Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Sitemizin Yazarları

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

ÇEMİŞKEZEK(!) HUZUREVİ MÜDÜRÜ İKEN ( 4 )
Şadiye DÖNÜMCÜ
Sitemiz Yazarı

YAŞLILAR BÜYÜTTÜ BENİ ! 

Çemişkezek huzurevinde ‘tanıdığım yaşlılarla büyüdüm galiba!’  Hayır, ‘galiba’sı yok bunun. B ü y ü d ü m .   

Niye mi? Çetin ALTAN “Çocukluktan yaşlılığa hiç büyümeden geçiyorum.Bundan da hoşnutum.” diyordu bir yazısında. Ben mesleğimin ‘çocukluk’ dönemime denk gelen süreçte  tanıştım yaşlılık alanıyla ve alan kapsamındaki bireylerle. Bu sürecin bana hayata dair kazandırdıkları o denli çok ki.. An’ı yaşarken de,  şimdi de beni hoşnut eden bu deneyimin meslekte gençlik dönemime  geçiş hakkı vermeyip, hemence yaşlılık dönemime geçmiş olmamın önemi yok... Hayatta her şeyin bedeli var ya!. 

Çemişkezek(!) Huzurevinde iken bana “Ey, iki adımlık yer küre / senin  bütün arka bahçelerini gördüm ben. -Nilgün MARMARA-“ dedirtebilecek bir çok arka bahçede dolandım, durdum, çoğu kez istemim dışında üstelik. Çok şey yaşadım, gördüm, duydum, öğrendim... İçim kanadı, ağladım, güldüm, keyiflendim... 

O zamanlar duymamıştım, Gülten Akın’ın:“ Ahhhhh, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya / Kalın fırçalarını kullanarak geçiyorlar / evler, çocuklar mezarlar çizerek dünyaya” dizelerini.  

Duymuş olaydık!.. Kalın fırçaları kullanan hoyrat insanların çizdiği resimlerdeki travmatik sonuçların izini  silmek için kendimizi heder etmek yerine, fırça kullanımını engellerdik belki de, bilemiyorum..  

Bildiğim bir şey var: ben orada büyüdüm, o yaşantılar beni zenginleştirdi. 
Ne insanlar tanıdım! 

İnsanı odaklı bir mesleğin erbabı olunca insan, ufku geniş olmak zorunda. Olmasa da, hayat genişlettiriyor zaten.  

Öyle ‘an’lar, fotoğraflar var ki!.. An’ı yaşarken “yok, artık bu kadarı da olmaz! “ dediğimiz bir vukuat sonrası, bu  cümleciği yüzlerce kez yineletecek sairlerini yaşayacağımızı biliyorduk.

‘Rengeahenk’ bir insan  manzarasının verdiği görüntünün ardına baktığınızda rengin kurşunileşiverdiğini görebiliyordunuz.  

Kızını bekleyen Hicran Hanım 

Kuruluşu  ziyaret eden ortaokul öğrencisi Ekin Birol’a  “ Huzurevinde gördüğüm allıklı ve rujlu kadını yadırgamıştım:’kime poz atıyor?’ diye... Sonra düşündüm: hayata poz atıyordu. Bir zamanlar ona her şeyi veren ve artık ondan her şeyi alan hayata! “ dedirten  yaşlıyı (Hicran olsun)  anımsadım.  Askeri doktor eşi, -biri Amerika’da- iki kız annesi, üç torun ‘anane’si, parkinson hastası, baston desteği alan, “nasıl sınız?” dediğinizde  ağlamaya başlayan Hicran Hanım’ı kızının -hiç değilse ayda bir kez-  huzurevi ücretini yatırmaya gelip, annesini ziyaret etmesini sağlamak için ne çok çabalamıştık!  

Nuriye Teyzeyi rehin alan Nalan Hanım 

On üç yaşında, elli  yaşındaki akrabasıyla evlendirilen, üç yıl –hemence- felç olan kocasına  bakıp ardından terk eden, birlikte yaşadığı annesi  yatalak olunca yıllarca bakan, öldüğünde yengesince ağabey evine sığdırılamayan, iki yıldır kaldığı huzurevine apar topar huzurevine yerleştirilen yaşlımızı (adı Nalan olsun) unutmak mümkün mü? Kaldığı iki kişilik odadaki arkadaşı ölünce, yerine  gelen ilkokul dergilerinde resmedilen nineler kadar şirin -ve olgun- olan 85 yaşındaki (adı Nuriye olsun) yaşlıyla çok ciddi sorunlar –büyük bölümünü de bilmediğimiz- yaşayan Nalan Hanım, bir gün odayı içeriden kilitleyerek Nuriye Teyzeyi rehin aldı. Olumsuz bir şey olmasına izin vermedik ama, çok  kötü bir gündü.  Sonuçta: psikiyatr desteği aldığımız Nalan Hanımın, Nuriye Teyzeyi annesi yerine koyduğu, yatalak olduğunda bakmak zorunda kalacağı, -çok baskılanmış  kişiliğinin- huzurevindeki göreli özgürlüğünün biteceğini  düşündüğü ortaya çıktı.  Blokta görevli meslektaşımızın desteğiyle Nalan Hanım, tüm sosyal etkinliklere katılan, el işi sanat atölyesinin faal üyesi, yardıma gereksinimi olan -Nuriye teyze dahil- yaşlıların gönüllü yardımcısı olarak –halen- yaşamının en keyifli günlerini sürdürüyor. 

İncidal’ yazdırtamayan müdür 

SSK sağlık karneli yaşlıların ilaçlarını yazan doktor sadece perşembe günü kuruluşa yazdığı reçetelerdeki ilaçlar da  SSK eczanesinden alınabiliyordu. Fi tarihinde doktorun biri yaşlımız -adı Müzeher olsun- için ‘incidal’ ilacını reçete etmiş. O tarihte bu ilaç reçete edilebiliyormuş, ama artık değil. Doktor bu ilacı yaz(a)mıyor, diye Müzeher Hanım poliklinik esnasında kıyamet koparıyor. Aslında haklı: para verip alıyor. Ancak bizim elimizden gelen yok... Her perşembe sabahı –sonradan adını incidal krizi koyduğumuz-  yaşanırdı bu. Birinde devreye girdim, zaten bildiği şeyi anlatıyorum: “Müdüre Hanım!  Sen sus! ‘İncidal’ bile yazdırtamıyorsun! “ demişti.  

Ne sitemler hak ettim 

Kendini martılarla bir tutan Makbuş’la tanıştırmıştım sizi. Dün andacımdak kağıtlar arasında  buldum aşağıdaki 9.2.94 tarihli şiirini.   

“Şado’ya sitem

Ve

Hem Merhaba...

Hoş geldin Sultanım ! 
 

                  Şad olmuyor gönül, Şado olmazsa nedendir bilinmez

                  Arıyor göz onu, her zaman her yerde görünmez

                  Desem vefasız, dil varmıyor söylenmez

                  İster sever, ister sevmez gönül ondan geçmez

                  Yaman olurmuş gönül tahtına sultandır gitmez

                  Esir olmuyor göz bir kez zincire vurulsan kar etmez”. 
 

Yazdığı diğer mektupların tümünü okudum bu gün. Makbuş’a yazdıklarımın da elimde olan örneklerini. Hüznüm, keyfime sarmallandı.   

Büyük Hanım, Küçük Hanım  

Doğduğu konakta uzun yıllar hizmet eden, büyüttüğü küçük bey ve hanımların bile torunu olan, bunama başlayıp da işe yaramaz olunca huzurevine ücretsiz olarak yerleştirilen (adı Kıymet olsun) yaşlımız, upuzun boylu, dimdik yürüyen, muhacir gözlü, tertemiz pırıl pırıl giyinen, son derece zarif bir kadındı. Alçak –yoksa ürkek mi?- sesle ve İstanbul ağzıyla konuşur, kedi adımlarıyla yürürdü. Gümüşi topuz saçların, inci küpelerin  zarif taşıyıcısı  Kıymet Hanım, bana “Büyük Hanım” derdi. Beni gördüğünde –saygısından olsa gerek- çevremden uzaklaşır, ancak uzaktan izlerdi. Kendisiyle tokalaşmamdan, bir şekilde  dokunmamdan da rahatsız olurdu. Katta kavga benzeri olumsuzluklar olduğunda “Büyük Hanım, duyarsa üzülürdermiş. Yaşlılar ‘o müdür” dedikçe  sinirlenir, “hayır!” diyerek  düzeltirmiş. Bayramlaşırken yanaklarından öpmüştüm. Ardımdan: “ ay gibi, açık gümüş gibi parlak o nurlu yanaklarını değdirdi bana” dediğini duymuştum. 

Soy adıyla müsemma olmayan yaşlı 
 

Huzurevinde göreve başladığım ilk gün tanımıştım ( adı Ayşe olsun ama soy adı Durgun) onu. Boynumdaki kolyeye ellerini uzatıp “çıkart” demişti, “sen .... değilsin! Onu ........ler takar!” Ürkmüştüm, “ben bu kolyemi çok seviyorum” demiştim kısaca.  Beni gördüğünde o kolye yoksa “aferin, takmamışsın!”  derdi. Tek kaldığı – ona özel yapılmak zorunda kalınmış- odasına kimseyi sokmazdı. Ücretsiz yaşlıydı. Bilinen akrabası / yakını yoktu. Paranoyaları bazen  bizi zorluyordu. Siyah el çantasıyla, plastik torbası eksik olmazdı elinden. Harçlığını çaya yatırırdı, yazında dondurmaya. Kalın, bitişik kaşları, kıvırcık – ama bir şekilde  dikleşen- saçları, yüz ifadesini sertleştiriyordu. Ağzında  sadece iki azı dişi vardı. Etli dudaklarına taşırarak sürdüğü kırmızı rujuyla dikkat çekerdi. Sağlıklıydı, beslenmesine de özenli. Yemek israfına sinirlenirdi. Süreç içerisinde zayıfladığını, yemek yemediğini gözleyen hemşire arkadaşların takibiyle rahmindeki   kanserin metastas yaptığı anlaşıldığında, yıkılmadı. Sürüklediği ayaklarıyla odası-çay salonu arasında mekik dokumayı sürdürse de, durgunlaşmıştı. Hastalığına ilişkin sorusu yoktu, açıklama yapan da.  Gece fenalaşmış. Hastanede  yoğun bakıma alınmış. Ziyaretine gittik. Dudaklarına ruj sürmemişti. “Yarın gelirken dondurma getireyim mi?” dediğimde, başıyla ‘evet’ledi, elimi tuttu. Dondurmasını yedi, sonra  yıldızlara karıştı.  

Feleğine küskün  bir yaşlı  
 

Çay salonunda ayak üstü çay içerken, memuriyetinde  sosyal hizmetlere emeği geçmiş, çok sevdiğim, entelektüel yaşlımız  (adı Hilmi olsun) seslendi.” Bizimle de çay içseniz!” Sandalyeyi çekip, oturuverdim: Hilmi Bey’le arkadaşının (adı Zühtü olsun) yanına.  “ Zühtü Bey, izin verirse, size bir şiir okumak istiyorum.” diyen Hilmi Bey, onaylanınca başladı “yaşamım “adlı şiiri okumaya:

                  Dertlerim depreşti yine;

                  Karakolda başçavuşum diye,

                  varmadı bana,

                        tüccar kızı,

                              karagözlü,

                                    Sakine... 
 

                  Zaman tünelinde,

                        akıyor yaşam;

                  Yıllar sonra bir yaz günü,

                        bir akşam.

                  Parkta gördüm Sakine’yi

                  Çocukları yanında boy boy

                  Kocası olmuş, albay!

                  Bense huzurevinde bir garip.

                  Feleğine küskün

                        bir emekli  astsubay.

Öykü Zühtü bey’e, şiir Hilmi Bey’e aitti. Masamıza çok çay geldi o gün.  

Huzurevi hayatı öğretti  

Yukarıda söz ettiğim yaşlıların yanı sıra yazmağa değer o denli çok insan tanıdım ki orada... Yazacağım... 
 

HAMİŞ yerine: (notlarım arasında buldum. Yazarını  bilmiyorum.)  
 

“Yaşam,

Size uzatılan bir kahvenin sıcaklığında,

Hiç bestelenmemiş bir şarkının notalarında

Minnettar olabilmenin pırıltısında

Üretebildiğimiz her anda...

Yaşam içimizde” 

 


 

Bize Ulaşın