KÜLTÜR&SANAT

Zulme karşı Homeros’un destansı sesi “Binboğalar Efsanesi”

Aziz ŞEKER
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 
 
“…umutsuz olmayın, umutsuzluk kötüdür, beladır. Umutsuzluk diri, canlı, soluk alan insana yakışmaz. Umutsuzluk ancak ölülere mahsustur…” Yaşar Kemal

Türkiye romanını özgürleştiren, dünyaya açan bilge romancı Yaşar Kemal’in evrensel edebiyata katkısı şu üstünde yaşadığımız yer küre döndükçe unutulmayacak bir gerçekliktir. Homeros’un öz oğlu Truvalı ozan Yaşar Kemal dünya romanını şöyle bir sarsarken Doğu’dan Batı’ya gerçeğin meşalesini bir aydın sorumluluğuyla da taşımasını bilmiştir. Onun insancıl söylemi tüm yeryüzü halklarının kardeşlik sofrasında umut ve sevgi ile bütünleşmesinin güzelliğini ve paylaşımını taşır. Onun ömrü iyi olana duyulan özlemin kaleme dökülüp dünya insanlarına derin nehirler gibi aktığı sıcak bir ezgi gibidir.

Öyle ki, Yaşar Kemal’de Pir Sultan’ların, Karacaoğlan’ların kaynaklandığı eski Anadolu’nun sesi çağıldar.[1]

Genel olarak Yaşar Kemal’in edebiyatı konuları işleyiş biçimiyle yerleşik olan egemenin daha ötesinde aydınlarına ölümünü dahi reva gören statükonun ve onun kötü kara ağızlı temsilcilerinin nefretini çekmiştir. Yaşar Kemal bunun bedelini yaşamında en ağır halleriyle ödemiştir. Yer yer anlatımlarında rastladığımız ‘Zilli Kurt’ aslında yaşadıklarını örnekleyen önemli bir Anadolu hikâyesidir.

Yaşar Kemal’in romancılığının temelinde insanlığın biriktirmiş olduğu katıksız sevginin, iyiliğin, dostluğun, barışın, kardeşliğin, onurun varoluşsal felsefesi vardır. Bu felsefe insanlığın özüdür, hümanizmanın kökünü besleyendir. Kolay mı bunu besleyebilmek? Hey okuyucular siz de biliyorsunuz ki hiç kolay değil!

Hemen hemen her romanı başlı başına yalnızca iyi-kötü arasında değil doğru-yanlış olan insan-insan, insan-toplum, insan-doğa ilişkisine-çelişkisine dayanan bir temel üzerinde bütünlük bulur.

BİNBOĞALAR EFSANESİ

…Gecenin içinde Karaçullu obası bir ağıt, bir ahuzar gibi, nereye gittiğini bilmiyordu

Yaşar Kemal yok olan; yok edilen kültürlerin de romancısıdır. Anadolu uygarlıklarının, kültürlerinin, halklarının yaşamları şiirsel bir tarz ve vicdani bir hüzünle romanlarına konu olur. İşte Binboğalar Efsanesi, yazarın yürek tellerimize dokunan gerçeklikleri veren kendine özgü üslubuyla dünya yazınına ölümsüz bir miras olarak kalmıştır.

Yüksel Pazarkaya’nın Rosen im Frost kitabının Yaşar Kemal bölümünden kendi çevirisiyle Binboğalar Efsanesi’ine dair anlattıkları da ilgiye değerdir: “Binlerce yıllık bir kültürün batışı Binboğalar Efsanesi romanında bir büyük eposa dönüşüyor. Çukurova’da, Toroslarla Akdeniz’in arasındaki topraklarda insanlığın en üstün değerlerini yaratan Türkmenlerin göçebe kültürü, teknolojinin hışmına uğruyor birden. Yıktığı değerlerin yerine, yenilerini, daha iyilerini koyamadan ölüm, yıkım ve saltık imhayı getiriyor. Yaşar Kemal, yabancılaştıran ve insanın özünü boşaltan değişimin romanıyla batmakta olan bir kültürün ağıdını, bir büyük epik dil anıtı olarak yazıyor. Zincirlerinden boşalan bir anlatı coşkusuyla, zapta gelmeyen bir dil akımı, havsala almayan bir dil zenginliği, imgesel anlamda, şarkısı söylenen kültürün ölümünden önceki son, en bol, en güçlü çiçeklemesi olarak anlaşılabilir.”[2]

Yörükler, Ortaasya’dan Anadolu’ya gelen göçerler. 19 yüzyıl geçip giderken Osmanlı’nın otoritesini kurmak için baskıyla, şiddetle toprağa yerleştirmeye çalıştığı çile yüklü bir halk. Yörüklerin çilesi Cumhuriyet hükümetlerine kadar sürer. Yörük topluluklarının, yüzyılları kapsayan doğayla kurmuş olduğu etkileşimin bir anda kendi doğasının dışındaki güçler tarafından belirlenmeye çalışılması acı dolu olayların yaşanmasını beraberinde getirir.

Yaşar Kemal bu sosyolojik kitabın daha başlangıcında roman örgüsünde izine rastlayacağımız kimi gerçekleri yansıtan Melih Cevdet Anday’a ait bir şiirle başlar:

“Ağlar bu mezarlıkta yörükler her gece/Bıkıp iri yıldızları davar sanmaktan/Düşünür eski günleri… iskândan önce/Geride kalmanın hüznü yamanmış yaman.”

Roman Aladağın ardında uzun koyakla sürer. Yörüğün-Türkmen’in yaylağı Aladağ…

Roman boyunca güvenilir dost insan Demirci Haydar Usta püskül püskül kaşları, geniş alnı, bakır sakalıyla hep karşımızdadır. Haydar Usta biten bir türkünün, giden bir dostun, ölüme benzer bir ayrılığın duygusunu okuyucuya taşır.

Aladağ Yörüğünün ölümü, varolduğu ekolojik koşullardan ayrılmaya zorlanmasıdır. Hep bir sürgün göçü ve yer edinme telaşı mezarlarına dek yansır. Bu nedenle: “Yörüklerin mezarları vardır da mezarlıkları yoktur. Yolda belde, kim nerede ölürse, öldüğü yere gömüverirler…”[3]

Yurtsuzlukla baş başa zorlu yaşam koşullarında bırakılan altmış çadır kadar kalmış bir Karaçullu obası. Yörüklerden Demirci Haydar Usta, Anadolu Alevi kültüründe de kabul görmüş olan Hızır mitosu üzerinden Obası için dilek tutar: “Bre koca Allah, hay bre koca Allah… Çukurda bir kışlak ver bana kışlayım. Aladağda bir yaylak ver yaylayım. Eskiden vermiştin ne oldu? Eskiden vermiştin neden geri aldın? Hay bre boz atlı, yeşil donlu Hızır senden de imdat umarım. Bu gece varır huzurunda dururum, yardımını dilerim. Ala gözlerini görürüm.”[4]

Beş mayısı altı mayısa bağlayan gece Hızır ile İlyas dünyanın bir yerinde buluşurlar. Onlar buluştukları an dünyadaki bütün yaşam durur, tekmil canlılar ölürler. Hemen sonra da daha gür, daha canlı, daha doğurgan dirilirler. Ve biri mağrıptan, birisi de maşrıktan kopup gelen iki yıldız gökyüzünün ortasında tokuşur, birleşirler. Birleşip ışık olurlar, yeryüzünün üstüne top top sağılırlar.[5]

Çukurova’da toprak insan ilişkisi değişmeye başlamıştır. Toprağa, yerine göre insandan çok daha önemsenen makine girmiştir. Bu durum üst yapıda değişiklikleri zorunlu olarak beraberinde getiriyordu. Karaçullu obası tüm başından geçen belalara, yoksulluğa, yozlaşmışlığa rağmen geleneklerini yitirmemişti. Hızır İlyas gününde gülbenkler çekilir, demeler söylenir, davulcular çalar, kavallar söyler, semah dönülür, mengü başlar. Yörük-Alevi toplumunun ileri gelenleri dualarını okurdu. Koyun Dede’nin çektiği Gülbenk buna güzel bir örnektir:

“Allah, Allah, Allah… Sairi Selman, mülke Süleyman, kör olsun Mervan, yardımcımız on iki imam. Hızmatın kabul, yüzün ak olsun.”

Kalabalık hep bir ağızdan:

“Hızmatın kabul, yüzün ak olsun,” dedi.

“Hızmatından şefaat bulasın.”

Koyak yankılandı.

“Şefaat bulasın.”

“On iki imamın, Selmanı Pakın himmeti hazır ve nazır ola…”

“Hazır ola.”

“Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali.”

“Ya Ali.”

“On iki imam nur oldu.”

“Nur oldu.”

Kalabalık coştu. Uzun bir süre yankılandı dünya.

“Sultan Hatam sırroldu.”

“Sırroldu.”

“Sırrı Huda için bağışla.”

“Destimiz deman, küfrümüz iman, yardımcımız on iki imam, on iki imamın katarından, didarından ayırmasın, gerçeğe hüüüü… Gerçeğe hüüüü, gerçeğe hüüüü…”

Kayalıklar:

“Gerçeğe hüüü,” diye inledi.[6]

Alevi kültürünün ritüellerini burada olduğu gibi romanın birçok kısmında görmekteyiz. Yine Haydar Usta ocakta yalnız başına semah dönerken de Alevi kültürünün temel bileşenlerini aktarmaktadır: “…Horasandan geldik sırtımızda uzun şelfeler. Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali, ya Ali, ya Ali. Uzun kargılar. Her biri bir kan potası, uzun kılıçlar. Önünde niyaza durulan, can alan can veren uzun kılıçlar. Seksen bin Anadolu erleri, doksan bin Horasan pirleri, Ahmedi Yesevi Tekkesi, bir altın posta oturan küçücük, sakalı uzun, ışık yüzlü yaşlı bir koca. Ya Allah, ya Muhammed, ya Ali…”[7] Alevi kültürü: “…İnsan soyunun kendi kendine, sularla, dağlarla, seslerle, ağıtla, sevinçle, ulu yıldızlarla oluşturduğu, doğayı iliklerine kadar bellemiş, kavramış, sevmiş, onu bir parça, dost bilmiş, gelenek olmuş sesi… Türküsü, insanın insana davranışının en incesi…”[8]

Hızırla İlyas ölmezlere karışmış, ermiş refah getiren, dilekleri tutan yılda bir gün ve gece buluşurlar… Hıdırellez umut mitosu Anadolu halklarında yaygın görünen bir inanıştır. Umut eden başı darda herkes dilek tutar. Örneğin romanda Ceren’in Halil’i dilemesi, yaşlı Müslüm’ün gençlik dilemesi, Yeter’in gurbete gitmiş Yunus’u beklemesi, Dursun’un babasının hapisten çıkmasını dilemesi, Meryem’in yatalak kızının iyileşmesini beklemesi yine Sultan Karı’nın bir torun istemesi, Kerem’in şahin istemesi gibi… Yüreğinden kötülük geçmeyecek olanların dileği ancak kabul olabilirdi.

Haydar Usta torunu Kerem’e Hızırı şöyle anlatır: “O Hızır ağaçlara yaprak, çiçektir, kokudur. Işıktır, dünyanın sıcaklığıdır.”[9] Haydar Usta Türkmen göreneğinin-geleneğinin inceliklerine hakim saygın bir candır.

Hemen hemen obanın her bireyi bu büyük buluşmadan kendi beklentilerini karşılamasını istemekteydi. Oba yıldız çakışmasını beklemektedir. Ne var ki Haydar Usta çoktan kılıç yapmaya karar vermiştir. Horasan’dan beri taşına gelen Mısri kılıcı “Aydınlık süzülmüş ince…” Üstlerinde dönen candarma, ormancı, zulmüyle ancak demirci evinde kılıç yapmaya karar vererek baş etme kararındadır. Oba, Haydar Usta kadar olmasa da otuz yıldır alıştıkları kılıca umut bağlamışlardı. ‘Haydar Usta umudu uzatıyordu.’ Kılıç onlara Çukurova’da yer verilmesine neden olabilirdi. Yoksa Ceren kızı Oktay beye verip, onun babasının toprağının bir parçasına yerleşebilmeyi azar azar düşünmüyor değillerdi. Obada kızların yalnız sevdalılarına gittiği gerçeği de değişiyordu böylece. Çünkü “…Hiçbir yerden en ufak bir umut ışığı sızmıyordu. Bir karanlık duvarına gelmiş dayanmışlardı.”[10]. Ceren kız çaresizliklerine bir çareydi. Diğer Yörük kızları gibi. Gidenlerin çoğu da yaşama küsüyordu. Bu nedenle “Çukurovada çok tel duvaklı ölü var.” Yerleşik ağalar kız, para ne alabilirlerse. Yörüklerin sırtından geçinmek yaygın davranışlarıdır. Yanlarına kimileyin düze indirip besledikleri eşkıyaları alırlar. Rüşvet, candarma dayağı ise hak getire…

1949 kışı geldiğinde Aydınlı Türkmeni Çukurova’ya inince bir tek çadır kuracak toprağın olmadığını, her bir yanın sürüldüğünü görür. Diğer Yörükler gibi Çukurova’ya yerleşmediklerinin kaygısını yaşarlar. Oysa yerleşebilenlerde gelenekler unutulmaya başlanmıştır. Toplumsal yozlaşma belirginleşir. Aydın Türkmeni, Haydar Ustanın kılıcına bakar artık…

Haydar Usta kılıcını Adana’ya Ramazanoğluna, Hurşit Beye götürür. Karşılaştığı manzara karşısında afallar: “Hurşit Bey uzun konuşmasını bitirirken derinden içini çekti:

‘İşte böyle Haydar Usta,’dedi. ‘Türkmen kocası Haydar Usta. İşte böyle, elimizi ayağımızı kırdılar. İşte böyle bu dünyayı bir zulüm haline getirdiler: İşte böyle, bu dünyayı kendilerine de, bize de cehennem yaptılar. İşte böyle… Bu koca şehir şimdi bizim değil. Zenginlerin, Ağaların, Kayserililerin. Her şey onların.”[11] Haydar Ustadan çıkan bir cümle özetler her şeyi: “Sizi bizden çoook önce öldürmüşler demek ha, Ramazanoğlum?… Demek her şey değişiyor, bitiyor, yerine yepyeni bir şeyler, anlamadığımız, bilmediğimiz bir zulüm geliyor, diye düşündü Haydar Usta. Demek ölen ölüyor. Bizi ölümden hiç kimse kurtaramayacak demek. Biz de Ramazanoğlu gibi olacağız…”[12] Ekonomik güç olarak kalmasını bilenler, çiftliklerde, bankalarda, ithalat ve ihracatlarıyla, fabrikalarıyla, milletvekilleriyle sürüp gitmişlerdi. Cumhuriyet gelip Halk Fırkası kurulsa da Osmanlıdaki kökünü alabilenler onu Cumhuriyet toprağına dikmesini bilmişlerdi. Sonra Demokrat Partinin toprağına.

Haydar Usta kılıcı Ankara’ya İsmet Paşaya kadar götürür. Pir umutludur. Ancak Pembe Köşkün önünde karşılaşma beklediği gibi olmaz. Obanın yerleşim sorunlarını anlatmasına rağmen kılıcın güzelliği üzerine birkaç cümle kurulur sonra kılıç Haydar Ustaya geri verilir, İsmet Paşa, “çok güzel, çok güzel” der ve yürüyüp gider. Pir geride yıkılır kalır… Obası ise Çukurova’da yer arayama devam etmektedir. Süleyman Kahya obanın verdikleriyle yer satın almak istese de başta Derviş Bey olmak üzere yardım eden olmaz.

Çaresiz eline birşey geçmez. Ancak Ankara’da tanıştığı Hasan Hüseyin’in onu misafir etmesi, çevresindeki insanların Horasan kökenli bu ere gösterdikleri hürmet onu mutlu eder. Obası için yaptığı bu mücadeleden başarı elde edemeyince obasına dönüp çadırına kapanır. Gün boyu gece boyu kılıç üzerinde çalışarak Obanın eski sembolünü yapmaya çalışır. Sabah olduğunda Haydar Ustanın öldüğü fark edilir. Görenekler gereğince giyitleri yakılır, atı torunu Kerem tarafından vurulur. Kerem de şahinini azat buzat eder. Ölüsünü Hemite dağının doruğundaki Hamit Dedenin toprak mezarının yanına gömerler. Ölüsünü yunmaz. Geleneklere göre “ermişlerin ölüsü yunmak istemez.”[13]

*

Halil’in güzel Ceren’i… Halil köylüler obalarına saldırdıklarında, yıktıklarında o da Arif Ağanın köyünü karşılığında yakarak dağa çıkar, ta ki Ceren’in Oktay’la nişanlanacağı güne kadar, işte o gün iner gelir Ceren’i alır. Ancak sonrasında çıkan bir çatışmada öldürülür. Halil’i yani obanın büyüttüğü öksüz bu insanı da öldürürler. Ceren Halil’i gömer ve Obaya iner. Halil’in beylik çadırının önündeki atı öldürür. Çadırı ve içindekileri yakarlar. Beylik çadırını da Süleyman Kahya yakar. Ceren sonrasında Halil’in tüfeğini omzuna vurup gider…

*

Yörüklerin Çukurova’daki mücadelesi yıllarca sürer. Yerleşmek için mücadele verenlere, sürülenlere, kurulu devlet aygıtının bakış açısı Yörükler için kavga, ölüm, mal kaybı olur, yani Obanın azalması demekti. Yörükler gün geçtikçe zulüm sivrildikçe çadırlarını kuracak bir toprağın yakıcı özlemini taşır dururlar. Yurtları olmayan Obanın hüzünlü türküsü gibi destansı anlatı…

Romanın kimi yerlerinde önümüze sunulan bir gerçeklik. Artık Çukurova’da yerleşik yaşam koşullarına geçmekte direten Yörükler için oluşturulan algının insanlar üzerindeki etkisidir. Kerem’in şahinini almak için karakolun yolunu tuttuğu bir gün yolda karşılaştığı çocukların bakışında da bu algının kokusu vardır: “Sizin toprağınız yok mu? diye sordu sarı kunduralı, kara gözlü çocuk.

Uzun boylu karşılık verdi:

“Bunlar Aydınlı Yörüğü,” dedi. “Bunların hiç toprakları olmaz. Herkeslerin toprağına konarlar göçerler. Herkeslerin ekinlerini yayarlar. Adam da öldürürler. Karakollarda da hırsızlık yaptıklarından ötürü, bunları öldüre öldüre döverler, parça parça ederler. Avratlarını da ellerinden alırlar. Bunların mezarları bile olmaz. Babam öyle dedi. Bu Yörükler, dedi, mezarsız millet…”[14]

Ormancının, candarmanın, yerel idarenin, köylünün baskı eksilmez.

Yaşar Kemal romanda kesit kesit Yörükler üzerine tarihsel bilgiler vermektedir. Okuyucuya bir roman örgüsünde Yörüklerin/Türkmenlerin dramını işlerken onların Çukurova bölgesinde konumlanışı üzerine de tarihsel ve sosyolojik bilgi vermektedir:

“1876’da Türkmenle Osmanlı arasında Çukurovada bir savaş oldu. Osmanlı Türkmeni yerleştirmek, toprağa çakmak, ondan vergi almak, onu asker etmek istiyordu. Türkmense buna karşı koyuyordu. Dövüş beter oldu, bu dövüşte Türkmen yenildi ve iskan edildi. O gün bugündür bu yenilginin acısı, iskanın kepazeliği hiçbir Türkmenin yüreğinden çıkmaz. Savaşta yenilmelerine, zorla iskan edilmelerine, sürülmelerine karşın Türkmenin hepsi buna boyun eğmedi. İskandan, sürgünden kaçanlar gene eski yaşamlarını, konup göçmeyi sürdürdüler. Ama gittikçe Yörüklük zorlaşarak bugüne kadar geldi, hele bugünlerde çekilmez bir hal aldı.”[15] Yerleşenler yeni yaşam koşullarına uyum sağlayamadıkları için kırılıp gittiler. Elbette bu gerçekliğin atmosferinde yörede devletin ideolojik aygıtlarını hissettiren hapishanelerin bir benzeri olan Payas kalesi ise Türkmen, Yörük Beylerinin tutsak kılındığı yerdir: “…Kalenin yanı yönü, toprağın altı Türkmen Beylerinin kemikleriyle dolu. Bir dert çığlığı gibi bu ovadan, hala şangırtılı ağır zincirleri, boyunlarındaki ağır lalelerle sürgünler, tutsaklar gelir geçerler. Uzun ağıtlar, uzun övgülerle. Osmanlı tutsak kıldı, Osmanlı yaktı yıktı hapseyledi. Osmanlı talan eyledi, Osmanlı mecbur eyledi. Uzun kargışlar, ilenmeler.[16]

Anadolu’daki Türkmenler savaşlarda kırıla kırıla Çukurova’ya dolduruldu. Osmanlı döneminde yaşanan olumsuzluklar Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar gelir. Anadolu Yörüklerinin bu nedenle travmatik bir geçmişi vardır. “Yenilginin en acı destanı”nı yüreklerinde taşırlar. Bu nedenle ‘iskandan önceyi Türkmen bir altın çağ gibi anımsar.’

Yaşar Kemal’in birçok romanında görmeye alışık olduğumuz insan-hayvan dostluğuna bu kitapta da rastlıyoruz. Kerem ile bir kuş türü olan şahin arasındaki dostluk buna örnektir. Bir onbaşının onun kuşunu aldıktan sonra Kerem’in kuşunu almak için verdiği mücadele çocuk psikolojisi açısından önemlidir. Bütün zorluklara rağmen düşle kavga arasında yeri gelir bir demircinin yanında çırak tutarak kendisini yeri gelir köyün çocuklarının arasında bu haklı kavgasını yürütür. Şahinini alır. Yine her romanında görmeye alışık olduğumuz arzuhalci tipine burada da rastlıyoruz. Arzuhalci Kör Kemal gibi…

DEĞİŞME

Yaşar Kemal’in Çukurova çevresinde olayları örgülenen romanlarında toplumsal değişme ve değişmeye etki edecek şekilde tarımın makineleşmesi, toprağa makinenin değmesi sık sık karşımıza çıkmaktadır. Çukurova üretim unsurları anlamında Anadolu coğrafyasında bu yönleriyle en belirgin konumdadır. Romandan bir örnek vermek gerekirse: “Yalnızağaçtan ta Anavarzaya kadar çeltik tarlaları. Çeltikler sarı başaklarını dolu, verimli saçaklamışlar. Irgatlar bellerine kadar çemrek, tarlaların ortasında, binlerce. Kimi çeltik biçiyor, kimi biçilenleri sırtlanarak harman yerine götürüyor. Irgatlar çamura batmış bir karınca katarı gibi harman yerinden tarlaya, tarladan harman yerine çekiliyorlar. Tarlalarda traktörler, batoslar. Batoslar bir yandan tane, bir yandan sap kusuyorlar…”[17] Çukurova gömlek değiştirirken değişen değişir, gerisi bir “ağıt” olur. Romanda çoğu yerde geçer: “Türkmenin anlı şanlı günlerinde türküler, ağıtlar, destanlar vardı. Toylar, düğünler, gelenekler vardı. Ulu semahlar, mengiler vardı. Üç gün üç gece süren cemler vardı. Aşıklar, kavalcılar, destancılar vardı. Her evde masal söyleyen, ağıt yakan bir yaşlı Türkmen anası vardı. Kilim, halı dokuyanlar, keçe dövenler, kılıç yapanlar, pirler, ocaklar vardı. Kök boya yapanlar, gümüş, eyer, palan yapanlar… Ünü İrandan Turana, ünü Umurdan Şama ulaşmış ustalar vardı. Beyler vardı ki, ulu şanlı kartallara benzer. Bir ovaya inince velilerin, paşaların karşı çıktığını… Azala azala, tükene tükene gelmiş bitivermişti her şey. Söz daha önce bitmişti. Türkü, oyun, destan, ağıt, Nasrettin Hoca, Koca Yunus, semah, cem daha önce bitmişti. Kırk yıldır can çekişiyordu tekmil Türkmen mağrıptan maşrıka kadar. Her şey daha önce bitmişti.”[18]

Bütün bunlar karşısında onlar ne der “…Çok şey yaptık insanoğluna. Ama onları hiçbir zaman aşağılamadık, insanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. Yoksula, yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. Dost olsun, düşman olsun onları bizim düşkünümüzden, yaşlımızdan çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırt etmedik…”[19]

Yaşar Kemal de bu romanın “değişme” temasını işlediğini eleştirel olarak şöyle ele alır: “Binboğalar Efsanesi’inde göç meselesini işlediğim ortaya atıldı. Oysa ben, çok daha değişik bir şey ortaya atmıştım: Eşyanın koşullarla değerinin değişmesi, insana göre de değerinin değişmesi. Bunu ilk kez Kaput’unda Gogol yazdı, sonra Bisiklet Hırsızı geldi. İlkinde kaput, ikincisinde bisiklet… Binboğalar Efsanesi’inde daha global bir şey yapmak istedim. Bir kılıç… Bizim Haydar Usta, otuz yıl çalışıp bir kılıç yapıyor. O kılıcı verip, eskisi gibi obasına toprak alacağını sanıyor. Halk inanmıyor aslında. Ankara’ya gidip İsmet Paşa’ya kılıcı verecek, toprak alacak… İsmet Paşa, Kasım Gülek’le beraber. Bir şey elde edemeden, süklüm püklüm dönüyor. Sabaha kadar kıvılcımlar çıkıyor çalıştığı yerden. Sabah bakıyorlar ki, Haydar Usta örsüne sarılmış, ölmüş. Ortada da bir demir parçası. Kılıcı o hale getirmiş. Alıp Hemite dağına, ziyaretin oraya gömüyorlar. Ben bunu getirmiştim. İnsan psikolojisinde yeni bir şeydir, romanda yeni bir olanaktır, romanda Binboğalar Efsanesi yeni bir biçimdir, yeni bir anlatıştır…”[20]

Son olarak insanoğlunun ne zaman nasıl değişeceğine karar vermek zor. Asıl önemli olan zulümden beslenip barbarlaşmaması insanın… Zulüm eden günü gelir akıttığı kanda boğulur.

Ve RENKLER

Yaşar Kemal’in romanlarında renklerin dikkate değer bir yeri vardır. Renklerin toprakla, suyla, dağlarla, gökyüzüyle, insanlara ilişkin duygularla okuyucuya sunulması romanın iklimine olumlu etkide bulunmaktadır. Yaşar Kemal’i okuyup, yaşamı sevmemek olacak şey değildir. Binboğalar Efsanesi’inde geçen renkler ve yaşama kısaca bakalım: Gölgesi mor toprağa düşmüştü (10), mavi kayalar (25), mavi çakan yıldız (37), benekli mor kaya (57), bütün kadınlar güzel bir mavide (64), sarı sıcak (80), yüzü bir umutsuzluk karanlığındaydı (157), dağ soluk bir mavide (255), bir ölüm yeli gibi eserek (277).

Romanda yer yer halk deyişlerine de rastlıyoruz: göl yerinde su eksik olmaz, yiğit kocamaylan vermez avını, ta ezelden kurt eniği kurt olur, (172), asıl azmaz, yol tezikmez (173), kınını kesen kılıcın kendisidir, kınını kesen, aramızdan tezikip gidenlerdir (198), yürekleri durduran bir beklemede (246), ölü gibi düşünmek (248).

Renk olgusu Yaşar Kemal romanlarında çoğunluk bir tür mutluluk seliyle gelir.

SONUÇ

…Aydınlığın ortasında bir damla su gibi… Yaşar Kemal

Osmanlı’da olsun Cumhuriyet döneminde olsun, oluşturulmak istenen toplumsal yapı işin içerisinde “mühendislik” olduğundan hep bir eleştiriye açıktır. Bunu Anadolu toplumsal yapısının her kısmında görürüz. Öyle ki romanlarda, şiirlerde bizim incelemekte olduğumuz Yaşar Kemal’in Binboğalar Efsanesi’inde de bunun izini buluruz. Devlet ve ideolojik aygıtlarının toplumlara yaklaşımının türlü yüzüdür bunlar. Romanda özellikle yerel feodal ağaların zamanla toplumsal tabakalaşmayı oluşturmaları görülmektedir. Öte yandan Türkmen kültürünün ve geleneklerin koşulların etkisiyle değişimini, yitişini de yapıt boyunca okumaktayız. Özellikle toprağa yerleşme/makineleşme birçok kültürel ögenin ortadan kalkmasını beraberinde getirmiş, insan ilişkilerindeki kopma karşısında “para” belirleyici olmuş toplumsal değişmenin yoz görünümleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Örneğin Fehmi ağanın Batıya öykünerek gelenekler konusunda Müslüm Koca’ya aktardıklarında: “İşte Avrupalılar bunları görüyor, bunları bizim geriliğimiz olarak yüzümüze vuruyorlar. Ne zaman kökleri kesilecek bunların?” şeklindeki konuşması aslında acı vericidir. Yörükler böylece hem ağalar hem de devletin yerel temsilcileri tarafından bir çağ dışılıkla özdeş tutulmaktadırlar.

Kuşkusuz devletlerin dış ve iç politikaları da birbirinden farklı olur ve bu da kendi niteliğine göre mülkiyet ve hukuk ilişkilerinin doğup yerleşmesini, belli ahlak kurallarının gelişmesini ve nihayet ideolojik düşünüş ve gelenekleri, etki altına alır. İnsanın yetişmesi, daha çocukluktan başlayarak karşılıklı ilişkilerin ve toplumsal görüşlerin çelişki dolu bir sistemi içinde, onun etkisiyle gerçekleşir ve bu, insanın tüm tutum ve davranışını belirler. Demek ki bir ulusal nitelik’in oluşumu çelişkilerle dolu bir tarihsel süreçtir.[21] Yörükler bu tarihsel sürecin yansımalarını her yönüyle yaşamışlardır.

Son tahlilde Binboğalar Efsanesi’nin işlediği toplumsal realite ve roman örgüsündeki bildirim egemenler tarafından üzerine toprak atılsa da her dem bir bahar çiçeği gibi yeşerip büyümesini bilmiştir…

[1]Kurdakul, Ş. (1982). Romanlarında Kuruluş Özellikleri, Sanat Olayı.

[2]Pazarkaya, Y. (1989). Rosen im Frost. “Çukurova Destancısı”. akt: Kabacalı Alpay: Yaşar Kemal. Tüm Fuarcılık Yapım A.ş. İstanbul, 1992, s. 37

[3]Kemal, Y. (2011). Binboğalar Efsanesi. YKY. İstanbul, s. 63

[4] Kemal, Y: A.g.e., 2011:10

[5] Kemal, Y: A.g.e., 2011: 281

[6]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 15-16

[7]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 56

[8]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 64-65

[9]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 23

[10]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 98

[11]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 182

[12]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 182-183

[13]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 253

[14]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 138

[15]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 41

[16]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 155

[17]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 133

[18]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 196-197

[19]Kemal, Y: A.g.e., 2011: 263

[20]Kabacalı, A. (1992).” Yaşar Kemal’le Söyleşi”. Yaşar Kemal. Tüm Fuarcılık Yapım A.ş. İstanbul, s. 82

[21]Pospelov, N, G. (1995). Edebiyat Bilimi. Çev. Yılmaz Onay. Evrensel Basım Yayın. İstanbul, s. 544

http://sanatkop.com/ YAYINDADIR.
 


 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org