Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

  

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

 

AYRILIKLAR GÜZELSE

  SHU. Selim Issızada

Gidiyorsun. İstemesen de… başka bir kente gidiyorsun. Yaşamak için. Başka bir şey için değil, yalnızca yaşamak için.
Servis aracının camı buğulanmıştı. Dışarıda bir deniz yağmuru yağıyordu. Camdan içeriye birkaç cılız ışık damlası yansıyordu. Yağmur ve karanlık her yanı doldurmuştu. Yaşayan her şey bu dem karanlığa hüzün süzüyordu.
Servis aracı hareket etti. Bilet satış büfesinin önünden ayrıldı. Elindeki sigarasıyla gerilerde kaldı sarı saçlı mavi gözlü biletçi kız. Başını cama yasladın. Onu son kez görebilir miyim? diye bir süre kımıltısız bakakaldın... Kaybolan silueti kalmıştı ıslak gözlerinde. Gözlerini sildin. Yüreğin de susmuştu. Yüreğindeki bu acı kıpırdanışın onun için olmadığını sen de biliyordun. Birine benzetmiştin onu, kaybettiğin birine… O muydu acaba? diye birkaç kez sordun usuna. Yanıt alamadın. O olmadığını biliyordun.
Servis aracı ağır ağır ilerleyerek, eski kalenin surları içinde bulunan otobüs garajına girdi. Garaj tıklım tıklım insan doluydu. Gidiyorlardı insanlar bu kentten. Kent boşalıyordu. Başka bir yaz mevsimine kadar bu kent kendi sessizliğine gömülecekti. Bütün bir mevsim boyunca yenilip içilmiş, yaz aşkları yaşanmış, dinlencelerde dinlenilmiş, ayrılıklar yaşanmış, deniz ve doğa alabildiğine tüketilmişti… Gidenler mutluydu. Geride kalanlarsa bu kentin gerçek sahipleriydi. Bir sonraki yaza kadar kent onların olacaktı. Belki de onlar kentin yalnızlık sunan, tarih kokan sokaklarında geçip giden yaşamı daha telaşsız, daha başı boş yaşayacaklardı.




Gün bitmişti. Ömrünü çalmıştı bu yalnızlıklar, bu savruluşlar. Sanki yağmur altında Karadeniz’e akan bu kent gibi yüreğin de akmıştı mavi karanlık sulara. Kentin tarihini bilen kim akmazdı ki böyle seninle beraber. Oturmuştu içine bir keder. Koyuldukça koyultuyordu içten içe içini saran bir kara duman gibi. Dilinde bir şiir, başkaldırıya dönüşüyordu bu şehrin avlusunda: “Eski kaleleri zindan kılmak. Osmanoğulları, Osmanoğulları.” Bu, kan pusularından geçen tarihin insana zulmüdür. Zindan kılınırsa eski kaleler insanoğluna, o zaman borcu vardır tarihin uygarlığa. Senin borcun yoktu, diyetini ödemiştin tüm ayrılıklara. Senin için ayrılıklar da güzeldi. Belki de yanılıyordun. Yanılgıların ve sanrılarındı bunlar senin. Hem en acısı insanın kendi gerçekleriyle yüz yüze kalması değil miydi ki; yalnızlık ya da ölüm gibi kendi terkedilmişliğini kendisine yaşatması... Acıyı yalnızlıkla sağaltmanın bir anlamı var mıydı ki sanki?… Ne diyordu, böyle bir cehenneme düşerken sen, hep ömrünü yangınlarda bulmuş Osman Numan Baranus: “Korku dağlardan geldi de / Sokaklarda caddelerde, / Bulvarlarda kol geziyor. / Korku alanları bekliyor, / Apartmanı, gecekonduyu / Sarıp sarmalıyor korku / Şu dört adımlık yaşamda / Dört bir yanı tutamaz kıya! / Kösnük korku, yergin korku / Hayda geldiğin dağlara. / Dağlarımızda bile olma!” Sense korkuyordun. Korkaktın… O şair ki sulara yazmıştı acılarını. Sense bir kentin sürgününde çarmıha geriyordun yaşadıklarını. I
Kırgın bir kış ayazında getirmişlerdi buraya. Bir zindan karanlığında açmıştın gözlerini. Oturmuştun ölümün kıyısına. Görmeye kimseler gelmemişti. Kim bilir bir duyan da olmamıştı. Öyle ya, basına sansür konunca gazeteler de yazmamıştı apar topar yargılanışınızı. Hayat ütopyaları kaldırmayacak kadar daraltılıyordu bazen yaşamı. Bunu da yaşamıştın…
Atıldığın karanlık zindandan hastalanınca bir ceset torbası gibi dışarı çıkarmışlardı. Ölmemiştin. Ama ölmek istiyordun. Ölüm bir kurtuluştu belki. Cezaevi bir mezar dibini andırıyordu. Ve yaşadın ki, yaslı bir şarkı gibi çekip gitti üstünden yıllar. Yaşadıkların sararıp solmuş birer anı şimdi, yalnızca gözlerini yaşartan birer anı hepsi… Anılar da güzel değildi artık. 
* Kaç zamandır gri bir gökyüzü hakimdi havaya. İnsan sesleri, martı çığlıkları, deniz arabalarının öten düdükleri… olağanüstü bir canlılığın kenti gelip bulduğunu muştuluyordu parmaklıkların arkasında yaşayan tutuklulara. Tutuklular yaşamsızdı ama umutluydular da. İnsanda hiç eksilmeyen bir duyguydu umut, ufuk karanlığa da kesse düşleri bazen. Umuttu insanın aldığı nefesin adı. Umuttu insanın yaşamı. Mevsim sonbahardı. Balık mevsimiydi. Kentin, balık kokusuyla dolup taşma zamanıydı. Hüznün ateş tuttuğu demdi bu dem. Kentin aşka geldiği vakitlerdendi.
Demir kapı şangırtılarla açıldı. Gardiyan, mahkumun sevincini paylaşırcasınaydı. Gardiyanla mahkum sıkı sıkıya sarıldılar birbirlerine. Sonra ayrıldılar. Gizli gizli ağladı gardiyan. Ara sıra ağlardı böyle…
İdare kapısına geldin. Bir insan vardı seni bekleyen. Doktor Selahattin. Hapishane doktoruydu. Ellerin ayakların, yüreğin yaralıyken yardım etmişti sana. Dostça bir sıcaklığı vardı. Sever sayardınız birbirinizi. Bakıştınız bir süre. Sonra helalleştiniz revir önünde. Artık cezaevinde değil, uzun bir vakit yaşamak zorunda kalacağın bu kentte de görecektin onu. Sevmiştin bu insanı. Sevdiğin insanları tutardın. Bırakmazdın. Hiç ayrılacakmış gibi olmazdın onlarla.
Yürüdün. Cezaevi idaresinden tahliye evraklarını aldın. İmzaya geleceğin günleri öğrendin, az sonra azat edilmiş bir kuş gibi uçup gittin. Kapanmıştı cezaevi kapısı. Yalnız kalmıştın. Sağa baktın uzayıp giden bir cadde, sola baktın biten bir kentin son evleri… Yalnızlığı, yüreğindeki sıcaklığı en dağıtan yanıyla tüm benliğinde hissettin.
Dalga seslerinin bu ada şehrini altüst ederken çıkarmış olduğu gizem dolu uğultuyu, içinde duyarak yürüdün bir süre. Bir gariptin. Yaşamak şuan için gariplikse bunu yaşıyordun. Acılı bir kopma yaşıyordun ne yapacağını bilemeden, bir başına salınıp dururken kentin sokaklarında.
Denizi görmek istiyordun: yıllarca, duvarlara vuran dalga seslerini dinleyerek kıyısına kurulmuş cezaevinde uyuduğun hırçın denizi. Ağrılar içinde yaşarken, parmaklıklar arasından bakıp sağaldığın denizi görmek istiyordun. Seni kendinden mahrum eden şeyi görmek istiyordun.
Sağdan ilk aradan sahile doğru saptın. Birazdan uçsuz bucaksız uzayan bir deniz kenarında buldun kendini. Elindeki tahta valizi sahile yakın bir yere bıraktın. Soyunmaya başladın. Sırılsıklam bir tere batmıştı vücudun, kokuyordun. Koğuşun, zindan karanlığının kokusuydu… çırılçıplak kalmıştın. Bir taşın üzerine çıktın. Uzun uzun hüznün yüzü denize baktın. Deniz dalgasızdı. Denizin uğuldayan sesine inat usulca suya bıraktın vücudunu. Bir serinlik doldu her yanına. Yoruluncaya kadar yüzdün. Ağladın. Ağlayarak yüzdün. Deniz, yıllarca yüreğinde biriktirdiğin ağını almıştı usuldan.
Denizden çıktığında arınmış gibiydin kirlerinden. Bir on yıl mırıltısıyla, martısıyla, azgın dalgalarının sesiyle, delirişiyle, karanlığıyla duyduğun bu denizi hayatına giren diğer denizlerden daha bir sadakatle kucaklamıştın.
Kurunup üstünü giyindin. Tersaneye doğru yürümeye başladın. Sol yanın titriyordu. Yanı başında yürüdüğün kale içindeki cezaevi sanki seninle birlikte geliyordu. Tersanede irili ufaklı birçok deniz aracı bitirilmek üzere bekliyordu. Ortalık sessizdi.
Deniz fenerinin önüne geldiğinde, bir kurşun kubbeden aşağılara sarkan dimdik, onurlu bir kartal gibi hissediyordun kendini. Bir yük gemisi ağır ağır süzülüyordu kudurmak üzere olan denizde. Akşam gökyüzüne sokulup geliyordu. Uzaklarda denizin teninde erguvani bir renk mavi bir ipiltiden ağıp gidiyordu koyulmuş bir karanlığa doğru.
 Bu ufak sahil kentini akşam oluncaya dek on kez dolaşmıştın. Tahta valizin ağırlığı değil, anıların, yitip giden yılların ve daha kaç yıl yaşayacağını kestiremediğin bu kentin ağırlığı çökmüştü üzerine. Ağırdın, acıyordu; kanıyordu bir yerlerin, anlatamıyordun kendinden bir başkasına…
Bir oda, bir yorgan, bir yatak… biraz dinlenmek, bu ilk günün yorgunluğunu atmak için aradıklarındı. Deniz Yolu sokağına girdin. Sahile doğru indin. Aile pansiyonları, oteller, kahveler, içki evleri… bir küçük kent için ne kadar da çoktular. Ucuz olabileceğini tahmin ettiğin bir otel buldun. Otel bomboştu. Bir odaya yerleştin. Uyumaya çalıştın. Uyuyamadın. Sabah ezanının sesiyle uyku ancak gözlerine girebilmişti. Uyudun. Gözlerini açtığında akşamdı. Kalktın, yüzünü yıkadın. Pencereden aşağılara baktın, suskun bir deniz uzayıp gidiyordu. Açlık başında zonkluyordu. Hızlı hızlı aşağıya indin. Dr. Selahattin’i bulabileceğini sandığın lokantaya gittin. Kapıdan içeri baktın, iki kişiydiler, içiyorlardı. Seni fark edince eliyle çağırdı. Gittin. Bir sandalye çekip oturdun. Hamsi ve rakı istedin.
Doktor Selahattin’in karşısında oturan ihtiyarla oracıkta tanıştın. Küllerden bahsediyordu, gözlerinin içine içine bakıp: “Biz kendimizi küllerimizden yaratamadık” diyordu. Başınla onaylıyordun. İhtiyar kalkacak gibi yapıp gerisin geri oturuyordu. Ara ara uzamış sakallarıyla oynuyordu. Bir iki yutkundu, ağzını açtı. İçtiği sigaradan olacak ki dişleri mat bir sarıya çalıyordu. Bir şey söyledi, içine oturan bir cümleydi, “68 yaşanmasaydı belki de asılmazdı o gencecik fidanlar. Aynı acıları yaşadığımız çoğu insan benim gibi düşünüyordur, eminim…” dedi yanılmaz bir ses tonuyla. Dikkatlice baktı sana. Sense tepkisizdin.
Sigarasından bir yudum duman aldı. O duman bir süre gezindi içinde, içine aldığı dumanın bir kısmı çıkabilmişti ancak dışarı. Eliyle ince belli rakı bardağını kavradı, bardağı bir içişte boşalttı. Gözleri dumanlandı, ‘eyvallah’ deyip masadan kalktı. Doktorla soğuk soğuk bakıştınız. Gidenin ardından öylece kaldınız. Sessizliğine bir sessizlik daha eklendi. Az sonra oturmakta olduğunuz masadan kalktınız. Hesabı doktor ödedi. Tersane kahvesine gideceğini söyleyip ayrıldı yanından. Doktor az konuşan bir insandı. Daha çok davranışlarıyla anlatırdı ne düşündüğünü. Birkaç kişi dışında kimseyle oturup kalkmazdı da, cezaevi revirinde konuşurken anlatmıştı bütün bunları sana.
Sarhoş adımlarla yürüyüp otelin önüne geldin. Yüreğinde bir ayrılık bir gurbet duygusu nerden geldiyse geldi işte buldu seni. Kaç yıldan sonra ilkez bu kadar çok içmiştin. Ayakta duramayacak kadar sarhoştun. Kaldığın odaya çıktın. Uyudun… bir ömür kadar belki de. 
*Sabahın ilk ışıkları perdesi açık olan odadan içeri yayılıyordu. Oda ışımıştı. Uyandın. Yıkandın. Giyinip aşağı indin. Otelin kapısında durdun. Gökyüzü masmaviydi. Bir tek bulut yoktu. Denizden farksız duru bir gökyüzü alıp götürüyordu seni dokunulmaz mavi bir ufka doğru.
Geldi, önünde durdu. Bir ateş bastı her yanını; kızardın. Merhaba demek istedin. Bir sözcük bile sökülüp gelmedi ağzından… bakmadı bile sana. Oysa sana geldiğini sanmıştın. Önünde durduğun kapıdan içeri baktı. Anlamıştın. Birini bekliyordu. Bu bekleyişin uzamasını istiyordun. Hani olurda göz göze gelirdiniz, hani olurda gözler oracıkta konuşurdu. Olmadı. Beklediği kişi kapıdan dışarı çıkınca, beraberce, sen yokmuşsun gibi çekilip gittiler yanı başından. Bir kere olsun dönüp bakmadı. Salınıp gitti bir yaprak gibi aşksızlığın vurdumduymazlığından. 
*
Dolaşıyordun kentin sokaklarında. Kendinden, ömründen, anılarından habersiz, varoluşsal problemlerinden soyutlanmış gibi yarı düş halinde defalarca gezindiğin sokakların sanki senden utanmasını bekleyerek geziniyordun. Yolunu beklediğin biri vardı, gelmeyeceğini bildiğin ama beklediğin ve beklemekten acı duyduğun ya da zevk aldığın biri vardı, onu tanımıyordun, kim bilir bekledikçe tanımaya başlayacaktın. Sonu olmayan bir arayış bir bekleyişti bu… Belirsizliğini, yitirdiklerini o en güçsüz yanını onarıyordun belki de bu bekleyişte. İçinde büyüyen korku ve öfke olurda bir kasırgaya dönüşürse diye geçmişini anımsatan şeyleri engelleyip duruyordu yüreğindeki bu bekleyiş çığlığı… 

Şehir berrak bir su mavisidir sonbaharın bu ilk deminde. Batan güneşin gökyüzündeki alevinde gözlerin, sevilen bir şarkıyı dinler gibi yaşarıyordu, gecenin gelişi mi ağlatıyordu seni, yoksa başka bir şey mi? Bilmiyordun.
Kentin kıyısına doluşmuştu insanlar. Balıkçı motorları, gün batımını desenleyen pat patlarıyla denizin üstünde ağır ağır ilerliyorlardı. Balık tutma heveslilerinin bir çoğu daha gün batmadan tutabilecekleri kadar balık tutup evlerine dönerlerdi bu saatler. Kalanlarsa el fenerleriyle, küçük aydınlatma araçlarıyla gece yarılarına kadar bekleşip dururlardı oturdukları yerlerde.
Alkolün dostluğuna kanmıştı sahilin gittikçe seyrelen sonbahar kalabalığı. Ne ki, içki evlerinde yaz mevsiminin doluluğunu andırır çoklukta insanlar vardı. Olacak şey değildi boşalan bir kentin alkole olan susamışlığı…
Bir balıkçının önünde durdun. Taptaze balıklar: palamut, istavrit, kefal, sargan… türlü türlü balıklar içten içe okşuyordu insanın iştahını. Balık satıcısı son perdeden bağırıyordu. Aynı sözcüklerdi birbiri ardınca ağzından dökülen. Öyle ki, balık tezgahı kısa süre içerisinde boşalıyordu; boşalan tezgaha canlı canlı dökülüyordu balıklar. Balık satıcısının o cırtlak sesi değildi tezgahın boşalmasına neden olan. Hep aynı müşterilerdi buraya gelip gidenler, buna kısa bir gözlemden elde ettiğin bilgilerden sonra karar vermiştin. Balık satıcısı habire bağırıyordu. Sesi deniz yolunu aşıp kent merkezine doğru akıyordu, sesi mutsuzdu, isteksizdi. İnsanın sabrını taşırıyordu…
Sabah otel kapısında gördüğün kız yine geldi bir sonbahar yeliyle, geçip gitti arkadaşıyla yanından. Saçlarının sarısı kaldı gözlerinde. Sen de yürüdün gittin oradan.
Birbirini tanıyan insanlar doldurmuş Yalı Kahvesini. Geçip gidiyorsun önlerinden, yalnızlığınsa seni her seferinde biraz daha denize yaklaştırıyordu. Doğanın bu merhametli kentinde ne yapman gerektiğini bilemiyordun. Bu kent bir duman gibi yağıyordu üstüne her akşam üstü, bitmiyordu özlemlerin, ki yaşamana teselli olanda bu olsaydı gerek. 

Çıldırmış bir insan gibi yürüyordu. Gözleri donuk, saçları dağınık, gerilmiş bir yüz haliyle kıyıda turlayıp duruyordu. Sakarya Caddesini bitirip Hamsi Yolundan aşağıya indiğinde onunla karşılaşıyordun çoğunluk. Tersanenin önünden geçerken bakışıyordunuz. Her an kavgaya hazır olan bir kimseye benziyordu. Bir keresinde Yalı Kahvesinin önünde göz göze geldiniz, birbirinizi ısırır gibi dimdik kesiştiniz. Arkadaşıyla birlikte yanından fırlayan bir yılan gibi kayıp gitti. Birlikte yürüdüğü arkadaşına yüksek sesle, bu kadar huzurun insan psikolojisini bozabileceğinden bahsediyordu. Belki o da bu kente alışamayanlardandı. Kent tutamamıştı onu.
*
Islaktı asfalt. Asfaltın delik deşik yerlerine birikmiş su dolu gölcüklere basarak yürüyordun. Yağmur bir durup bir boşalıyordu. Ne yıldızlar ne de Ay görünüyordu. Deniz bir karanlığa batmıştı. Her taraf bomboştu. Bu boşluk senin eksilttiklerinde, sendeydi. Sen bir boşluktun.
Hava yağmur havası. Yağıyor inceden. Düşüyor sıcak alnına, üşütüyor seni. Her sokakta ölüm vardı, ölçüyü bırakmıştık yaşam oyununda, alaya almıştık bize can veren yaşamı. Dünya bir kan deryasına dönüşüyordu. Değişen bir şey yoktu. İnsan ölüyordu. Kara çalınıyordu yaşama.
Radyo da Kübalı bir devrimciye adanmış ağıtsal bir şarkıyı Fransızca söylüyordu dokunaklı bir kadın sesi. Dinliyorsun damla damla Sinop limanında. Şarkı alıp götürüyor seni dostluk acılarına, acılarda kalıyorsun. Giden sensin, senin varlığın, sonra bu sonbahar, giden sensin. Kendini olmadık bir yalnızlığa bırakıp giden… ve kaç daha zaman geçeçek varlığını alıp gitmek için buralarda bilmiyorsun. Ne kadar çok şey bilmiyordun?
II Bütün bunları düşünürken zaman durmuş gibiydi.. Nedenini bilmediğin heyecanlar yaşıyordun. Artık gidiyordun anıların ortasından. Oysa ömrün anılarındı. Anılarınsa yaşadıkların...
Birbirine benzer düşlerle geçiyordu hayat. Cezaevinden çıktığın ilk gün gibi geçmişti sonraki yıllar da…
Kapadın, deminden beri okumaya çalıştığın sayfaları yıpranmış defterini. İlk ve son gün, geride bıraktığın yirmi yıla denkti. Yazdıklarını okumak üzüyordu seni. Hayatını gözden geçirmek istemiyordun artık.
Hareket etmeye başlayan uzun yol otobüsünden hızla dışarı çıktın. Garajı çevreleyen kalenin virane olmamış son burcuna patikadan tırmandın. Elinde bir tuğla ağırlığında tuttuğun defterini denize doğru var gücünle fırlattın. Açıldı yaprakları. Dağıldı gökyüzüne her bir sayfası. Her sayfasında ömrünün parçaları savruldu denize. Bakamadın bile… koştun otobüse doğru. Gelip oturdun koltuğuna. Ağlamaya başladın. Otobüsün içindeki yolcular sana bakıyorlardı. Cezaevinden çıktıktan sonra uzun bir süre buralarda yaşayan bir insana değil de sevgilisinden ayrıldıktan sonra onun için yazdıklarını denize savuran bir insana bakar gibiydiler.