Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

ÇIĞLIK
Rıza ELİTOK(Sosyal Hizmet Uzmanı)

Zamanın ve mekanın sınırları içinde kendisini arayan varlık, sonsuz devinim-dönüşüm, oluş-yok oluşlar içinde bilincinin yetersizlikleriyle yoğrulmuş sancılarla var eder kendini.Emekle doğanın, yürekle aklın, umutla karamsarlığın, ölümle korkunun, iyilikle kötülüğün amansız ve soluksuz çatışmasıdır sürüp giden. Ve bu çatışmaların ortasında ateşin içindeki özdür eylemci, üretici, yok edici, ağlayan, gülen, aşık olabilen varlık.

Uzun soluklu, zamandan daha sabırlı, karmaşıktan daha karmaşık, tüm evreni kendisinde hayranlık ve şaşkınlık uyandırtacak denli muhteşem, derin, çelişkili ve dinamik bir süreçle; zaman ve mekandaki algılama sınırları içinde tarihini inşa eden ve yazan varlık; hayat vereceği, büyüteceği ve geliştireceği umutlarının ütopyalarının uğruna türküler, destanlar, aşklar, savaşlar ve acılarla yoğurur kendini.

Kendisini kimi zaman gecede akıp giden bir yıldızda, kimi zaman bir çiçekte, kimi zaman bir aşkın gözlerinde, kimi zaman küçük şirin bir çocuğun o saf gülüşünde bulan varlık; kendisinde kaynaşmanın coşkusunu hissettiği an bir tohum gibi filizlenir. Engin, asi, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman coşkulu bir sevdayla kuşanır benliği.Bu istenç kimi zaman bir ağıt olur yürekte, özgürlük ve aşkın uğruna çığlık olur dillerde, bir türkü bir destandır bu çığlık ezelden beridir söylenip gelen.

Kimi anlarda zaman ve mekanın yargıcı, kimi anlarda gök kubbe altında kendisini tutsak hisseden varlık; aslında hem kendi kendisinin yargıcı hem de kendi kendisinin tutsağıdır. Ama bunu bilemez çoğu zaman, bildiği bir şey varsa o da; boynunda, şah damarının üstünde ölümcül bir soğuklukla şakırdayıp duran zincirlerin ağırlığı altında kopardığı çığlıktır.

Sadece dört duvar arasında ölümlü bir bedenin alıkoyulması mıdır tutsaklık? Oysa ezelden beridir içimizdeydi tutsaklık. Sadece elbisesini değiştirdi, kimi zaman kutsaldı kimi zaman modern oldu, şimdilerdeyse küresel.Oysa buna rağmen sürüp gitti çığlık, kimi zaman acıyla kimi zaman coşkuyla.Çünkü hala kendini bulmuş değildi, zaaflarının ve ölümlü nefsinin tutsağıydı.Çünkü gerçek,hala bir mum ışığı kadar güçsüzdü.Oysa gerçek, ölümlü ve umutsuz gözlerin göremeyeceği ve ona bakamayacağı ışık gibi varlığın içinde, özündeki anlamda saklıydı.

Arzulanan, gerçeğin çok ötesinde gibidir.Ve an gelir, arzu edilen ile olanaksızlıklar arasındaki derin uçurumun o soğuk ve acı gerçeği kendini hissettirir. Hayal kırıklığı ve umutsuzluk, henüz gerçeği bilememenin acısıdır. Olmak ve olmamak arasındaki bilinen yol ve erekler sanal bir yanıltmaca veya çocuksu bir alışkanlıktır belki. O halde gerçek nedir? Hayatı anlamlandıran şeyin özü nedir? Bu serzeniş özündeki tanrısallığı yitirmiş ve onu arzuyla arayan hiçliğin boşluğunda debelenen insanın serzenişidir.
Sevginin ve aşkın peşinde, zaman ve mekânın sınırları içinde hapsolan varlığının anlamını arayıp durursun. Çünkü varoluşundaki gizin yüce sevgi ve aşkta saklı olduğunu hissediyorsun .

Bireysel çaba ve olanaklar azimli, kararlı ve güçlü olsa da zaman ve mekanın yanıltıcı etkisinin dışında kalması çok zor gibi. Devinen ve yaşayanın, insan bilincine yansıması göreceli gibidir ama gerçeğin tek ve bu gerçeği gören bir gözün varolduğu muhakkaktır.

Önünde gördüğün yolun tehlikelerini, avantajlarını, sınırlarını görüyorsun, yine de kendine ve gerçeğe yabancı olduğun hissi ve bu histen kaynaklı hiçlik ve ya boşluk ruhunda ve bilincinde ağırlığını hissettiriyor.

Elin kolun bağlı oysa, boşluk ve hiçlikte akıp giden zamanın şaşkınlık ve sarhoşluğu içindesin aslında. Mutluluğu gördün mü ki yaşadığın anda? Yoksa mutluluk için daha farklı bir yol ve bakış mı gerekli insana?
Bilinmeyen gerçek, henüz bir masal gibidir. Bu yüzden hep kaf dağının ardında gizlidir. Bir zamanlar, güneşin hiç batmadığı bereketli topraklar, eski şan ve cazibesini yitirdi. Bir çok uygarlıklar gelip geçti bereketli topraklardan. Hepsini de doyurdu, korudu, yer yurt oldu. Kim geldiyse kucağını cömertçe açtı. Belki de bu yüzden miskin ve uyuşuk nesiller yetişti bu topraklarda. Doğa ana her şeyi sunmuştu, aramaya ,çabalamaya gerek yoktu.İlk cennet düşlerini yarattı bereketli topraklar. Sonra ardından hüzünle anılan yitik cennetler anlatıldı bin bir gece masallarında.Babil, Nil, Mezopotamya, Atlantis,Hitit...Güneş eskisi gibi doğmayacak bu topraklarda ve kaybedilen göz tekrar yeniden aranacak. Bilgi doğallıkta, saflıkta, aşk ve sevgide gizlidir.

Her ölüm, derinliği ve soyluluğu oranında bir başlangıcı, yeni bir yaşamı da beraberinde getirir. Cenneti ararken sonsuzluğa giden üstad boşuna dememiş; “güneş de batarken sararır ve tekrar inip yeryüzüne, döneceğim size”.İşte burada umut, işte burada ışık.

Tanrıların ve kralların ülkesi yaşlandı artık, bereketli gövdesi sömürülmekten, yağmalanmaktan kurudu.Yaşlı toprakların çocukları ve torunları kayıp cenneti ve bilgisini yeniden aramak durumunda.