SOSYAL HİZMET MESLEĞİ

 


ÖZGÜRLÜĞÜN KISITLANMASI AÇISINDAN KAPATMANIN (HAPİSHANENİN) ANLAMI VE SOSYAL HİZMET

Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı

Sitemiz Editörü 
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   

“İnsan mutlu olamaz, ancak mutlu olmaya lâyık olabilir”.

Kant


Suçlulara kapatmanın uygulandığı acımasız geçmiş yüzyıllardan sonra ancak yüzyılımıza yakın, hapishane olgusu bir sosyal rehabilitasyon kurumu olarak önem kazanabilmiştir ve insan usunun aydınlanmasıyla birlikte yaşam süreçlerindeki psikososyal rehabilitasyonun (sağaltım) ön planda tutulduğuna inanıldığı bir kuruluşlar mantığı biçiminde hep ön plana çıkarılmıştır. Ama genel olarak hapishaneler suç işleyenlerin özgürlüklerinden mahrum bırakıldığı; işledikleri suçların ağırlığınca kapatılma koşullarının da zorlaştırıldığı bir sistem olarak işlevini korumayı da bilmiştir. Öyle ki bu kapatma sistemi, içine siyasi muhaliflerden tutunda suç işleyen çocuklara, elit dolandırıcılara, kaçakçılara, hırsızlara vbg. toplumsal tip kategorilerine dek birçok grubu konuk etmiştir. Özce kapatmaya konu olan mahkumlar, ‘güvenli gözaltı, kapatılma, yalnızlık, zorunlu çalışma ve eğitim’in nesneleridir. Koşullarının ardındaki amaç onları olmadıkları ve kendilerinin de olmayı amaçlamadıkları bir şeye dönüştürmektir. Zaten ilk defa mahkum olmalarının nedeni de bir iradelerinin var olmamasıdır.1 Kısaca hapishaneler iradesizlerin meskenidir…


Peki, tarihin hangi döneminde toplumsal kapatma daha bir ön plana çıktı? Neden giderek artan bir oranda hapishanelere gereksinim duyuldu? 19. yüzyıl bu açıdan da üzerinde durulmaya değerdir. Çünkü bu yüzyılda ancak insan ve toplum her yönüyle çerçeve değiştirebilmiştir. Ama hatırdan çıkartılmamalı ki, kapatmanın da tam karşısında “özgürlük ayrıcalık ve iktidar” vardır. Kapatmanın olmazsa olmaz koşulu bu öğelerdir.

19. yüzyıl boyunca ceza hukuku, demografik baskı, işçilik talebi, sigorta biçimleri, gözaltına almanın hukuki statüsü ve koşulları değişmeye devam etmiştir; bununla birlikte psikiyatrinin söylemsel uygulaması aynı ilişkiler bütününü bu elamanlar arasında gerçekleştirmeye devam etti; öyleki sistem onun belirlenmişliğinin karakterlerini korudu; aynı oluşum yasaları içinde yeni nesneler ortaya çıktı (yeni birey tipleri, yeni davranış grupları patolojik olarak belirginleşti), yeni ifade biçimleri kullanılır (sayısal işaretler ve istatistik hesapları) yeni kavramlar oluşturulur (bozulmuşluk, ahlâksızlık, sinir bozukluğu kavramları gibi) ve elbette yeni teorik yapılar inşa edilebildi. Buna karşılık söylemsel uygulamalar ilişkiye girdikleri alanları değiştirmeye çalıştılar, değiştirdiler de.2 Örneğin 19. yüzyıla kadar suç ve ceza kavramında küçük-yetişkin ayrımı yapılmıyordu. Toplumun kuralını bozan, ihlal eden herkes cezalandırılmalı deniyordu.3 İşte hapishaneler bu süreçte sosyal bir boyut kazandı. Şu da unutulmamalı ki, 19. yüzyılın ‘burjuva’ toplumu varlığını kuşkusuz günümüzde de sürdüren toplum, çarpıcı ve çatlak bir sapkınlık toplumu olarak önemini hep korudu.4

Sosyal çalışma da mesleki yöntemleri / amacı / hedefleri gereği ve uyguladığı psikososyal sağaltımın yönelimi açısından, bu kuruluşlarda ön planda tutulan bir meslek bir disiplindir. Kuşkusuz, çocuklar, gençler ve erişkinler için sağlanmış sosyal hizmetler modern sosyal çalışmanın önemli bir kısmını teşkil etmektedir. Ne var ki, bu cins hizmetler, ancak ceza mahkemeleri uzun bir gelişme devresi geçirdikten sonra başarı ile uygulanabilmişlerdir. Böylece adli otoriteler sosyal yardımcılardan gelen hizmetleri ve bunların kıymetlerini anlama ve kabul etme hususunda büyük bir isteksizlik göstermişseler de, sosyal hizmet alanında yapılan ilerlemeler sonucunda bu meslek elemanları kendilerini adeta zor ile benimsetmişlerdir. Bugün bile, mahkemeler ile olan işbirliğinde, teknik ve metodlar kesin şekillerini almışlardır diyemeyiz.5 Özellikle azgelişmiş ülkelerde sık rastlanan suçluya geleneksel yaklaşımla ilgili şunları görmekteyiz. Azgelişmiş ülkelerde ceza sistemi içinde baskın olan geleneksel yaklaşımda amaç, toplumun suç ve suçludan korunmasıdır. Bu amaçla geleneksel yaklaşımda suçluluğun yasal tanımı geniş tutulur. Suçluları yakalamak ve soruşturmak üzere polisin konumu güçlendirilir. Hüküm verirken ‘the just deserts’ ilkesi geçerlidir; yani ceza işlenen suçun ağırlığı ile orantılı bir biçimde verilir. Suçlu hapishaneye konularak toplumdan soyutlanır ve böylece tekrar suç işlemesinin önüne geçilir. Kuşkusuz toplumsal gelişmeyle birlikte bu yapı da değişime uğramış, insancıl bir yön almıştır.6

Peki, yüzyılımızda hapishaneleri kimler dolduruyor? Öncelikli olarak unutmayalım ki, hapishaneler modernizmin modern yapılardır. Hatta modernizmin faşist yüzüdürler de. Çünkü modernleşme, her şey bir yana, insanların dünyasını cemaatler ötesi, devlet hâkimiyeti altındaki bir yönetim için elverişli hale getirmekti; ve bu görev, zorunlu bir koşul olarak, dünyayı yönetim güçleri için şeffaf ve okunabilir kılmayı gerektiriyordu.7

Modernleşme ve ulus devlet inşasıyla başlayan süreçte düzenlilik adına standardize edilen toplumsal farklılıklar bir kamusal insan tipi de yaratmıştı. Ne ki, bu tip 21. yüzyılın ön yıllarında kendi çöküşünü yaşadı. İnsan oluşturduğu kentlerde kendi korkularına hapsoldu. Modernizimin kentleri de kendi içinde bölündü. Sanki yemek ve içmekten önce insanın temel sorunu güvenlik kaygısı oldu. Bu yaşanan durum daha çok küreselleşme ile varlık buldu. Adına küreselleşme denen süreç ayrıcalıkların ve mahrumiyetin, servetin ve yoksulluğun, kaynakların ve acizliğin, gücün ve güçsüzlüğün, özgürlüğün ve kısıtlamanın yeniden dağıtımında yankılanır. Bugün tanık olduğumuz şey, dünya çapında bir yeniden tabakalaşmadır ve bu tabakalaşma süresince yeni bir toplumsal-kültürel hiyerarşi, dünya çapında bir sıralama oluşturulmuştur.8

Küreselleşme yaşam olanaklarının dışında kalanların ötekileştirilmiş yaşamlarını var etti yalnızca. Suç kategorisinde görülen yoksulların sayısını arttı. Yoksullar ve hemen ardından suçlular mekansal farklılıkların içine kapatıldılar. Panoptik kurumların sayısı çoğaldı. Suçlular emek harcayarak yaşadıkları mekanlarda sağaltıma tabi tutuldular. Ancak hangi biçimiyle olursa olsun ıslah evlerinin ilan ettikleri ‘rehabilitasyon’, ‘ahlâki reform’, ‘mahkûmlara toplumsal ehliyet kazandırma’ gibi amaçlarını gerçekleştirip gerçekleştirmedikleri başından beri hayli tartışma yarattı ve önemini yitirmiş olmakla birlikte bugün bile tartışmalı bir konu olarak duruyor. Araştırmacıların yaygın kanısı, iyi niyetlerin aksine, sıkı denetime tabi ıslah evlerindeki koşulların ‘rehabilitasyon’ aleyhine işlediği yönündedir. Çalışma etiği hakkında açıkça ilan edilen kurallar, hangi ad altında olursa olsun, hapishanelerin baskıcı rejimleriyle uyuşmuyordu.9 Kuşkusuz modernizimde cezaevleri iş edinmenin, para kazanmanın, özgürlüğü bağlama sürecinin sonuçlandıktan sonra sosyal yaşama katılma olanaklarının yeniden zorlanacağı bir süreçler dizgesidir. Bu esnada anlam ve işlev örüntüsü kazanan sosyal çalışma mesleği hapishane içinde yaşama bağlanma ve sonrasında yaşamı insanca sürdürme kaynaklarını sağlamada devreye girer. Öte yandan 21. yüzyılda sosyal hizmet bütçeleri kısılırken, sosyal refah kurumu işlevini yitirirken suça bulaşma riski yükselen nüfus kitlesini de azımsamamak gerekir. Bu kitle cezaevlerinin sayısıyla da oynamaktadır. Çünkü kurulu düzen için bir tehdittir. Örneğin Nils Christie ve Laurent Zucchini tarafından titizlikle gözden geçirilmiş en yeni verilere göre, ABD,’nin bütün dünyanın önünde gitmek gibi kötü bir şöhreti var (ama yeni Rusya Federasyonu hızla ABD’nin rekorlarına yaklaşıyor): Toplam ABD nüfusunun %2’den fazlası ceza hukuku sisteminin kontrolü altında. En ilginci de büyüme hızı. 1979’da her 100.000 kişiye 230 hapishane düşerken, bu rakam 1 Ocak 1997’de 649’dur. (Elbette, bazı bölgelerde, bu oran çok daha yüksektir: Washington’ın en yoksul nüfusunun yoğunlaştığı Anacostia semtinde, 16-35 yaş arası erkek nüfusun yarısı halihazırda ya mahkeme bekliyor ya zaten hapiste ya da gözetim altındadır. ABD rakipsiz duruyor, ama tempo artışı her yerde duyuluyor. Hapis cezasına başvurmada özellikle imtina etmesiyle bilinen Norveç’te bile hapishanelerin oranı 1960’larda her 100.000 kişi için 40 iken bugün 64’e çıkmıştır. Aynı dönemde Hollanda’da bu oran 100.000 kişi için 30’dan 86’ya fırlamıştır. İngiltere ve Galler’de oran bugün 114’tür ve ülke ‘görünüşte asla kesilmeyecek artışı karşılamak için hafta başına bir cezaevine ihtiyaç duyuyor.10 Kısaca cezaevleri toplumsal merdivenin en altından gelenlerle dolup taşıyor. Türkiye’de de durum böyle: Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye’de toplam sabıkalı sayısı 8 milyonu aşarken ülke nüfusu dikkate alındığında her 10 kişiden birinin sabıkası var. Adalet Bakanlığı’nın 2004 yılı sonu verilerine göre yurtiçinde ve dışında suç işleyenlerle ilgili olarak 615 bin ceza, 37 bin tali, 205 bin 632 yerine getirme fişinin merkezi adli sicil bilgi bankasına eklenmesiyle kayıt sayısı 14 milyon 74 bin 145’e, toplam sabıkalı sayısı da 8 milyon 21 bin 512’ye ulaştı. Değişik kapasitedeki 444 ceza infaz kurumunda 31 Ekim 2004 tarihi itibarıyla 67 bin 633 hükümlü ve tutuklu kalıyor. Bunlardan 61 bin 357’si adli suçlardan, 4 bin 847’si terör suçlarından, 1429’u çıkar amaçlı suçlardan cezaevlerinde bulunuyor. Hükümlü ve tutuklu sayısı, her yıl ortalama 5 bin kişi dolayında artıyor. Cezaevlerinde doktor, diş doktoru, psikolog, sosyal çalışmacı, öğretmen ve sağlık memuru gibi nitelikli kadroların boş olması, hükümlü ve tutukluların yakınmalarını artırırken Avrupa İşkence Ve Kötü Muamelenin Önlenmesi Komite’sinin zaman zaman gerçekleştirdiği denetimler sonucunda ise düzenlediği raporlarda eleştiri konusu yapılıyor küreselleşmenin sahipsiz sakinlerine sunulanlar…11

Küreselleşme, yeni kapatmanın, dışlamanın, sosyal reddetmenin dipsiz nedenidir. Aslında bu süreç felsefi anlamını şu örnekte bulmaktadır, fakire yardım etmek ancak fakir-zengin karşıtlığının bulunduğu bir ortamda olanaklıdır ve bu ortamda yardımlaşma ‘iyi’dir. Fakat fakire yardım etme eyleminin son ereği, fakirliği ortadan kaldırmak değilse, ikilem süregider ve olumsuzun olumluya dönüşümü gerçekleşmez. Mutlak iyi olan, fakire ve zengine, fakirlikle zenginliğin insan özüne ait olmadıkları bilincini vermektir. İnsanlık kavramının akılsal çekirdeği bu bilincin, şimdideki ve gelecekteki bireylerin özgürlüğüne sunulmasını gerektiriyor.12 Elbette yoksulluk, var olduğu sürece, yardımı gerektirir. Ekonomik bir olaydır. Örneğin hastalık da, ailenin mağdura gerekli bakımı sağlayarak karşılık vermesi gereken bireysel bir kazadır. Farklı bir bakış açısı ama, hastane, yoksulların gerçek ihtiyaçlarını karşılamayan, hasta insanı sefalet ayıbı içinde bırakan çağdışı bir çözümdür. İnsanoğlunun ağır işlerin tüketiciliğini ve ölüme götüren hastaneyi bir daha görmeyeceği ideal bir düzen olsa gerek.13 Hapishaneler için de bu değerlendirmeyi açıkça yapabiliriz.

Son tahlilde sosyal çalışma felsefesi teknolojik devrimlerden sonra gelişmiştir ki, bu gelişme sosyal çalışma felsefesinin yönünü çizmiştir. Belirginleştirmiştir. Ve modern bilimin teorik temeli de sosyal çalışma felsefesini biçimlemiştir. Sosyal çalışma, disiplinler bütünlüğünü bu şekilde kazanmıştır.

İnsanların ve toplumların değişen ihtiyaçları sosyal çalışmayı var edip şekillemiştir. İçeriği gereği insandaki aydınlanma özünden beslenen sosyal çalışma dünyayı daha iyi nasıl yaşanılır hale getirmek gerekirin mücadelesini verir. Bu ise daha çok demokratik bir zeminin inşası ya da çoğulcu bir demokrasinin varlığıyla ilintilidir. Çünkü demokrasilerin de karşı karşıya kaldığı asıl görev, demokrasiden haberdar olmayan toplumlarda veya otoriter yönetimler tarafından demokrasinin ortadan kaldırıldığı toplumlarda, demokratik sistemlerin ve kurumların oluşmasına yardım etmektir.14 Bu görevin yerine getirilmesi sürecinde sosyal çalışma da sosyal hizmetlere dönük uygulamalarıyla kolaylaştırıcıdır. Elbette sosyal çalışmacılar pratik özgüllükleri ve metodolojik zafiyetleri nedeniyle de tarih tarafından sürekli olarak kendilerini besleyen demokrasiyle yüzleştirilirler. Bu tetikleme insanlığın sürdürülebilir gelişimi için de bir uyarıdır.

Sonuç olarak geleceğin şu gidişle karanlık belirsizliğini ortadan kaldırmak çabası sosyal çalışmacılara görev yüklese de tam anlamıyla bir sonuca yakın bir yerlere gelinmesi için demokratik, adalet yanlısı, sosyal dışlanma karşıtı, katılımcı bir paydada buluşulup somut bir mücadeleye gidilmesinin önemi içselleştirmek gerekir.

DİPNOTLAR

1. Bauman, Zygmunt: Özgürlük. Çev. Vasıf Erenus. Sarmal Yay. İstanbul, 1997 s.20

2. Foucault, Michel: Bilginin Arkeolojisi. Çev. Veli Urhan. Birey Yay. İstanbul, 1999 s. 100-101

3. Asma, Türkay: Tutuklu-Hükümlü Hakları Ve Sosyal Hizmetler (5. Ulusal Sosyal Hizmetler Konferansı) SHUDGM Yay. Ankara, 2002 s. 95-105

4. Foucault, Michel: Cinselliğin Tarihi 1. Çev. Hülya Tufan. Afa Yay. İstanbul, 1993 s. 53

5. Frıedlander, A. Walter: Sosyal Refah Hizmetlerine Başlangıç. Çev. Resan Taşçıoğlu. SSYB SHGM Yay. 44. Ankara, 1966 s. 448

6. Uluğtekin, Sevda: Çocuk Hakkında Yapılması Gereken Araştırmaların Çocuk Yargılanmasındaki Yeri ve Önemi (İnsani Gelişme ve Sosyal Hizmet. Prof. Dr. Nesrin Koşar’a Armağan) H.Ü SHYO Yay. Ankara, 2001 s. 300-307

7. Bauman, Zygmunt: Küreselleşme (Toplumsal Sonuçları) Çev. Abdullah Yılmaz. Ayrıntı Yay. İstanbul, 1997, s. 42

8. Bauman, Zygmunt: A.g.e., s. 81

9. Bauman, Zygmunt: A.g.e., s. 125

10. Bauman, Zygmunt: A.g.e., s. 130

11. Cumhuriyet Gazetesi. 22 Ocak 2005

12. Nutku, Uluğ: İnsan Felsefesi Çalışmaları. Bulut Yay. İstanbul, 1998, s. 70-71

13. Foucault, Michel: Kliniğin Doğuşu. Çev. Temel Keşoğlu. Doruk Yayıncılık. Ankara, 2002, s. 61

14. Arblaster, Anthony: Demokrasi. Çev. Nilüfer Yılmaz. Doruk Yayıncılık. Ankara, 1999, s, 13

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org