Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Sitemizin Yazarları

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

ÇEMİŞKEZEK(!) HUZUREVİ MÜDÜRÜ İKEN (1)
Şadiye DÖNÜMCÜ
Sitemiz Yazarı

 Üç yıl müdürlüğünü  yaptığım  Çemişkezek(*) Huzurevinin, benim için çok yönlü bir “okul” olma özelliğini daha uzun yıllar koruyacağını düşünüyorum.  

Bu ilk sosyal hizmet yöneticiliğimde edindiğim deneyim ve donanımlar, daha sonraki  iş ve özel yaşamımda katlanarak, işe yarayacaktı.  

Yaklaşık yirmi dört yıllık mesleki yaşamımın yarısından fazlası sosyal hizmet yöneticiliğini içeriyor. Ancak Çemişkezek(!) Huzurevi yöneticiliğim;

·         yaşama bakışımı değiştiren,

·         sağlıklı / kaliteli / anlamlı bir yaşlılık dönemi için yapılma(ma)sı gerekenleri işbaşında içselleştirerek kavratan,

·         sosyal hizmet yöneticiliğini sınama-yanılma yoluyla öğreten,

·         olayları müdür masasının önündeki “misafir koltuğu”nda oturan  bir sosyal hizmet uzmanı gibi değil, “müdür koltuğu”nda oturan bir sosyal hizmet uzmanı “gibi” (nüans !) değerlendirmemi/değerlendirilmemi sağlayan,

·         memur/sosyal hizmet uzmanı/yönetici şapkalarımı sıkça değiştirmem - bazen de üst üste takmam- gereken durumlarda beni zorlayan,

·         o zamana dek birlikte çalıştığım yöneticilerde gördüğüm, eleştirdiğim eksik- hatalı iş ve işlemleri  yapmama çabasıyla başka hatalar yapmama yol açan,

·         yaşlılık alanında da, teori ile pratiğin  bütünleşmediği (nedenleri daha sonra bir başka platformda tartışılabilir)   bazı yönler bulunduğunu   yaşayarak öğrenmemi sağlayan,

·         sıkça oluşan “kriz”ler nedeniyle “kriz yönetimi” konusunda uzmanlaştıran(!)

·         hayatın her alanında (hızlı doğru, zamanında, yerinde)  ‘karar verme’ ve muhakeme yeteneğimin gelişmesine olanak yaratan,

·         mevzuat merakımı “hayatın getirisi”  olarak çeşitlendiren ve geliştiren,

·         “insan tanıma” yetimi geliştirse de, insan ilişkilerinde  “hüsran”a uğramamı engelle(ye)meyen,

·         hayatın içinde –ihtiyaç duyulmadığından olsa gerek- öne çıkmayan bazı kişisel özelliklerimin su yüzüne çıkma fırsatı tanıyan,

·         bana anlamlı ‘dostluklar’ ve sayısı az olsa da  ‘düşmanlıklar’ kazandıran,

·         hayatın içinde ‘büyüme’me  (‘olgunlaşma’ daha mı doğru)” yol açan,

·         öz güvenimi arttır(t)an,

·         iç görü kazandıran,

·         yaşarken “acıtan”  olayların yıllar sonra çok “ hoş” anılara dönüştüren

yaşantılarla, kazanımlarla, öğretilerle dolu olduğundan şahsım açısından özel bir öneme haizdir. 

Aradan uzun yıllar geçti. Ancak hala uygun bir zemin olduğunda “Çemişkezek’te iken....” diye başlayan cümleler kurarken yakalıyorum kendimi.  

‘Nereden başlasam ki!’ diye düşünüyorum. Galiba göreve başladığım ilk  güne dönmeliyim. 

Merhaba diyemeden! 

İl müdürü, kuruluşa ait iki-üç anahtar destesi ve mühürü (dikkat: berat yok) tutanakla bana teslim etti. Hakkımda alınan ‘vekalet’ onayına ilişkin tebligat il müdürlüğünde, il müdürünce  yapıldı. İdari zorunluluk nedeniyle - Valilik onayı gecikmişti-- mesai bitimi sonrası saat 19.25’ te (bir kış perşembesi) kuruluşta göreve başladım.  

Nöbetçi arkadaşlara daha “merhaba”  bile diyemeden, rahatsızlanan bir yaşlının hastaneye gönderilmesi işlemiyle ilgilenmek durumunda kaldım. 

Hamiş: Mühür, beratsız anlam taşımaz.

(Kuruluş mühürünün beratının olmamasına ilişkin olarak ben ayrıldıktan iki yıl sonra soruşturmacı  müfettişe ifade verdim. Teslim almadığım beratı, benden sonraki yöneticiye elbette bırakmamıştım. Elimde bu konuda belgem vardı.) 

İlk gün: üç icraat 

Sabah tüm çalışanlarla tanıştım. Elbette ilk günden  tümünün adını öğrenmem olanaksızdı. 

Günün ilk saatlerinde yaptığım ilk üç işlem ;

§   müdür odasındaki ‘O’ hatlı  telefonun ‘şehirler arası görüşme’ye kapatılması  için Telefon Müdürlüğüne yazı yazmak,

§   kuruluş çay salonu duvarındaki“ Personelin girmesi ve oyun oynaması yasaktır.” yazılı duyuruyu duvardan indirmek, (Yasakçı müdür olmayacağım ya! Bir süre sonra bazı nöbetçi personelin geceleri anılan salonda okey çevirdiklerini öğrenince, KODE toplantısında  “olmaması zaten gereken” bir şeyin olmaması gerektiğini hatırlatmak durumunda kaldım.)

§   bağışçı / gönüllüleri kaydetme amacıyla  bir defter aldırmak.

Defter ne? Akademide ben son sınıftayken, o sıralar Samsun  Çocuk Yuvası Müdürü olan ( sonraki yıllarda Genel Müdürümüz olan, meslek büyüğüm, değerli ağabeyim rahmetli) Süleyman Yançatoral’ın bize Akademi’de verdiği bir seminerde “gönüllü kayıtlarını tuttukları defterin,  gönüllü kaynaklarını arttırmaya katkı verdiği” deneyiminden hareketle bağışçı defteri aldırmıştım. Bu defter hayata geçti. Gönüllülerimizle birlik olup, güzel çalışmalar gerçekleştirdik. Bayram ve yeni yıl başlangıçlarında gönüllülerimize gönderdiğimiz ‘huzurevi ailesi’ imzalı şiirli kutlama kartlarımızla ayni-nakdi bağışlarımız gerçekten çok arttı. 

Hamiş: 1- Senden önce konan bazı yasakların mutlaka bir nedeni vardır!

           2- Meslek büyüklerinin deneyimlerini bil, süzgecinden geçir, uygulama ortamı bulduğunda uygula!  

İlk gün; yaşlılarla tanışıyorum! 

Katlardayız. Müdür yardımcısı arkadaşım; yaşlıları tanıştırıyor bana. Binanın mimari özellikleri bile çok karmaşık geldi başlangıçta. Her biri birbirinden çok farklı özellikte iki yüzden fazla yaşlıyla tanıştım o gün. “Nasıl öğreneceğim tümünün adını? diye hayıflanarak.  

Kadın yaşlı bloğunda o gün tanıştığım ‘ihtiyaç fazlası’ değişik Makbuş’u yaşamım boyunca unutmam olanaksız.(**) İki büklüm, küçücük, buruş buruş, yeşil mercimek gözlü, kocaman burunlu, bembeyaz saçlarının perçemi bigudili, rafyaya geçirilmiş anahtardan oluşan kolyesi, sapı çengelli iğne ile menteşeye tutturulmuş tek camlı, siyah kocaman gözlüklü, kombinezonlu, taytlı ‘asır’lık, ‘kolonya sever’ bir kadın olan Makbuş, daka sonra  ad-soyadıma akrostişli şiirler yazacaktı.   

Özel Bakım Bölümünün koridorunda  tekerlekli sandalyedeki konuşulanları anlayan, işaret diliyle yada mukavva üzerinde yer alan harfleri yumruğu ile göstererek iletişim kuran, vücut dili – doğal olarak çok gelişkin-  spastik erkek (Adı Erkan olsun!) yaşlıyla tanışmak beni çok etkiledi. Ayaklarını sandalye ayaklıklarına vurarak çıkarttığı tapırtı, boğuntu gibi çıkardığı yüksek perdeli sesin meali: “tanıştığımıza mutlu oldum.” imiş. 

Erkan’ı koridordaki ‘köşk’ünde bıraktık. İlk odaya girdim. İçinde yaşayan bireyin kişiliğini yansıtmayan “klasik çıplak bir özel bakım odası işte!”   diye düşünürken, gözüm yatağın bulunduğu yerin duvarına  oldukça yükseğe asılmış eski bir çerçevedeki fotoğrafa:; Beethoven’ın fotoğrafına takıldı. “Bu huzurevi, buradaki yaşlılar beni sıkça şaşırtacak anlaşılan!” dedim içimden.  

Özel bakım bölümünde dört yataklı bir odadayız.  Gözlerinin  görmediğini sonradan anladığım bir yaşlı (adı Ayşe olsun!) ayakta idi. Odaya birilerinin girdiğinin ayrımına varmış olmalı. Bir yandan oynuyor, bir yandan da –bize yönelerek- “Yaşasın, tavuklu jambonlu özgürlük sandviçim geldi! Hadi verin!“  diye bağırıyordu.  

Şaşkınım. Sandviç getirmediğime inanmadı. Ayşe Hanım, odamdaki getirttiğim bisküileri sandviç niyetine yerken,  odadan çıktık. 

Erkek yaşlı katında bir odaya girdik.  Milliyet gazetesi okumakta olan yaşlı ( adı Hasan olsun!)  ile tanıştık. İletişim kurma amacıyla yaşlıya yönelttiğim  “Ne var, ne yokmuş dünyada, ülkede amca? soruma aldığım yanıtı, kırklı yaşları devirmeme az kalan  bu günlerde sıkça hatırlıyorum: “Evladım! Okurken bir alt satıra indiğimde, üst satırda ne yazıldığını unutuyorum.”   

Erkek katını gezmeğe devam ederken, çok sert ifadeli bir yaşlının (adı Mehmet olsun!) yanına geldik. Müdür Yardımcısı arkadaşım  “yeni müdürümüz” diye tanıtınca, Mehmet Amca “ Ahhhhh, buraya sadece bir tane –ilk açıldığında-erkek müdür geldi. O, ‘müdür’ gibi ‘müdür’dü. Sonra gelenler hep  kadın. Ondan başka doğru dürüst idareci gelmedi şuraya. Belki kötü değilsindir ama, sen burayı yönetemezsin. Kadınsın, bir de çok gençsin! Keşke erkek olaydın! “ deyince dumura uğradım. 

 Daha sonra Mehmet Amca ile dost olduk. Eleştirdiği ve haklı olduğu sorunları çözdükçe, “Bak erkek değilim ama, yapabiliyorum, başarıyorum.“ diye takıldığımda “Yine de erkek olaydın, daha iyi olurdu.” derdi, nur içinde yatsın.

Yeni bir fiziki mekan. Yeni bir sosyal hizmet alanı. Yeni çalışma arkadaşları. Yeni, yeni, yeni...  

İlk mesai günüm olan Cuma’nın ardından gelen hafta sonu tatili  iyi geldi bana. Bazı şeyleri içime sindirebilmem, planlayabilmem için. 

Cumartesi günü kızlarımla alışverişe çıktım. Evim huzurevi çevresinde. Yolda yaşlı birilerini gördükçe, yarı belirsiz gülümseyerek ‘selam verir’ gibi yapıyorum. Gerekçesi: sokakta gördüğüm yaşlıların  huzurevi yaşlısı olma olasılığı yüksek.  Ben onları  tanımam ama onlar beni tanır. Taze müdür yolda yaşlısına selam vermiyor pozisyonuna düşmemek için. beş- altı yaşlıya yolda gülümsedim. Nitekim selam verdiklerimden biri  yaşlımız imiş. Huzurevine dönünce hava atmış arkadaşlarına “Yeni müdür, beni tanıdı, selam verdi!” diye.25.6.2006 

* Huzurevinin adını “Çemişkezek” ben yaptım.

**14 yıl sonra “bianet.org” ve “sosyalhizmetuzmani.org”da yayımlanan “Makbuş: Kendini Martılarla Bir Tutan Kadın” yazımda anlattığım Makbuş.

***Anılarımı yazmayı sürdüreceğim.

****Sevgili Kemal Gökcan’ın “mesleki anılarımızı  yazalım!” çağrısını anlamlı buluyorum. Teşekkürler...

 


Bize Ulaşın