanın başarısı yeterli süre ile kararlılıkla uygulanmasında bir diğer ifade ile süreklilik kazanmasında yatmaktadır. Bu nedenle ülkedeki siyasal gücün politikanın takibinde önemli bir rolü bulunmaktadır. Türkiye’de somut olarak Beşinci Plan döneminde,1987 yılında başlayan aile politikası oluşturma çabalarına karşın, Avrupa Birliği ülkelerindeki gibi kapsamlı bir aile politikası uygulaması henüz tam anlamıyla hayata geçirilememiştir.
SONUÇ

Türkiye’de gelir bölüşümünde varolan olumsuz durum, özellikle 1980 yılı sonrasında uygulanan ekonomik ve sosyal politikalarla daha olumsuz bir noktaya gelmiştir. Gelir dağılımı eşitsizliği 1980’li yıllara kadar temelde köy-kent ayrımı içinde kalmış iken 1987 yılından sonraki dönemde yeni bir aşamaya geçilerek, bir taraftan iç ticaret hadlerinin tarım aleyhine dönmesi gelir dağılımı bölüşümünde bu kesimin aleyhine bir sonuç doğurmuş, diğer taraftan uygulanan politikalar sonucu toplumun orta kesimini oluşturan ücretli kesim, reel gelirlerinde meydana gelen erozyon sonucunda alt gelir dilimine düşmüşlerdir. Yani, toplumun büyük nüfus gruplarını oluşturan işçiler, memurlar ve aileleri aleyhine gelir dağılımının giderek bozulduğu bir sürece girmiştir. 
Aile konusundaki çabalar, yürütülen çalışmalar görünürde bir bütünlük arz etse de, uygulamada pek çok aksaklık ve koordinasyonsuzlukla karşılaşılmaktadır. Bunun temel nedenlerinden biri, Anayasa çerçevesinde belirlenen aileye yönelik temel ilke ve esasların kapsamlı bir aile politikasına dönüşebilmesi için bu politikanın uygulamaya yansıtılacağı araçların henüz yetersiz, iyi tanımlanmamış ve karmaşık bir uygulama anlayışı içinde ele alınmış olmasıdır.
Türkiye’de aileye dönük politikaların ne kadar zayıf, dağınık ve bütünlükten yoksun olduğu açıkça görülmektedir. Bu zayıflığın ve dağınıklığın altında yatan asıl neden bizde ailenin canlı, etki eden, etkilenen, sosyal, kültürel ve ekonomik bir temel ünite olarak devlet politikası kapsamına tam olarak girmeyişi, ona ilişkin gerçekçi politikalar geliştirecek birimlerin bulunmayışıdır. Ülkemizde yönetim politikaları arasında aile adeta kaybolmuş bir ünitedir (Turinay 1991:IV).
Neslin devamını sağlama, çocuk yetiştirme, toplumun üyeleri arasında organik bağlar oluşturma ve bu bağları koruma biçiminde özetlenebilecek işlevleriyle aile, ekonomik ve toplumsal gelişmenin temel unsurları arasındaki yerini korumaktadır.
Türkiye’nin aile politikasına ilişkin temel hedefi, nüfus artışını doğrudan destekleyen veya sınırlayan, çocuğun aile dışında kurumsal bakımını sağlayan politika uygulamalarından ziyade, mevcut nüfus yapısı içinde ailenin ekonomik, eğitsel, sosyal, konut ve kültürel yönlerden, kısacası nitel boyutta açıktan desteklenmesi olmalıdır.
Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü 13 Kasım 2004’de 5226 sayılı yasa ile kurulmuş, Aile odaklı çözüm politikaları oluşturmak Kurumun temel hedefidir. 
Modern toplumlarda benimsenen aile politikaları ile pek çok toplumsal sorunun çözümünde ailenin önemli roller aldığı görülmektedir. Gelir dağılımının iyileştirilmesinde, yoksulluğun giderilmesinde, toplumsal ve demokratik değerlerin benimsetilmesinde, ortak yaşama kültürünün oluşmasında, eğitim güçlüklerinin aşılmasında, sağlık hizmetlerinin planlanmasında, cinsiyete bağlı ayrımcılığın ve eşitsizliğin giderilmesinde, çocukların ve gençlerin hayata hazırlanmasında, yaşlı nüfusun yaşam düzeyinin yükseltilmesinde, özürlü ve bağımlı nüfusun bakımı ve rehabilitasyonunda, toplumda dayanışma ve yardımlaşma mekanizmalarının işlemesinde, bireyler arasında fırsat eşitliğinin sağlanmasında, suç ve kötü alışkanlıklarla mücadelede, insani birikimin paylaşılmasında aile kilit rol oynamaktadır.
Aile üyelerinin kendi başlarına halledemedikleri ruhsal, sosyal, ekonomik ve yasal sorunlara çözüm bulmalarında etkili olan aile danışma hizmetleri gelişmiş ülkelerde iyi organize edilmiş ve geliştirilmiştir. Türkiye’de ise 1983 yılında yürürlüğe giren 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu ile açılan Aile Danışma Merkezleri yoluyla aile danışma hizmetleri yürütülmeye çalışılmaktadır. Bugün ülke genelinde 20 merkezde hizmet verilmekte ancak, toplum tarafından yeterince bilinmemesi ve yönlendirme hizmetlerinin yeterli düzeyde olmaması,hizmet sunma seçeneklerinin yeterince geliştirilememesi nedeniyle istenilen verim elde edilememektedir (Kontaş 1992:155).
Avrupa Birliği ülkelerinde aile politikasının niteliğini büyük ölçüde sosyal güvenlik uygulamaları belirlemektedir ve tüm ülkelerde bugün yaygınlaşmış üç sosyal güvenlik aracı vardır. Birincisi, bir tür külfet-nimet dengesine dayalı olan sosyal sigorta sistemidir. İkincisi, sosyal yardım sistemidir. Üçüncüsü ise sosyal koruma sistemidir. Türkiye’de ise, sosyal güvenlik denildiğinde akla ancak sosyal sigorta sistemi (prim karşılığı çalışanların korunması) ve sosyal yardım sistemi (ihtiyaç sahiplerine karşılıksız ayni/nakdi yardım) gelmektedir.
Gelişmiş ülkelerde bu sosyal güvenlik dayanaklarına bir üçüncü dayanak eklenmiştir ve bunun geliştirilmiş olması aile açısından çok yararlı sonuçlar doğurmaktadır. Sosyal koruma sistemi, vatandaşların devlet tarafından korunması ve himayesini içerir. Bu sistemden memurlar, maluller gibi toplumun belirli kesimleri yararlanırlar. Bu kapsamda aile politikalarını somutlaştıran, .açık kılan, evlilik yardımı, eş yardımı, çocuk yardımı, kira yardımı, eğitime katkı payı, şiddetten zarar görenlere tazminat gibi ek ekonomik katkılarla ailenin ve bir bütün olarak toplumun gelecek güvencesi korunur ve geliştirilir (Seyyar 1999).
Sosyal koruma sistemine ilaveten, sosyal güvenliğin bir diğer sac ayağı olan sosyal yardım da aileleri açıktan desteklemektedir. Bakım yardımı, hastalık yardımı, gebelik yardımı, anne adaylarına yardım, ev idaresine yönelik yardım gibi çeşitli alanlarda yardımlar verilmektedir. Avrupa ülkelerinde gelişmiş sosyal güvenlik ve sosyal politika anlayışı ile aile kurumunun pek çok kaynaktan Türkiye’den çok daha elverişli koşullarda beslendiği açıkça görülmektedir. Avrupa Birliği ülkelerinin tümünde ailede çocuğu destekleyen önlemler alınmıştır. Ülkelerin çoğunda, destek programları çocuk yardımları biçiminde yürütülmektedir. Ailenin gelir düzeyinden bağımsız olarak verilen bu yardımlar çocuğun yaşına ve sırasına göre artış göstermektedir. Danimarka, İsveç, Norveç, Finlandiya ile Belçika ve Hollanda’da tek ebeveynli ailelere özel çocuk yardımları da bulunmaktadır. Bütün ülkeler çocuk yardımları yanında doğum yardımı da ödemektedirler. Seksenli yılların başında çocuk yardımlarına daha fazla sınırlamalar getirildiği, ikinci yarısından sonra ise yardım çarkının tersine döndüğü ve yardım planlarının daha cömert biçimde düzenlendiğidir. Bu durum özellikle Almanya, Danimarka ve Hollanda için geçerlidir (Poelmans ve Sahibzada 2004).
Türkiye’de bu sistemin son derece yetersiz olduğu açıkça görülmektedir. Bugün devlet memurlarına kira yardımı (lojman tazminatı), eş yardımı, çocuk yardımı, doğum ve ölüm yardımı verilmektedir. Fakat bu katkıların son derece düşük tutarlarda oluşu aile politikası anlayışımızda ne kadar ciddi eksiklikler olduğuna ilişkin somut bir örnektir.
Ülkemizde sosyal güvenlik sistemince karşılanmayan iki temel risk, işsizlik ve çocuk yetiştirmedir. Fakat bu iki risk de aile açısından son derece önemli olup, ailenin refahının ve gelir devamlılığının güvencesi durumundadır.
Türkiye’de ailelere çocuk yetiştirmenin doğuracağı gider artışlarına karşı sosyal gelir sağlanmasına duyulan ihtiyacın, ekonomileri gelişmiş zengin ülkelere oranla daha yüksek olduğu açıktır. Çünkü Türkiye’de kişi başına düşen gelir seviyesi bu ülkelere oranla oldukça düşüktür. Aile gelirinin belirli oranını çocuk için harcadığını varsayarsak, bu oranın harcanması düşük gelirlilerde yüksek gelirlilere göre daha büyük özveriye yol açacaktır. Bu nedenle, Türkiye’de çocuk yetiştirme riskine karşı ailelere sosyal gelir sağlanması, başka ifadeyle, çocuk yardımlarına olan ihtiyaç çok yüksektir.
Bu ihtiyacın açıkça ortada olmasına karşın, ekonomik çevreler konuya farklı bir görüşle şöyle yaklaşmaktadır: Temelde, Türkiye’de nüfusun hızlı bir şekilde artması dolayısıyla emek arzının emek talebinin üzerinde olmasından kaynaklanan istihdam edilemeyen önemli bir işgücü fazlası bulunmaktadır. Buna karşılık, Türkiye’de tasarruflar ve sermaye oluşumu henüz yeterli düzeyde değildir. Bu şartlarda çocuk yardımlarının Türkiye’de nüfus artış ve tüketim harcamalarını hızlandırarak tasarruf ve yatırım imkanlarını daha da daraltması ve böylece ekonomik gelişme ve istihdam sorununun çözümünü güçleştirmesi söz konusu olabilecektir. Bu bakımdan Türkiye’de çocuk yetiştirmenin yol açacağı gider artışlarının karşılanması sosyal açıdan gerekli olmakla birlikte, iktisadi sakıncaları nedeniyle bu alanda yeterli bir uygulama yapabilmek güçtür (Kontaş 1992). 
Çocuk yardımlarının nüfus artışını ve tüketim alışkanlıklarını körükleyeceğini öngörmek ve Türk toplumunda ailelerin böyle bir devlet katkısına ihtiyacı olduğunu göz ardı etmek doğru bir yaklaşım olarak değerlendirilmemektedir. Nüfus artışı da her türlü olumsuz koşula rağmen, düşen oranlarda da olsa devam etmektedir. Bununla birlikte ailelerin çocuk yardımı ile desteklenmedikleri sürece daha çok yoksullaşma riski taşıdıkları bilinmektedir. Çocuklarına yaptıkları, kültürel, sosyal ve eğitsel yatırımın niteliğini de ekonomik güçlükler olumsuz etkilemeyecek midir? Gelecek neslin toplumsal,ekonomik ve kültürel alanda gelişmiş bir ülkenin oluşumunda en önemli role sahip olduğu düşünüldüğüne sosyal, kültürel, eğitimsel olanaklarından herkesin eşit oranda yararlanmasının sağlanmasında güçlendirilmiş, refah düzeyi arttırılmış ailelerin katkıları olacağı ortadadır. Çocuk sayısı ve eşin çalışma durumu kriterleri göz önünde bulundurularak ailelerin çocuk yardımı ile desteklenmesi kaçınılmaz görünmektedir.
Ülkemizde 1980’li yıllardan sonra yaşanan olumlu ve olumsuz yanlarıyla büyük bir değişim ve dönüşümün yaşandığı yıllar, bir yandan gecekondulaşma, konut sorunu, işsizlik, kentsel yoksulluk, mekansal ayrımlaşma, cemaatleşme gibi sorunlarla karşı karşıya kaldıkları bir dönem olmuştur. 1980-1985 yılları arasında yoğunlaşan göç hareketi daha sonraki dönemde de sürekliliğini korumuştur. Birçok sosyal sorun toplumda kronik bir hale gelmiş ve umutsuzluk, geleceğe ilişkin belirsizlik, kızgınlık duygularıyla seçmen yılladır politika sahnesindeki partileri 2002 genel seçiminde siyasi arenadan uzaklaştırmış ve sosyal demokrat ve muhafazakar demokrat sadece iki parti meclise girebilmiştir. 
Sonuç olarak, kemikleşen sosyal sorunlardan ailelerin daha uzun süre olumsuz etkilenmemesi ve örselenmemesi için devlet kapsamlı ve doğrudan aileyi hedefleyen, çözüm üreten politikalar belirlemek ve süratle uygulamaya koymak durumundadır. Hartman (1995)’ın da vurguladığı gibi devlet, toplumda yaşanan çeşitli sorunlara, aile politikaları oluşturmak yoluyla sağlıklı bir tepki verebilir.

©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.