Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Sitemizin Yazarları


Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

ÇEMİŞKEZEK(!) HUZUREVİ MÜDÜRÜ İKEN (2)
İLK GÜNLER, İLK GÖZLEMLER

Şadiye DÖNÜMCÜ
Sitemiz Yazarı

Çemişkezek(!) Huzurevinde ikinci mesai günüm: pazartesi. Planlaması daha önceden yapılarak, tüm hazırlıkları tamamlanan sektörler arası işbirliği ile gerçekleştirilen “Yaşlı Bakıcısı Eğitimi” Projesi ( o zamanlar AB, Dünya Bankası projeleri modası henüz ülkemize sirayet etmemişti yada sosyal hizmetlere yönlendirilmiyordu.) kapsamında huzurevindeki yardımcı hizmetli personele yönelik  eğitim programının ilk günü.

Personel için acil eylem planı hazırlanmalı

 Programın ilk saati: tanışma. Taze müdür açılış konuşması yaptıktan sonra, kursiyer huzurevi çalışanları, kendilerini tanıtmaya başladı: yaşı, memuriyet yaşı, huzurevinde çalıştığı süre, çalıştığı birim vb. Ben araya girip soruyorum: “Huzurevinde çalışmak nasıl bir şey?” , “ Yaşlılarla çalışmak zor mu?”, “ Yaşlılarla ilk kez çalışacak olan bana neler önerirsiniz?” Aldığım yanıtlar: “Harika”, “Çok keyifli”, “Çok mutluyuz burada çalışmaktan!” Ne diyecekler ki başka! Klasik söylem elbette.

İlk dersin danışmanı  meslektaşımız Doğan Karslı’yı dinleyen personeli izliyorum bir yandan. Ağırlıklı erkek olan personelin –neredeyse- tümünün, yaşının çok üstünde gösterdiğini, ‘sanki’ huzurevi sözcüğüyle sıkça yan yana gelen ‘ölüm’ gerçeğini omuzlarının üstünde taşıdıklarını, yaşama sevinçlerini yitirmiş “gibi”  olduklarını düşünüyorum. İçlerinden “Sen anlat hoca! Sen mekteplisin, biz de alaylı. Bir de bizi dinle! Sana bilmediğin neler anlatırız.” diye geçirdiklerini hayal ediyorum. Gerçekten süreç içerisinde o personelden ‘hayat’a ilişkin o denli çok şey öğrendim ki! Hani derler ya: “Bunlar kitapta yazmaz. Defterde yazar!”  diye.

O gün acilen personel odaklı bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim. Personelin – özellikle yardımcı hizmetlilerin- motivasyonunu arttırıcı çalışmalar yapmam durumunda, sonuçları yaşlılara -ve dolayısı ile idareciye de-  ‘yol, su, elektrik’  olarak geri dönebilecekti. Acilen bir eylem planı hazırlamalı.

İdareden arzuhali olanların arzuhalcisi: Zübeyr Bey

Odamda, çalışıyorum. Kadın bloğunda  hizmetli olarak çalışan kadın (adı Türkan olsun) personelin  hışımla odama girmesine olan şaşkınlığımı üzerimden atamadan, eteğini sıvayarak  bacağındaki dikiş izlerini, karnındaki ameliyat izlerini  göstermeye başlayınca, ne diyeceğimi bilemedim. Nefes almadan midesinin ağrıdığını, beli dahil  bir dolu hastalığı olduğunu anlattı. Uzun sözün kısası, “ hafif bir iş”te çalışmak  istiyordu. İdareciliğim çok taze idi, ama söylemi biliyordum. Yanıtım son derece politik: “bakarız!”

Personeli tanımıyorum, personelin dağılımı hakkında bilgim olmadığından, yanıtım makul,  ise de, Türkan Hanım’ı mutsuz kılmış olmalıyım ki....... 

Ertesi sabah odamda sümenimin üstünde;  konu bölümünde “hafif bir işte istihdamım hakkında” yazan, Türkan Hanım imzalı bir dilekçe buldum.   Daktilo ile yazılmış, ancak kuruluşun daktiloları ile değil. Remington marka daktilo ile yazılmış. Çocukken babamın yazıhanesinde oynadığım, okuma-yazma öğrenmeden, daktilo yazmayı öğrendiğim tuş karakterini her yerde tanıyabileceğim Remington. Arzuhalciye yazdırmış olmalı? Hayır, değil. Dil ağdalı ve usturuplu.

Sonraları bu daktilo ile yazılmış imzalı-imzasız yaşlı yada personele ait pek çok dilekçe buldum masamda. Huzurevinde idareden arzuhali olan herkesin arzuhalcisi  astsubay emeklisi yaşlı (adı Zübeyr Bey olsun) tarafından kaleme / daktiloya alınan dilekçelerin çoğunun örneğini saklamışımdır.

Zübeyr Bey, deşifre olduğunu anlayınca ve bana olan güveni artınca  dilekçeler süreç içerisinde kesiliverdi. Yanımızda başka birileri  olmadığında: ”Büroda yazılacak çok yazı birikti.. Keşke yardımcı olsanız bize!.” diye takıldığımda  karşılıklı  gülüşürdük. Türkan Hanım’ı hafif bir işte istihdam ettim mi? Hayır!

Müdür  (İLK HAFTADAN)  devrildi!

Fiziken değil, zihnen  çok yoruldum ilk hafta. Yaşamının  -çok ta bilmediğim bir dönemindeki-  ikinci baharındaki 220 yaşlı insan, yeni mesai arkadaşları, yeni meslektaşlar, yaşlı yakınları, gönüllüler... İsim öğrenme / hatırlama özürüm bu dönemde benim için tam bir handikap... Sehven adını yanlış söylediğim personelin yüzü gölgeleniveriyor, farkındayım.  Üstelik ayakta  ağır bir grip geçiriyorum ayakta. O haftayı öksürük nöbetlerim ve zihnimdeki karmaşa sayesinde  uykusuz geçirdim. Personel kendi arasında benim için “Ağır yükün altında, daha ilk haftadan devrildi kadın!” diye konuşuyormuş, sonradan öğrendim.

Durumdan çıkan vazifeler

Bir çalışma planı yapmıştım,  henüz kimseyle paylaşmadığım  ve dile getirmediğim. Yavaş yavaş alt yapısını hazırlayarak yola çıkıyordum. Hemen yapılacaklar ve kısa – orta -  uzun vadeli hedefleri içeren planlarımın arasına “durumdan çıkan vazifeler”  girdi. Bazı hedeflerin vadesi değişti. Bazıları tahminimden zor,  bazıları daha kolay gerçekleşti. Saptadığım hedefleri çalışmaya arkadaşlarımla paylaştıkça, başlangıçta farklı tepkiler alıyordum. Süreç içerisinde birbirimiz tanıdıkça aynı dili konuşmağa başladık.

İlk üç-beş ayda meslek elemanı hareketliliği -ayrılanlar ve gelenler nedeniyle- yüksekti.  Çok genç ve neredeyse tümü ilk görev yeri olan taşradan gelen genç meslektaşlarımla ve psikologlarla anlamlı çalışmalar yaptık sonraları.

Ben sinerji yaratmağa çabalıyorum. Ben dilini terk etmiştim neredeyse: “Şöyle yapsak! böyle etsek! Ben böyle düşünüyorum! Ya siz?” gibi. Tüm çabam, katılımcılık sağlama.

Huzurevindeki hareketlilik, bir çok  dedikoduya da kaynak oluşturmuş o dönem.  Daha sonra öğrendiğim dedikodular bana  “ben neymişim meğer” cinsinden olsa da, hoşnutsuz kişilerin varlığı beni mutsuz kılmadı hiç.

 “Yaşlılık Haftası” kutlamaları

Göreve başlayışımın üç hafta sonrasına denk gelen Yaşlı Haftası program taslağını sosyal servisteki arkadaşlarımızla oluşturmuştuk. Vali yardımcısı nezdinde yapılan toplantıda ‘taslak’  programı detaylandırdık.

Başta sosyal servis çalışanları, tümümüz  müthiş heyecanlıyız. Mali kaynaklarımız zayıf,  yaratıcılık pekiyi, kaynak yaratma ve kaynakları harekete geçirme lise yıldızlı pekiyi, sonuç kuyruklu yıldızlı pek iyi.

Bize  dışarıdan destek veren meslektaşımız Kenan Halis Kızıldağ’ın çektiği siyah-beyaz fotoğraflardan oluşan  “Huzurevinde yaşlı olmak” konulu  sergimiz –medya dahil- müthiş beğeni topladı. Yaşlılık panelimize katılım yüksekti.

Yaşlıları günaha soktuk(!)

Devlet Tiyatroları ile Opera-Bale Müdürlükleri işbirliğiyle  yaşlılarımızı götürdüğümüz temsillerde komik şeyler yaşadık. Uyuyan, horlayan, yüksek sesle konuşan, repliklere yanıt veren,, sıcaktan bunalıp ayağa kalkıp soyunanlar da vardı.  “Sıkıldım” deyip dışarıya çıkan, “ben bir şey anlamıyorum” diyen, kostümleri açık-saçık bulup “ bizi günaha soktunuz” diyenler de vardı. Sayısı çok az olan “teşekkür ederiz, yıllardır izlememiştik” diyenlerdi bizim için önemli olan. Sürdürdük bu temsilleri.

Yemekhaneyi ‘restoran’a çevirelim dedik

Hedefler doğrultusunda uygun adımlarla yürüyoruz. Yemekhane fiziki koşullarını iyileştireceğiz. Boya-badana kendi olanaklarımızla, yeni perde ve servis malzemeleri bağışla, masa örtüleri eski perdeleri kesip – biçme yoluyla sağlandı.  Cam kola şişeleri camcıya kestirerek, üzerine tül giydirip kordela  ile bağladığımız vazolara koyduğumuz nylon mine çiçekleriyle pek şirin oldu. Yaşlıların “huzur restoran” adını taktığı yemekhanede, bazı yaşlılarımızın masa örtülerini peçete niyetine kullanmasını  engelleyemiyorduk. Bir de katlara ekmek  çıkartılmasını engellemek – her türlü polisiye önleme karşın- olanaksızdı.

Çemişkezek’te görev yaptığım sürece yemek  hizmetleriyle ilgili pek çok değişiklik yaptık.Bir kısım değişiklik geride kalan  uygulamalara dönüşü de içeriyordu. Örneğin; çatal-kaşık zayiatını önlemenin olanaksız olduğuna epey sonra karar verince, her yaşlıya küçük ve büyük çatal-kaşık dağıtarak yanlarında getirmeleri uygulamasına bile geçtik, kısa süreli.

Huzurevi  “‘Gestapo”ları

Blok çalışanlarından oluşan heyetin yaptığı  yaşlı odası  aramalarında düzinelerle çatal-kaşık toplanırdı. Ahmet Bey adındaki yaşlımız  aramayı yapanlara  ‘Huzurevi  Gestapoları’  adını takmıştı. Gülerek yanıma gelir “Hayl müdür! “ der  “senin  gestapon ...... yaptı.” derdi.

Yemekhaneye sanayi tipi bulaşık makinesinin monte edildiği gün, çok mutlu olmuştum. Çok pahalıydı, geç ve güç sağlayabilmiştim

Huzurevinde beslenme hizmeti tek düze yaşamlarının en önemli uyaranıdır. Sabah kahvaltısından kalkıp, çay salonunun yemekhaneye en yakın yerinde sandalye üzerinde öğle yemeğini beklemeye başlayan yaşlıları engelleyici çabalarımızın sonuç vermediği bilinmeli.

Anımsamaktan bile utandığım bir olay

Hemşiresi, uzmanı, hizmetlisi, idarecisi bir arada yeni mobilyaları erkek  yaşlı odalarına  yerleştirirken, köklü temizlik de yapılıyor. Yaşlılar personelin çöp dahil atmasından  hoşlanmadıklarından hep aralarında tartışma çıkar.  Ehhh, idareci olayın başında olunca durum biraz değişiyor. Yaşlının (adı Nuri olsun) odasındaki eski eşyaları  çıkartmamız gerek. İşe koyulduk.  Eğildim, karyolanın altındaki -içi gazete dolu- torbalardan birini almak üzere. Torba elimde.  Nuri Bey  elimi tuttu; “ Müdüre hanım siz çıkın, ben atarım!” dedi. İzin vermedim, atılmayacak çünkü. “N’apcaksınız bunları, toz yuvası!” derken torbanın sapı koptu. Nuri Bey, gazetelerin arasında sakladığı bazı yayınları görmemi engellemek istemişti. Ve ben bunu anlamamıştım. Herkesin görmesini engellemek için eğilip, gazetelerle   örtmeye çabaladıysam da,  nafile.  Kendime o kadar kızdım ki! Yaşlının ısrarına rağmen, kalkıştığım için. Çok özel durumlar hariç yaşlıların özel alanlarına müdahale etmemek gerektiğini bilmek yetmiyor bazen. Anımsadıkça bu anıyı, hala utanırım.

Özel alan müdahalecisi  olmak hoş değil!.

İtiraf etmeliyim ki; çok özel durumlar bazı yaşlılar için genel oldu. Şöyle ki; etajerinde pilav saklayanlar, yastığının altına kirli çoraplarını koyanlar, görmeyelim diye ekmek vb.ni akla hayale gelmeyen yerlere  koyanlar, paralarını çarşafa düğümleyerek saklayanlar, kim bilir kaç yıllık şekerleri kurtlanmasına karşın özenle biriktirenler, eskimesin diye giymedikleri eşyaları paketleriyle saklayanlar, içmesi gereken ilaçları biriktirenler vb. için çok sık özel alan müdahalesinde bulundum / bulunduk.  Beni birey olarak rahatsız eden şeyleri, bir başkasına yapmak hiç hoş bir şey değil. Ama işte idarecilik bazen insanı kendiyle çelişkiye düşürebiliyor.

Okey’in huzurevi versiyonu

Huzurevinde zaman öldürülür çoğu kez, yaşanmaz. Bir grup yaşlı kağıt ve taş oyuncusudur. Bu oyuncu yaşlılar aynı saatlerde bir araya gelerek, marka / çay / en küçük madeni para karşılığında, çevrelerini saran izleyici danışman eşliğinde. saatlerce oynarlar. El sırası gelen / gelecek yaşlıya akıl satmaya kalkan danışmana oyuncu sinirlenince tartışma çıkardı  genellikle. 

Huzurevinde yeni oyuna başlanırken taşların tümünü  5’li olarak dizmek kireçlenmiş kolları ağrıdığından zor gelirdi tontinilerimize. Çözüm: tüm  taşlar karıştırılır, her oyuncu 14’ er taş alır, kalanları 5’li dizerlerdi.

Taş dizmeyi sevmediğimden nadiren okey oynadığımda  oyun arkadaşlarıma “huzurevi işi dizme”yi teklifim kabul görmez. Bana “Diz ki, kireçlenmeni engelle! Egzersiz bu! “ önerisi getirdiklerinde söyleyecek sözüm olmaz.

Tokalaşarak kazandıklarını geri veren yaşlı

Füsun İçkam Sayıner adındaki Çemişkezek Huzurevi mukimi yaşlımızın “Bir Küçük Su Damlasından Hareler” kitabıyla aynı adı taşıyan, “bianet.org” ve “sosyalhizmetuzmani.org”da yayımlanan yazımda bir huzurevi okey seansı anlatılmaktadır. “Farklı kültürlere sahip konken arkadaşlarıma alışmam kolay olmadı!.. “Beygirci“ dediğimiz yaşlı  hile yapardı, ağzına, burnuna bulaştırarak... Önceden hazırladığı iki jokeri kağıtları kararken, başkasına verirdi... Kağıt çalardı... ‘Topal Hasan’ dediğimiz yaşlı ve ‘beygirci’  ücretsiz yaşlılardı. Çay paralarını ben verirdim hep. Oyunu aldığımda “hadi tokalaşalım“ deyip, kazandığım paraları fazlasıyla avuçlarına geri veriyordum....” 

“Müdürden torpilli” çaykolikler

Huzurevindeki yaşlılar arasında  en büyük ikram  çay ısmarlamaktır.  Çay fiyatları çok  düşük tutulur. Personel yetersizliği nedeniyle çay ocağını  gecenin geç saatlerine kadar açık tut(a)madığım için çok eleştirilmişimdir.  Parası az olup ta,  çok çay seven bazı yaşlılarımız “müdürden torpilli” idi. Bunun  farkına varan bir yaşlımız bana  “Ben çok az içiyorum, bana da torpil yapsana, zararın az olur ” dediyse de, ‘torpil’li  olamamıştı. Şekersiz içtiği halde, ‘parasını  ödediği’ için şekerleri “cep” yapan tontinilerimiz de  vardı. Çay ocağına çay kaşığı dayandıramazdık.

İşte böyle..

Hayatın bana o dönem çok uzak gelen demini yaşayan büyüklerimizden her biri ‘hayat bilgisi’ olan bir çok şey öğrendim.Bu yazıyı
yazarken neler öğrendiğimizi hatırladık.

Hamiş: 1 –Müdür bazen kendiyle ters düşer.

        2- İdarecilik zor iştir.

        3-Her yaşlı (insan)  ayrı bir dünyadır,    

 


 

Bize Ulaşın