Sosyal Hizmet Uzmanları Web Sitesi
  

SOSYOLOJİ

"BİREY"SEL TARTIŞMALAR ÜZERİNE BİR DERKENAR

 Hamit ÖLÇER

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Kültür/Sanat
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji

Meslek Elamanı Arayan Kurumlar ve İş Arayan Meslek Elamanları


Sitemiz Yazarları

 

   

Bir insan ne kadar az gelişmişse model, gelenek, otorite ve imâ gücüne o ölçüde boyun eğer.” (A.Vierkandt’tan alıntılayan Sombart’ın, “Burjuva” adlı eserinden) 

Önsöz

Tartışmanın fitili belki de başbakanın, “altını özellikle çiziyorum modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum” dediği şeye, yani “dindar nesil yetiştireceğiz” sözüne kadar gitse de ben her halûkarda bu tip konuların sadece bir dönem açısından değil; kendi tarihsel izleği ve bağlamı içerisinde tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Bunun için çok da politik bir kaygıyla hareket etmeden en azından “olan bitenin tarihsel seyrini” analiz etmeye çalışacağız. Her ne kadar keyfi sayılabilecek örnek durumlardan yola çıksak da bu sayede başarılı olabilirsek ne ala.

Bazı “Birey”sel Tartışmalar

Konuyu açmaya çalışırken alışılagelenin ötesinde gerilerden değil; görece biraz daha yakın zamandan örneklerle hareket etmek istiyorum. Bunun için öncelikle bir politikacıya, Margareth Teacher’in söylemine uzanmak istiyorum. Peki ne tür bir söyleme –belki de gerçekliğe- işaret ediyordu yaşlı kadın: “Bence çoğu kişinin bir sorunla karşılaştığında hükümetin bunu çözmesi gerektiğini düşündüğü bir devirdeyiz. ‘Bir sorunum var, yardım almalıyım.’ ‘Evsizim, hükümet bana ev versin.’ Kişisel sorunlarını topluma mal ediyorlar. Ve biliyor musunuz, toplum diye bir şey yoktur. Bireyler olarak erkeklerle kadınlar ve aileler vardır. Ve hiçbir hükümet, bireyler kanalıyla olmaksızın hiçbir şey yapamaz, insanlar önce kendi başlarının çaresine bakmalıdır.”(bkz: Vikipedi)

Yukarıda “toplum diye bir şey yoktur bireyler olarak erkeklerle kadınlar ve aileler vardır” dediğinde Teacher, elbete ki toplumsal gerçekliğin farkında olan “aklı başında” bir kadındı. Ve hiç şüphesiz “birey olmanın”, “bireysel gücün öneminden” söz ediyordu. Yani bir bakıma deyim yerindeyse “kendi ayakları üzerine düşen” bireyden dem vuruyordu.
Avrupa’nın sadece hayali sınırlardan ve coğrafyadan müteşekkil olmadığını, onun aynı zamanda “kültürel sınırlara” sahip olduğunu dile getiren Dominique De Villepin&Jorge Semprun’un ünlü kolektif çalışmanın bir eseri olan “Avrupa İnsanı” yapıtında da aslında bütün bir Avrupa tarihinin amacının “birey kültünü” inşa etmek olduğu tezi ortaya çıkar. Bir bakıma ulus-üstü bir değer de aşılanıyordu bu yapıtta. “Avrupa İnsanı” her ne kadar Euro-Centric bir bakış açısıyla bezenmiş, kaleme alınmış gibi olsa da yapıt, evrensel tematiğe sahip insancıl öğeler taşıması bakımından değerliydi.

Çok paradoksal biçimde toplumsal şartlara öncelik tanınan sosyalist deneyim ve sistemlerde de bir birey yetiştirme mantığının olduğunu görürüz. Örnek mi? Sözgelimi Sovyet Sineması mesela. Sinemayı yakından takip ettiğimiz kadarıyla burada sinemanın sistemin “aracı” konumunda olduğunu dile getirmek gerek. Belli bir eğilime göre işlenen filmlerin ve belgesellerin bir tür “ders” gibi işlendiği sinemadan söz ediyoruz. Sinema, aracı rolünü yerine getirsin getirmesin Sergei Eisenstein’in “Potemkin Zırhlısı” bunun için klasik bir örnek kabul edilir. Kendine özgü yanlarıyla beraber Sovyetler cephesindeki genel eğilimin, uzun süre boyunca “topluma (ve dolayısıyla devrime) karşı “görevleri” olan “sosyalist birey”in yaratılması üzerine olduğu açıkça karşımıza çıktığını söylemek mümkün.

Friedrich Wilhelm Nietzsche “Böyle Buyurdu Zerdüşt” yapıtında sık sık “insan aşılması gereken varlıktır” demekle bir bakıma metaforik anlamda gelenekler(in)den sıyrılmayı başarabilen, tanımlamalardan ve dogmalardan kurtulabilen “bireyi” de arzulamış oluyordu aslında. “Tek bir Hristiyan’ın olduğunu onun da çarmıhta öldüğünü” dile getirmekle Nietzsche sadece Hristiyanlık değerlerine saldırmakla kalmıyor ama aynı zamanda Hristiyanlığın, köleliğin bir formu olduğuna inanıyordu. (bkz: Peter Marshall, Anarşizmin Tarihi, sayfa:235) Durum bu olduğu vakit, Nietzsche’nin bireyi elbet bir gün “özgür” olmalıydı!

Jean Paul Sartre “insan ne ise o değildir” dediğinde de tam da özgürlüğe susamış bir bireyden ve paradoksal biçimde “özgürlüğe mahkum birey”den söz ediyordu. Böylece Sartre için “insanlar, yalnızca doyasıya yemek içmek için değil, özgür olmak için doyasıya yemek içmek istiyorlar”dı. (bkz: Sartre, Denemeler sayfa:70) Bolca içerik boşaltmaların ve çarpıtmaların olduğu ülkemizde en azından kendi açımdan bu yargının çok daha derinlemesine olduğunu düşünüyorum. Sartre, liselerde tanrıtanımazlıkla suçlanıp sürekli değersizleştirilmeye çalışılsa da (malum duygusal bir toplum olduğumuz için bunlar hep vurgulanageldi) ben yine de Sartre, Sartre’dir derim.

Bizdeki Durumun Kısa Özeti

Bizdeki duruma bakıldığı vakit elbette ki Cumhuriyet Türkiyesi’nden söz etmek gerektir. Dolayısıyla sözü uzatmadan Atatürk’ün “birey” kültüne değinmemiz gerek önce. Sözgelimi “Gençliğe Hitabe”den tutun “Veciz Sözler”e kadar genişçe bir malzeme var. Ama galiba ve belki de çok bilindik bir bağlamda Atatürk’ün
birey anlayışının pozitivistik olduğu açıktır. Sözgelimi onun “hayatta en hakiki murşit bilimdir, fendir” sözünün gerek “Hitabe” için gerekse de “Sözler” için kapsayıcı bir tür felsefi format olduğu kabul edilebilir.

Diyebiliriz ki Atatürk’ün birey anlayışının 18.yüzyıl Avrupa felsefesinden ilham aldığı açıktır. Bunun ne kadar anlamlı olduğunun tartışmasını (en azından günümüz dünyasında) sizlere bırakıyorum. Açıkçası gerek “Köy
Enstitüleri” olsun gerekse de “Tercüme Odaları” olsun 1950’ye kadar olan çabaların neredeyse tamamının “dünyevi çabalar” olduğu açıktır.Ancak böylesi çabanın Kemalist içerikle formatlanmasının ayrıca tartışmalı olduğunu dile getirmek gerektir.

Tam da buradan yola çıkarak çok kısa bir biçimde aslında başbakanın demeye çalıştığı şeyi, bir bakıma Türkiye tarihinde büyük bir iktidar kırılmasının önemli işareti olarak okumamız gerektiğini düşünüyorum. Başbakanın sözlerinin libidinal/bilinçaltı yorumunun da mümkün olduğu bir düzlemde ben en azından kendi açımdan bunun şimdilik erken olduğunu düşünüyorum.

Yararlanılan Bazı Kaynaklar:
Peter Marshall-Anarşizmin Tarihi (2003)
Jean Paul Sartre-Denemeler (1996)
Villepin&Semprun-Avrupa İnsanı (2006)
Vikepedia.com

                  
http://www.toplumvesiyaset.com YAYINDADIR.                 
 

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org