Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

 


BAĞLANMA TEORİSİ  VE  YETİŞTİRME YURTLARINDA
SOSYAL HİZMET UYGULAMASI -1

 SHU.Özge Özgür
SAYAR

Araştırma Görevlisi. Hacettepe Üniversitesi İ.İ.B.F. Sosyal Hizmet Bölümü

1. Bağlanma Teorisinin Kapsamı
Kişiler arası çekim ve ilişkilerin dinamiği konusunda ortaya atılan teorilerden biri olan bağlanma teorisi (attachment theory), anneye veya rahatlatıcı bir başka figüre bağlanmanın, çocuğun yaşamını sürdürmesinde önemli bir işlevi olduğunu savunmaktadır. Bu yaklaşımdaki sosyal psikologlara göre (Bowlby, Ainsworth, vb.), bazı kişilerle sıcak-yakın ilişki ihtiyacı, insan doğasının temel bir boyutudur. Çünkü, hem insan, hem de primatlarda gözlenen bağlanma ihtiyacı, yeni doğmuş çocuğu çevresel tehlikelerden korumaya yönelik bio-sosyal bir süreçtir.
Anne-çocuk ilişkisinde yaygın inanç, annenin çocuğuna karşı özverili, dikkatli, her an yardıma koşmaya hazır olduğu şeklindedir. Ancak Ainsworth ve ark. (1978), çocuk-anne ilişkisinde arasında üç farklı bağlanma stili ve dolayısıyla üç farklı ilişki tipi ayırt etmişlerdir:

Birinci tip, yaygın inanca uygundur, çocuk, annesini çevreyle ilişkisinde güven verici bir dayanak olarak kullanmaktadır ve 'güvenli çocuk' tipini yansıtmaktadır. İkinci tipte, anne mesafeli durmakta, çocuğun kendine yaklaşma çabalarını reddetmekte ve bunun sonucunda 'kaçınan çocuk' tipi belirmektedir. Üçüncü tipte anne, çocuğun isteklerine cevap vermede geç kalmakta veya belirsiz/istikrarsız tepkiler göstermekte ve bunun sonucunda, 'kaygılı çocuk' tipi ortaya çıkmaktadır.
Bağlanma teorisi temel olarak psikanalitik gelenekten İngiliz John Bowlby’ın bağlanma ve nesne ilişkileri kuramına dayanmaktadır. Bağlanma teorisi anne-çocuk arasındaki bağlanma ilişkisine ve bununla ilişkili olarak genellikle çiftler arasındaki ilişkilerin doğasına eğilir. Örneğin, evrimsel adaptasyon açısından tartışılmaz bir önemi olan çocukluktaki bağlanma sisteminin temel özelliklerinin yetişkin ilişkilerinde de sürdüğünü gösteren çalışmalar bulunmaktadır (Hazan & Shaver, 1987). Bunun yanında “bağlanma stili” kavramı ile yürütülen araştırmalar insanların duygularını nasıl düzenlediklerine, stresle nasıl basa çıktıklarına, ilişki tatminine ve depresyona kadar bu çok konuda anlamlı mesajlar vermektedir (Lopez & Brennan, 2000). En önemlisi bu teori içerisinde kişi ya da birey diğer kişilerle beraber ilişki bağlamı içerisinde değerlendirilmektedir (Pietromonaco & Barett, 2000). Her ne kadar bu ilişki bağlamı içerisindeki kişi algısı dilsel bağlama oturmasa da, çok daha uygun bir özne algısı sunmaktadır. Bu konuda ayrıca Amerika bazlı sosyal psikolojinin Bolwby’nin teorisini iğdiş ettiğini yazan Avrupalı araştırmacılar da bulunmaktadır
(http://attachment.edu.ar/bio.html).
Bağlanma modellerinin doğası, yaygınlığı ve stabilitesine odaklanan literatür ve araştırmalar genellikle güvenli bağlanma modellerini (yapılarını) bir ideal veya amaç olarak ifade etmektedir. Böyle olunca teorisyenler güvenli bağlanmayı bir “prototip” olarak görmektedir (Fletcher, 2002). Ancak, güvenli olmayan bağlanma modelleri de ergen ve çocukların önemli bir kısmında görülmektedir (Fletcher, 2002). Örneğin Howe (1995), %25’i kaçınmacı, %10’u çelişkili ve %5’i karmaşık (disorganized) bağlanma biçimlerinden oluşan toplamda %40’ı oluşturan çocukların güvenli olmayan bağlanma modelleri gösterdiğini bulmuştur. Özellikle boylamsal araştırmalar, genellikle bağlanma biçimlerinin sürekliliğini, yaşam boyunca bireyin yaşamındaki önemini göstermiştir (Daniel ve Taylor, 2001). Yaygın olan güvensiz bağlanma biçimlerinin önemine ve sürekli doğasına bağlı olarak ergenlerin bağlanma biçimleri uygulamanın odağında olmuştur.

Tanım olarak bağlanma ilişkiseldir- bireyler arasındaki ilişkilerin doğasıyla ilgilenir. İhmal, istismar, kötü muamele her zaman ilişki bağlamında ortaya çıkar (George, 1996). Zorluk ve güçlüklerle dolu bir sosyal ve duygusal ortamda yetişen çocuklar, kişilerarası ilişkileri stresli, doyurucu olmayan ve çaresiz olarak deneyimlemektedir (Howe ve diğerleri, 1999). Grossman (1995), bebeklerin ve çocukların bağlanma ilişkileri içindeyken duygu ve davranışlarını ifade etmeyi organize etmeye ve düzenlemeye başladığını ifade etmektedir. Çocuklar büyüyüp ergenlik dönemine girdiğinde, duygu ve davranışın içsel organizasyonu, başkalarının ve sosyal-kültürel çevrenin tepkilerini önemsemeye doğru genişlemektedir (Grossman, 1995). Böylece ergenler, dünya hakkında düşünme ve bunu ifade etme yollarını geliştirmektedir (Howe ve diğerleri, 1999).

İçsel çalışma modelleri;  
  
  1. Ben
2. Diğerleri
3. Ben ve diğerleri arasında gelişen ilişki

öğelerine ait beklentileri ve inançları içermektedir. Ergen sürekli olarak, kendi, diğerleri ve etkileşimsel ilişkiyi, ilişkilerini deneyimleme sürecinde öğrenir (Howe ve diğerleri, 1999). Kendi davranışı hakkında içsel bir çalışma modeli ve çocukluğundaki bağlanma modelini geliştirerek ergen alışkanlık haline getirerek bu modeli tüm ilişkilerindeki duygu ve davranışlarını organize etmek ve rehberlik etmek için kullanır. Bunlar akranlarla ilişkilerini, flört ilişkilerini, otoriteyle, öğretmenlerle, koçlarla olan ilişkilerini ve sosyal hizmet uzmanlarıyla, danışmanlarla ve grup liderleriyle olan ilişkilerini içerir.

Howe (1995), bağlanma ilişkilerini altı başlık altında toplamıştır. Bunlar:
1. Ebeveynler ve aileyle ilişkiler
2. Akranlarla ilişkiler
3. “Ben”le ilişki
4. Toplumla ilişkiler
5. Eşlerle ilişkiler
6. Çocuklarla ilişkiler

1.1. Ebeveynler ve aileyle ilişkiler: Bağlanma teorisi, ilişkiler ve psikolojik gelişimlerin genel teorisinin spesifik bir örneğinin olmasının yanı sıra duyguları anlamayı da içeren bir teoridir. Gelişimsel yönüyle teori, çocukların sosyal çevrelerini anlamak ve buna uyum sağlamak için kullandıkları psikolojik stratejilerle ilgilenir. Ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişki ve etkileşimlerin niteliği ve karakteri çocukların kişiliğinin, sosyal yetkinliğinin ve yaşamları boyunca gelişimsel süreçlerinin belirlenmesinde önemli bir role sahiptir. Bu bakımdan ebeveynleriyle hiç bağlanma ilişkisi şansı bulunmadığı sosyal çevre çocuklar için gelişimsel açıdan en karşıt çevredir. Örneğin çok küçük yaşta kurum bakımına alınan çocukların bağlanmama (nonattachment) bozukluklarına uğraması daha muhtemeldir. Bu durumdaki çocukların diğer insanlarla ilişkisi sadece ihtiyaçlarının doyurulmasıyla sınırlıdır. Bakım sağlayan kişi değiştiğinde bu çocuklar çok az üzüntü duyarlar. Saldırgan davranışları ya da hayal kırıklıklarını kontrol etmek bu çocuklar için zordur, okulda akranlarıyla ilişki kurmada isteksizdirler, bu nedenle arkadaşları arasında popüler değillerdir. Bir konuya konsantre olmakta zorlanırlar. Duyarlı ve duyarsız ebeveyn olma çocuğun güvenli ya da güvensiz bağlanma stili geliştirmesinde etki olmaktadır. Grosssman ve Grossman (1991) ebeveynin çocuğuyla olan etkileşiminin niteliğinin üç ideal faktörle ifade edilebileceğini belirtmiştir. Bunlar; 1) Güleryüzlü, destekleyici ebeveyn 2) Açıklayıcı, öğretici ebeveyn 3) Sabırlı, kabul edici ebeveyn. Bu faktörler birbirinden bağımsızdır. Yazarlara göre, bu üç faktörün herhangi birinden ciddi biçimde farklı davranan bir ebeveyn, çocuğunun bağlanma deneyiminin kalitesine gölge düşürüyor demektir. Bir grup çocuk da bağlanma yaşantısı olarak olumsuz ve düşmanca sosyal ilişkileri deneyimleyebilir. Bu tür çocuklar için donmuş deyimi kullanılmaktadır. Buradaki “soğuma” çocuğun istismar sürecinde içinde biriktirdiği öfkenin yansıtılmasıdır. Bunun yanı sıra ebeveynleri arasında çatışma olan ve ebeveynleri depresyon yaşayan çocuklar da bağlanma ilişkisi bakımından olumsuz bir konumda bulunmaktadır.
1.2.Akranlarla İlişkiler: Çocukların bakıcı kişilerle olan ilişkisinin niteliği, onların akranlarıyla olan ilişkisiyle yakından ilişkilidir. Ebeveyn-çocuk arasındaki ilişki ne kadar bozuksa çocuğun geneldeki sosyal ilişkilerde başarılı olma şansı da o derece düşüktür. Araştırmacılar, sosyal yetkinliğin gelişmesinde akranlarla olan ilişkilerin çok önemli ve değerli olduğunu vurgulamaktadır. Gelişimsel açıdan içe kapanık olan, sosyal açıdan entegre olamamış, izole olmuş ve reddedilen çocukların risk altında olduğu belirtilmektedir (Rubin ve Lollis, 1988:221). Akran ilişkileriyle ilgili yapılan araştırmalar, belirli çevrelerin, deneyimlerin ve davranışların sıklıkla bireyin çocukluğunda kazanıldığını vurgulamaktadır. Erken çocukluk dönemindeki ilişkilerdeki bozukluklar, ileri çocuklukta, ergenlikte ve yetişkinlikteki sosyal ilişkilerin sürdürülmesindeki zorluklarda da belirleyici olmaktadır.

1.3.“Ben”le İlişki: Sosyal gelişim sadece diğer insanlarla ilişki kurma yolunu değil aynı zamanda kendimiz hakkında hissettiklerimizi de etkilemektedir. Birçok bireysel özelliğimiz ve duygusal durumumuz ancak ilişki geçmişimize bakarak anlaşılabilir. Düşük benlik saygısı, düşük kendine güven ve depresyonun temeli genellikle erken çocukluk ilişkilerindeki bozukluklardan kaynaklanmaktadır. Bireysel özelliklerimiz ve dış dünyanın isteklerine karşı geliştirdiğimiz tepkilerin temeli çocukluk yıllarıdır. Kendimizi ve diğerlerini çocukluk yıllarında ifade etmedeki sağlamlık, gelecekteki psikolojik güçleri ve zayıflıkları belirlemekte, nasıl bir insan olduğumuzu tanımlamaya ve varolduğumuzu hissetmeye yardımcı olur. Kendine güven ve benlik saygısı düzeyimiz çok hassas biçimde çocukluk yıllarımızda ne kadar sevildiğimiz ve değer verildiğimizle bağlantılıdır. Güçlülük ve yetkinlik hissi, erken yaşlardaki desteklenme, hatırlanma ve cesaretlendirilmeye dayanmaktadır. Fiziksel ve cinsel istismarın olduğu bağlanma ilişkilerinde değersizlik ve çaresizlik duyguları hüküm sürmekte, kayıpların yaşandığı durumlarda da bireyin yaşantısındaki önemli şeyleri kontrol edemediği duygusu yaşanmaktadır. Destek sağlanmadığı takdirde bu tür duygular genellikle kişinin yaşamında depresyona neden olmaktadır.

1.4.Toplumla İlişkiler: Her ne kadar davranış bozukluğu gösteren çocukların hepsinin antisosyal ebeveynleri olduğunu söylemek yanlışsa da sık suç işleyen, alkol sorunu olan yetişkinlerin çoğunun çocukluklarında bozuk ilişkiler yaşadığı bir gerçektir. Şurası bir gerçektir ki mutsuz çocukluk, sosyal açıdan problematik davranışlara yol açmaktadır ancak bu sonuç kaçınılmaz değildir. Genel bir inanış olarak, aile yaşamındaki ilişkiler ne kadar bozuk ya da bozulmuş, düzensiz ya da tutarsız, saldırgan ya da duyarsız ise çocukların yetişkinliklerinde bazı davranış bozuklukları göstermesi de o kadar muhtemeldir.

1.5.Eşlerle İlişkiler: Uygulamada aile ve çocuk alanındaki sosyal hizmet genellikle çatışma yaşayan ebeveynlerle çalışma anlamına gelmektedir. Eşler yakınlık kurma ihtiyacı içindeyken aynı zamanda da bağımlılıktan korkmaktadırlar. Bu da ilişkilerde bir ikileme neden olmaktadır. Bu tür durumlarla çalışan sosyal hizmet uzmanları için psikolojik dinamikleri ve her üyenin duygusal geçmişini anlamak son derece önemlidir.

1.6.Çocuklarla İlişkiler: Bu noktada ilişki çemberi tamamlanmaktadır. Ebeveyniyle bağlanma ilişkisinde bulunan çocuk, yetişkin olmuştur ve kendi çocukları vardır. Geçmiş çocukluk yaşantısı ve bağlanma ilişkilerinin bireyin kendi çocuklarıyla olan ilişkisini olumlu veya olumsuz yönde etkilediği düşünülmektedir.  DEVAM EDİNİZ



Bize Ulaşın