Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org



Çocuklar Üzerine…SHU.Serdar GÖZÜKARA      

 Her şeyi verebilirsiniz onlara...Ekmeği, suyu, elbiseyi, ayakkabıyı, montu, elmayı, diplomayı, işe girme belgesini ve daha nicesini “verdik” diye övündüğümüz sayısız şeyi. Hatta bununla da yetinmez yaptığımız işle gurur duyar, manevi hazzımızı dostlarımıza, sevdiklerimize anlatırız. Ne kadar hayırlı bir iş yapıyoruz değil mi diye kendimizle övünür, içimizde kendimizle duyduğumuz gururun o eşsiz esintileriyle derin bir huşu içerisine gireriz. Hatta kimilerimize bazı sorular sorulur; kaçını kurtardınız diye..Kaçını..Kaç...Şu kadarını deriz, 250 gram peynir misali...

 

Bütün bunlar olurken kimileri kaçmaya başlar arkasına bakmadan, kimse görmeden, bıkmıştır, bıktırılmışlardır...Bıkmışlar ve artlarına bakmadan kaçmışlardır nereye olursa işte...

Diğer yandan kimileri hakkında inceleme ve araştırmalar yapılmaktadır, zengin mi, fakir mi, uygun mu değil mi diye, yok aslında uygundur ama değildir kanaatindedir yazının sahibi .

Adam sorar işinin ehlidir, “ - ya madem bu kadar fakirsin bu kadar çocuk niye kardeşim, olur mu böyle yav, yok sana bişey mişey, git çalış..Ders çalış, kursa git biçki dikiş falan bişiyler yap işte, hiç bişey yapamıyorsan al bir tepsi simit, satıver öğlene kadar, arta kalan zamanda da çocuklarınla ilgilenirsin maden karın hastaymış, mış, miş, ler...”Öyle, bu küresel ekonomide iyi iş doğrusu, sıcak sıcak...Ha bi de bu “öğütler” , bir zamanlar kendisinin de aynı işleri yaparak yükseldiğini, eti ile tırnağı ile bu günlere geldiğini söyleyendendir. Öyle ya o yapmıştır. Sen neden yapmayasın..Başbakan bile olabilirsin icabında...

Düşünüyorum birşeyler yazmalıyım diyorum bunları anlatmalıyım, duyduklarımı yaşadıklarımı, hissettiklerimi söylemeliyim gerçekleri anlatmalıyım olanı biteni, olmayanı ve bitmeyeni de...Sonra vazgeçiyorum bir daha, bir daha vazgeçiyorum söyleyeceklerimden, üzülüyorum o çocuklara, o kapkara, yeşil gözlü,sırma saçlı, kumral tenli, sarı püsküllü örgülü saçlı, kapkara gözlü, çakır gözlü çocuklarıma üzülüyorum ve kendime, geleceğime çocuklarıma üzülüyorum da kızıyorum ve hiç anlatasım gelmiyor bu olanı biteni, olmayanı ve bitmeyeni... 

 Dertlerimi düğümledim tellere

Sazım üşür, sızlar aklım balacan

Kışlarımı serdim gurbet ellere

Yazım üşür sızlar aklım balacan

Hasretindir çile çile ördüğüm

Sıla ırak yollarımız kördüğüm

Sen değilsin vatan değil gördüğüm

Gözüm üşür sızlar aklım balacan

            Kabul olmaz niyazında gurbetin

            Kapkarayız beyazında gurbetin

            Kan donduran ayazında gurbetin

            Özüm üşür sızlar aklım balacan

                        Yaz günüde kar yağıyor “kar” desem

                        Yarar mısın şu bağrımı “yar” desem

                        Vatan desem, sıla desem, yar desem

                        Sözüm üşür sızlar aklım balacan

            Gülüşüm yok dudağımda güllenen

            Bakışın yok gözlerimde tüllenen

            Hasretinle yüreğimde küllenen

            Közüm üşür, sızlar aklım balacan         

Saadettin KAPLAN’IN şiiri bu........Bir de Cem KARACA’ dan yorumunu dinleseniz............ O ne şiir, o ne yorum...

            Ne kadar duygusal değil mi, hiç de profesyonelce değil aslında, amatörce bile değil, çok da Polyanna’ca bu yazılanlar....Öyle düşünüyorsan öyledir, öyle de olsun bir sakınca yok, biraz da böyle olsun, bu benim pencerem ve istersen sen de bakarsın, bakarsan iyi olur bence..Bakar mısın..Baksana..           

            Bir sabahçı lokantasında çorbamı getirmesini bekliyorum garsonun, lokanta vardiya usulü çalışıyor. Gece ve sabaha karşı sarhoşlar geliyor çorba içmeye. Sabah ve eve dönüş akşamında ise öğrenciler, işçiler, inşaat işçileri. Her masada bir ekmek sepeti, içi dopdolu somun ekmek, pek de özenli olmasa da dilim dilim ekmekler...Çorba yemek ucuz, ne de olsa suyu kaynayıp buhar oldukça kaynar suyu ilave ediyor aşçının tezgahta oturan patronu, duru su yani ama çorba aç olana ne güzel...Bir dilim limon istiyorum garsondan utanarak, varsa bir baş da soğan ne iyi olurdu...Garsonun cevabı tekti ve de soğuk; “yok”...Yüzüme bakmamıştı bile, sıcak çorbayı önüme bıraktı. Gençtim, yani şimdikinden daha genç, öğrenci idim. Sıkça da gelirdik buraya arkadaşlarla..Yıllar önce işte bir gün yani. Neyse önümdeki ekmekle çorbayı yudumlarken, arkasından ne yesem diye düşünürken yan masaya takılmıştı gözlerim. Bir adam orta yaşlı gibiydi ama seyrek de olsa sakallarının arasında beyazlar görünüyordu, birkaç dişi de yok gibi. “Az pilav” dedi, “her zamankinden”...Garson tezgaha “az pilav çek” dedi. Az pilav, halinden, yıpranmış tozlu ve eskimiş giyiminden inşaat işçisi olduğunu anladığım, sonraki görüşlerimde de konuşmalarını duyup emin olduğum bu adamın önüne konuldu. Tok muydu acaba da az bir pilav yiyip gidecekti...Çorbamın yarısına gelmiştim. Acaba tas kebabı mı yeseydim, kuru fasulye pilav da olabilirdi hani, yok en iyisi ben döner söyliim.Söyliim söyliiim, döner iyidir, lop et ne de olsa...

            Adam neredeyse her yarım ekmeğe karşılık bir kaşık pilav yiyordu. Bol da tuz serperek. Garson nedense bana getirmediği, yok dediği soğanı adama vermişti. Mis gibi de kokusu geliyordu hani...Kızmıştım garsona...Bütün bu olanlar bir on dakika idi. Adam kaşığı her ağzına götürüşünde pilavın bitmemesini istiyordum sanki, bitmeseydi de doysaydı diye.Bir de her kaşıkta içimde bir şeyler cız ediyordu, bunu iyi hatırlıyorum..

            Adam oradan çıkıp inşaata gidecek, evdeki çocuklarını doyuracak, okutacak, onlara oyuncaklar alacak, ekmek alacak, yemek yapmak için evin erzakını tedarik edecekti. Piknik tüpü, 100 gramlık Rize çayı da alacaktı, sarı kutulu olan Çaykurunkinden, belki borç yazıyordu bakkal haftada bir verirdi borcunu. Çikolata mı, katı yağ üstü şeker, mis gibi.   

            Bütün bunları yapmak için gücünü o “az pilav” ve beraberinde yediği iki somundan alıyordu. Hali kalırsa çocuklarıyla oyun da oynuyor muydu acaba, sanmam çok zayıftı, yok yok çökmüştü galiba yaşı da öyle çok değildi be..

            Ben döner yemekten vazgeçmiştim. Çünkü onun lop eti artık fazla geliyordu, doymuştum...

            Sınavım vardı, bu ne ki dedim sınav mı, bu çorba ile üstesinden gelirim ben diye düşündüm. Bahar gelmişti Ankara’ ya.

            Fakirlik, yoksulluk...Yoksulluk edebiyatı, literatürü geniştir.

             Türküde dendiği gibi;           

            Gele gele geldik bir kara taşa

            Yazılanlar gelir sağ olan başa

            Bizi hasret koyar kavim kardaşa

            Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm... 

            Bir başka adam at arabasıyla taşıdığı yükün parasını almış atını kırbaçlayarak okul yoluna hızla sürüyordu arabasını. Kapıya geldi. Nöbetçi öğrenciye seslendi, nöbetçi çocuk teneffüste bahçede oynayan adamın oğlunu çağırdı bağırarak, çocuk kapıya gitmedi, onca arkadaşının yanından babasının yanına gitmeye, utanmıştı, sınıfa kaçmıştı. Oysa adam tıpkı yukarıdaki işçi tipinde zayıf, çelimsiz ama aslında yaşı ortanın üstünde olmayan biriydi. Bekledi okulun giriş kapısında, oğlu gelmemişti, boynunu büktü, yumruğunu ve dişlerini sıktı,  gitti. Oysa sabah okula giderken harçlığını veremediği oğluna harçlığını verecekti, oysa gelseydi oğlu ne güzel para verecekti ona.Gazoz alırdı belki teneffüste oğlu, bir de simit...Bir başka günkü derste beden eğitimi vardı. Herkes bahçede sıralanmış, spor kıyafetlerini giymiş, öğretmenin karşısına dikilmişti. Bu ilkokulun bedencisi sınıf öğretmeninden ayrı idi. Bayandı bir de çocuk aşık bile olmuştu 4. sınıfta öğretmenine...Çocuğun tek tip kıyafeti yoktu, okul kantininde satılıyordu ama para olmadığı için alamamışlardı malum 4 kardeşi daha vardı, üçü de aynı okula gidiyorlardı, biri daha yeni doğmuştu. Öğretmen durumu biliyordu üstelemedi.Ama diğer çocuklardan biri, “örtmenim bu giymemiş sporunu” dedi. Bir de o esnada çocuğun babası nedense duvarın görünen tarafından atlı arabasıyla geçiyordu. Aynı çocuk, örtmenim bak bu bunun babası, eee! at arabasına biniyor babası deeeh deeh! dıgıdık dıgıdık!” demesin miydi. Çocuk kızsın mı, üzülsün mü...O benim babam tamam mı hem ne var at arabası sürüyorsa, alnının teri ile para kazanıyor birşey mi var” diye karşılık verdi çocuğa.Örtmeni de onu desteklemişti. Diğerine, yaptığın çok ayıp demeyi ihmal etmedi güzel örtmen...Çocuğun babasının eli alçıya alınmıştı, kırıktı, atın huysuzluğuna denk gelmiş , eli bu nedenle kırılmıştı. Eve ekmek götürmek zorunda olduğu için süresi dolmadan bıçakla alçıyı söküp atmıştı adam, ne de olsa ekmek beklemezdi, can acısındı, evde çocuklar vardı...

            Çocuklar, çocuklar, o güzelim çocuklar, bir zamanlar hepimizin olduğu gibi çocuklar... 

            Bu adamlar gitmiş, çalışmışlardı. Hayatları hayat mıydı, ömürleri ömür müydü, yaşadıkları yaşanılacak şeyler miydi, onlar eksik insanlar mıydılar, şimdi nerdeydiler. Ya çocukları, çocuklarımız...

            Anneleri, kadınlar, kadınlarımız...

            “Abi” diyor bir “yurttan” ayrılmış reşit olmuş çocuk, “biz böyleyiz işte derdimizi anlatamayız orda büyüdüğümüz için, biraz bozukluk oluyor insanda işte anla orda büyüyünce”. Öyle olunca hayatta tutunamıyoruz...

            Öteki annesinin olduğu yere gitmek istiyor, bırakmıyorlar, gidemezsin diyorlar, alış gurbete, gurbet insana çok şey öğretir, otur burda okuluna git akıllı ol, adam ol, hizaya gel işte, daha ne istiyon...İş de verecez sana...

            Diğer yandan İstanbul’ da bir yaz gecesi birkaç gence verilmiş olan işler tamamlanıyor. Yarın satılacak oto teyplerinin sökme ve bakım işleri yapılacak, anlarsınız ya iş...............  

            Bazıları da yerinde pek uslu durmuyormuş ne yapalım? Sürelim, sürelim de toprak gibi yeşersin, boy versin, uzaktan görelim boyunu, orda belki iyi olur, olur olur ben güveniyorum ona, o da kim, birisi işte canım, önemli diiil...

            Önemli diiil, çocuklarımız...

            Bir başka gün tv de çok önemli bir zat ile bir başka önemli zat yani iki önemli zat konuşuyorlar. Biri diğerine diyor ki, “ - o şehirde yılın iki ayı yollar açık, kalan on ayı da kapalıdır. Hem ne olmuş ora biliyor musunuz...” diğeri: Ne olmuş, “ - kadınlar satranç oynamayı öğrenmişler...” diğeri:Allah Allah, demeyin yahu, “ – Evet evet öyle...”

            Bu diyalog bana yukarıda biraz da olsa adlarından söz etmeye çalıştığım o isimsiz kadınlarımızın, annelerimizin, kızlarımızın, o tertemiz, saf (arı)  insanımızın bir yerlerden nasıl göründüğüne ibret verici bir örnektir. Şöyle ki;

Bizim kadınlarımız öyle kadınlardır ki zorda kaldılar mı satranç bile öğrenirler!.. Aslında normalde satranç da oynamazlar ya, yollar kapalı diye öğrenivermişler işte.

            Çok üzüldüm, ya o yollar kapalı olmasaydı, bu kadınlarımız satranç oynamayı becerebilirler miydi acaba...Hayret verici bir şey, bizim kadınlarımız satranç oynamayı mı öğrenmişler, tüh tüh şaşılacak şey ne hayret verici bir durum. Oysa onlar evde iş miş çoluk çocuk yani olacak şey mi, demek öyle olmuş ha. Hani bilirsiniz işte canım Anadolu’ daki şu bildik bizim kadınlarımız, hani onlar pek de satranç oynamazlar yahu...Hem benim bildiğim satranç erkek oyunudur. Ayrıca satranç oynayan kadın makbul değildir, gavur icadıdır o, aklını geliştirir insanının, neme lazım sonra ayaklanır bu karılar , başımıza çöreklenirler billa...

            Yukarıda yazdığım bu şaka içerikli mizansenler ülkemizde olmamıştır, gerçek olduğu bile söylenemez, ülkemizde yaşanmadığını az önce söyledim, ima bile etmiyorum. Ne geri kalmış medeniyetler var şu dünyada ne tuhaf değil mi,şaka işte.Bizde mi, kadınlara ,  ne çok haklar verilmiştir zamanında, eşittirler ana ve bacı oldukları sürece, durumları iyidir yani. Karınları tok sırtları pek!..

            Yazdıklarıma yorum katmamaya çalışıyorum sevgili okur. Biraz köşe yazısı havası oluyor ama ne yapalım tecrübeli bir yazar, hatta yazar bile değilim, karınca kararınca, olduğu gibi, aklıma geldiği, toplum kurallarına uygun olduğu gibi ama edebiyatın yasalarına değil, çünkü bir edebiyatçı ve de özellikle dilimiz üzerine söyleyecek pek çok şeyi olacak üstatlarımızın bulacağı çokça da kural hatası yaptığımı bilerek .

            Çocuklardan söz ediyordum, bir de sokaktakiler var malumunuz.Pek çok tanıdığımı söyleyebilirim onları, ne de olsa yılların hatırı var, bu işlere girdiğimden beri çok da sayılmaz  az da sayılmaz hani...

            Herkes biliyor bu hususu o yüzden bildiklerimi anlatmak ve artık nasırlaşan cümleler kurmak da istemiyorum ama size nasır olmuş, artık bayatlamış cümleler sıralayabilirim bu çocuklarla ilgili birkaç adet;

            _ Hocam aslında sineklerle biz boşuna uğraşıyoruz, bataklığı kurutmak lazım öyle değil mi (bunu söyleyen bazen bir belediye başkanı, bazen bir vali, bazen bir akademisyen, bazen bir milletvekili, bazen de herkes olabiliyor ama çokça karşılaştığım bir klişe)

            _ Hocam biz bunları şehrin uzağında ta dışında bir yerde toplayalım eğitelim, böyle kamp gibi bir yerde

            _ Hocam biz bunlara kapalı bir yer yapalım zorla eğitelim, yapalım, edelim

            _ Hocam ben balicinin tedavisini buldum, bir gece koğuşta beklettikten sonra kafasına kış ortasında buz gibi soğuk suyu devirivereceksin, biz müspet manada sonuçlarını aldık (bu sonuçlar 14 ünü doldurduğunda cezaevinde oluyorlar bilesiniz)

            _ Hocam bak çocuğun derdi belli, niye içiyon yavrum yazık değil mi, bak gencecik çocuksun, ayıp değil mi sana yavrum, niye içiyorsun bakalım bu meredi, “abi anneme bisiklet al dedim almadı o yüzden içiyorum” “_ gördün mü bak anası, olmaz ki canım sen de yani çocuğun sıkıntısı belli sen hemen bir bisiklet al buna bak nasıl düzelecek (burada bilinmesi gereken bir husus, bu sözleri söyleyenin gerçek, diplomalı, sağlık kuruluşunda kadrolu bir psikolog olması yanı sıra, bahse konu çocuğumuzun da bu diyaloglar geçtiği sırada onlarca bisikleti sahiplerinden izinsiz ödünç almış, binmiş, ardından da diğer çocuklar da yararlansınlar diye ve tabi o meretten alabilmek için ucuz fiyata el değiştirtmiş olmasıdır).

            _ İyi de hocam biz bu çocukları topluma kazandırmak için ne yapmalıyız, bu çocukları topluma kazandırmamız lazım (En fitil olduğum laf da budur).

            Vesaire vesaire vesaire...Örnekleri çoğaltmak mümkün.

 Televizyon reklamlarında meşhur bir slogan vardı hatırlar mısınız bilmem; bir banka reklamıydı, hani bizim bütün değersizleşmemizi ve her şeyi çıkarıp paraya dayandıran  o buz gibi banka reklamının sloganı şöyleydi “ _ Yok öyle bi dost Kamil”. Adam paraya sıkışmıştı, borç istiyordu ama yoktu öyle bir dost, kalmamıştı, tek dostumuz banka idi, babamızın oğluydu o banka...

            Sonra o dost bankalar birer birer hortum faciası yaşadılar, hortum bankaları sildi süpürdü yuttu, altını üstüne getirdi, dostlarımızın hepsi hortuma yakalanmıştı. Sonra bir kriz yaşanmıştı, ekonomik bir kriz, binlerce insan................dan, den, falan filan olmuştu...Sonra yine çocuklar sokağa düşmüştü, babaları işini kaybedince onlar da okullarını, ondan sonra sıcak yuvalarını kaybetmişler, evin geçimini sağlamaya başlamışlardı.

            Olumlu şeyler olmuyor muydu peki kardeşim, oluyordu elbet, goller, maçlar, şampiyonluklar, oley, oley oley oleyler...

            Neyse tarihsel bir yakın zaman analizi yapmaya gerek yok ustalar bunu yapıyor zaten de nereye geleceğim ben onu söyleyeyim size;

            Efendim çocuklarımız diyorum. Hepsini korumamız lazım, anlamamız lazım, iyi eğitmemiz lazım, sormayı, doğruyu aramayı, analiz edebilmeyi, kitaplarla dost olmayı, aklını kullanmayı, yorum yapabilmeyi, bazen empati kurabilmeyi, hayata daha geniş bir çerçeveden bakabilmeyi, “hayır” diyebilmeyi, dinlemeyi, anlamayı, iyi anlatabilmeyi, sevmeyi, üretmeyi, değer vermeyi, saygı duymanın ne demek olduğunu, özgürlüğü öğretmemiz lazım onlara..Sorun şu biz yaşamadıklarımızı, yaşayamadıklarımızı nasıl öğreteceğiz peki...Demek ki bizim de öğrenmemiz lazım, yaşamamız lazım, bu fasıllardan geçebilmemiz lazım ki bu zor işleri yapalım.

            Ben bu ülkenin çocuklarının bunu başarabileceğine inananlardanım. Yeter ki fırsat verilsin.

            Unutmadan şu sokaktaki çocuklarla ilgili olarak bir iki şeye son olarak değinmeden edemeyeceğim. Efendim hoca komşusundan bir kazan alır bir müddet sonra kazanı geri isteyen komşusuna kazanı verir, yanında da küçük bir kazan daha verir. Komşusu sorar ne iş diye, hoca kazanın doğurduğunu söyler. Komşu memnundur. Hoca kazanı bir müddet sonra bir daha ister komşusu neşeyle verir hocaya kazanı. Bir müddet sonra geri ister komşu kazanı hocadan ama hoca da tık yok, “sizlere ömür vefat etti sevgili kazan” der komşuya, komşu “yahu hoca yapma etme kazan ölür mü yahu” der hocaya, hoca da “bre akılsız komşu, kazanın doğurduğuna inandın da öldüğüne inanmıyorsun” ...

            Şimdi biz sanırım bu hususta daha kazanın doğurduğu aşamadayız. Yanlış yapıyoruz,ikaz etmek istedim haddime düşmeyerek de olsa...Dikkat edelim lütfen, bütün yapılan işlerde bu çocuklardan ve gençlerden bir robot gibi, bir makine gibi söz edilmekte, oradan oraya buradan şuraya yapınca böyle böyle yapacağız gibisinden çözümler üretilmeye çalışılmaktadır. Oysa unutulan ve başarıyı tehdit eden en önemli nokta gözlerden kaçmaktadır. Bunun nedeni de işi bilmemekten kaynaklanmaktadır. O da tüm bu süreçlere adı geçen çocukların katılımının sıfır noktasına yakın bir yerde olmasıdır. Tüm bu süreçlerde çocuklarımızın aktif katılımı yoktur, çocuklarımız planlama aşamasında yoktur, herhangi bir aşamada söz sahibi olmak gerektiğinde yokturlar, inisiyatif kullanmada, problemi tanımlamada yokturlar, onlar adına hep birileri karar vermekte, onlar adına birileri plan yapmakta, onlar adına gerçekleri ve doğruları birileri ortaya koymaktadır. Oysa gerçek ve doğru onlar tarafından bakıldığında daha başka, bambaşka görünmektedir.

            İş böyle olunca başarı olmuyor, hedefler tutturulamıyor, çocuklar istendik düzeylere çekilemiyor, aşama gösterilemiyor, özgün yapılar ortaya çıkamıyor maalesef...

            Oysa Çocuk Hakları Sözleşmesi ortada bas bas bağırıyor, yaşama, gelişim, korunma, eğitim, katılım, katılım, katılım diye...

            Bu ilkeler demini geçmişten bugüne, uluslar arası çocuk haklarına dair sözleşmeler, tavsiye kararları ve diğer belgelerden almıştır. Tecrübeler, savaşlar ve trajedilerin ardından, günümüzde hala dünyanın bir çok yerinde yaşanan çocuk katliamlarından, ihmal ve istismarlardan, sömürülerden alınan dersler vardır çocuklar açısından. Dahası da olacaktır hiç şüphesiz.

            Biz de ülke olarak bu sözleşmeye imza attık birkaç madde dışında...Amaç ne idi, amaç; dünyada kutlanan tek çocuk bayramı ülkemizde ise, biz bu kadar duyarlı bir geçmişe sahip isek, daha 1924’lerde bu hususların altına imzasını atan ilk ülkelerden biri isek, çocuklar adına (!)  yapacak çok şeyimiz var olduğundan bir özgünlük yaratmaktır. Amaç geleceği yaratmaktır, iyi bir geleceği...

            İşte bugün artık bunun zamanı gelmiştir.Çok yakın bir gelecekte, geleceğimizi karartacak başka olgularla karşı karşıya bırakmadan çocuklarımızı, bir an önce bu konuda daha yoğun bir şeyler yapmanın zamanı gelmiştir. Artık detaylara inmek, her türlü ayrıntıyı gözetmek, tüm süreçlere çocukların katılımını sağlama ve onların karar vererek ve yaparak kendi geleceklerine yön vermelerine olanak sağlayarak hareket etme zamanı gelmiştir. Bunu bugün bütün çocuklar ve gençler merak etmeyin sizden bizden daha iyi görüyor ve biliyorlar, hatta daha ileri gitmem gerekirse, bir çok konuda bize güvenmiyor, iyi işler yapabileceğimize de inanmıyorlar. Yani aslında bizim de onlardan öğreneceğimiz çok şey var, bizim de onlara güvenmemize gerek var, bu güvenin karşılıklı olarak yaratılmasına ihtiyaç var.                     

            Unutmayın çocuklarımız hayatlarındaki ilk ve en önemli toplumsal kuralları oyunlar aracılığıyla öğreniyorlar. Bugün artık “aç kapıyı bezirgan başı” oyunları yok. Artık street fighter, mortal combat, action man isimli postmodern oyunlar var. Pokemonlar var. Bunlar nedir söyleyelim, bunlar şiddettir, vahşettir, ölümdür, yok etme ile ilintilidir. Çocuklar oyunda ölümün ne olduğunu farklı şekilde algılayabilirler, çünkü yeni bir jeton attığında, ya da düğmeye bastığından dövüşçü yeniden canlanır ve de dövüştükçe birer can daha kazanır. Oysa gerçek yaşamda bir can gitti mi gider...

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.