Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

 BİLİMSEL BİLGİ ERİŞİMİNDE VE KULLANIMINDA ETTİĞİN ÖNEMİ

Prof. Dr. Süheyla Ünal


Bilmek ya da bilmeye çalışmak insan için kaçınılmaz bir gereksinim. Bizi diğer canlılardan farklı kılan beynimiz bizi istesek de istemesek de çevremizde olan bitenleri anlama ve olaylar üzerinde kontrol sağlama amacına yöneltiyor.
Bu amaç ilk insanın varolmasından bu yana süregelmekte.Bu amaca ulaşmak üzere gösterilen çabalar sonucu ilk insandan bu yana biriken, eklenen, gelişen bilgi birikimi, insanı içgüdüsel davranışlarla hareket eden hayvan olmaktan kurtarıp, daha geniş bilişsel yetiler kullanan bireyler haline getirmiş, insana nesnelliği yanı sıra öznelliğini, özgünlüğünü kazandırmıştır.Yine bu bilgi birikimi evrenin insanoğlu için sır olan yanlarını ve işleyişini anlama, açıklama ve betimlemede önemli bir araç olmuştur. Doğa güçlerini denetim altına alma çabasında insana güç katmış, doğa olanaklarının yaşamı kolaylaştırma, daha rahat, daha güvenilir ve daha uzun yaşama yolunda kullanılmasını sağlamıştır.
Bilgi edinimi ve birikiminin teknolojideki yansımaları günlük yaşamımızda bir çok şeyi dönüştürürken, dünyanın görünümünü de değiştirmektedir.Bilgi, iletişim ve teknoloji çağında yaşıyoruz. Her an yüzlerce yeni bilgi ekleniyor insanoğlunun dağarcığına. Bu da bilginin kullanımı ile ilgili sorunları dile gündeme getiriyor. Bilgiyi kullanmada yasalar, sınırlar koydurma gereği yaratıyor. Nükleer ve biyolojik silahlar, nükleer santraller, gen müdahaleleri gibi konularda bu sınırlar insanlığın gündemini oluşturuyor. Çünkü doğayı dönüştürme gücünün, bütün dengelerini altüst etme tehlikesi kapımızda.
Bilgi edinirken ve bilgiyi kullanırken ''insan'' yararına olmasını gözetmek, öncelik taşımak zorundadır. Ne var ki bilgi güç demektir ve gücü elinde tutanın bunu kendi çıkarları ya da bir grubun çıkarları adına kötüye kullanımı işten bile değildir. Bu yüzden gerek bilgi edinme sürecinin önemli bir aşaması olan araştırmalarda, gerekse bilginin kullanıma dönüştürüldüğü uygulamalarda ''kimin yararına olduğu'' sorusu insanlık adına birileri tarafından sorulmalıdır. Herşeyden önce bilim adamının kendisi tarafından sorulmalıdır bu soru. O bilgiyi kullanan hekim, mühendis, teknisyen, mimar, gazeteci de sormalıdır bu soruyu. Kendisi sormuyorsa insanlık adına oluşturulmuş kurumlar sormalıdır. Ancak bu sorgulama işin gereği ya da usulen yapılan bir işlem olmaktan çok, bilim adamına ve uygulayıcılara sorumluluklarını hissettiren bir süreç olmalıdır.



''Bu araştırmadan elde edeceğim bilgiyi kim, nasıl kullanacak?'' sorusunun yanıtı ''bilim adamı'' olma yolundaki her birey için ''insanlık'' olmalıdır. Oysa ne yazık ki gerçek bilim yerine sözde bilimin gözde olduğu günümüzde gerçek bilim adamlığı yerine sözde bilim adamlığı geçer akçe durumdadır. Bilimsel bilgi üretme çabası yerine insanlar doçentlik ya da profesörlük dosyasını kabartmak, o statüleri almak için özgünlükten uzak, yöntem hataları içeren, jüri üyeleri dışında kimsenin okumayacağı çalışmalar yapmayı tercih etmektedir.İnsanların bilimsel bilgi dağarcığına pek de katkısı olmayan bu çalışmalar, ülke ekonomisi için ''israf'' yaratmaktan öte, bilimsel bilgi üreticisi olmak durumunda olan üniversitelerin ''nitelikten'' çok niceliğe öncelik vermeleri tehlikesini doğurarak, gelişme yerine ''sahte bir genişleme'' görüntüsü sergilemelerine neden olmaktadır.
Bilimsel bilginin teknolojiye ve diğer uygulamalara yansımasında da etik sorunlar bulunmaktadır. Kendi alanımdan, psikiyatriden örnek vereyim. Sınıflandırma sistemlerimiz bir çok günlük yaşam sorununu hastalık sınıfına alıverdi.Örn. çekingen, yeterince atak olmayan, yeterince verimli olmayan herkesi ''sosyal fobik'' olarak ''hasta'' sınıfında görmeye başladık. Daha da ötesi bu ''hastalığı'' biyolojik temelli varsayarak tedavisinde ilaçları kullanır olduk. İlaç kullanması gerekli psikiyatri hasta sayısı birden üçe beşe katlandı.
Öte yandan hastaların ilaçları kullanmaları gereken süreler de üçe beşe katlandı. Daha beş yıl öncesine kadar depresif hastalarımızda 6 ay kullanmamızın yeterli olduğu söylenen antidepresif ilaçlar, birden bire neredeyse ömür boyu kullanması gereken ilaçlar içine giriverdi. Sadece depresyona girmişlerin değil, depresyona girme olasılığı olan ''eşikaltı depresyonlu'' bireylerin de ömür boyu kullanmaları gereği doğuverdi! Neredeyse çocukluktan ölünceye dek ''ilaçlanma'' konumuna geldik insanları.

Daha etkinliklerin ve uzun dönemdeki yan etkilerinin ne olduğu konusunda elimizde kesin veriler yokken ortalığı bir çok ilaç sarıverdi. İlaç firmaları ''pazar''da pay kapmak amacıyla hekimlerin reçetelerine ilaçlarının girmelerini sağlamak için ellerinden geleni yapmaya başladılar. Tıp alemi birden hareketlilik kazanıverdi! Kongre kongre üzerine düzenlenir oldu. Bilgi o kadar hızlı artıyordu ki kongrelere yetişebilmek için nefesimiz yetmez olmuştu!
Şimdi eğri oturup, doğru konuşalım, artan bilgi miydi gerekçe ilaç firmalarının iştah kabartan kar payını kapmak için hekimleri, bilim adamlarını ''çengele alma'' operasyonları mıydı? On yıl önce niye olmuyordu bunlar? Çünkü ilaç sayısı sınırlıydı, olanlar da oldukça ucuzdu, bu kadar büyük masraflar yapmaya değmiyordu.
Benzeri görünümler teknolojinin girdiği her tıp dalı hatta her bilim dalı için geçerli. Ortadaki büyük pazar payının paylaşılması için pek çok şey gözardı ediliyor. İlaç firmalarının hekime yaptığı yatırımın bedelini hastaların ya da devletin ödediğini görmezden geliyoruz. Sömürünün farklı bir görünüme araç olduğumuzu bilincimizden uzaklaştırıp, firmaların önümüze attığı güzel gezi olanaklarının cazibesine kapılabiliyoruz. Yirmi hastaya ''x'' ilacı yazmanın karşılığı yurt içi kongre oluveriyor. Bilmem kaç hastaya ''y'' ilacı yazan bir pratisyen hekim İtalya tatiline hak kazanıyor.
Reçete yazarken firma etkisi altında kalmaksızın uygun ilacı yazma özgürlügümü kullanmak, firma temsilcilerinin odama uğramaktan korkar hale gelmeleri ile mümkün kalabildi.Bir tür yaşam biçimi haline gelen kongre turizminin cazibesine kapılmamaya çalışıyorum.''Reçete''mi pazarlık aracı yapmamaya, kalemimi satmamaya özen gösteriyorum. İlaç firmalarından gelen araştırma tekliflerinde kendime soruyorum. Önerilen bu araştırma kimin yararına olacak? Dünyadan vazgeçtim, Türkiye'de psikiyatrinin gelişimine katkısı olacak mı?Yöntemi ile gerçek bir ''araştırma'' görüntüsü veriyor mu? Soruların yanıtı evetse araştırmaya katılmayı kabul ediyorum. Kliniğime bilgisayar, kitap, araç-gereç olacaksa da katılıyorum.''Şu kadar hastaya ilacımızı yazdığınızda şunu alırız'' gibi bir pazarlığa girişildiğinde tüylerim diken diken oluyor. Ne var ki oyun üstesinden gelemiyeceğim boyutta. Seeding çalışmalarını ''kliniğe bir katkıları olsun bari'' diye kabul eder hale geldim. Beynimin bazı bölgelerindeki reseptörler tekrarlayan impulslarla duyarsızlaşmaya başladı, bazı değerleri de yok ederek...
Tıp camiasında yaşanan değişme bir gelişme mi, bir yozlaşma mı? Nereye gidecek bu oyunun sonu? Oyunun dışında kalamıyorsunuz. Akıl almaz bir ilişki ağı içinde siz de günün birinde oyuna katılıveriyorsunuz. Oyuna katılmayan ''Don Kişot’lara da gülüp geçiyorsunuz. İnsanoğlunun o muhteşem ''akla uygunlaştırma'' yeteneği sayesinde kendinizi aklayacak gerekçeler buluveriyorsunuz. Çeşitli ülkeleri görerek görgünüzü, 5 yıldızlı otellerde kalarak yaşam standardınızı artırmış olmanın gönül rahatlığı ile uykularınızı uyuyorsunuz
 

 


 


Bize Ulaşın