Sosyoloji

AYDINLANMIŞ İNSANLIĞIN DORUĞUNDA: ‘’İNSAN’’

Ahmet AY ve Mehmet Berk 
 

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 


Bir zamanlar insanoğlunu baskı, otorite ve kölelikten kurtarma projesi olarak ortaya çıkan aydınlanma hareketi, bugün insanı baskı altına almış ve onu tümüyle köleleştirmiştir. Aydınlanma hareketi; 18.yy'da genel olarak insan merkezli bir düşünce tasarımıyla, hem düşünceyi hem de toplumsal yaşamı kökten değiştirme fikri ile ortaya çıkmış ve geleneksel, us dışı düşüncelere karşı ussal düşünceyi önplana sürmüştür.

Aydınlanma hareketi ile birlikte insan merkezli düşünceler ileri sürülmeye başlanmış; feodal yapılara, tanrı merkezli sistemlere karşı ‘’insan’’, ‘’akıl’’ ön plana çıkartılmıştır. Aydınlanmanın öteden beri hedefi, insanları korkudan arındırmak ve efendi konumuna getirmek olmuştur. Ne ki tamamen aydınlanmış şu yeryüzü muzaffer felaket alametleri ile parlıyor ve parlamaktadır(Adorno- Horkheimer, 2010:19). Genel olarak ele alındığında aydınlanmayı belirleyen birtakım eğilimlerden söz edilebilir; Bu eğilimler hümanizm, akılcılık, ilerlemecilik, deizm ya da ateizm, iyimserlik ve evrenselciliktir (Cevizci, 2010:166). Aydınlama hareketinin özünü oluşturan ve mekanik dünya paradigması çerçevesinde şekillenen bu temel eğilimler, insanlığın toplumsal olarak hep "daha iyiye" yöneldiği iddiasıyla biçimlenir fakat aydınlanma hareketinin bu temel eğilimleri bile insanlık için sonraki iki yüzyılda ağır bir ceza haline gelebilmiştir. Rasyonel ve bilimsel bir temeli olduğuna inanılan sosyal darwinizm düşüncesi ile ilişkili olarak pozitivist bir ilerleme tasavvuru edinilmiş ve bu referansla da başta Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok coğrafyasında faşist-despot yönetim biçimleri ve otoriter devlet rejimleri ortaya çıkmıştır. Aydınlanma hareketi düşüncesi, günümüzde ise amacından tamamen uzaklaşmış ve kendinde barındırdığı ideolojinin tersine işlemektedir. İnsan değersizleşmiş, iktidarların, devletin, insanlar üzerideki otoritesi artmış; bununla birlikte insan ölümleri de artmaya başlanmıştır. Aydınlanmanın bir ürünü olan 21. yüzyılın modern dünyasında ırkçılığın, faşizmin, sömürünün doruk noktasında bulunmaktayız. ‘’Demokrasiyi getireceğiz’’ şiarıyla sömürünün ve devlet ideolojisi uğruna da insan ölümlerinin arttığını görmekteyiz.

Aydınlanma hareketi ile beraber bilim ön plana çıkmış ve topluma önderlik etmeye başlamıştır. Aydınlanma hareketi ile bilim ve teknikte ilerlemeler kaydedilmiştir fakat insanın yaratısı olan bilim ve teknik insana egemen olmaya başlamıştır. Bilimin özünde yer alan ilerleme anlayışı temelinde gelişen teknolojinin, körce gelişmesinin toplumsal baskı ve sömürüyü güçlendirmesi yüzünden, ilerleme her an kendi karşıtına barbarlığa dönüşmesiyle karşı karşıya kalmıştır (Horkheimer, 2010:148). Günümüzde ise bu ilerleme, tümüyle barbarlığa dönüşmüş ve dönüşmektedir. Kapitalizmle biçimlenen modernist bilim anlayışı, insan üzerinde öyle bir şekilde egemenlik kurmuştur ki, ortaçağdaki din anlayışından pekte uzak değildir. Bilim, her geçen dönem tüccar zihniyetiyle amacından saparak 21. yüzyılın modern dini haline gelmiştir. Bilim ve teknoloji, günümüz modern toplumlarda ilerlemenin bir göstergesi olarak ifade edilmektedir fakat bilim ve teknikteki ilerlemeler beraberinde bir esareti de getirmiştir. Artık insan yaşamını her yönüyle teknoloji belirlemektedir ve aydınlanmanın parolası olan ‘’Sapare Aude! Aklını kendin kullanma cesaretini göster’’ (Kant, 1784:1), anlayışı tersine dönmüş durumdadır. Bu durumda aydınlanmanın özgürleşme projesi amacından saparak bir barbarlık, despotluk projesine dönüşmüş ve insanlar esaretin içine yuvarlanmışlardır. İnsanların içine düştükleri bu esaret de insan aklının bir ürünüdür. Aydınlanma, kendinden önceki geleneksel anlayışın egemenliğine başkaldırırken, kendisinin bir sonucu olan kapitalist/modernist bilim, insanlar üzerinde bir otorite kurmuş, insanları her yönüyle kuşatmıştır. Ortaçağ da egemen olan kilise anlayışında, temel olan insanın öbür dünyaya hazırlamak olmuş, insanın bu dünya da ki yaşamına fazla önem verilmemiştir. Aydınlanma hareketi ile kilisenin bu anlayışına karşı; insan merkezli düşünceler ileri sürülmüş ve insanın özgür, mutlu bir yaşam sürdürmesine olanak olarak insan aklının ürünü olan ‘’bilim’’ önder olarak seçilmiştir. 18. yüzyıldan itibaren hızla gelişen bilim, kapitalizmin hizmetine girmiş adeta kapitalizmin temel mekanizması haline gelmiştir. Nitekim 18. yüzyılda J.J. Rousseau,’’ Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev’’ adlı eserinde, ‘’bilimlerimiz ve sanatımız olgunlaştıkça ruhlarımız bozulmuştur’’ diyerek, modern bilim ve kapitalizmin erken bir eleştirisini yapmıştır.(Erdoğan, 2011:166) .

Frankfurt Okulu temsilcilerinden Horkheimer ve Adorno’ya göre, Aydınlanmanın yapısı, aslında mitleri parçalama yönünde bir yönelimden hareket etmiş olmasına rağmen modern ve tam anlamıyla rasyonelleşmiş bir toplum idealiyle, bireylerin üzerinde katı bir tahakküm kurduğunu, böylece aklın araçsallaştırıldığını ve sonuç olarak Aydınlanmanın kendisinin bir mit haline geldiğini vurgulamışlardır(Duva, 2012:2). Aydınlanma hareketi ‘’özgür insan’’ düşüncesiyle devlet ve kilise hegemonyasına karşı ortaya çıkmıştır. İnsanı akıl sahibi, düşünen, eyleyen birey olarak ele alan aydınlanma hareketi, beraberinde yeni bir sistem olan kapitalizme zemin hazırlamıştır. Kapitalizmin ortaya çıkmasıyla, aydınlanmanın hedefindeki insan aklı kapitalizmin hizmetine girmiş ve akıl burada araçsallaştırılmıştır. Artık araçsallaşmış insan aklı ancak kapitalist sistem içerisinde anlam bulacaktır.

Aydınlanma çağının en önemli filozofu olarak görülen Kant'ın "insan doğasının köktenci amacı ve belirlenim ilkesi" olarak gördüğü ilerleme düşüncesi (Kant, 2010:268), sadece bilimsel ve teknik açıdan yaşanan olumlu gelişmeler ekseninde değerlendirilerek "toplumsal gelişme" amacına sıkı sıkıya tutunulmuş, kimi zaman bu amaç uğrunda yapılan tüm katliamlar ve yaşanan vahşetlerin üzerleri örtülmeye çalışılmştır. İnsanlığın daha iyiye yöneldiğine ve giderek özgürleşeceğini duyulan bu inanç, beraberinde pek çok olumsuz olaylara da sebep olmuştur.
Aydınlanma düşüncesinin çervesini oluşturan temel değerler ve eğilimlerin hümanizm ekseninde yeşermiş olması bile 20.yy'da yaşanan pek çok trajedinin üzerinin örtülmesini engelleyememiş, yine aynı yüzyılda aydınlanma düşüncesinin kendisi ve en temel referansları sorgulanır hale gelmiştir. Çünkü insanlığın toplumsal açıdan daha iyiye yöneldiğine ve giderek özgürleşeceğine duyulan inanç sarsılmıştır. Örneğin, akıl ve özgürlük çağını başlatacağı düşünülen Fransız devrimi, sonraki dönemde terörün egemenliğiyle son bulmuş ve devrimi mutlakiyetçi yönetimler izlemiştir (Cevizci, 2010:167). Özünde kimi insanı ilkeler ve tavırlar barından aydınlanma, sadece insanları aklını kullanmaya yöneltmesi ve böylelikle de boş inançlardan kurtarabilmesi bağlamında değerlendirilirse, çeşitli niteliklerinin sonucu olarak ortaya çıkan otoriter yapısı ve rasyonellik iddiasına dayanan insan özgürlüğünü kısıtlayıcı rolü hep gözardı edilir. Freud, "Uygarlığın Huzursuzluğu" adlı eserinde, bireysel özgürlüğün uygarlığın getirdiği birşey olmadığını ve bireysel özgürlüğün en fazla olduğu dönemin, aslında her türlü uygarlıktan önceki dönem olduğunu belirtir (Freud, 1999: 54). Uygarlık, özünde barındırdığı anlayış açısından insanın en temel dürtü ve güdülerini baskı altına alır. Bu bağlamda özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ile insanın saldırganlık eğiliminin güçlü bir aracı elinden alınmış olsa da Freud'a göre bu araç, en güçlü araç değildir (Freud, 1999:69). Çünkü toplumsal huzursuzluğunun temeli, uygarlığın temel düşünsel eğilimleri itibariyle bireyin en temel dürtü ve güdülerini gerçekleştirememesinde aranmalıdır.
Sonuç olarak Adorno ve Horkheimer’ın ileri sürdüğü gibi, insan merkezli bir sistem kurma düşüncesiyle ortaya çıkan aydınlanma hareketi, tersine barbarlığa, despotluğa dönüşmüştür. İçinde yaşadığımız kapitalizm sisteminde, aydınlanmış insan profili yerine, aklı araçsallaşmış, körelmiş ve sadece komuta ile hareket eden bir insan profili yaratılmaya çalışılmıştır. Bunun sonucunda bilinçsiz, tek boyutlu toplumlar ile karşı karşıya kalınmıştır.
Egemen sınıfın baskıcı/despot düşünceleri, toplumun her kesimine nüfuz edemez. Bu düşüncelerin başarısı, aslında bu baskıcı zihniyete karşı yükseltilen muhalefetin parçalanmasından kaynaklanmaktadır (Zerzan, 2009: 261). Bu sebeple aklı araçsallaştırılan, bilinçsiz ve tek boyutlu toplumlardaki kapitalizm karşıtı muhalefetin bu parçalanmaya karşı direnebilmek için olabildiğince tek ses haline gelmesi artık bir zorunluluk halini almıştır.

AHMET AY & MEHMET BERK

KAYNAKÇA

ADORNO,T, HORKEHEİMER,M. (2010), Aydınlanmanın Diyalektiği,(çev: Nihat Ünler-Elif Öztarhan), İstanbul:Kabalcı Yayınevi
CEVİZCİ, A., (2010), Felsefe Sözlüğü Paradigma Yayıncılık, Gözden Geçirilmiş 7.Baskı, Nisan 2010
ERDOĞAN, E.(2011), Bilim ve Metafizik Üzerine, İstanbul : Arkeoloji ve Sanat Yayınları
HORKHEİMER,M.(2010), Akıl Tutulması,( çev: Orhan Koçak),İstanbul: Metis yayınları
FREUD,S., (1999), Uygarlığın Huzursuzluğu, Metis Yaynları, 1.Basım, Çeviri: Haluk Barışcan
KANT,İ., (Derleme), Immanuel Kant (2010), "Aydınlanma Nedir" makalesi, Say Yayınları, 3.Baskı,Çeviri: Nejat Bozkurt
KANT,İ., (1784) Aydınlanma nedir?
ZERZAN,J., Gelecekteki İlkel (2009), Kaos Yayınları, 3.Baskı, Çeviri: Cemal Atila

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org