SOSYAL HİZMET MESLEĞİ

 


ÇAĞDAŞ SOSYAL ÇALIŞMANIN TEMEL SORUNLARINA EPİSTEMOLOJİK BİR BAKIŞ

Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı

Sitemiz Editörü 
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   

Sosyal bilim amacı gereği nesnel gerçeğin peşindedir. Bütünsel bir yapı olarak “gerçek” ise eğreti ve değişken bir dengedir. Bununsa nedeni açıktır. Nedeni de: Hareket halindeki toplumsal yapıyla ilişki içinde olmasından kaynaklıdır. Değişime konu olan toplumsal yapı, sosyal bilimin, gerçeği binbir çeşitlilikte bir soyutluk içinde sanal olanı tüketerek aramasından yanadır. Kapsamlı olarak sosyal bilimi icra eden için bilim, gerçekle yüzleştiği oranda tarihsele yön verebilir. Bu nedenle gerçeği en kapsamlı veren yöntemden hareket edilerek sosyal araştırmalar kurgulanır. İşte bu sosyal araştırmalardır yaşamı daha insancıl kılan. Kuşkusuz “nesnellik sorunu bütün bilimlerin ilk sorunudur.” Bunu da göz ardı etmemek gerekir. Yine, bu gerçeği arayış süreci aynı zamanda da “resmi ideolojiye” bir kafa tutuş biçimidir.


Evrim halindeki sosyal çalışmanın diyalektik olarak peşinde sürüklendiği gerçek, toplumsal yapıyla ilişkilidir. İşte her yönüyle bu somut gerçek, sosyal çalışma entelektüelinin belirlenmiş kalıplar içinde kalmasını da engellemektedir. Yani gerçeği en açıklanabilir haliyle kavrayabilmektir asıl sorunsal olan. Öyle ki, sosyal çalışmanın kullandığı yöntem, kuram, teknikler, toplumsalı kavramsal olarak dönüştürebilmektedir.

Sosyal çalışma bilgisi üreten akademisyen ya da meslek elemanı, bir tutsaklığın kıyısına varmamak için mitosların (flantropik yön) ve ideolojilerin (meslek dışında), sosyal çalışmayı kendi gerçeğine yabancılaştırmasına izin vermemelidir. Sosyal çalışma entelektüeli bu noktada toplumsal gerçeği, epistemolojik açıdan çözümlemeyi açmaya mahkumdur. Ama onurluca. Bunu yaparken gnoseolojik yargıları bir kenara bırakmalıdır. Hele bu tür önyargıları kişiliğinin bir özelliği haline getirmesi onu gericileştirir; körleştirir. Bu durumu gördüğü halde kör olansa insanlığından çok şey kaybetmiş demektir.

Eleştirel olarak bilgi sosyal çalışması; sosyal çalışma disiplini ve mesleğini eleştiriye açık tutar. Sosyal çalışmanın incelediği toplumsal sorun alanlarının “ideolojik” değil de “bilimsel” olarak kritik edilmesini sağlar. Kuşkusuz, bizi nesnel gerçeğe ulaştıran ideolojilerin varolduğunu ve bilimsel açıdan değerinin bulunduğunu da unutmamak koşuluyla… O, eş ifadeyle sosyal çalışma hümanizmin temsilcisidir; değişimin aktörüdür.

Mitoloji ilkeldir. Flantropiktir ki, yine de uygarlığa kendince bir birikim sunar. İdeoloji de aslında modernizmle içli dışlıdır. Rolünü modernite içinde tanımlamaktadır. Sosyal çalışma bilim kuramı açısından önemli olan herhangi bir ideolojinin insanlığa toplumsal hizmetidir asıl olan. Bu nedenle kısmen, insanlığın mutlak refahını gözeten ideolojileri de önemser diyebiliriz.

Mitos için süreklilikte söz konusu olan, hayali gerçek içinde imge türetmek ve ona sahiplenmektir. Çağdaş sosyal çalışmanın temel sorunlarından birisi, mitostan kurtulma mücadelesini başarıyla yürütmesidir. Mitos afyondur. Belki sosyal çalışma uygulayıcılarının bir kısmı henüz hazır değildir mitosu aşmaya. Bunlar içinse, iş yerinde veya eğitim kurumunda koltuğuna oturup da maval sallamayı bir kenara bırakmayan hokkabazlar tanımını tereddütsüz yapabiliriz.

Sosyal çalışma disiplinin gereksinim duyduğu “elit-entelektüel” kişi sayısı her nedense çok az serpilmiştir. Ne var ki, bu azlığa rağmen mevcut sosyal çalışma entelektüeli tutarlı, dürüst halk sever olmalıdır. Bilimin temel toplumsal görevini içselleştirmelidir.

Sosyal çalışmacı, sistemin insancıllaşması için entelektüel bir misyona sahiptir. Mesleki uygulamalarının her aşamasında bunu bilmek ve genetik olarak bunu içselleştirmek zorundadır. Bu nedenle, bir “inteligentsia” kurumudur da sosyal çalışma. Ne ki, eksenini modernite ve endüstri devriminin yapısı belirlediği için toplumsal sorunlara reformist çözümler arar, kökten çözümler değil.

Şunu da unutmamak gerekir. Sosyal çalışma, toplumsal eşitsizlikler arttıkça egemene karşı “devrimci” bir tavır takınmak zorundadır. Çünkü eşitsizlikler artınca sosyal çalışma duralıyorsa, reformist yanından da ödün vermeye başlamıştır artık. Toplumsal konumu ve yediği ekmek, sosyal çalışmanın toplumsal eşitsizliklere karşı durmasını gerektirmektedir. Her ne kadar reformist de olsa özü, insan onuruna olan saygısı daha çok bunu gerekli kılar. Sosyal hizmet “evrensel” doğrulara sahiptir. Modern sanayinin sosyal boyutu, toplumsal dönüşüm, toplumsal sorunlar, hümanizmin gelişme dinamikleri, sosyal mücadeleler vbg. sosyo-tarihsel-ekonomik olgulardır sosyal hizmet prizmasına bir evrensellik görünümü kazandıran.

Ya Türkiye’de? Türkiye’de gelişen sosyal çalışma, toplumsal gelişmeye değil, iktidarların sosyal politikalarına hizmet etmekle zamanını doldurmuş teknokratik bir sosyal çalışma olagelmiştir hep. Bu güdük yönelim, disiplin ve meslek her ne kadar Batı’da gelişmiş olsa da, kuramsal açıdan Amerikanvariliği örnek almanın bir sonucudur. Çünkü Amerikanvariliktir toplumsal gerçeği bütünsel olarak çözümleyemeyen. Bu yönüyle hiçte nesnel değildir Amerikanvarilik.

Türkiye toplumu bütünsel olarak bakıldığında her toplumsal-ekonomik kesimi içine katarak söyleyebiliriz ki, temel sosyal dokusu itibariyle “geleneksel” bir toplumdur. Kuşkusuz akla yükselen küresel bir değer gelecektir: fundamentalizm. İşte Türkiye toplumunun gelenekselliğidir onun fundamentalizme kaymasını da engelleyen. Elbette dinsel olguyu siyasallaştıran toplumsal olaylar anımsanacaktır. Bu olaylar kitle ayaklanışı dinamiklerini besleyen unsurları analiz ederken çizeceğimiz düşünsel çerçevenin sağlamlılığını gerektirir duygusallığını değil.

Sosyal çalışma entelektüeli nesnel olmak zorundadır. Toplumsal hayatı tüm fiiliyatıyla yaşayan sosyal çalışmacı: Değer yargılarından, etnik-aşiret-kan bağına dayalı bakış açısından, dini-mistik argümanlardan, kültürel-bölgesel ön yargılarından, kişilik komplekslerinden elenmeli, bu disiplini benimsemiş ise ve de bu mesleği yapıyorsa yılların birikimini sırtlayan meslekleşme mücadelesini görmeli ve disipliner epistemolojik “namus”uyla hareket etmelidir. Bu ise varlığını toplumsal muhalefetten yana bilemekle olanaklıdır ancak. Yüzyılımızda sosyal çalışmanın bir olgu olarak varlığını kabul ettirmesi, epistemolojik ve metodolojik düzeyde yaptığı mücadeleyi başarıyla yürütmesi de bu toplumsal mücadelenin seyrine bağlıdır.

Çalışmamızın sonlarına doğru şu gerçekliği de paylaşmak isterim: sosyal çalışma son yirmi yıllarda Türkiye’de bir eş dost mesleği haline geldi. Kimi yerlerde sivil toplum örgütleri gibi hiyerarşik bir hal aldı. Hiç bilmediğimiz bazı “kasaba zihinli” insanlar taşındı sosyal hizmet idaresine. Ve bunlarda canlı olan her grup gibi zamanla yapılaştılar kimi sosyal hizmet alanlarında. Bu gelişmeyi modernizmdeki kırılmaya bağlamak gerekir gibi geliyor. Neden mi? Nedenini anlatayım: toplumsal yapılarda her kırılma sonrası bir tepki oluşur. Bu düşünsel-duygusal yapı için de geçerlidir. Modernizmin krizi postmodernizmi beraberinde getirmiştir. Yalnızca bunu değil, özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru artan feminist kadın hareketlerini, çevrecilerin su gibi kaygan bir o kadar okşayıcı otantik hareketlerini ve türlü türlü sivil toplum hareketlerini de… Bu durum bizde de toplumsal sorunların çözümü içi geleneksel yapı içinde bir takım arayışlar doğurmuştur. Sosyal hizmetin bir devlet yükümlülüğünden zamanla alınıp sivil toplum örgütleri olarak dahi tanımlanamayacak birikimlere sunulmaya çalışılması bunun en basit örneğidir. Belki de son yıllarda gönüllü hizmetlere bu kadar çok ihtiyaç duyulması da modernizmdeki kırılmaların sosyal hizmette açtığı gediklere iktidarlarca postmodern yanıtlar bulmakla ilintili olsa gerek.

Not: Bu yazıda kullanılan bütün argümanlar epistemolojik tartışmalara açıktır.

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org