Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 



ANA SAYFA

 Devlet Kuramları, Refah Devletinin Ortaya Çıkışı Ve Refah Devleti Sosyal Hizmet İlişkisi

Arş. Gör. Emre Özcan/Sitemiz Yazarı
Sosyal Hizmet Uzmanı Başkent Üniversitesi
eozcan@baskent.edu.tr

 

 Devlet Kuramları

Tarih boyunca devlet olgusunu açıklamaya yönelik birçok teori oluşturulmuştur. Bu teoriler tarihte “devlet kuramları” olarak yerini alırken her birinin aynı zamanda toplum kuramları olduğu da unutulmamalıdır. Çünkü her devlet kuramı toplumdaki üstünlük ilişkilerini açıklar ve devleti toplumsal ilişkilerin legal, meşru düzenleyicisi olarak görür. Şüphesiz ki devlet düşünürünün kurucusu Platon’dur. Platon hem devlet kuramı tartışmalarını başlatıp hem de ideal toplum modelini tariflendirmiştir. İlk devlet kuramının Platona ait olduğu bilinirken Platon “Devlet” adlı eserinde ideal devleti tanımlamaya ağırlık vermiştir. Devleti doğal bir varlık olarak kabul eden Platon onu canlı bir organizmaya benzetir. Ona göre nasıl bir organizma farklı organlarıyla bütünlükçü bir yapı içinde yaşamını sürdürürse, devlet de farklı işlevsellikteki kurum ve kuruluşlarıyla bir bütün içinde varlığını devam ettirir. Devleti oluşturan organlarda ise Platona göre üretime karşılık işçi, köylü; korunma ve savaşmaya karşılık askerler; yönetme ve enformasyon sağlamaya karşılık ise yöneticiler ve bilgeler sınıfı gelir. Devletin varlığı ve işlevi üzerine ortaya atılan kuramların temelinin 5. yüzyılda Sofistler tarafından oluşturulduğunu da söyleyebiliriz. Protagarasçı sofistler, devletin iş bölümüne dayanan bir sözleşmeden ibaret olduğunu söylerken bazı sofistler ise sözleşmenin değil savaş ve çatışmanın devlet olgusunu var ettiğini savunmuşlardır. Böylece devlet kavramının açıklanılmasına yönelik ihtiyacı karşılamışlardır. Daha sonraları “devlet felsefecilerinin” ideal devlet tanımları ile devlet kuramları çeşitli anlayışlar doğrultusunda farklılaşmıştır. Ancak Ortaçağ döneminde devlet, önceki devlet kuramlarından ayrılarak “Tanrı’nın yeryüzündeki imparatorluğu olarak” ifade edilmiş ve Ortaçağın devlet felsefecisi Thomas devleti Tanrı’nın isteği olarak tariflendirmiştir. Asıl devlet kuramları ise 16. ve 17. yüzyıllarda modern devletin oluşumu ile Marxist ve İşlevci yaklaşım olarak iki ana damarda şekillenmiştir. İşlevci yaklaşıma göre gelişmiş, Batı toplumlarında iktidar, toplumu oluşturan ve birbirleriyle sürekli yarışma içinde olan grup ya da örgütlerin elindedir; her kesim, iktidarın bir bölümüne sahiptir ve hiçbir kesimin elinde çok fazla iktidar birikmemiştir ( Dahl, 1965). Marxizmdeki devlet anlayışı ise sınıf çelişkileri üzerine kurulmuştur. Marx’a göre devlet, baskın sınıfın diğer sınıfları ezme, sömürme ve diğer sınıflar üzerinde sosyo-ekonomik üstünlük sağlama aracıdır. Marxist devlet kuramında devlet kavramı, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Devlet, sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksiniminden doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir
( Engels, 1976). Fransız İhtilali liderlerini etkileyen Rousseau’nun devlet anlayışından da bahsetmek gerekirse Rousseau, devleti yapay bir örgüt olarak görür ve toplumsal eşitsizliği, adaletsizliği üreten bir kurum olarak devleti tanımlar. Modern devletin oy birliği ile yapılan toplumsal sözleşme ile oluştuğunu ve toplumsal sözleşme ile söz sahibi olan iradenin devlette egemenlik sahibi olduğunu vurgular. Fransız İhtilali sonrasında Rousseau’nun bahsettiği toplumsal sözleşme, somut olarak imzalamadığımız; ancak üzerinde toplumsal konsensusun sağlandığı Anayasalardır. Devlet kavramı, sanayi devrimi sonrası modern(ulus) devletin ortaya çıkmasından sonra yeniden tanımlansa da tarih boyunca devletin değişmeyen en belirgin özelliği, otoritesi altında bulundurduğu sosyal sistemi yeniden üretmesidir ( Şaylan 1995: 31). Kimi siyaset bilimciler modern devletin mutlak monarşi olarak ortaya çıktığını söyleseler de asıl anlamıyla modern(ulus) devletler sanayileşme sonrası dönem ve Fransız İhtilaliyle tarihteki yerini almıştır.
Devlet ve devlet kuramlarının tarihsel zeminini ve sürecini bu şekilde oluşturduktan sonra refah devletinin varlığı ve sosyal hizmet disiplini ile ilişkisine önemle değinmek gerekmektedir.

Refah Devleti

Devletin temel işlevinin toplumsal yapının yeniden üretilmesi olduğuna değinmiştik. Bir anlamda ana kurumların, temel sosyal ekonomik ilişki ve bağlantı kalıplarının yeniden üretilecek olmasıdır ( Şaylan 1995: 73). Refah devletinin oluşumunu da tam bu noktada değerlendirmemiz gerekiyor. Çünkü kapitalizmin kendini yeniden üretmesi için refah devlet modeliyle devlet bir takım yeni işlevlere sahip oluyordu. Liberal ekonominin getirdiği yeni sosyal gerçekler ve bu eksende insan haklarında ortaya çıkan yaklaşımların yaygınlaşıp etkinleşmesi devletin sosyo-ekonomik yaşama müdahalesidir. İşte refah devletinin ortaya çıkışı da bu müdahalenin bir çıktısıdır. İlk kez devlet sosyo- ekonomik yapının bu derece etkin düzenleyicisi oluyordu. Ancak mutlaka bilinmesi gereken bir durum bu müdahalenin 29 krizinden yola çıkarak özgürlük, adalet ve barış odağında meşruluk sağladığıdır. Tüm sınıflar arasında, toplumun bütün kesimlerince bir uzlaşı ile ortaya çıktığı için refah devleti, 29 krizi sonrası meşruiyetini sağlamlaştırmıştır. 29 krizi, devletin sosyo-ekonomik hayata ve piyasa ekonomisine müdahalesini gerekli kılmış ve böylece refah devletinin doğuşuna sebep olmuştur. 20. yüzyılda ortaya çıkan ve yeni bir devlet modeli olan refah devleti, kapitalist sistem içindeki “29 Ekonomik Buhran” sonrası Keynesçi liberal anlayış doğrultusunda gelişmiş; 2. Paylaşım Savaşı sonrası ise bu model Avrupa devletlerince tam anlamıyla uygulanmaya başlanmıştır. 2. Paylaşım Savaşı sonrasında 29 krizinden sonra elde edilen sonuçlar sayesinde sosyo-ekonomik düzenlemelere başlanmıştır. Aslında refah devleti, liberal devletin 20. yüzyılın ikinci yarısında kendi içinde geçirdiği bir aşamadır. Refah devletinin temelleri kimi siyaset bilimci ve kimi sosyal hizmet uzmanlarınca 19. yüzyılın ortalarında İngiltere’de yoksullara yönelik yasal düzenlemeye kadar götürülmektedir (Yoksulluk Yasası). Kimilerine göre ise ilk defa 1883’te Bismark tarafından getirilen sosyal sigorta uygulamasıdır. Ancak bu iki düzenleme ve uygulama kendisini refah devleti içinde değil mevcut sistem içinde bir alana kanalize etmiştir. Refah devletinin ortaya çıkışından sonra ise refah hizmetlerine örnek ve temel teşkil edecek uygulamalar olarak tarihtekini yerini almıştır. Fakat refah devleti, 20. yüzyılın ve kapitalizmin bir üründür. Refah devletinin ortaya çıkış sürecini, oluştuğu sosyo-politik koşulları yukarıda bahsettiklerimin odağında düşünürsek daha sağlıklı bir akıl yürütmede bulunabiliriz. Refah devletinin en çok bilinen tanımı ise Asi Briggs’e aittir: “Piyasa güçlerinin rolünü azaltmak amacıyla, bilinçli bir şekilde örgütlü kamu gücünün kullanıldığı bir devlet türüdür” ( Briggs, 1999: 221). Briggs’e göre, refah devleti, üç alanda faal durumdadır: Birincisi, bireylere ve ailelere, minimum bir düzeyde gelir garantisi sağlamaktadır. İkincisi, kişilerin, belirli sosyal risklerin (hastalık, yaşlılık, işsizlik vb.) üstesinden gelmelerinde onlara yardımcı olmaktadır. Üçüncüsü ise, sosyal refah hizmetleri aracılığıyla, tüm vatandaşlara en iyi yaşam standartlarını sunmaktadır ( Gough ,1961: 895). Bazıları refah devletinin; ihtiyaçların sadece minimum düzeyde karşılanması ya da belirli ihtiyaçlarda minimum standartların sağlanması ile ilgili olduğu yönünde görüş belirtmişlerdir (Wilenskyve Lebeaux 1965 gibi). Bazıları da eğitim politikası gibi sosyal politikaların başka amaçlara da hizmet edebileceği görüşündedirler. (Flora ve Heidenleimer, 1981). Gough daha da radikal bir perspektiften refah devletini, işgücünün yeniden üretilmesi ve kapitalist toplumlarda çalışmayan nüfusun korunması için kamu gücünün kullanılması şeklinde tanımlar. (Gough, 1979: 44-45 ) Refah devleti, gelirin optimum dağılımı merkezinde gelişen liberal anlayış ile beslendiği için, refah devletinde sosyal refahın optimizasyonu amaçlanır. Bu doğrultuda refah devleti müdahaleci, düzenleyici ve girişimcidir. Çünkü piyasa ekonomisindeki hedeften sapmalar üzerine harekete geçer. Kapitalizmin doğası gereği yol açtığı bireysel ve toplumsal sorunların çözümü, sosyal adaletin ve sosyal eşitliğin uygulanması devlet tarafından amaçlanır ve sistemde yıkıcı bir değişikliğe izin verilmez. Refah devletinin, devletin içerdiği dönüşümlerden bahsederken 1789 Fransız İhtilali sonucunda şekillenen Liberal anlayışın bir evresi olduğunu belirtmiştik. Günümüzde ise refah devleti yerine sıklıkla “sosyal devlet” kavramı kullanılmaktadır. İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında da Batılı devletler anayasalarına sosyal devlet olgusunu dahil etmiştir. 1946 Fransız ve 1947 İtalyan anayasaları “sosyal devlet” anlayışını tanımlayan öncü yasalardır. 1947 İtalyan Anayasasında, devletin, yurttaşlar arasında özgürlüğü kısıtlayarak ve eşitliği bozarak insanın gelişmesini önleyen ekonomik ve sosyal nitelikteki tüm engelleri kaldırma görevi belirtilmiştir
( Göze, 1976: 98). Türkiye’de ise sosyal devlet anlayışı, 61 Anayasası ile birlikte "Cumhuriyetin Nitelikleri" başlığı altında sayılan temel bir unsur olarak yerini almıştır. Ardından Anayasa Mahkemesinin 16-27 Eylül 1967 tarih ve K.1967/29 sayılı Kararında Sosyal devlet kavramı şu şekilde açıklanır: "(Sosyal devlet) ... ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve teminat altına alan, kişi ve toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenleyen, özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayan, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadî ve malî tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici ve millî gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını sağlayıcı tedbirler alan adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimini uygulayan devlet demektir. " 1982 Anayasasında da yine (mad.5) devletin temel amaç ve görevleri açıklanır, bunlar, “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.” Bu doğrultuda refah devleti, bireyi devletin amacı olarak kabul eder ve devletin birey üzerindeki otoritesini reddeder. Aslında refah devletinin çelişkisi burada hemen göze batmaktadır. Refah devleti bireyi devlete karşı korur ve bireyi yasa önünde eşit kılar; ama yasalar asla toplum içindeki sosyo-ekonomik koşulları eşit yapmak adına veya bireylere eşit olanaklar tanımak için bir araç değildir. Refah devletinde bireyler yalnızca yasa önünde eşit kılınmış ve siyasal alanda sahip olduğu haklar sosyo-ekonomik hayata taşınmamıştır. Refah devletinin bu paradoksu liberalizmin bir evresi olmasından kaynaklanır.
Refah devletinin sosyal yapısı sadece bireylerden ibaret olmamakla birlikte devletin refah kurumları, kuruluşları ve en önemlisi üretim biçimi sosyal yapının zeminini oluşturmaktadır. Bu açıdan refah devletine bireyler ve devletin kurum, kuruluşları ekseninde bütüncül bakmak gerekir. Yani birey ile devlet arasında sosyo-ekonomik ihtiyaçları karşılayan, sosyal kalkınmayı sağlayan farklı kurum, kuruluşlar vardır ve refah devleti bu kurumları aracılığıyla bireylerin refahı ile toplumun genel refah düzeyi arasındaki sosyal dengeyi sağlamak zorundadır. Zaten refah devleti; sosyal bütünleşmenin, sosyal eşitliğin ve sosyal adaletin maksimizasyonunu sağlamada devletin sosyo-ekonomik müdahalesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu misyon refah devletinin doğasından kaynaklanırken, refah devletinin kapitalist sistemin devamının bir güvencesi olduğu da unutulmamalıdır. Çünkü refah devleti, bireyler arasında sosyal güvence sağlamakta, kapitalist sistemin çaresizleştirdiği, sosyal ve ekonomik açıdan dezavantajlı kıldığı birey ve grupları koruyucu önlemler almakta, sistemin sebep olduğu sorunlarda devletçileşerek devreye girmekte ve böylece sistemde yıkıma izin vermeyerek sistemin sürekliliğini sağlamaktadır. Yani toplumda sosyal dengenin oluşumuna izin verilmeyip bu dezavantajlı gruplar yine belli bir refah düzeyinin altında kalarak hatta yoksulluk sınırında yaşayarak toplumla sosyo-ekonomik bütünleşme olanaklı kılınmamaktadır. Refah devletinde özellikle yoksulların ihtiyaçlarının karşılanması amacındaki sosyal refah hizmetleri aynı zamanda sermayenin ve piyasanın ihtiyaçlarına da uygun hale getirilmektedir. Oysaki sosyal refah hizmetlerinin ilgilileri yalnızca temel hak ve özgürlükler alanındaki ihtiyaç sahipleri olmalıyken, ekonomiden en az payı bu dezavantajlı grupların aldıkları görülmektedir. Sosyal refah hizmetlerinin muhatabı her zaman; insanca yaşamdan mahrum kalan toplumun en yoksul kesimleri olmalı ve böylece sosyal dışlanmışlığın engellenmesi gerekmektedir. Oysaki refah devleti algısı küreselleşmenin de etkisiyle bu yoksul kesimlere ayni-nakdi yardım ve en asgari düzeyde yaşama düzeyinin sağlanması için metalaşan sosyal hakların uygulanması olarak gelişmektedir. Birleşmiş Milletlerin bir raporuna göre sosyal refah hizmetleri “örgütlenmiş toplumsal hizmetlerden yararlanamayan grup ve kişilere yönelen ve amacı bu grup ve kişileri eğitimi sağlık v.s. gibi insan kaynaklarını geliştirmeye yönelen hizmetlerden yararlandırmak olan muktedir kalıcı hizmetlerdir” ( Kongar, 1972: 11) Bir anlamda refah devleti, bireylerin temel hak ve özgürlükleri ekseninde sosyal refah örgütlerini harekete geçirir ve bu örgütler çeşitli disiplinler aracılığıyla sosyal refah hizmetlerini gerçekleştirmeyi amaç edinir.

Sosyal Hizmet Düşüncesi ve Refah Devleti İlişkisi

Sosyal hizmet düşüncesinin uygulamalı bir bilim haline gelmesi ve meslekleşme süreci uzun zaman almıştır. Birey ve toplum sosyal hizmetin odağı olup sosyal hizmet uygulamalarını da insan ihtiyaçlarının karşılayıcısı olarak düşündüğümüzde, bu tarz pratiklerin ilkel toplumlardan itibaren gerek bireysel gerekse toplumsal örgütlenmelerle iyilik odağında yürütüldüğünü söyleyebiliriz. Sema Kut’ un da belirttiği gibi, sosyal hizmet meslekleşme sürecinde çeşitli güçlüklerle karşılaşmıştır. Bu güçlüklerin başında, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın insanlık tarihi kadar eski geleneksel bir uygulama oluşu gelmektedir. Böyle bir uygulamaya bilimsel içerikli mesleki bir oryantasyon kazandırmak kolay olmamıştır ( Kut, 1988: 9 ). İnsanlık asırlardır yoksul, sakat, yardıma muhtaç, toplumdaki imkan ve hizmetlerden yararlanamayan, toplumsal bütünleşmeyi sağlayamayan birey ve gruplara yardım etmeyi gerekli görmüştür. Bu yardım anlayışının çeşitli dönüşümlerden geçtiği açıktır. Ortaçağ ve sonrasında hızlı bir ivme kazanan din merkezli hayırseverlik anlayışı, sanayi devriminin ardından orta sınıfların varlığı ve sivil örgütlenmeler ile birlikte ve kapitalist sistem içinde bireylerin barınma, korunma, giyim, beslenme gibi temel ihtiyaçlarından yoksun bırakılışını da temel alırsak zamanla yerini seküler eksenli hayırseverliğe bırakmıştır. Ancak din merkezli hayırseverlikteki bu kırılma, gelişmekte olan refah devletlerinde hala tam anlamıyla gerçekleşememiştir ( Gelişmemiş refah devleti uygulamalarında metafiziksel odaklı bu hayırseverlik anlayışı, 21. yüz yılda da devam ederek sosyal hizmetin bu toplumlarda bir bilim ve meslek olmasının ardından bile sosyal hizmet düşüncesinin gelişiminin önüne adeta bir set çekmektedir). Bu doğrultuda sosyal hizmetin, yardımseverlik anlayışının dönüşümü olarak toplumda vücut bulduğu söylenebilir. Oysaki sosyal hizmet düşüncesi hayırseverliğin bir evresi olarak değil tam tersine hayırsever anlayıştan bir kopuş olarak meslekleşmeliydi. Çünkü sosyal hizmet, ne metafiziksel anlamda ne de seküler anlamda hayırseverlik uygulaması değildir; aksine bir hak ve hizmet uygulamasıdır. Sosyal hizmet düşüncesinin günümüzde yaşadığı sorunların temeli de bu kopuşunun gerçekleşememesinden kaynaklanmaktadır.
Gönüllü bireylerin ve örgütlü girişimlerin yaygınlaşması giderek yeni bir uzmanlık alanı olan yeni bir mesleğin oluşmasına olanak sağlamıştır. İnsan ve toplum sorunları karşısında işlevsellik kazanan sosyal hizmetin bilimsel ve mesleki gelişmesine yardımcı olan bu birikimlerdir ( Cılga, 2004: 7). Unutulmaması gereken hem bir meslek hem de bir disiplin olan sosyal hizmet düşüncesinin öncelikle kendi elde ettiği birikimlerle bir meslek olarak geliştiği ve bu mesleki uygulamalar sayesinde sonra bir bilim olarak ifadesini bulduğudur. Sosyal hizmet düşüncesinin ve eyleminin doğuşu ve gelişimine kaynaklık eden tarihsel olayların bütünlüğünü; sanayi toplumunun doğuşu ve gelişimi, felsefe alanında aydınlanma düşüncesinin gelişimi, bilimlerin doğuşu ve sosyal bilimlerin gelişimi, devlet yapısındaki değişimler ve demokratik toplum düzeninin gelişimi başlıklarında gruplandırıp derinlemesine irdelemek olanaklıdır ( Cılga, 2004: 8). Sosyal hizmetin ortaya çıktığı koşulları bu tümcelerle tariflendirmek gerekmektedir. Sanayi toplumunun doğuşu ile sosyal sınıfların varlığına; aydınlama çağı ile rasyonalizme, bireyin değer ve yüceliğine, özgürlüğüne; bilimlerin doğuşu ve gelişimi ile pozitivist anlayışa ve metafizikten kopuşa; devlet yapısı ve demokratik düzen ile insan hakları, eşitlik, özgürlük, adalet ve çoğulcu anlayışa, temel hak ve özgürlüklere, sosyal refaha işaret edilmektedir. İşte sosyal hizmet tam da bu koşullar ve sıraladığım bu olgular doğrultusunda bir meslek ve ardından bir bilim olarak ortaya çıkmıştır.
Sosyal hizmet düşüncesi bilim ve meslek olarak çok fazla tanıma sahip olmasına rağmen sosyal hizmetin evrensel anlamda kabul gören net bir tanımının olmadığı görülmektedir. Sosyal hizmet düşüncesinin bir disiplin olarak ele alınmasını zorlaştıran en önemli sebeplerden biri de bu ifade fazlalığının yarattığı karmaşadır. Bilim olarak sosyal hizmet; insanın ve toplumun değişme ve gelişmesinin dinamiği ve yasaları konusunda gelişme düşüncesi ve bilgisi ile insanın toplumsal etkinliğini geliştirme yaklaşımı, yöntemi ve uygulaması konularında bilgi üreten bir bilim dalıdır. Meslek olarak ise sosyal hizmet; demokratik toplumda insanın ve toplumun gelişmesine, temel hak ve özgürlükleri, sosyal ve ekonomik hakları siyasal ve katılım hakları doğrultusunda yaşam kalitesinin yükseltilmesine, toplumsal etkileşim mekanizmalarını harekete geçirerek bilimsel yaklaşım, yöntem ve tekniklerle yardımcı olan bir meslektir. ( Cılga, 2004: 35) Sosyal hizmet mesleği, mikro düzeyde bireyin, makro düzeyde ise toplumun değişim ve gelişim kapasitesinin varlığına inanır. Makro düzeyde; sosyal kaynakları harekete geçirir, sosyo-ekonomik olanakların insanlar arasında temel hak ve özgürlükler odağında eşit dağıtılmasını sağlar, sosyal politikaları toplumun lehine değiştirir etkiler ve geliştirir, sosyal refah hizmetlerinin uygulanması için plan ve proje geliştirir, bireyleri sosyal yarar ve kaynaklarla buluşturur ve toplumun siyasal alandaki haklarının sosyo-ekonomik hayata taşınmasına katkıda bulunur. Mikro düzeyde; bireylerin sosyal işlevselliklerinin arttırılmasını sağlar, problem çözme kapasitelerini geliştirir, yaşam gücünü ve eylemlerini güçlendirir, etkili bir şekilde sosyal yaşama katılımlarını sağlar, bireyin üretken olması ve kendi kararlarını kendisi vermesi yönünde bireyi harekete geçirir. Sosyal hizmeti hem bir meslek hem de bir bilim olarak ele alan tanım ise; Skidmore ve Thackeray ( 1964: 8 ) sosyal hizmetin, birey, grup, toplum problemlerinin çözümünde bireylere yardım eden ve sosyal kişisel çalışma, sosyal grup çalışması, toplum örgütlenmesi yöntemleri ve araştırma ve yönetim süreçlerinin yardımcılığı ile doyurucu bireysel, grup ve toplum ilişkilerine ulaşmayı amaçlayan bir sanat, bilim ve meslek olarak tanımlanabileceğini belirtmektedir ( Şahin, 2000: 7 ). Sosyal hizmet mesleğinin belirleyici ve evrensel tanımlarından birisi ise; insan hakları ve sosyal adalet ilkelerini temel alan, sosyal değişimi destekleyen, insanların iyilik durumunun geliştirilmesi için insan ilişkilerinde problem çözmeyi, güçlendirmeyi ve özgürleştirmeyi amaçlayan ve bunun için insan davranışına ve sosyal sistemlere ilişkin teorilerden yararlanarak insanların çevreleriyle etkileşim noktalarına müdahale eden bir meslektir (Uluslar arası Sosyal Hizmetler Birliği 2001).
Refah devletinin özellikleri ve amacı ile sosyal hizmet disiplini arasında organik bir bağ olduğu açıktır. Refah devletinin ortaya çıkışı ile sosyal hizmet mesleğinin bir bilim olarak tarih sahnesinde yer alışı eş zamanlıdır diyebiliriz. Sosyal hizmet mesleğinin kökleri 1899 yılında Amsterdam’da açılan ilk sosyal hizmet okuluna dayanmaktadır ve refah devletinin ortaya çıkışı ile birlikte sosyal hizmet de bir bilim olarak refah devlet modeli içinde kendine yer bulmuştur. Yani sosyal hizmetin bilimsel içerikli mesleki oryantasyon kazanması refah devlet modeli içinde sosyal refah hizmetleri alanına kanalize olmasıyla başlamıştır. Sema Kut’ a göre ise; sosyal refah kurumunun işlevsellik kazanmasının bir gereği olarak ortaya çıkan sosyal hizmet mesleği ve bilimi sosyal refah kurumu ile en çok özdeşleştirilen meslektir ( Kut, 1988: 7). Sosyal hizmeti sosyal refah alanında ele alan en anlamlı tanım ise Freiedlander’e aittir: “ Sosyal refah bireylere ve gruplara, tatminkar hayat ve sağlık standartlarına ulaşabilmeleri, tüm kapasitelerini geliştirmelerine yol açacak olan kişisel ve toplumsal ilişkilere sahip olabilmeleri, ailelerinin ve toplumun ihtiyaçlarıyla ahenk içinde kendi durumlarını iyileştirmeleri için yardım etmeye yönelmiş olan sosyal hizmetlerin ve kurumların örgütlenmiş sistemidir ( Kongar, 1972 : 13 ).
Sosyal hizmet mesleği, gerek kapitalist sistemde (bireyin kendi elinde olamayan sebeplerden dolayı) yoksul ve muhtaç duruma düşen, barınma-korunma-beslenme gibi temel ihtiyaçlardan, toplumsal olanak ve kaynaklardan, temel hak ve özgürlüklerden mahrum bırakılan birey ve gruplara gerekse sosyal işlevselliğini gerçekleştiremeyen, psiko- sosyal ve fiziksel fonksiyonlarını yerine getiremeyen insanlara her türlü sosyo-ekonomik ve psikolojik desteği sağlamayı amaç edinmiştir. Sosyal hizmet düşüncesi ve uygulaması, kapitalist sistemin her açıdan mağduru durumdaki birey, grup ve toplumla çalışmaktadır. Zaten sosyal hizmet düşüncesi kapitalist sistemin bireyde yarattığı her türlü tahribatı gidermek üzere refah devleti içinde bir sosyal refah hizmeti olarak ortaya çıkmıştır. Yani sosyal hizmetin, kapitalist sistemde refah devletinin bir sosyal kalkınma yöntemi, aracı olarak var olduğunu söyleyebiliriz. Sosyal hizmet mesleği, liberalizm içindeki; çoğulcu demokrasi, insanları hakları düşüncesi, insan özgürlüğü ve onuru, gelir ve hakların bireylere optimum dağılımı gibi politika ve yapılanmalar ekseninde refah devleti içinde kendine gelişme olanağı bulmuştur. Bir anlamda sosyal hizmetin dayanak noktası refah devleti olmuştur ama bu ilişki tek taraflı değildir, refah devletinin de mesnetini sosyal hizmet mesleği oluşturmaktadır. Sosyal hizmetin amacı, refah devleti içinde her yönden dezavantajlı kılınan bireylerin sosyo-ekonomik yapıyla uyumlu hale gelmelerini sağlamak ve toplumun refahı ile bu dezavantajlı bireylerin refahı arasındaki dengenin sağlanmasına yardımcı olarak sosyal refah politikalarına eklemlenmektir. Refah devletindeki temel amaçlardan biri de bireylere “gelir garantisi” sağlamak olmalıdır. Ancak bu durum gelişmemiş ve gelişmekte olan refah devletlerinde oldukça zordur. Bireylere gelir garantisinin uygulanamadığı durumlarda, özellikle bakıma muhtaç yaşlılara, istihdam edilemeyen insanlara ve ailelerine, çalışamayan sakat bireylere maddi desteğin yanı sıra psiko-sosyal desteğin sağlanması misyonunu refah devleti sosyal hizmet örgütlerine bırakmıştır.
Refah devletinin, kapitalist sistemin çaresiz bıraktığı, sosyo-ekonomik açıdan yoksul ve muhtaç kıldığı, toplumsal imkan ve kaynaklardan yararlanamayan, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, temel hak ve özgürlükleri daraltılan veya gerçekleştirilemeyen bireyleri sosyal refah ortalamasının altında tutarak sosyal bütünleşme ve eşitliğin sağlanmasını olanaklı kılmadığı görülmektedir. Refah devletinin, liberalizmin bir evresi ve 29 krizi sonrası devletin kendini yeniden üretmesi için sosyo-ekonomik yaşama zorunlu bir müdahalesi olarak geliştiğine, sermayenin ve piyasanın ihtiyaçlarına cevap vermeyi kendi odağına yerleştirdiğine, böylece kapitalist sitemin sürekliliği için bir araç olarak evrildiğine değinmiştim. Çünkü refah devletinin doğasında ve ortaya çıkışında, sistemin devamı için devlet müdahalesini mümkün kılmak ve bireylerin siyasal alandaki haklarının sosyo-ekonomik alana taşınmasını göz ardı etmek, yoksul ve muhtaçların ihtiyaçlarının karşılanmasında sermayenin isteklerini temel almak, ulusal gelirden en az payı yoksulların almasını olanaklı hale getirmek vardır. Bu doğrultuda, liberalizm, sermaye ve piyasa, özelleştirme, küreselleşme, küçülen devlet gibi kavramlar sosyal hizmet mesleğini düşündüğümüzde akıllara olumlu çağrışımlar getirmemektedir. Hatta ve hatta sosyal hizmet ve refah devleti arasında bir paradoksa sebep olup sosyal hizmet mesleğini değişimci, isyankar, düzen karşıtı bir yere bir bile yerleştirebilirsiniz. Ancak bu durum böyle görülmemektedir. Sosyal hizmetin genel toplumsal politika değişimlerine yönelmedikçe yoksulluk, işsizlik gibi sorunlara cevap bulamayacağı genellikle kabul edilmiş bir gerçektir ( Rein, 1970). Yani burada sosyal hizmet müdahalesinin sosyal refah politikalarını etkilemedikçe ve örgütlemedikçe düzen içi bir çözüm olarak görülebileceği vurgulanmıştır. Refah politikalarının yasa koyucular tarafından düzenlendiğini ve şekillendiğini düşünürsek sosyal hizmet mesleğinin de yasama organını etkileyemediği ölçüde düzen içi bir çözüm olarak kalacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sosyal hizmet mesleği gelişmemiş veya gelişmekte olan refah devletlerinde, kendini ifade etme, güçlendirme ve sosyal politikaları etkileme olanağı bulamazsa o değişimci yanını kaybeder ve zamanla statükoya doğru eksen kayması yaşayabilir. Refah devletinin sosyal hizmet mesleğine yasal ve meşru bir zemin oluşturduğu açıktır. Sosyal hizmet mesleği de bu dayanak noktasından yola çıkarak politik olarak sahip olduğu misyonu, sosyo-ekonomik yaşamda birey, grup ve toplum üzerinde görünür kılmalıdır. Refah devletinin bireylerin siyasal haklarını sosyo-ekonomik alana taşıyamadığına değinmiştim, sosyal hizmet mesleği de işte bu noktada statükodan kopmalı ve bireylerin sosyal haklarını yaşanır kılmalıdır. Bu hiçbir zaman sistem içinde bir alana kanalize olmadan, sistemin devamına olanak vermeden ve piyasanın ihtiyaçlarına cevap verici nitelikte olmadan uygulanmalıdır. Sosyal hizmet uygulayıcılarının da şüphesiz ki kendilerini düzen içinde ve piyasacılıktan yana konumlandırmamaları gerekmektedir. Ayrıca kapitalist sistemde ekonomik alanda kar maksimizasyonun, sosyal alanda ise bireyciliğin hakim olduğu düşünülürse; sosyal hizmet mesleğinde buna karşın ekonomik alanda gelir eşitliğinin ve adaletinin, karın değil insan değerinin ve onurunun, yüceliğinin hakimiyeti; sosyal alanda ise bireyciliğin, rekabetin değil kolektivizmin, dayanışmanın ve paylaşımın hakim olduğunu görebilirsiniz. Sosyal hizmet etiğini oluşturan mikro düzeydeki self determinasyon ve makro düzeydeki sosyal adalet ilkeleri zaten refah devletinin topluma sunduğu yasal alandaki haklardır. İşte sosyal hizmet mesleği bu etiksel gücünden yola çıkarak bu hakları toplumsal hayatta görünür kılmalıdır. Bu noktada sosyal hizmet, refah devletinden hesap sorucu ve sosyal refah politikalarını etkileyici, gerekli sosyal refah hizmetlerinde üretici bir rol almak zorundadır.

KAYNAKÇA

Asa Briggs, “The Welfare State at Historical Perspective”, Archives Europeennes de Sociologie, Vol.: 2, Issue: 2, 1999, pp. 221–259

Cılga, İbrahim, Bilim ve Meslek Olarak Türkiye’de Sosyal Hizmet, Ankara, 2004

F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara 1976

Flora H. ve Heidenheimer, A.J. 1981, The Development of the Welfare Satate in Europe and America, New Brunswick: Transaction Books

Gough, Ian, “Refah Devleti”, (Çev.: Kamil Güngör), New Palgrave Dictionary of Economics, Vol.: 4, (Çevrimiçi): http://www.canaktan.org/politika/anti_leviathan/ diger–yazilar/ gungor–refah–devleti.pdf, 29.03.2003, s. 895–897

Göze, Ayferi, Liberal, Marxist ve Faşist Sosyal Devlet Sistemleri, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1976

Kongar, Emre, Sosyal Çalışmaya Giriş, Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayınları, G-2, Ankara 1972

Kut, Sema, Sosyal Hizmet Mesleği Nitelikleri Temel Unsurları Müdahale Yöntemleri, Ankara, 1988

Rein, M, Social Work in Search Of a Radical Profession, Social Work, vol 15, 1970

Şahin, Fatih, Sosyal Hizmet Uzmanlarının Sosyal Refah Politikası Süreçlerine Katılımı, Ankara, 2000
Şaylan, Gencay, Değişim Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, İmge Yayınları, Ankara, 1995

Wlensky, H. L. ve Lebeux C, N, Industrial Society and Social Welfare, 1965 New York: Free Press

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.