Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan hakları Bilgileri

 

 
 

Sitemizin Yazarları

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

ÇEMİŞKEZEK(!) HUZUREVİ MÜDÜRÜ İKEN (7 ) 

Şadiye DÖNÜMCÜ
Sitemiz Yazarı

..... / İNCECİKTİ / GÜL DALIYDI / DOKUNSAN KIRILACAKTI / .....

Yaşlılık:  Hayata katlandığımız, eski yılları aradığımız, geçmiş günleri özlemle andığımız  bir dönem mi?   

Bu dönemdeki insan(ı); geçmişte yaşadığı  acılar -artık- olgunlaştırdığından -varsa- hayalleri gerçeklik kazanır, değişim-değişiklik-yenilikler  -artık- ürkütür, ölüm korkusu; geçmişteki güzellikleri unutturur,giderek daha fazla şeye hasret duyar, daha çok şeye  hayret eder, hüzünlenecek pek çok şey arar-bulur, daha önce olmadığı kadar kalite-sever olur, yaşam kalitesini arttırmaya çalışır, bolca zamanı olduğundan, -cesareti var ise- yüzüne sıkça ayna tutarak :kendiyle yüzleşir / yüzleşmelidir.   
Yaşlılık döneminin getirdiği  olumlu / olumsuz  yeniliklere uyum güçlüğü çeken  bireyin,  kurum bakımında  yaşlılık dönemini  geçirme tercihi yapması durumunda yaşamında bazı şeyler kolaylaşır iken, diğerleri de zorlaşabilir.

Hiç de alışkın olmadığı bu  yaşam biçiminde, -elinde olmadan ve haklı olarak-  kalabalığın içinde, yapayalnız kalıverdiğini  düşünür(müş)  insan.  Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun “Yalnız” şiirindeki

“ Yalnızlığın kadarsın,
   Yalnızlığın mis kokmalı,
   Yalnızlık dediğin  büyük bir zindan
   Dünyanın en büyük zindanı
  Dinden imandan çıkarır,
   Ama öyle bir adam eder ki insanı “
dizelerinin  kendisine  yazıldığını da düşünür(müş)

 Huzurevinde yaşam sürdürme kararı alanların kaleminden  ‘ilk günler’i okuyalım şimdi. 

Diplomasını  zarif taşıyan yaşlı:  Füsun Hanım

Füsun İçkam Sayıner’in, huzurevindeki ilk günlerini anlatan  “bianet.org” sitesinde de yayımlanan  “Bir Su Damlasından Harelere” başlıklı yazı:  “........  İki kişilik odaya yerleştim. Her önüme çıkan yaşlıya ‘Siz buradan memnun musunuz?’ diye sormaya başladım. Bu esnada başında bonesi, gözünde kocaman gözlükleri ile tanıdık bir yüze, Nilüfer Hanım’a rastladım. Şurdan- burdan derken Cebeci’den tanıştığımızı anladık. 40 yıl öncesi bir ahbabın burada olması beni biraz rahatlattı ve alışmamı sağladı. Ben, o ve rahmetli Sabahat Hanım’la gece on ikilere kadar TV. izlerdik. O saatten sonra da odama giderdim.İkisi   beni huzurevine çok bağladı. İlk tanıştığımız günlerde Sabahat Hanım  bana ‘Sizin gibi diplomasını zarif taşıyan birini görmedim. ‘ dedi. O yıllarda huzurevinde fakülte mezunu yaşlı pek yoktu”. diye devam eder.  

Huzurevinin   yorgan gülü: Füsün Hanım  

Sayıner’in anılarında: “Huzurevinde çok büyük bir boşluk içindeydim. Bütün eşyalarımdan, aksesuarlarımdan, kitaplarımdan arıtılmış idim. Kimseyle hiç bir şey paylaşamıyordum. Ne derdimi, ne sevincimi anlatamıyordum. Büyük bir suskunluk içindeydim. Gördüğüm yaşlılar hemen ertesi gün ölecekmiş gibi geliyordu. Şerife Hanım  hiçbir şeyin farkında olmayan bir arkadaşımdı.. Bir gün dışarı çıkarken ‘İstediğin bir şey  var mı? ‘dedim .O feri gitmiş gözleriyle bana baktı ve

 ‘Ne kadar güzelsin! Yorgan gülü gibi.!’ Dedi. Sonra uyum sağlamağa başladım. Çok fazla zorluk çekmediğimi düşünüyorum.

Huzurevinde akran eğitimi / terapisi

Huzurevindeki bir yaşlıdan söz ettiğim bianet.org ve sosyalhizmetuzmani.org sitesinde yayımlanan “iki asır, iki aşk” yazımın konuya ilişkin  bazı bölümlerinden alıntı yapmak istiyorum.

“Huzurevinde ilk günler zordur. Ben üstelik iki travma birden yaşıyordum. Hem tüm mal varlığımı yitirmiştim, hem de huzurevinde yeni bir yaşama başlamıştım. Son derece çekingen ve ürkektim.Kendime güvensizdim, her ortama uyumda güçlük çekmeyen ben bu kez zorlanıyordum. Neyse ki, ben çevremi, çevremdekiler beni tanıdıkça uyum sürecim hızlandı, değişik gruplara dahil oldukça. Okeyciler, konkenciler, okuma grubu, gezi grubu, egzersiz grubu filan. Zaten aktif yaşlı sayısı da  çok yüksek değildi....... Ei işi grubumuz çok keyifliydi... Pastalar, çaylar, Doğaner Bey’in çaldığı mandolin eşliğinde şarkılar, danslar, dışarıda yemeğe gitmeler....Birbirimize ‘akran eğitimi’ uyguluyorduk, bazen de ‘akran terapi’si. Çocuklarımız yada  oda arkadaşlarımızla yaşadığımız sıkıntıları paylaşıyor, hastaneye yada alışverişe giderken birbirimize eşlik ediyorduk.Birbirimize özenliydik. Grubumuzdaki bir arkadaşımızı aniden kaybedince bundan böyle ki yaşamımızda hiçbir şeyi dert etmeme kararı aldık. Günü gün edecektik.”  

Sami Hoca’nın günlüğünden 

Yaşamını bir huzurevinde eşiyle birlikte sürdüren Sami  Hoca’nın “bianet.org” sitesinde yayımlanan  günlüğünde:  huzurevindeki  ilk zamanlarına  ilişkin yazılanlara bir bakalım şimdi de.

“Anlatacaklarım var: Eşim ve ben Mart başından beri  huzurevindeyiz. Yazgıda burada yaşamak da varmış. Ben hep son durağın Silifke’deki evimiz olacağını tasarlardım. Şimdi görünen ise öte dünyaya göçün, büyük bir olasılıkla, buradan gerçekleşeceği yolunda.Bahçeli üç evin kapısını kilitleyip, burada tek odaya tıkılmak, buna razı olmak kolay olmadı. Özellikle çalışma odamdan ayrılırken gözlerim doldu. Avunmak için yazı makinemi aldım yanıma. Sonrada ‘neyse ki beynim benimle’ diye düşündüm. Yazma uğraşımı sürdürürsem pek bir şey değişmemiş olacak gibi geldi bana. Ve daha fazla üzülmemek için de bahçe kapısını kaparken arkama bakmamaya çalıştım.”

Sami Hoca, huzurevine gelişini anlatıyor!  

“Yazmayalı epey zaman geçmiş. Akıp giden bu süre içinde yeni yerimize, daha doğrusu yeni yaşam biçimimize uymaya, alışmaya çalıştık. Burada usa bir soru gelebilir: Neden huzurevi? Evet, kızımız var, oğlumuz var; ikisinin de evleri, ocakları var. Onlardan herhangi birinde kalmamızı engelleyen bir sorun da yok. Dahası, bu girişimimizi gelinimiz öğrendiğinde bizi gözyaşlarıyla engellemeye çalışmıştı.Ancak yaşlılıklarımızdan kaynaklanan çeşitli sorunlarımızla onları huzursuz etmeğe hakkımız yok. Ayrıca onlar ne hekim, ne hemşire ve ne de hastabakıcı. Kanımızca kişi zorda kalmadıkça evlatlarına yük olmamalı. Burada hekim de var hemşire de. Gerektiğinde ücret karşılığı hastabakıcı bulmak da olası.Burada bize büyücek bir oda verdiler. Odayı yöneticilerle ortaklaşa donatıyoruz. Buzdolabı, TV vb.ni biz getirdik. Geri kalanını kurum sağladı. En önemlisi de, bana geniş bir çalışma masası verildi. İki gün sonra da kitaplarım için büyük bir kitaplık gelecek. Sözün özü olanla yetinmesini bilirsek, konforumuz tamamdır.”

Sami Hoca’nın gözünden insan  manzaraları  

“Biliyorum, huzurevinin imajı ürkütücü. Bunun nedeni burada barınanların genelde yoksul, yaşlı ve sağlıksız olmaları. Bu insanlar için huzurevi son durak, son bir sığınma yeri. Ve bu nedenle de görüntüler iç açıcı değil. Bir başka deyişle burada ‘insan manzaraları’ acı verici. Bizim huzurevinde 80 kişi yaşıyor. Bunların birkaçı yatalak, yemekleri ayaklarına geliyor. Geri kalanlar yatılı okullarda olduğu gibi, saati gelince yemekhanede birlikte yiyoruz. Bir bölümünün beli bükük. Bunlar içinde ancak bastonla yürüyebilen, hatta çift baston kullanmak zorunda olanlar bile var. Kimi iyi göremiyor, kimi de yeterince işitmiyor. Akıl ve mantıktan yoksun olanlar da var. Yok yere kavga bile ediyorlar. Aramızda kravatlı bir kişi var, onun da sol ayağı yok.

Bu görüntüler benim hiç dinmeyen başkaldırımı iyice azdırıyor. Yüce Tanrı ne ister biz kullarından? Belimizi bükmeden, gücümüzü sıfırlamadan, yüzümüzü buruşturmadan, bütün bunlara bir yığın da hastalık eklemeden de dünyamızı değiştirebilir, bizi yok edebilir. Çünkü onun her şeye gücü yetermiş? Gel gör ki...?”

Sami Hoca ve özlemleri

“Yöneticiler bu seksen yaşlı insana karşı ise kırıcı değil, tersine sevecen. İkimize karşı olan tutumları ise saygı dolu. Bu gidişle, müdür oğlumuzun, yardımcısı da kızımızın gönlümüzdeki yerlerini alacak gibiler. İşte, özellikle bu son neden bizi rahat ve mutlu etti. Ama memleketimdeki yaşantımı da arıyorum. Önce her yanı kitap dolu çalışma odamı. Sonra yıllardır beni mutlu eden bahçemi. Ben o bahçenin ot, ağaç ve çiçekleriyle yaşadığımı duyumsuyordum.Bir de umutsuz yere arkadaşlarımı anıyorum. Umutsuz yere, çünkü söyleşebileceğim arkadaşlarım hep göçüp gitti. Rahmetli İsmet İnönü gibi, ben de giderek uzun yaşamaktan doğan yalnızlığın burukluk ve acısını tadacağım.”  

Huzurevinde yaşlı olmak zor

 

Huzurevlerinin  bazı yaşlılar için ilk, bazı yaşlılar için son, bazıları içinde ilk ve son tercih olduğu bir gerçek. Daha önce aile içinde saygınlığı, ağırlığı olan yaşlının kendi / yakınlarının istemiyle aile dışı  yaşlı bakım modeli olan huzurevine yerleştirilmesi -özellikle- yaşlı açısından kolayca  kabullenilememektedir.

 

 Yaşlı; huzurevine gitmekle toplumsal statüsünü yitirdiğini düşünür. Alıştığı yaşamdan vazgeçmek, bildiği, hakim olduğu, kendini güvende ve özgür hissettiği, anılarıyla beraber olduğu evinden ayrılmak yaşlı için zordur. Çevre denetimini göreli olarak yitirdiği, ilk kez karşılaştığı farklı kültürlerden gelmiş insanlarla birlikte yaşamak zorunda olduğu huzurevi; yeni bir ortamdır. Bu ortamda yaşlının ortak kullanım alanlarını diğer yaşlılarla paylaşması çoğu kez sorunlara yol açar. Yaşlı;  değişik savunma mekanizmaları geliştirerek tahammülsüz  davranışlar geliştirir.

 

Dokunsan kırılan, dokunmasan kuruyanlar

 

“Huzurevinde yaşlı olmanın ilk bir günü, bir haftası, ilk bir ayı, ilk bir yılı zordurderim  hep. Bu her türlü yeni köklü yaşam değişiklikleri için geçerlidir aslında. İştahı azalan, iletişim kırmakta zorlanan, yeni kuralları öğrenmek ve uygulamakta güçlük çeken, psiko-somatizasyon geliştiren, minicik aksamalara katlanamayan, çoğu kez sergilediği davranışları başta kendisi onaylamayan yaşlıları anlamaya çabanızda her zaman başarıya ulaşmanız olası değil. Geçmişte  hiç bir yaşantınızı paylaşmadığınız, hayatınıza hiç  dahil olmadığınız bir insanla 75 yaşında iken aynı odayı paylaşmak durumunda kalmak elbette çok zor.

 

“Sizi anlıyorum“ demeniz de yeterli değil çoğu kez. Zira anlamaya çalışmanız karşınızdakinin duygularını değiştirmez. Uzun yıllardır yaşlılık alanında çalışıyorum. Meslektaşlarımızın konuya ilişkin çok anlamlı çabalarına ve çalışmalarına şahit oldum. Ancak: insanın uyum yeteneğinin çok azaldığı yaşlılık döneminde, huzurevi gibi  köklü bir ortam değişikliğine uyum sağlayabilmesi çok zor. Her yaşlıyı anlayabilmek, onun duygu dünyasına da girmek  -çoğu kez- kuruluş olanakları nedeniyle zorlayıcı.

 

Ozan Hasan Hüseyin’in  “incecikti / gül dalıydı / dokunsan kırılacaktı / dokunmadım kurudu “ demesi gibi. Yeni yaşlınızın kırılmasına da, kurumasına da izin vermemek gerek...Ama nasıl? Bu sorunun yanıtı bu yazı dizisini amacını aşar...

Hüznün coşkusu, coşkunun hüznü  

Her yaşlının bir öyküsü var: birbirinden farklı geliş ve ayrılış öyküsü olduğu gibi. Dün gece düşündüm: ne çok ölüm öyküsü biriktirmişim elimde olmadan. Yazmayacağım onları, ancak bende bıraktıkları izi de silemiyorum.

 

Huzurevlerinde  hüzün kadroludur, coşku geçici. Bazen ikisi birbirine sarmal olur. Yaşamın her döneminde olduğu  gibi. Hele ki bir de artık olmaz diye düşündüğünüz bir yaşta, huzurevinde aşık olursanız!!!!. Yaşamınızdaki her şeyin rengi değişiverir.  

 

İki asıra iki aşk sığdıran  şanslı kadın

bianet.org ve sosyalhizmetuzmani.org sitesinde yayımlanan  “iki asır, iki aşk “yazımdaki ikinci aşk bir huzurevinde geçiyordu. Gelin ikinci aşka tanık olalım birlikte. 

“Huzurevinde en iyi Doğaner Bey’le anlaşıyordum. Kendisi bando astsubayı emeklisiydi.Tüm müzik aletlerini çalabiliyordu. Sesi çok güzeldi. Engin bir müzik bilgisi vardı. Yaşam kültürü zengindi. Kibar ve zarifti. Neşeliydi. İlkeli bir insandı. Dayanışmacı kimliği ve göreli gençliği ile grubumuzun doğal lideriydi adeta. Cinsiyeti olmayan bir arkadaşlık ve dostluk oluştu başlangıçta  aramızda. Bir gün çay salonunda tek başına dalgın bir şekilde oturduğunu görünce “hayrola dostum“ der demez, cam kırığı yeşili gözlerinden hızlıca iki damla yaş aktı. Ama galiba o iki damla yaş biraz da ikimizin yüreğine aktı.

Sevdi bir yaşlı kadını

Birbirimize duygularımızı sözel ifade yoluna pek  başvurmadık. Hep gözlerimizle sevdik birbirimizi. Bazen de  tesadüfen (!) ellerimiz değdi birbirine. Bir gün dans ederken nasıl becerdiyse kimseye çaktırmadan zarifçe ellerinin arasına ellerimi alarak bir öpücük kondurdu kaçamak. Bu öpücüğü hala hissettiğimi söylesem....

İkimizin de odasında özel telefonumuz vardı. Sabahları 07.10’da telefonum çalardı. Açtığımda “sevdim bir genç kadını“ yada “günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim” melodisi dökülürdü tellerden.Kahvaltıya 07.45’de gider, salonun iki ayrı kapısından aynı anda girerken o arada da göz göze günaydınlaşırdık.

Masalarımız birbirinden uzak olsa da, “afiyet olsun” diyebiliyorduk gözlerimizle. Çay salonunda keyif çayımızı bir şekilde her gün içtik birlikte, ama asla yalnız kalmadık, hep yanımızda maydonoz, dereotu kabilinden birileri oldu.

Sevgi sözcüklü  notlar

Bizim özel bir vücut dilimiz ve söylemimiz oluşmuştu. Yanımızda saatlerce duran birisi bile anlayamazdı ne konuştuğumuzu.

Mesela bazı sabah yada akşam yemeklerinde boyunbağı takardı kravat yerine. Bu, ‘atölyeye çık, malzeme dolabını aç, orada sana ait olan şeyi al’ anlamına gelirdi. Giderdim bir kavanoz içinde salep. Kağıda sarılmış yedek tarçında  kapağa bantlanmış. Yada boza yanında leblebi ile. Dışarıda yemeğe gittiğimiz bir günün sabahında işkembe çorbası bile bulmuştum dolapta. Ve bu kavanozların yanında da mutlaka içine sevgi sözcükleri yazılarak rulo hale getirilmiş bir kağıt da bulunurdu. Liseli kızlar gibi kızarır, bozarırdım  okurken. Ödüm kopardı birisi görecek diye, hemen imha eder ardından da kavanoz içeriğini afiyetle yerdim.

Grup içinde, kel alaka bir şey anlatırken bana kompliman yapardı çaktırmadan. Ben onun kadar kurgucu olmadığım için beklerdim yanıt verecek ortamı. Yada gözlerimle yanıtlardım. Bazen huzurevinde hiç beklemediğim bir anda karşılaşırdık, nasıl heyecanlanırdım. Hoş, sonradan bunların planlı olduğunu anladım ama.

Bir gün elişi malzemesi için Çıkrıkcılar’a gidilmesi gerekiyordu. Nasıl oldu bilemiyorum, sadece ikimiz taksideydik. Birlikte geçirdiğimiz o 3-4 saat çocuk gibiydik. Akman’da muhallebi yerken 75 değil, 15 yaşındaydık. Uzun süre geçmişti: çınlayan kahkahalarımın sesini duymayalı. O gün kulaklarımın pası gitti.

Gözleriyle seven zarif adamı çok sevdim

Daha sonraları da ayrı taksilere binerek gittik buluşacağımız yerlere. Ödümüz kopuyordu birileri bizi görecek diye.O erkek irisi bir adam, bende kadın miniği bir kadındım. Ama birbirimizi iyi okuyorduk.Nasıl zarifti beni gözleriyle severken. Türk sanat müziği parçaları mırıldanırdı hafifçe eğilerek kulağıma.En çok günün özetini yaptığımız gece telefonlarını severdim. ‘Saatli Maarif Takviminde bugün’ diye başlar, fıkra ve şarkılarla sürdürürdü. Bu seranatları özlüyorum....... Doğaner bana iyi gelmişti. İkimiz birbirimize iyi gelmiştik daha doğrusu. O kurşuni  huzurevi günlerini reng-ahenk  hale getirmenin ne sakıncası olabilirdi? Evet, sakıncası yoktu ama, herkesin  gözünde basite indirgenmekti galiba korkum...... Böylece on beş ay geçti. Nasıl güzeldi her şey.” 

Öykü böyle sürüyor, işte.
Yazı dizisi de öyle...

Hamiş yerine:

"Nasıl mı yaşıyorum ?
 Bu da mı sorun !
 Yaşıyorum ya siz ona bakın !
 Gençken bir şiirimde
 "İş doğmakta değil" demiştim
 "Gelmişken yaşamakta"
 Dekart gibi düşünüp
 Dekart gibi konuşursam eğer;
 Yaşıyorum… "Eee şu halde ?
 Canım anlayıverin gerisini
 Hiç kuşkunuz olmasın ki, "Varım"
 
 Rıfat ILGAZ



Bize Ulaşın