Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 



 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

BİR TOPLUMSAL SORUN ALANI OLARAK BİREYSEL İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

  Aziz ŞEKER/Sitemiz yazarı ve Sosyolog Mahmut ERDİL

    İnsan her şeyin ölçüsüdür (Protogoras). Nedeni açıktır. İnsan bir değerdir. İnsan bir bütün olarak; değer olarak kavrandığından ‘insan’ olmanın niteliğinden kaynaklı olarak insan hakları pradigmasının haklı bir nedenidir de... İnsan belirleyendir tarihi… Yazılan tarih tarafından belirlenendir de!...



 
 
     18. Yüzyıl insan hakları düşüncesinin sistemleşmesinin yüzyılıdır…
İnsan bir canlık türü olarak doğuştan birtakım hak ve özgürlüklere sahiptir. Yaşama hakkı, kendini geliştirme hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü, seçme ve seçilme özgürlüğü bunların başlıcalarıdır. Bu haklar, aklın doğrusuyla söylemek gerekirse maddi dünyanın olanaklarının dağılımı ölçüsünde bir “hak” olarak varlık alanı bulur. Öz de toplumsal eşitsizlik kategorilerinde yaşayan insanlar için hakların kullanım olanakları da değişmektedir. Her şeye rağmen bu hak ve özgürlüklerin bilincinde olmak ve insan olarak talepte bulunmak, uygarlığın, demokrasinin, laikliğin ve toplumsal sözleşmenin gelişiminin vazgeçilmez unsurlarındandır.
Günümüzde insan hak ve özgürlükleri, her türlü siyasi ve felsefi tartışmanın odağında yer almaktadır. Bugün ülkelerin hem iç hem de uluslararası politikalarında bu iki olguyu ihmal etmeleri imkânsız hale gelmiştir. Hatta insan haklarını referans almayan herhangi bir sosyal veya siyasi öneri, uluslararası toplum nazarında kabul görme şansını baştan kaybetmiştir. Fakat bu gerekliliğe rağmen yaşadığımız yüzyılda hak ve özgürlükler birçok ülkede ulusal bir sorun olarak varlığını devam ettirmektedir. Bunun nedeni, eşitsizlik kaynakları, özgürlüklerin bireye yüklediği ahlaki değerlerin hemen hemen tüm insanlara benimsetilmesinin türlü engellerle karşı karşıya bırakılması, özgürlük ihlallerinin ülkelerin siyasi ve ekonomik durumlarını olumsuz yönde etkilemesinin yanında ülkelerin idari yapısıdır. Örneğin anti demokratik uygulamaların baskın olduğu ülkelerde yaşanan ihlallerin bu ülkelerden batıya olan mülteci akınlarının nedeni olduğu bu nedenle özgürlüklerin ulusal bir sorun haline gelişidir.
• Bugün hemen hemen tüm dünyada hak ve özgürlüklerin az ya da çok ihlal edildiğine tanık olmaktayız…. Toplumsal yaşayışın sürekli bir değişim ve dönüşüm geçiriyor olması, konu ile ilgili sorunlara sürekli bir çözüm arayışına girilmesini gerekli kılmaktadır. Bu konudaki bir anlık duraksama, özgürlük ihlallerinin daha da artması anlamına gelecektir. Nitekim bugün insan hak ve özgürlükleri ile ilgili düşüncelere öncülük eden Avrupa’da ihlallerin daha az yaşanıyor olması, bunun en açık örneğidir. O halde ortak çaba, ihlalleri yok etmek şeklindeki bir ütopyanın peşine düşmekten çok, bunların sosyal organizma ve bireylerin hayatlarında meydana getireceği zararları en aza indirmek olmalıdır.

Bu amacı gerçekleştirmek, bireylerin hem öznel yaşamlarında hem de toplumsal gerçek içinde pasif ve kayıtsız bir varlık durumundan kurtarılarak daha aktif hale getirilmesiyle mümkün olacaktır. Bu da ancak birçok yönleriyle insanların sahip olduğu hak ve özgürlükler içerisinde önemli yer tutan düşünme ve ifade özgürlüğüyle olanaklıdır.
İnsan haklarının boyutlarından birisi de bireysel ifade özgürlüğüdür. Bu ‘toplumsal’ varlık olmayla birlikte daha çok gündeme gelmiştir.
Bu çalışmada, özgürlüğün bireysel boyutu laiklik, özgürlük, demokrasi ve eşitlik bağlamında değerlendirilerek, bireylerin aktif hale getirilmesinin ne derece olanaklı olduğu gösterilmeye çalışılmıştır.

1- ÖZGÜRLÜK NEDİR?
Toplumsal bir olgu olarak da kavranan özgürlük; tarihselliği gözetilerek analiz edildiğinde ancak hakkıyla kavranabilir.
İnsanoğlunun hem düşünce alanında hem de toplum hayatında en çok ilgilendiği konulardan biri olan özgürlüğün tarih içerisinde pek çok tanımı yapılmıştır. Antikçağ düşünürlerine göre, ‘Özgürlük Bilgeliktir’ (Hançerlioğlu: 1966; 25).
Günümüz düşünürleri ise, özgürlüğü farklı boyutları ile ele alarak tanımlamışlardır. İnsan Hakları Bildirgesinde: ‘Özgürlük’; başkalarına zarar vermeden istediğini yapabilmek olarak tanımlanmaktadır. Kuşkusuz bu başkalarının da insan haklarıyla birlikte değerlendirilmesidir.
Diğer bir tanımda ise, özgürlüğün kök anlamı “tutsak olmamak” olarak belirtilmiştir. İnsan hakları olmadan demokrasi olmaz! Demokrasi ise ancak insan haklarını belirgin, korunaklı kılar.
Özgür, herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya, koşula bağlı olmayan; serbest anlamına gelen bir sözcük iken, özgürlük; herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme ve davranma, herhangi bir koşula bağlı olmama durumu; her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi istencine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumudur (Mumcu: 1992; 9-10). Özgürlüğü bu biçimde sözcük anlamı bakımından kavramak ilk bakışta oldukça kolay görülebilir. Ancak bu kavramın içeriği çözümlenmek istenirse, o zaman son derece karmaşık ve birbirine zıt yorumlarla da karşılaşılabilir.
Özgürlük hiç şüphesiz en temel insani değerlerden biri, belki de ilkidir. Çünkü insanca bir hayat için vazgeçilmez olan adalet, barış ve gönüllülük gibi değerlerin hepsi ancak özgürlük temeli üstünde yükselebilir. Özgür insanların gönüllü beraberliği, insanlığın gelişmesinin de ilk şartıdır. Medeni bir toplum, adalet, barış, demokrasi, refah ve özellikle de özgürlük değerleri üstünde ancak yükselebilir.
Özgürlüğün değerini anlamanın en kolay yolu, onun yokluğundaki durumu kavramaktır. Başka bir ifadeyle, özgürsüzlük, insana saygısızlığın, insanı aşağılamanın, değersizleştirmenin, tek düzeliğin, baskının, keyfi müdahalenin, medeniyetsizliğin ve insan dışılaştırmanın başka bir adıdır. Özgürsüzlük sahteliktir, ikiyüzlülüktür, gerçeklikten uzaklaşmadır, kısaca kişiliksizliktir. Özgür olmayan insanların yapıp ettiklerini onların iradesine atfedemezsiniz, onlar yaptıklarından sorumlu tutulamazlar. Özgür olmayanlar hiçbir zaman kendileri olamazlar; sahici hayatları yoktur, sahte yaşantılara mahkûmdurlar.
Özgürsüzlüğün en önemli göstergelerinden biri, sözün kamu heyetinden alınarak onun yerine güç politikasına verilmesidir. Yeni zamanların kanunu aslında altyapının belirlediği hukuk; artık düşünmemeyi, konuşmamayı, tersine itaati dayatmaktadır. Ne yazık ki, böyle bir ortamda mazlumların, mağdurların, ötekilerin, çaresizlerin savunucusu olmaları gerekirken toplumsal sözleşme bile çok kere haklara göre değil, yasaklara ve keyfi buyruklara göre karar vermektedir.
Şu da var ki, özgür olmak ve özgür kalmak kendiliğinden gerçekleşen durumlar değildir: Özgürlük için mücadele etmek, onu bir dava haline getirmek, onun zorunluluğunun bilincinde olmak gerekir. Bağışlamayla lütufla, ihsanla özgürlük olmaz, özgürlüğün hem kazanılması hem de korunması için özel çaba göstermek gerekir. Çünkü, hiçbir yerde iktidar sahipleri özgürlükten yana değillerdir, böyle olmaları için de bir neden yoktur.
Özgürlük kavramı muhaliflerinin en büyük tepkisi, onun salt negatif olduğuna yöneliktir. Yani, kısıtlama, zorlama, baskının yokluğu, haklılaştırılmış kısıtlanma, zorlanma ve cezalandırma korkusunun yokluğuna dayanmaktadır. Pragmatistler daha pozitif bir özgürlük kavramını, yani bir şeyleri yapabilecek etkin güç anlamındaki özgürlüğü tercih ederler. Pragmatistler eğer doğa belirli şeyleri yapabilecek kapasiteyi reddediyorsa veya toplum, ihtiyaç duyduğu şeyleri satın alma gücünü reddediyorsa, pragmatistler o zaman istediği şeyleri yapmada özgür olunmadığı şeklindeki düşünceleri ileri sürmektedirler (MACHLUP: 2002; 161).
İyi bir çözümleme ile özgürlük ihlallerine ait farklı düşüncelerin bu şekilde birbirine karıştırılması reddedilmektedir. Bununla beraber ekonomik refahtaki artışın özgürlüğü zenginleştireceğine ilişkin özgürlük kavramı da reddedilmektedir. Sınırlama ve baskının olmaması anlamındaki salt negatif özgürlük kavramına karşı gelen bazı kimseler, ekonomik refahı sağlayacak mal ve hizmetlerin tam bir listesini içeren yaşam olanaklarını kapsayacak biçimde bu kavramı pozitife çevirmek istemektedirler. Onlara göre, özgürlük genel refah içinde saklıdır; buna karşılık, pragmatist felsefeci için refah özgürlük içinde saklıdır. Eğer özgürlük refahın bir parçası ise, refah özgürlüğün bir parçası olamaz. Köpekler bile, bir yandan havlama ve zincire vurulmama özgürlüğünden, diğer yandan da et ve kemikle zenginleştirilmiş bol ve iyi yiyeceklerle hizmet edilmelerinden kaynaklanan göreli tahminler konusunda güçlü düşüncelere sahip olacakları için, benim tarafıma geçerler; bu anlamda özgürlük, refahın bir parçasıdır ve onun önemi, salt negatif olma yoluyla azaltılmaz. Bir köpek hayatında havlamadan dolayı cezalandırılmama ve zincirle sınırlanmama gibi negatif tutumları, kendi yemek tepsisinin pozitif içeriği için adil bir ticaret olduğunu düşünebilir; çünkü zincire vurulmama ona, sahibinin kendisine sağladığı ekstra yiyecekleri bulma olanağını verebilir (MACHLU:2002; 162). İşte düşünce ve toplum alanındaki özgürlüklerden bazıları birbirini desteklerken, bazıları ise uyuşmazlık içindedirler; bazıları araç değer oldukları halde bazıları da nihai değerlerdir.
Özgürlüğün temeli olan ‘serbestlik’ kavramını kesin biçimde tanımlamak mümkün değildir. Mümkün kılmak içinse öncelikle ‘serbestliğin’ ölçüsü nedir? sorusunu yanıtlamalıyız. 1789 tarihli İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde yıllarca geçerliliğini sürdüren bir tanımlama özgürlüğü şöyle nitelendirmiştir: Özgürlük başkasına zarar vermeden her şeyi yapabilme gücüdür. Bundan ötürü her insanın doğal hakları kullanma sınırı; toplumun diğer üyelerine aynı haktan yararlanmayı sağlayan sınırıdır. Bu sınırlar ancak yasa ile belirtilebilir. Yasa ise, yalnız toplum için zararlı olan hareketleri yasaklayabilir (ÜÇOK; 1980; 320). Bildiriye göre yasa, sadece toplum için zararlı olan şeyleri yasaklayabilir. Peki, toplum için neyin zararlı, neyin zararsız olduğu ise hangi ölçüye göre ve nasıl belirlenecektir? Bu soruya felsefi açıdan bakarsak, kendi iç dünyası içinde her insan doğruyu kabul edebilir. Aklını kullanabilen; kendisi için doğruyu bulup, onu gene aklı içinde belirleyen her insan özgürdür. Ama o insan, kendisine göre doğru bulduğu, gerçekleştirmek istediği “düşünceyi” sözle veya yazı ile başkalarına iletir veya düşünceye göre yaşamak onu toplum içinde gerçekleştirmek yoluyla girerse, işte yukarıda belirtilen sorun ortaya çıkar. Özgürlük doğrudan doğruya insanın kendi kişiliği ve benliğinden doğar ama bu olgu, insanı, mutlaka toplum ile karşı karşıya getirir.

Düşüncesinde özgür olan her insan, toplum düzeyine ne kadar uyarsa uysun, yaşadığı toplumun kurallarını ne denli içtenlikle benimserse benimsesin, bazı sorunları çözmede bir ölçüde bile olsa, toplumla ters düşer. Başka bir deyişle insan, düşüncesinde gerçekten özgür olarak yaratılmıştır. Ama bu özgürlük ancak toplumun kabulü ölçüsünde geçerlidir ve gerçekte ancak o zaman kişi için bir değere sahiptir. Toplum kısıtlayıcısı ve zorba ise özgür olmak zorunlu bir mücadeleyi gerektirir.
Toplumun hukuk ve siyaset düzeni, kişinin iç dünyasındaki isteklere, aklının kararlarına uyduğu, bunların gerçekleşmesine cevap verdiği takdirde gerçek özgürlükten söz edilebilir. Ama bu ‘gerçeklik” en hoşgörülü, en demokrat toplumlarda bile mutlak değildir. Öyle ise, kişinin zihin ve hayat gücünde yaşayan özgürlük onu gerçekleştirme zamanı gelince, çoğu kez toplumsal engellerle karşılaşır (MUMCU: 1922; 12). O zaman özgürlük, insanın iç dünyasında kaldığı sürece hukukun dışındadır. Onu hukukun konusu yapan toplumun bir kişi dahi olsa diğer üyelerine yansıması ile mümkündür (KAPANİ: 1981; 336). Doğaldır ki, bu engeller, toplumun kurallarına uygun bir özgürlük uygulaması için söz konusu değildir. 

 




Bize Ulaşın