Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 



 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

BİR TOPLUMSAL SORUN ALANI OLARAK BİREYSEL İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ-2

  Aziz ŞEKER/Sitemiz yazarı ve Sosyolog Mahmut ERDİL

    İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğünden, düşünceyi açıklama özgürlüğüne dek uzanan geniş bir uygulama alanını içermektedir. Düşünce tarihinde özgürlük birbiriyle bağdaşması zor olan çok farklı anlamlarda; bazen sosyal, siyasi ve ahlaki, bazen de doğal değişimlerin kavramı etkilemesi, bu kavram üzerine fikir yürüten düşünürün sahip olduğu zihniyet vs. nedenlerden dolayı özgürlüğün çok farklı biçimlerde kullanıldığına tanık oluruz. Örneğin özgürlük, zaman zaman bir güç, kapasite ve yetenek, bir hak, bir bağımsızlık, bir müdahalesizlik, bir tahakkümsüzlük, bir siyasal katılım, bir metot veya bir kayıtsızlık anlamlarında kullanıldığına şahit oluruz. Bu çerçevede düşünce özgürlüğü ilkesini maddeye koyan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 10. maddesi ifade özgürlüğünü şu şekilde düzenlemektedir:




 
 
     1- Herkes, görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğünü, kamu otoritelerinin müdahalesi olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon veya sinema işletmelerini bir izin sistemine bağlı tutmalarına engel değildir.
2- Kullanılması ödev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlüklerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, ülke bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı organının otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanuna öngörülen bazı usullere, şartlara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir (Ş . ÜNAL: 1995; 220).
İfade özgürlüğü ile ilgili Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinde yer alan 10. madde iki seviyede işlenmektedir. İlk olarak, ifade özgürlüğü konusunda bir ilke ortaya konulmaktadır. İfade özgürlüğü güven altına alınmaktadır. İkinci seviyede ise ifade özgürlüğüne karşı izin verilebilir müdahalelerin neler olduğunu düzenlemektedir.
Bu geniş anlamdaki ifade özgürlüğü sözlü ve yazılı anlatım, sanatsal gösterim, kişisel görünüm; gösteri, yürüyüş, toplantı yapma ve örgütlenme gibi özgürlüklerin hepsini içine alır. Kısaca, nasıl ki sadece kitap, makale, roman, hikaye yazmak, yayınlamak değil, aynı zamanda bir resim veya heykel yapmak, bir oyun sahnelemek, bir gösteri yürüyüşüne katılmak, bir dernek kurmak da kişisel veya toplu ifade biçimleridir. İfade özgürlüğünün çağdaş anayasal demokrasilerin temel taşlarından biri olduğu söylendiğinde genellikle bu belirtilerden daha dar anlamda bir ‘ifade’ kastedilir. Bu ifade, özgürlük kullanım biçimlerinin (kılık-kıyafet seçimi toplu ifade biçimleri gibi) korunması gerekmediği anlamına gelmez; burada asıl anlatılmak istenen, dar anlamda ifade özgürlüğünün koruma altında olmasının demokrasinin vazgeçilmez şartı olduğudur. Diğer özgürlükler ifade özgürlüğünden bağımsız olarak da, kendi başlarına korunmayı hak eden özgürlükler olmak itibariyle zaten evrenselliği kabul görülmüş durumdadır. İfade özgürlüğünün değerine ilişkin bu görüşü devlet-toplum ilişkisi açısından görenler, dini, baskıcı bir otorite olanlar dışındaki herkes benimsemektedir. Devlet-toplum ilişkisini faşist bir perspektiften görenler, yani her türlü otoriter ve özellikle de totaliter düzen taraftarları dışında herkes ifade özgürlüğünün değerine ilişkin bu temel görüşü paylaşmaktadırlar. İfade özgürlüğünden yana olanlar arasında da elbette bazı görüş farklılıkları vardır; ama bu ilerideki konuda da değineceğimiz özgürlüğün kapsamı ve dolayısıyla-sınırları hakkındaki anlayışlardan kaynaklanmaktadır.
İfade özgürlüğünün anayasal demokrasinin temel değerlerinden biri olması onun tek muhatabının devlet olduğu anlamına gelir. Bütün temel haklar gibi, ifade özgürlüğü de politiktir. Şöyle ki, herhangi bir ülkede bir insan hakkı olarak ifade özgürlüğünün var olduğunu söyleyebilmek için, 0 ülkenin anayasası başta olmak üzere baştanbaşa bütün hukukun bu hakkı tanıması ve güven altına almış olması şarttır. Bu ise kişilerin görüş, duygu ve düşüncelerini ifade etmelerinin devletçe keyfi olarak engellenmemesini ve ifade ettikleri düşüncelerinden dolayı da devletin başka kişi ve gruplardan gelebilecek baskılara karşı bu özgürlüğün öznesini korumasını gerektirir.
Birey hayatı, kişisel ve toplumsal mücadelelerden oluşmaktadır. Bu mücadelede ifade özgürlüğü, “insan için, kişisel ve toplumsal yaşamın getirdiği bütün sorunlara vermek istediği yanıtları kendi kendine seçme ve hazırlama, davranış ve işlemleri bu yanıtlara uygun hale getirme ve gerçek addettiğini başkalarına iletme olanağıdır (KABOLU: 2002; 334).
İfade özgürlüğünün bir başka tanımı ise; ‘insanın serbestçe bilgilere ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına ya da başkalarıyla birlikte (demek, toplantı, sendika v.b.) çeşitli yollarla (söz, basın, resim, sinema, tiyatro v.b.) serbestçe açıklayabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesidir’ (TONTO ve ÇELİK: 1996; 2).
Birleşmiş Milletler Kişi Özgürlükleri ve Siyasal Haklar Paktı’nın hükmü daha somut ve ayrıntılıdır. Herkese fikir ve kanaat özgürlüğü tanıyan 19. maddeye göre ifade ve kanaat özgürlüğü, “sözlü, yazılı, basın veya sanatsal biçimde ya da tercih edilen başka bir amaçla, ülke sınırları göz önüne alınmaksızın, her türlü enformasyon ve fikirlerin araştırılması, alınması ve yayılmasını” içerir(SANDURSKI: 2002; 229).
Bireysel ifade özgürlüğünün varlığı / koşulları devletin insan hakları olgusu karşısındaki tavrını, sınırlarını da ortaya çıkarır.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN TARİHSEL BOYUTU
İnsanlığın gelişimi ile düşüncenin gelişimi iç içedir. İnsanların alet yapmaları ve doğaya hâkimiyet kurma mücadeleleri, insanların kendisini geliştirmesine yol açmıştır. İnsanın kendini geliştirme mücadelesi, düşünce üretimine ve bu düşüncelerin gelişimine de zemin hazırlamıştır. İnsanın fiziksel evrimi ile düşünsel evrimi iç içedir. Ellerini özgürleştiren insan, özgür kalan elleriyle aletler yapmış ve doğayı dönüştürme mücadelesi yürütmüştür. Ateşi bulan ve eti pişirmeyi öğrenen insanların fiziksel yapıları da değişmiştir. ‘500 bin yıl önce ateşi bulan insan bir süre sonra pişen etten daha lezzetli olduğunu düşünmeye başlamıştır. Uzun bir süre eti pişirerek yemeye başlayan insanın çene kasları zayıflamış ve çene kemiği de küçülmüştür. Ancak çenesi küçülen insanın beyni büyümeye başlamıştır1 (ANAR: 1996; 1 1).
İnsanlık tarihi sürekli yeni düşüncelerin ortaya çıktığı ve geliştiği bir süreçtir. Yeni düşüncelerin ortaya çıkışı ise insanın gelişimini sağlamıştır ki insanlık tarihi somuttan soyuta bir gelişim göstermiştir. 15 bin yıl önce Loscaux mağarasının duvarlarına hayvan figürleri çizen insan, korktuğu hayvanları düşünce gücüyle yenmeye çalışmıştır” (ANAR: 1996; 10). Soyut bilinci gelişen insan, düşüncede de soyutlama yöntemini başarmıştır. Bu gelişim insanlık tarihinde yeni düşüncelerin ortaya çıkması, savunulması ve gerçekleştirilmesi gücünü elinde bulunduranların ve toplumların tepkisi, baskısı ve çoğu zamanda yok etme yöntemleriyle karşılaşmıştır. Egemen olan düşüncelerin, ifadeleri nedeniyle birçok filozof, sanatçı, yazar ve bilim adamı baskı, işkence görmüş tutuklanmış, sürgün edilmiş ve hatta öldürülmüştür. Eski Yunan’da, Tales, Protegras, Piron, Ksenofes, Sokrates, Lucetrus düşünce ve ifade özgürlüğü için mücadele verenlerdendir. Ancak tüm bu baskı ve zulme karşı düşünce ve ifade özgürlüğünün önüne geçilememiştir.
Fikir adamlarının ve filozofların insanlığın gidişinde ne denli etkili olduklarına birçok yazar tarafından dikkat çekilmiştir. Bu konuyla ilgili belki de en ilginç ifadeler ünlü iktisatçı Keynes’e aittir. Lord Keynes şöyle demektedir:

“Siyaset filozofları ve iktisatçıların fikirleri doğru da olsalar yanlış da olsalar, genellikle sanıldıklarından çok daha güçlüdür. Gerçekten dünya başka bir şey tarafından yönetilmez. Kendilerinin herhangi bir entelektüel etkiden muaf olduğunu düşünen pratik insanlar genellikle bazı müteveffa iktisatçıların köleleridir” (YAYLA: 2002; 6).
Keynes’in 1936’da kaleme aldığı bu ifadeler, fikir adamlarının etkilerini biraz abartmak ve karikatürize etmekle birlikte önemli bir gerçeğe de işaret etmektedir. Fikirler çok güçlüdür, uzun vadede fikirlerden daha güçlü silah yoktur. Fikirlerin gücü sadece filozofların varlığına bağlı olmaktan ziyade fikri geliştiren filozoflarla birlikte o fikirlerin entelektüel izleyicilerine ve onların söz konusu fikirleri yayma, yaygınlaştırma, geliştirme ve günün problemlerine uyarlamadaki başarılarına bağlıdır. Aksi takdirde, filozofların ve kitaplarındaki fikirlerinin önemi, vahim biçimde yanıltacak kadar büyütülmüş de olabilir. Başka bir deyişle fikirlerin etkisiyle filozofların etkisi aynı değildir. İlki ikincisinden daha geniştir ve varlığını ikisine borçlu olmakla beraber onu da kapsar. Bu yüzden tesir sağlayabilmek için, fikirlerin, izleyicilere ve daha geniş kitlelere götürülmeye, benimsetilmeye ihtiyacı vardır. İşte bu duruma ulaşan kanaatler, ülkeleri ve dünyayı etkilemekte, biçimlendirmektedir. Bunun en iyi ispatı ise İngiltere, ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin sistemlerinin bu ülkelerdeki fikir hareketlerine paralel olarak zaman içindeki dönüşümleri ve genel olarak 19. yüzyıl ile 20. Yüzyılın temel karakteristik özelliklerinin ortaya çıkış şekli ve sürecedir. Bu fikir hareketlerini gelişim süreci içinde başlangıçtan itibaren ele alacak olursak; İlkçağda, her şeyin aklın süzgecinden geçirilmesi ve doğmaların reddedilmesi düşünürlerin özgür düşünceye sahip olduklarını göstermektedir. Tarihin tekerleği hep ileriye doğru döndüğünden bugün düşünce özgürlüğü konusunda, gücü elinde bulunduran devletlerin kendi yasaları değil, uluslararası insan hakları belge ve sözleşmeleri ölçüt alınmaktadır. Eski Yunanlılardan bugünkü yöntemlere en yakın çalışan bilim adamı Arkhimedes yaptığı deneylerle birçok aygıt icat etmiştir. Ksenophanes ise çok tanrılı dinleri yadsıyarak bütün evreni kapsayan tek bir tanrıyı kabul etmiştir. Anaximenes’in yapıtlarını yorumlayan Ksenophanes, mitolojik tanrılara ilk saldırıyı da gerçekleştirmiştir. Roma da ise “Natura Dearum’ adlı kitabında çağının bütün bilgilerini toplayan Cicero , batıl inanç ve büyülere saldıran ilk düşünür olmuştur. t. Ö • 509 yılında lanüs Brutus önderliğinde gerçekleştirilen Cumhuriyet bir devrimi doğurmuş ve o güne kadar bilinen en geniş demokrasi tarifi yapılmıştır. İlk olarak pleldere oy hakkı verilmiştir. Halka ait olan iktidarın sınırlı süreli temsili yapıları oluşturulmuş ve Konsüller halk tarafından seçilmiş, meclisler yaşama erkini almıştır. Böylece Kral’da somutlaşan iktidarın parçalanmasıyla bağımsızlaşmıştır. Daha sonra Bizans İmp. 1. Justinianos tarafından 529 yılında hazırlatılan Cadex Constitutionum adlı yasalarda yer alan bütün maddeler geçersiz kılınmış ve Justinianos Yasa Derlemesi olarak anılan yasalar, Roma Hukukunun başvuru kaynağı olmuştur.
İ.Ö. V yüzyıl ortalarında Anaxogoras, yıldızların ateş halindeki nesnelerden oluştuğunu söyleyerek, dine karşı bir düşünceyi dile getirmiştir. Anaxogoras, düşüncelerinden dolayı kınanarak yargıç önüne çıkarılmış ve baskılara uğratılarak, Atina’yı terke zorlanmıştır. Tanrılara ilişkin bir kitap yazan Protogras’a karşı bir dinsizlik davası açılmış ve kitabı yakılmıştır. Dinin etkisinde kalmayan Hippokrates ile atomculuğun hipotezini ortaya atan Demokritos’tan sonra bilim ve felsefeyi bir sistem haline koyan Aristoteles “ilk öğretmen” olarak adlandırılmıştır. Engels, Anti Dühring adlı yapıtında Yunan filozofların hepsini doğuştan diyalektikçi olarak belirtirken, Aristoteles’i en ansiklopedik deha olarak nitelendirmiştir. Aristoteles, insanı diğer varlıklardan ayırt eden özelliğin düşünme ve düşündüklerini ifade etme gücüne sahip olmasıdır” der. Bu yüzden de binlerce yıldır, dine karşı aklın üstünlüğünü dile getiren düşünceleri yüzünden birçok yazar, filozof, sanatçı, bilim adamı baskı ve işkencelere uğramıştır. Ancak tüm bunlara karşın bu dönemlerde düşünce özgürlüğünü yasaklayan örgütlü bir baskı sistemi yoktu.
Ortaçağ ise, karanlık bir çağdır. Çünkü bu çağda tek tanrılı dinler, birey ve toplum yönetimine egemen düşünceler baskı altına alınmıştır. Bu yapıyı yöneticiler de siyasal çıkarlar nedeniyle benimsemişlerdir. Onlara göre kurtuluş dindedir. Tanrı ve dinin eleştirilmesi yasaklanmış; buna karşın gelenlerin ise öldürülmesi görev haline getirilmiştir. Bu uygulamalar daha da ileri giderek sapkınlıkları yok etmek amacıyla kilisece yapılan toplu katliamlara izin verilmiştir. Bunun nedeni ise şüphecilerin dinsel dogmalarla çelişen düşünceleri ortaya atmasıdır. 1. yüzyılda ortaya çıkan Gnastisizm Antikçağ Yunan felsefesini, Platoculuğu, Pishagorasçılığı ilkçağın gizemsel edimlerini, Yahudiliği ve Hıristiyanlığı eklektik bir biçimde birleştirmiştir. Gnostiklere göre dinler mutlak bilginin sağlanmasında yetersiz kalmıştır. Onlar için mutlak bilgi, dinsel bilgilerin çok üstünde kurgusal bilgilerdir. Hıristiyanlar, Gnostikleri olarak nitelendiriyor, Gnostikler ise Hıristiyan dogmalarını yadsıyor ve Isa’yı sıradan bir insan olarak değerlendiriyorlardı. Böylece putperest Roma dini ve iktidarıyla Hıristiyanlık kaçınılmaz olarak çatışmaya girmiştir. İmparatoru tanrılaştıran bir dünya devleti olan Roma İmparatorluğu halkları arasında çok sayıda yandaş bulan Hıristiyanlık düşüncesi büyük baskılara uğratılarak kitlesel katliamlar gerçekleştirilmiştir. Bu kıyımın şiddeti de kilisenin bir dayanışma örgütü olarak doğuşunu sağlamıştır.
Hıristiyanlık demokrasi geleneği içinde doğmasına karşın demokrasiyi daraltmış ve imparatorluğun düşümüne neden olmuştur. Başlangıçta halkın yoksulluğu ve adaletsizliği direnişinin bir ifadesi olan Katolik dini, süreç içerisinde egemen sınıfların yığınlara karşı kullanıldığı bir egemen sınıf dinine dönüşmüştür. Değiştirilemez ve eleştirilemez dogmatik değerleri sistemini yerleştiren Hıristiyanlık, bilimsel düşünce ile büyük bir çatışmaya giriyor ve İ.S. 390 yılında İskenderiye’de Piskopos Theophilos tarafından o devrin bütün birikimi toplayan 400 bin ciltlik kitap yaktırılıyor. 415 yılında matematikçi Hypatia, Başpiskopos, Kyril’in kışkırtmasıyla İskenderiye’de halk tarafından linç ettiriliyor.
İ.S. 111. yüzyıl ortalarında Hıristiyanlara yönelik kitlesel kıyımlar artıyordu. 304 yılında Diecletion, resmi tanrılara kurban kesmenin ve ellerindeki kutsal kitapları resmi görevlilere teslim edemeyenlerin idamla cezalandırılacaklarını açıklamış ve bu yasa 9 yıl yürürlükte kalmıştır. İ.S. 313 yılında İmparatorluğun Hıristiyanlığı benimsemesi, Hıristiyanların Roma İmparatorluğu’nun kurumsal çerçevesi içinde geliştirecek ve yeni bir uygarlığın ideolojik ve kültürel temeline dönüşmesini sağlayacaktır. Aynı yıl, Hıristiyanlık özgürlüğüne kavuşmuş ve kilisenin malları iade edilmiştir. 345–430 yıllarında St. Augustine din içi ve din dışı ayrımını ölçüt olarak, kiliseyi tanrının dünyevi aracı olarak her şeyin üzerine koymuş, kilise dışı olan her şeyi din dışı olarak görmüş, bu da insanlığı kültürel evrimden kopartmıştır. 1210 yılında Sens Bölgesi Ruhani Meclisi, Aristoteles’in doğa felsefesi üzerine olan kitaplarını ve bunlara ilişkin yorumları okumayı yasaklıyor ve yaptırım olarak da dinden aforoz etme kararını almıştır.
Batı Roma İmparatorluğu, V. yüzyılda çökmüş, ancak Roma Hukuku 1253 yılına değin Bizans İmparatorluğu’nda yürürlükte kalmıştır. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü uzun bir süre kilisenin tek örgütlü toplumsal güç olmasına neden olmuştur.
Eski Hindistan’da düşünce özgürlüğü Batı’ya kıyasla daha derin köklere dayanmaktadır. Hint düşünürlerinin en önemli özelliği sonsuz hoşgörülü olmalarıdır, Kast sisteminin egemen olduğu, rahiplerin önem kazandığı Hint toplumunda tanrıtanımaz öğreti ve düşünceler gelişmiştir.
Eski Çin düşüncesinde ise karşıtlıkları yok etmeden uzlaştırma ve barışa ulaşma eğilimi, Çin’de derin bir hoşgörünün yerleşmesini sağlamıştır. ‘Bir Çin atasözü şöyle der: Üç din, bir aile’ (Anar: 1996; 16). Bu söz, üç dinin (Konfüçyüs’çülük, Taoculuk ve Budacılık) bir arada, barış ve uyum içinde yaşadıklarını göstermektedir.
Mezopotamya, Mısır, Çin ve Hint’in eski uygarlıklarında matematik ve tıp alanlarında birçok yapıt üretilmiş, fakat bu dönemde bilim başlangıcı olarak adlandırılan bu çalışmalarla dinsel dogmalar arasında bir çatışma görülmemiştir.
Çin’de, İ.Ö. 213’te Çin Hanedanlığı Başkanı kitap yakma kampanyası başlatmıştır. Ancak toplumsal tepkiler ve çatışmalar sonucu, yasalar ve idari mekanizmalar demokratikleştirilmiş, doğrudan dolaşım ve ticaret özgürlüğüne dayalı bürokratik bir devlet kurulmuştur
Arabistan’da doğup gelişen tek tanrılı bir din olan İslamiyet Hıristiyanlıktan farklı olarak şeriat adı verilen bir devlet düzenini de beraberinde getirmiştir. İlk Müslümanlar tam bir kıyıma uğramış, büyük boyutlu baskılar görmüştür. Ancak güç dengeleri Müslümanların lehine değiştikten sonra, bu kez İslamiyet adına zorla din kabul ettirilmeye çalışılmış ve değişik dinlerden insanlar baskı altına alınmıştır.
İslam’dan önce Arap toplumunda bilime ilişkin herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Bilim tarihinde IX. yüzyılın ilk yarısına adını veren Musa El Harezmî, matematikte çığır açan yapıtların yazarıdır. Ebu Bek-ür Razi ise tıpta Galenos tarafında başlatılan gözlem ilkesini getirmiştir. Aristoteles’ten sonra ikinci öğretmen olarak anılan Farabi ise peygamberlerin gerçekleri bilmediğini açıkça dile getirmiştir. Filozof, hekim ve matematikçi olarak tanınan İbni Sina, düşünceleriyle dinden kopmuş ve bilimsel düşüncenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. XII. yüzyılda Batı’nın en çok tanınan Arap filozofu olan İbn-ür Rüşd’ün kitapları özgür düşünceleri dile getirdiğinden dolayı, Fas Hükümdarı Ebu Yakub Yusuf tarafından yaktırılmış ve kendisi Cardoba’ya sürülmüştür. XI. yüzyıldan itibaren skolastik düşünce egemen olmuştur. İbn-ür Rüşd’ün yapıtları 12 10 yılında da Paris Üniversitesi’nce yasaklanmıştır. Ancak Doğu’da XII. yüzyıldan sonra bilimsel alanda büyük yapıtlar üretilmemiştir.
Eski Yunan uygarlığında ‘Karanlık Çağ’ olarak adlandırılan bilgi düşmanlığı dönemi insanlığın üzerine bir kâbus gibi çökmüştür. Ortaçağ olarak adlandırılan V. ve XV. yüzyıllar arasını kapsayan bu dönemin en karakteristik özelliği, ideolojik üst yapıların egemen dinsel karakterini oluşturmasıydı.
İngiltere’de XIII. yüzyılda Rager Bacon adlı keşiş, dinsel sıfatına karşın, Özgür düşüncesiyle bilime güç vermiştir. Bacon, deneye dayanan bilimi savunmuştur. Kilise ise bu düşünceleri son derece tehlikeli bularak, her zaman Olduğu gibi Bacon üzerinde de baskı uygulamış; Bacon’un kitap yazmasını ve öğretim yapmasını yasaklamış ve sürgüne göndermiştir.
Kilisenin örgütlü tek güç olarak toplumsal yaşama egemen olması, kilise karşıtı özgür düşüncenin ezilmesini ve işkencenin yasal, sistematik bir yöntem olarak kurumsallaşmasını doğurmuştur.
Tümevarımcı araştırma yolunu açanlardan Occamlı William, soyut kavramları ve düşsel nitelikleri kesip atmış; gözlem ve deneye dayanan bilgi kuramını ortaya koymuştur. 1473 yılında Paris Üniversitesi, William’in teorilerinin okutulmasını yasaklarken, bu yıllarda bir din adamı olan Nicolas de Cusa, dünyanın güneş etrafında döndüğünü açıklamıştır. Böylece 14, 15 ve 16. yüzyılları içine alan, öncelikle İtalya’da sonraları diğer ülkelere yayılan Rönesans akımı, düşünsel ortamın oluşmasına olanak vermiş ve bilginin ilerlemesini sağlamıştır. Bu düşüncelerin yayılması amacıyla ilk kitap basımı da bu dönemde gerçekleştirilmiştir. Özellikle gazeteler siyasal düşünce özgürlüğünü geliştirmiştir.
Yeniçağ düşünürleri, tekrar İlkçağdaki akıl ve bilgiye dayanan özgürlüklere dönmüşlerdir. Ancak İlkçağ, Ortaçağ ve Yeniçağda kurulan ve yaşayan devletlerin tümü din temeline dayandığından yöneticilerin yetkilerini “din” den almaları gerekmektedir. Egemenlik bir dine dayandırılınca, devlet işinin dinin esaslana göre yürütülmesini zorunlu kılmaktadır. Bu da zamanla din ve devlet işlerinin içice girmesinin sakıncalarını gündeme getirmiştir. Öyle ki, tek tanrılı dinler öteki dünyaya yöneldiğinden birey yaşam sürecinde günahla yaşamaya itilmekte ve düşünce özgürlüğü sınırlandırılarak, düşüncenin ifadesi engellenmektedir.
Düşünce özgürlüğü denildiğinde, düşünceyi özgürce ifade edebilmek anlaşılır. Düşünceyi sınırlayan en büyük erk ise görüldüğü gibi “devlet”tir. Devlet yasaları ile düşüncenin sınırlarını çizer ve bu sınırları aşan düşüncelerin “suç” olduğunu ilan ederek “cezayı” devreye sokar. Düşünce özgürlüğünün sınırları erki elinde tutan güç odağı değiştikçe genişleyebilir ya da daha da daralabilir. “Suç” ve “ceza” tarihsel dönemlere ve toplumlara göre değişkenlik gösteren kavramlardır. Batı belirleyici olan ise erki elinde bulunduran güç odağıdır.
İnsanın dünyadaki yaşamının önemi üzerine bir öğreti geliştiren Martin Luther, 152 l’de Kilise tarafından aforoz edilmiş ve yapıtları Roma’da yaktırılmıştır.
Copemicus’un dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini geliştirerek, buna yönelik kanıtlar ortaya koyan İtalyan astronom fizikçi Galilei Galileo, mahküm edilmiş; düşüncelerine yasak ve sınırlamalar getirilmiştir. XVI. yüzyılda Roma Katolik Kilisesi‘nin reforma dönüştürülmesi hareketi sonucunda Protestan Kiliseleri kurulmuştur. ‘Bütün dünyada özgürlük soruşturmaya uğramış; akıl başkaldırma sayılmış ve korkunun tutsağı olan insanlar düşünmekten korkar olmuşlardır. Fakat gerçeğin öyle bir karşı konulmaz doğası vardır ki; tek isteği, tek arzusu ortaya çıkma özgürlüğüdür” (PAINE: 1993; 193)
Francis Bacon (1561-1626) İngiliz maddeciliğinin ve modem deneysel bilimlerin öncüsü olarak nitelendirilmektedir. Bacon’un yapıtları bilimsel dünya görüşüne önem kazandırmıştır. Şair Oliver Smith ise yapıtlarında bireysel ve toplumsal özgürlükleri savunmaktadır.
Dante’nin “İlahi Komedya” ve Machiavelli’nin “Hükümdar” adlı yapıtlarında dini eleştirme hakkına dayalı laik bir anlayış ortaya atılmıştır. Katolik kilisesinin merkezi ve baskıcı yapısına karşı tepkiden doğan laiklik; ulusçuluk, olguculuk ve siyasal liberalizm gibi akımlarının doğmasına yol açmıştır. Laiklik feodal aristokratik siyasal yapılara karşı burjuvazinin siyasal ve kültürel istemleriyle yükseliyordu.
Kısaca “Reform” akımının doğmasıyla kilisenin para karşılığı günah alması, yapılan zulmü, baskıyı, kilisenin devletin yerine geçmesi engellenmiştir. Son olarak, 14. yüzyıl başında kilise yeniden düzenlemeye başlamıştır. Dinde gerçekleştirilen yenilikler karşısında kilise daha da hırçınlaşarak birçok düşünürün ölümüne neden olmuştur. Giordam Bruno, Ozan Marlowe, Legate, Jan Dark ölen düşünürler arasındadır.
Kaldı ki, bu yaptırımları hiç biri aklın büyümesini, düşünce ve kanaat özgürlüğünü kısıtlayamamıştır. Tüm bu gelişmeler sonucu dinler gerilemiş, dinsel hoşgörü artmış, dinsel inançların yerini laik ve özgür düşünceye bırakmıştır. Dinsel hoşgörüden sonra Voltaire, Rousseau ve arkadaşlarının yol açtığı Fransız Devrimi ve Felsefe ile XVIII. yüzyılda Batı’yla aydınlanma çağı gelmiş, aydınlanma çağı ile birlikte karanlık düşünceler, kör inançlar yerini bilimsel, özgür düşünceye bırakmıştır. Aydınlanma hareketiyle yeni bir insan ve toplum anlayışı yeni bir değerler sistemi gelişmiştir. Aydınlanma çağı adını düşünürlerin, düşünceleri özgürce ifade etmelerinden dolayı almıştır. İngiliz devrimi ve Fransız ansiklopedistlerinin (Rousseau, Voltaire, Diderot, d’ Alembert, Concordet) düşünceleri eski ideolojik sistemi köklerinden sarsmıştır. Voltaire, “Voltaire, “Düşüncesini açıklayamadıktan sonra, insanlar arasında hiçbir özgürlükten söz edilemez” der. Voltaire “Felsefe Sözlüğü” adlı ünlü yapıtının “Düşünce Özgürlüğü” başlıklı bölümünde Kant Medrosa ile Başkomutan Milord Boldmind arasında ilginç bir diyalog kurmuştur. Diyalogda Boldmind, ilk Hristiyanların düşünce özgürlükleri olmasaydı, Hıristiyanlığın ortaya çıkamayacağını belirtmiş ve düşünce özgürlüğü ve özgürlüğü yıkmak istediğini belirtmiştir. Boldmind şöyle der: “.... Bir oyunu seyrederken herkes düşüncesini özgürce söyler, kimsenin de rahatı bozulmuş olmaz! “ Biz İngiltere’de ancak herkes kendi fikrini özgürce söylemek hakkına kavuştuğundan beri mutluyuz” (VOLTAIRE: 1992; 161-163).
Son olarak 19. yy’a baktığımızda ise bu yüzyılda yeni kavramların oluştuğu görüyoruz.
Aydınlanma felsefesinin en önemli temsilcilerinden Alman filozof Immanuel Kant, “düşünmenin yargılamak” olduğunu söyler. Kant, bütün dinleri üstü kapalı ama sen biçimde eleştirerek, inanç konularının ahlak konularından kesin çizgilerle ayrılması gerektiğini savunmuştur. Kant, l784’te aydınlanmayı “insanın kendi suçuyla içine düştüğü bir ergin olmayış durumundan kurtulması; aldın her yanını, her yerde açıkça kullanma özgürlüğü” olarak tanımlar; Kant’a göre; “Aydınlanmacı olmak, insanın kendi aklını bir başkasının yönlendirmesi ve kılavuzluğuna yer vermeden kullanabilmesi” demektir (BUHRSCHRAEDER, BARCK: 1984; 7). Engels, Kant teorisinin astronominin Copernicus’tan sonra yaptığı en büyük ilerleme olduğunu belirtmiştir.
Marx ise, özgürlüğün doğayla olan karşılıklı ilişkilerini rasyonel bir biçimde düzenleyen ve doğayı ortak bir denetim altına sokan toplumsal insan tarafından gerçekleştirileceğini ve kendi başına amaç olan insan enerjisinin gelişmesiyle gerçek özgürlük aleminin başlayacağını savunmuştur.
John Locke, düşünce özgürlüğünü mutlak haklardan birisi olarak niteler. Roosevelt’in dört özgürlük olarak saptadığı özgürlüklerden ilkinin dünyanın her yerinde konuşma ve ifade özgürlüğü olduğunu belirtir.
Özgür düşünce bu dönemde daha da yaygınlaşmış ve ifade özgürlüğü ile insan hakları olarak oldukça ilerlemiştir.
1776 Virginia İnsan Hakları Bildirisi’nde “Özgürlüğün en güçlü kalelerinden birisi de basın özgürlüğüdür; despotik yönetimler dışında, asla sınırlandırılamaz”.
1689 İngiltere İnsan Hakları Bildirisi’nde (madde 12) (Bill of Rights) Konuşma özgürlüğü vardır; Parlamento’daki tartışmalar ve görüşmeler, Parlamento’dan başka hiçbir yerde ya da mahkemede suçlama ya da soruşturma konusu yapılmamalıdır” (madde 5)
26 Ağustos 1789 tarihli Fransız İnsan Hakları Bildirisi, ‘Düşüncelerin bir kanaatlerin başkalarına serbestçe konuşabilir, yazabilir ve başarabilir” (madde 11) demektedir.
1945 yılında kabul ve ilan edilen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ise; “Her insanın düşüncelerini serbestçe ifade etmek hakkı vardır: Bu hak düşüncelerini rahatsız edilmeyen başkalarına aktarmak, ülke sınırlarına bırakmaksızın haber ve düşünceleri her türlü iletişim aracıyla aramak, elde etmek ve yaymak özgürlüğünü kapsar” (madde 19) der.
3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ifade özgürlüğünün, “herkesin düşüncesini serbestçe ifade etmesi” (madde 10) hakkını tanır.
Görüldüğü gibi ifade özgürlüğü ulusal ve uluslar üstü belgelerle güvence altına alınmıştır.
Fransız Buffon’un yerkürenin oluşumu hakkında yeni kavramlar getirmesi Marx’in diyalektik mantığını bir düşünce yolu olarak kullanmaya başlaması; Fichte, Kant’ın akılcılığından yola çıkarak insanlığın ödevden geldiğini savunması düşünce ve ifade özgürlüğünün gelişim sürecine katkı sağlayacak bir birikim oluşmuştur. Tüm bu gelişmelerden sonra tek bir yargıya varıyoruz. Bu da; düşünce ve düşüncelerin ifadesi yaşamın vazgeçilmez unsurlarından biri olduğudur.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN ALANI, GEREKÇELERİ VE KAYNAKLARI
Düşünce özgürlüğü sorunu ilk bakışta hukuk alanında kendini göstermez. Düşünce, kişinin içsel yaşamının en gizli alanından kaynaklanır. Hukuk ise, amacı gereği sadece dışa vurulan toplumsal davranışlarla ilgilenir. Aslında düşünce özgürlüğünü ilan etmeye gerekte duymaz. Çünkü ne düzenlenebilir, ne de sınırlanabilir, bireyin ruhsal alanı iktidarı müdahale alanı dışında kalır.
Ne var ki, düşünce kendiliğinden oluşmaz, onu geniş ölçüde dış belirleyiciler hazırlar. Genel olarak toplumsal yapılar, iktisadi koşullar ve kültürel miraslar düşünce yaşamını yönlendirir. Düşüncenin oluşumunda kitle iletişim araçlarının (basın, radyo, tv, gibi) tabi olduğu rejim önem taşır. İnsan saf düşünce ile sınırlı olmadığından, düşüncesi davranışlarını biçimlendirir ve onu çeşitli işlemlerle dışa vurur. Düşüncelerin açıklanması ve yayılması kavramları özgürlüğe oldukça geniş bir etki alanı sağlamıştır. Ancak düşünceyi açıklama ve yayma kavramları, yalnızca düşüncelerin dış dünyaya, üçüncü kişilere aktarılması bildirilmesi biçiminde dar ve pasif olarak algılayamayız. Geniş anlamda açıklama ve yaymadan, bir düşüncenin ilanını, açıklanmasını, ona çağrıyı, önerilmesini, telkinini o düşünce açısından ikna edilmesini, bir düşüncenin propagandasını, eleştirisini, reddini, ona karşı çağrı yapılmasını ve bir düşünce için mücadele yapılmasını anlamak gerekir.
Düşüncelerin açıklanması arzu edilen etkinin korunmasına hizmet ettiği gibi, aynı zamanda muhataplarla ilişki kurulması olanağının korunmasına da hizmet eder. Buna karşın iletişime hazır bir muhatap kitlesinin sağlanmasını talep etme hakkı içermez.
Bir düşüncenin muhataplarında bir etki doğurma, onların kanaat ve davranışını değiştirme amacının olması, o düşünce açıklanmasının anayasal korumadan dışlanması anlamına hiçbir zaman gelmez. İletişim içinde üçüncü kişilerde etki doğurmak, onları ikna etmek, düşünceleri açıklamanın varlık nedenidir. “Kaldı ki, her düşünce geçişlidir, doğası gereği iletişimseldir. Sözle, yazıyla, öğretim yoluyla ‘Düşünce ve Kanaatlerin İletişimi’ toplumsal bir fenomen olarak doğrudan doğruya hukuk alanına girer” (KABOLU: 2002; 334). Bu nedenle iletişimin ilksel biçimleri olan mektuplaşma, özel bir yerde ya da toplantıda konuşma da etkinlikler, ‘özel yaşam alanı’ çerçevesinde yasal korunmadan yararlanırlar.
Alman Anayasa Mahkemesi’ne göre de düşünce açıklamasının anlamı, dışsal dünya da düşünsel etki doğmasını sağlamak, düşünce oluşturucu ve ikna edici bir biçimde genelin üzerinde etki bırakmakta kendini gösterir. Nitekim bir düşünce açıklamasının temelini oluşturduğu bir boykot çağrısı, kamuoyunu esaslı bir biçimde ilgilendiren bir soruna ilişkin bir düşünsel tartışmanın aracı olarak kullanılıyorsa, yani özel bir tartışma değil, toplumun politik, ekonomik, sosyal veya kültürel yararlarına ilişkin endişeye dayanıyorsa, anayasal korunmadan özellikle yararlanılır.
Düşüncenin, dışa vurum ve iletişimi, alanlara ve kullanılan usullere göre bir dizi farklı özgürlüklere denk düşer. Örneğin; hangi alan olursa olsun bireyin kendi gerçeğini tercih etme özgürlüğü, ahlak ve din karşısında insan davranışlarını konu aldığından “Vicdan Özgürlüğü” adını alır. Kanaat özgürlüğünün din alanında dışa vurumu ise ibadet özgürlüğünün kullanılmasıdır.
Düşünce özgürlüğü bilgilenme hakkı ve kanaat özgürlüğü ile başlar, ifade özgürlüğü ile devam eder. Birçok özgürlük (toplantı, gösteri, dernek vb.) düşünce ve ifade özgürlüğü için aracı bir işlev görmekte, bir yönüyle düşünce ve ifade özgürlüğüne kaynaklık etmektedir. “Buna karşılık düşünce ve ifade özgürlüğünün kendiside diğer hak ve özgürlüklerin önemli bir kısmı için “besteleyici” bir işlevi yerine getirmektedir.” (KABOĞLU: 2002; 334). Şu halde düşünce ve ifade özgürlüğü “eksen” özelliğine sahip olup, buna ilişkin hukuksal rejim ötekileri doğrudan etkilemektedir. Düşünce ve ifade özgürlüğü aynı zamanda çoğulculuğun ve demokratik rejiminde ön koşulunu oluşturmaktadır ki ifade özgürlüğünün gerekçelerinden ilkini de demokrasi oluşturacaktır. Buna göre ifade özgürlüğü demokrasinin “olmazsa olmaz” şartıdır. Çünkü ifade özgürlüğü toplumda kanaat oluşumunun ve kamusal tartışmanın varlığını mümkün kılan bu demokratik amaçların gerçekleşmesi bakımından da vazgeçilmezdir. “Demokrasi açık uçlu, desantralize bir süreçtir” (ERDOĞAN: 2001; 9). Fikirlerin serbestçe dile getirilmediği bir toplumda hep birlikte tespit etmemize imkan verecek bir tartışma ve müzakere ortamını oluşturmak mümkün değildir.
Bu çerçevede kamusal eleştiri demokrasinin temel taşıdır. Demokratik kamusal tartışma ancak özgür eleştiri ve meşru muhalefet sayesinde mümkündür. Eleştiri yoksa meşru sayılan bir muhalefet de yoktur. Eleştiri ise her türlü ifadenin serbest olduğu yerde mümkündür.
Eğer demokraside en üstün otorite “halk” ise ve demokrasiden söz ediyorsak, son kararı ancak “halkın verebileceğini de kabul ediyoruz demektir. Bu da, her şeyden önce, halkın bütün görüşlerden haberdar olmasını gerektirir. Bu bağlamda, özgür ifade ve eleştirinin “toplumun ortak değerlerini sarstığından yakınanlar görünüşte halktan yana olsalar da aslında demokrasinin karşısındadırlar. Çünkü onlar toplumun ne düşündüğünü bildiklerini ve onun kendi düşündükleriyle aşağı yukarı aynı olduğunu varsaymaktadırlar.
İfade özgürlüğünün ikinci gerekçesini ise ifade özgürlüğü ve kendini gerçekleştirme almıştır. Buna göre, ifade özgürlüğü kişinin kendini gerçekleştirmesine, bireyin gelişimine hizmet eder. Bireyin kendini gerçekleştirmesi, bütün insani değerlerin dayanağı ya da destekleyicisi niteliğinde olmasından en temel ahlaki değerlerden biridir.
İfade özgürlüğünün üçüncü gerekçesi “Paternalizm Karşıtlığı”dır. Paternalizm karşıtı görüş, “düşünceleri yasaklamanın, kişilerin ulaşabileceği görüş ufkunu keyfi olarak daraltmak” demek olduğundan hareket eder (ERDOĞAN:
2001; 10). Oysa bireyin neleri okuması, izlemesi, görmesi, dinlemesi gerektiğine başkaları değil kendisi karar vermelidir. Kişinin paternalist himayeciliğe ihtiyacı yoktur. Bu tür bir himayecilik, kişinin sadece iradesine tercih özgürlüğüne değil, aynı zamanda insan olma onuruna ve kişiliğine saygısızlıktır.

ifade özgürlüğünün dördüncü gerekçesi ise fikirler piyasasıdır. İktisadi mallarda olduğu gibi, fikir ürünlerinde de rekabetçi bir piyasaya ihtiyaç vardır. Her fikir ürünlerinde de rekabetçi bir piyasaya ihtiyaç vardır. Her fikir birbiriyle yarışmalıdır ki gerçek ortaya çıksın.
“Yasaklamanın Ters Etkisi” ise diğer bir ifade özgürlüğü gerekçesidir. Faydacı bir açıdan bakıldığında, ifade edilmesi yasaklanan fikirlerin aslında koruma altına alınmış olacaklarını anlamış olmak gerekiyor. Bir fikir yasaklamak, yasakçıların zannettikleri gibi, genellikle o fikrin aleyhine sonuçlar vermez. Çünkü, bir fikri yasaklamakla, ona bir nevi dokunulmazlık kazandırılarak, onun eleştirilecek yanlışlığının ortadan kaldırmış oluyoruz. Yasaklanan fikrin aslında yanlış olduğu kanıtlanmadığından pek çok insan onu doğru kabul edecektir. Bu nedenle özelliklede fikirler söz konusu olduğunda, yasakçılık kesinlikle zararlıdır.
İfade özgürlüğünün son gerekçesi ise ifadeyi yasaklamanın şiddete zemin hazırlamasıdır. Fikirlerin ifadesini yasaklamak pratik olarakta işe yaramaz. Çünkü, yasaklanan görüşler ortadan kalkmazlar; aksine kendini ifade edecek başka yollar bulurlar. Bu yolların en tehlikelisi de barışçıl olmayan ifade biçimlerine yönelmedir. Bundan dolayı, yasakçılık yararsız değil, aynı zamanda zararlıdır da.
İfade özgürlüğünün liberal-demokratik toplumlar için vazgeçilmez, asli bir değer olduğu konusunda görüş birliği bulunmakla beraber, bu özgürlüğün kapsamı ve sınırları konusundaki görüşler farklıdır. Genel olarak, barışçı ifadenin hukuken korunması, buna karşılık şiddeti tahrik ve teşvik eden düşünce açıklamalarının cezai yaptırıma bağlanmaları gerektiği üstünde görüşler vardır. Ayrıca başkalarını inciten, hakaretvari ifadeler de bugünkü hukuk düzenlerinin çoğunda yasaklanmıştır. Genellikle muhafazakar çevrelerin saldırılarına maruz kalan ve pozitif düzenlenince de çoğu zaman sınırlandırılan başka bir ifade ise pornografıdir. Nihayet, son zamanlarda Batı demokrasilerinin çoğunda çeşitli etnik veya dini toplulukları ve cinsiyetlerinden veya cinsel tercihlerinden dolayı kişileri tahrik eden veya aşağılayan düşünce ve duygu açıklamaları ile kimi tarihsel olayların -Nazilerin Yahudi katliamı gibi- gerçekte ya hiç olmamış veya abartmış olduğu yönündeki ifadelerinde yasalarla yasaklanması yoluna gidildiği görülmektedir.
1989 yılında Avusturya’da, 1990 yılında Fransa’da, 1992 yılında Avusturya’da ırkları aşağılama veya Holocoust’u inkâr etmeyi yasaklayan ve bu nitelikteki ifadeleri cezaya bağlayan kanunlar kabul edilmiştir. Danimarka’da ise Sivil Holkler Kanunu, ırkı, dini, etnik kökeni veya cinsel yönetimi dolayısıyla bir kimseyi kötülemeyi, aşağılamayı ve küçük düşürmeyi yasaklamıştır.
Bu yönelimlerin altında genellikle gerçeği korumak, ezilenlere yardım etmek ve sözlü şiddetin neden olduğu acıyı önlemek yatmaktadır. Bütün bu eğilimlere bakıldığında özgür ifadenin vazgeçilmez bir unsuru oluşturan ‘araştırma ve “eleştirme” hatırı sayılır derecede azaltabilecek niteliktedir. Oysa ifade özgürlüğüyle ilgili temel soru, ifade özgürlüğünün ‘fikirler ve görüşlerin mi yoksa ‘makul ve makbul görüşler” in mi serbestçe mübadelesini gerektirdiği sorusudur.
İfade özgürlüğünü görünüşte makul ve makbul amaçlarla sınırlandırmaktan yana olan ve hem araştırma özgürlüğünü hem de genel olarak gelişmeyi tehdit eden iki düşünce ve ön kabulün varlığından söz edebilir. Bunlar; Fundamentalizm ve İnsaniyetçiliktir.
Fundamentalizm kelimesi, ilk anda dini bir çağrışım yapmaktadır. Fundamentalizmin dini bir olgu olduğunun düşünülmesi, aslında bu kelimenin bir zihniyetle ilgili bir olgu olduğunun göz ardı edilmesine veya bunun hiç fark edilmemesine yol açmaktadır. Oysaki fundamentalizm bir düşünüş tarzını ifade etmektedir. Bu bakımdan, dünyevi ideoloji veya dünya görüşlerine mensup olanlar fundamentalizm olabilirler ve olmaktadırlar. Bu tür fundementalizm dini olanından daha az tehlikeli değildir. Hatta zaman zaman daha zararlı sonuçlarda doğurabilirler. Söz gelişi, kimi yazarlar günümüz Amerika’sında genel olarak entelektüel özgürlüğü ve bu arada ifade özgürlüğünü asıl tehdit edenin “dincilik” değil laik fundamentalizm olduğuna dikkat çekmektedirler.

Dini bir hareket olarak değil fakat entelektüel bir tarz olarak fundamentalizm ise gerçeğin apaçık olduğuna inanmayı ve hakikat iddiasında bulunan kişinin yanılmış olabileceğini kabul etmemeyi ifade eder. Böyle bir ortamda ise tartışmaya, eleştiri ve muhalefete, görüş farlılıklarına yer yoktur. Fundamentalist anlayışta düşünceler “doğru olan ve yanlış” olanla diye kategorize edilir; “yanlış” düşünce sahipleri toplumsal ve siyasal süreçlerden dışlanır, hatta saf dışı edilirler. Yanlış inancın suç olduğu yönündeki totaliteryen düşünce modem olmadığından, sosyal ilke olarak benimsenmesi halinde fundamentalizm totaliteryenizme yol açar.
“İnsaniyetçi” düşünce ifade özgürlüğüyle ilgili olarak şöyle der: “Hiç kimseyi incitmemeli, rencide etmemeliyiz, acıya neden olmamalı ve acıya neden olunmasına izin vermemeliyiz. Kelimeler veya fikirlerle dahi olsa başkalarını incitmeye hakkımız yoktur. Bu nedenle, insanlara acı veren, onları inciten inanç ve görüşleri (ırkçılık, antisemitizm, din karşıtlığı, cinsiyetçilik ve cinsiyetçi önyargılar vb.) ayıklayan bir sosyal sistem kurmamız gerekiyor” (ERDOĞAN: 001; 12). Ne var ki görünümüne rağmen bu ilke gerçekte entelektüel özgürlüğü, eleştiriyor ve barışçı bir şekilde bilginin aranması çabasını öldürücüdür. Tarihte, insanlık için çoğu önemli bilgilerin başlangıçta birçok kişi, grup veya topluluğu inciten birer ifade olarak ortaya çıktıklarını göstermiştir. Bir zamanlar dünyanın evrenin merkezi olmadığı düşüncesi pek çok dindarı dehşete düşürmüş ve bunu Tanrıya bir hakaret olarak algılamışlardır.
Özgür araştırmanın esası şiddetin yerine eleştiriyi yerleştirmesidir; eleştiri güce veya şiddete başvurulmasını önler. Eleştiri bir şiddet değildir ve incitici sözlerin bir tür şiddet olduğu düşüncesi ölümcül bir hatadır.
“İnsaniyetçi” anlayışın ciddi bir sakıncası doğruyu siyasi otoriterin kararlaştırması ciddi bir sakıncası doğruyu siyasi otoritenin kararlaştırması gerektiği şeklindeki tehlikeli düşüncenin yolunu açmasıdır. Çünkü, incitici, saldırgan ve tezyif edici ifadeleri böyle olmayanlardan ayırmayı siyasi otoriteye bırakmak büyük bir kapı açmaktır. Bunun en büyük tehlikesi insanların “yanlış” veya” tehlikeli” inanç veya kanaatlerinden dolayı cezalandırılması gerektiği düşüncesine götürme potansiyeli taşımasıdır.
İfade özgürlüğüyle ilgili sınırlandırmaların büyük ölçüde ‘özgürlük korkusuyla bağlantılı olduğu söylenebilir. Bu korku sadece yönetici elitlerin özgürlüğün kurulu düzenlerini ve hegomanyaları sarsmasından korkmasıyla sınırlı değildir. Bunun ötesinde bireysel ve toplumsal düzlemde hissedilen bir korkuyla karşı karşıyayız. Erich Fromm. bu korkuyu çok iyi teorize etmiştir. “Ona göre; düşüncelerimizi ifade etme özgürlüğü ancak kendi düşüncelerimize sahip olabildiğimizde bir anlam kazanır. Başka deyişle, ifade özgürlüğünün dışsal otoriteden azade olması, ancak içsel psikolojik durumun bireyselliğimizi oluşturma ve geliştirmeye imkân vermesiyle gerçekleşebilir” (ARSLAN: 2001; 22). Bireyselliğin önündeki en önemli psikolojik engel de özgürlük korkusudur. Güçsüzlük, yalnızlık ve yabancılaşmanın doğurduğu bu korku, beraberinde özgürlükten kaçışı getirmektedir. Özgürlük korkusundan kaçan insanlar teslimiyetçidir.
Özgürlük korkusunun kuvvetli bir şekilde kök saldığı bir toplumda, özgürlük korkulan bir tehlikedir. Bu durumda yapılması gereken özgürlük korkusundan kurtulmaktı. Bu korkuyu yenmek terapiyi gerektirmektedir, toplumsal bir terapiyi ve bu terapinin başlangıç noktası özgürlüğün korkulmaması gereken bir şey olduğuna insanları inandırmaktır. Bu bağlamda Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin liberal yargıçlarından Hugo Black ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına şiddetle karşı çıkar ve bir karşı oy yazısını şöyle bitirmişti:
“Özgür olmaktan korkmamalıyız, ondan korkanlara bile zararı olmaz”(ARSLAN:2001; 22).
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNDE EŞİTLİK, DEMOKRASİ VE LAİKLİK
Geniş anlamda ifade özgürlüğü, eğitim, bilim-sanat, basın özgürlüğü ve Özgürleşme, toplantı ve gösteride bulunma hakkıdır. Gerçekten, eğitim, bilim- sanat ve basın özgürlüğü, bu özgürlüğün özgün biçimleridir. Öte yandan insanlar tek başlarına hareket edebilecekleri gibi, örgün veya yaygın olmak üzere birlikte de hareket edebilirler. Bundan ötürü her çeşit “örgütlenme hakkı, insan hakkı sayılmaktadır” (ÇIZAKÇA: 2002; 9).
İfade özgürlüğü böyle geniş algılandığından özgürlüklerin sınırı, çatıştıkları değerlere koşut olarak artmaktadır. Bu halde özgürlükler oranlı olmak kaydıyla, kamu düzeni, genel ahlak, genel sağlık, güvenlik, milli savunma, kişilik hakları vs. nedenleriyle sınırlandırılabilmektedir. “Zaten bu husus artık iç mevzuat haline gelmiş olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde öngörülmüş bulunmaktadır” (ÇIZAKÇA: 2002; 10).
Demokrasi, yurttaş-bireyler için olabildiğince fazla, eşitlik ve özgürlüğü sağlayabilen bir devlet yönetimi şeklinde tanımlanabilir. Fizikçiler için uzay ve zaman kavramları ne ise siyaset felsefecileri için de eşitlik ve özgürlük odur. Demokratik devlet yönetimini oluşturan ve diğer sistemlerden ayıran bu değerlerdir. Bu iki kavram, siyaset felsefesi disiplininin oluşumunu hizmet etmişlerdir. Fakat, demokratik yönetimlerin amacının eşitlik ve özgürlük ideallerini pratikte birleştirmek olduğunu söylediğimiz de, karmaşık bir bilmece ortaya çıkar.
Özgürlük, “birbiriyle bağdaşmaz iki zıt biçimde tanımlanabilen bir kavramdır” (TOKU: 2002; 217). Aynı durum özgürlük içinde geçerlidir. Bunun için eşitlik ve özgürlük birleştikleri zaman, onların kendi doğalarında bulunan çelişkiler iç içe geçmiş olur. Çoğunlukla da sonuç, düşündüğümüz anlamlan açık hak getirememekten ibaret kalır. Dolayısıyla, “yeni bir ekonomik, sosyal ve siyasal hareket tarzı başlatmak istediğimizde karşılıklı hüküm sürer ve kavramlar çatallı bir dilin muğlâk ifadeleriymişçesine yanlık anlaşılabilir” (TOKU: 2002; 217) Eğer anlamları şüpheli kelimeler mahkum olmak istemiyorsak, sorunu öncelikle zihinsel platformda açığa kavuşturmak ve ardından da gerçekleştirmek istediğimiz ideallere hukuki bir temel bulmak icap etmektedir.
Bunun içindir ki çelişkilerden başlayacak olursak; özgürlük kavramının günlük dilde iki yönde kullanıldığını ifade edebiliriz. Bunlardan ilki “bir şeyden özgür olmak ve ikincisi de ‘ bir şeye Özgür olmaktır. Birisi negatif, diğeri pozitiftir. Özgürlük tartışmaları ise genellikle negatif olandan başlamaktadır. Negatif özgürlüğün en yaygın nitelendirme biçimi ise “müdahalenin olmaması” şeklindedir. Ancak böylesi bir nitelendirme beraberinde birtakım güçlükleri de getirmektedir. Müdahalenin olmaması bize hareket etme özgürlüğünü sağlar; fakat hareket gerçekleştiğinde, bundan başkalarının etkilenmemesi mümkün değildir. Böyle olunca etkilenenlerin müdahale edilmesini istemeleri doğaldır.
Bu ikilem çoğunlukla şöyle aşılır: Kişinin özgürlüğü, başkalarına zarar vermeye başladığı zaman biter. Böyle olunca, kişi zarar vermediği sürece negatif anlamda özgür demektir. Fakat kişi aynı durumda pozitif şeyler yapma özgürlüğünü, toplumsal bir sorumluluk olarak sınırlandırmıştır. Yani, negatif ve pozitif anlamadaki özgürlükler, mutlakmış gibi algılandıkları takdirde, çatışma kaçınılmazdır. Çözüm, negatif ve pozitif özgürlüklerin, Einstein’ın fizikte uzay ve zaman arasındaki ilişki için ileri sürdüğü izafiyet gibi yorumlanmasıyla mümkün olacaktır.
0 halde özgürlüğün tanımı, başkalarına zarar vermemekle başkalarını da aynı şeyleri yapabilmeleriyle bağdaşmak zorundadır. Yeni, “özgürlük, başkalarının keyfi isteklerinden bağımsızlığı ve tahakkümsüzlüğü birlikte içermek zorundadır” (TOKU: 2002; 218). Böyle bir tanım eşitliği temel bir unsur olarak kabul eder ve iki kavram arasında zorunlu bir bağın varlığını öngörür.
Bu noktadan eşitliğine bakıldığında ise eşitliğin de farklı anlamları olduğu görülür. Aristoteles matematikten hareketle kavramın iki anlamı şu şekilde ayırmıştır; iki kişi, içinde bulundukları şartlar aynı olduğundan veya muameleye tabi tutulduklarında eşittir. Bu ayrım, aritmetik dizi ve geometrik dizi arasındaki ayrıma benzer. Eşitlik böylece ya yeknesaklık ya da orantı anlamına gelir. Bazen aynı miktarları, bazen de miktarların derecelendirilmesini ifade eder. Buradan özgürlük ve eşitlik kavramlarının kendi doğalarındaki karşıtlık, anlam çözümlemesinde. birbirini göz önünde tutması gerektiği sonucu çıkarılabilmektedir. Bu durum, söz konusu kavramların birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, fakat Eistein’in uzay-zaman telakicisi gibi özgürlük-eşitlik biçiminde telakki edilmesi gerektiğini düşündürmektedir.
Özgürlüğün ve eşitliğin bileşkesi, kendisini siyasal zeminde ortaya koyar. Özgürlük, daha çok bireysel bir kavram iken, eşitlik, toplumsal-siyasal bir kavramdır. Dolayısıyla, özgürlüğün gerçekleşmesi için teoride toplumsal siyasal bir çerçeve zorunlu değil ise de eşitliğin gerçekleşmesi için zorunludur. “Toplumsal-siyasal çerçevenin varlığı siyaseti, yani devleti, devletin varlığı da hukuki zemini zorunlu kılar” (LESLIE: 1993; 16). Bu da bireyin, yurttaş-birey olmasını; özgürlük ve eşitlik kavramlarının de özgürlük-eşitlik bileşik kavramına dönüşümünü ifade eder.
Yurttaşlık, bireyi siyasal bir egemenliğin boyunduruğundan kurtaran ve siyasal otoriteyi temsil edenlerle diğer bireyleri eşitleyen kurumsal kimliktir. Aksi halde, ‘yurttaşlıktan değil, tebaalıktan söz edilebilir” (TOURAINE: 1997; 99-100). Eşitlik yeknesaklıktan ve yeknesaklığın uygulanma zemini de hukuk temeline dayanan siyasal zemindir. Bireylerin siyasal eşit olmamaları, o siyasal formun demokratik olmadığının ve mensubiyet anlamında bütün bireylerin de yurttaş olarak kabul edilmediğinin göstergesidir.
Böyle bir sorunun çözümü ise önce birey, sonra yurttaş olmaktan geçer. Demokrasinin hem doğal nedeni hem de doğal sonucu olan bireycilik bireye bir taraftan kendisini devlete karşı koruyacak bir çerçeve sağlarken, bir taraftan da kendisini diğer yurttaş yığınından ayırmak ve onlarla arasına mesafe koymak için gerekli duyguyu sağlar. “Yasalar her türlü kısıtlamalar önünde, bireyin kendi egemenlik duygusunu ve onurunu korur” (LUKES: 1995; 28). Bireycilik ise çoğunlukla zalim ve gayri meşru olan devletin otoritesini içten yıkar.
Bireyselcilik, kendiliğinden toplanmış, eşit bireysel haklar, sınırlı devlet, doğal adalet, fırsat eşitliği, bireysel özgürlük, ahlaki gelişim ve ağırbaşlılık, toplumdaki insan gelişiminin son aşamasının fiili olarak ya da büyük oran da, gerçekleşmesiyle ilgilidir. Bireyciliğe ilişkin dört temel prensip olan insana saygı, özerklik, mahremiyet ve kendini geliştirme eşitlik ve özgürlüğünde zorunlu öğeleridir. İnsana saygı eşitlik düşüncesinin özünü teşkil eder. Buradaki saygıdan karşıt, ödüllendirmeyi ya da takdiri gerektiren nitelikleri kabul etme anlamını taşımamakta; yurttaşlara gösterilmesi gereken eşit muameleyi ifade etmektedir. İnsanları taşıdıkları niteliklere göre takdir etmek mümkündür; ancak bu gibi ilişkiler, daha çok bireyler arası ilişkileri kapsamakta olup, yurttaş-birey ve devlet arasındaki kurumsal ilişkilerden farklıdır. Dolayısıyla eşitliğin özünü teşkil eden ve insana saygıyı gerektiren tek faktör, yurttaş-insan olmaktır.
Birey, eylemleri kendisine ait olduğu, başkalarının keyfi isteklerinin aracı, nesnesi veya sonucu olmadığı takdirde özgürdür. Onun özerkliği, kendi eylemlerini kendisinin belirlemesindedir. Kendi kendini belirleyebilme, hem keyfi müdahalelerin olmamasına hem de meşru müdahale alanından ayrı olan özel mahremiyet alanının varlığına vurgu yapar.
Özel mahrumiyet alanı, çoğunlukla anti-demokratik ideologlar ve yönetimler tarafından, toplumsal-siyasal eşitsizliğe zemin hazırlamak üzere yapılan kamusal alan-özel alan ayrımındaki özel alan anlamını taşımamaktadır. Onların yapmak istedikleri şey, bireysel tercihlerin kamusal alanda görünürlüğünü engellemeyi meşru imiş gibi göstermektir. Özel alandan kasıttan ise, kamusal alanda birtakım haklardan mahrum bırakılacak olan insanların bu mahrumiyetlerini sözde tatmin etmelerine tanınan imkândır. Oysaki -özel mahrumiyet alanı, bireyin dilediği gibi yaşayabileceği ve yalnızca kendisine ait bir alan olması sebebiyle, o çerçevede başkalarına kamusal-müşterek alanda olduğu gibi, kendisinin eşitleriymişçesine davranmak zorunda olmadığı ve hiçbir suretle de müdahalenin yapılamayacağı alan demektir. Modem anlamda kamusal alan, herkese açık ve herkesin eşit olduğu alandır. Kamu erki” devlettir. Devletin üzerine düşen, kamusal alanda siyasal eşitsizliği değil, siyasal eşitliği sağlamaktır. Çünkü kamusallık siyasal sistemin temel örgütlenme ilkesidir ve egemenlik ilkesidir ve egemenlik kamusal bir nitelikle temsil edilir. Kamusal alan, kamu erkine yani devlete ait alan değil, kamusal topluluk olarak bir araya toplanmış gibi, özel şahısların rızası hilafına yasaklayıcı hükümler ihdas etmesi demokratik bir sistemle telif edilemez’ (HABERMAS: 1997; 80).
İnsana saygının sonucu bireyin kendini geliştirebilmesi imkanı, iki önemli öğeyi içermektedir. Bunlardan ilki bireyin kendi hayatını kendisinin belirleyip denetlemesi anlamındaki geliştirme; ikincisi ise belirli insani üstünlükleri mümkün kılma fırsatının olması anlamındaki gelişmedir. Kendini geliştirme imkanı, özgürlüğün sınırları dışına çıkma anlamını taşımaktadır. Ancak, bireyin kendisini geliştirme fırsatı sınırlandırıldığında, ona saygı gösterilmiyor demektir. Bu da çeşitli şekillerde yapılmaktadır. Totaliter bütün devletlerde, yurttaşların böylesi fırsatları sistematik ve kümülatif olarak sınıflandırıldığından yapısallaşmış eşitsizliklere yol açmakta ve sadece bireyin değil, bir bütün olarak ülkelerin de gelişmesi engellenilmektedir. “İnsanlara sürekli neyin nasıl yapılacağının dikte edilmesinin onlardaki yaratıcılığı öldürdüğü inkâr edilemez” (TOKU: 2002; 221). Bunların gerçekleştiği yerlerde ise özgürlüğün ve eşitliğin gerçekleşmesi ebetteki mümkün değildir. Özgürlüğün ve eşitliğin gerçekleşmesi mümkün kılınan demokrasilerde ise en başta, zorunlu olarak, düşünce ve ifade özgürlüğü gerekmektedir. Bu özgürlüklerin, kendilerine varlık kazandıran demokratiklik değeri ve cumhuriyetçilik değeriyle çatışma içerisinde bulunmaları mümkündür. Bu halde çatışmayı bitirmek ve mümkün olduğu kadar az zarar vererek çatışan değerleri kurtarmak gerekmektedir.
Mantığın gereği olarak Cumhuriyetçilik ve Demokratik değerlerinden bir fedakârlık yapılamayacağına göre, burada sınırlandırılabilecek olan değerler, düşünce ve ifade özgürlüğüdür. Artık bugün tartışılan konu bu özgürlüklerin, mutlak nitelikli olup olmadıkları hususu değil, tersine demokratik bir hukuk düzeninde sınırlandırmanın sınırının ne olduğu hususudur. Birçok ölçü yanında, bu konuda getirilen temel ölçü, “ifadenin cebri içermesi” ölçüsüdür.
Gerçekten demokratik bir yapı içerisinde ifade özgürlüğünün sınırı, ancak cebir içermesi olabilir. Böyle olunca konusu ne olursa olsun, bir kanaatin, inancın veya düşüncenin açıklanması propagandası’nın yapılması vs. ifadenin kendisi cebir içermediği sürece, herhangi bir sınıflandırmanın konusu olamaz. Tabii, olağanüstü hallerde, bu ölçüden fedakârlık edilebilmektedir.
Kökeni egemenliğin kaynağının beşeri irade olmasında bulan laiklik, demokratik toplumsal düzenlerin olmazsa olmaz şartıdır. Esasen, laiklik, demokratik düzenlerin değil, demokratik düzenler laikliğin sonucudur.

SONUÇ
Hayatımız boyunca aile, mahalle, kulüpler, sivil toplum örgütleri, işyerleri, devlet gibi çeşitli grup veya örgütlenmelerin üyeleri olarak yaşamaktayız. En küçüğünden en büyüğüne tüm bu yapılanmalarda örgütlenmenin hedefi, takip edilecek metodlar, üyeler arasındaki sorumluluk ve nimetlerin dağılımı gibi konularda ortak kararlar alınması gerektir. Örgütlenmeleri bütün olarak etkileyen kararların, tüm üyeler tarafından alınması ve karar alma mekanizmasında herkesin eşit haklara sahip olması idealini, demokrasi ifade etmektedir.
Düşünce ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğü, demokratik süreçte önemli yer tutmaktadır. Bu nedenle ifade özgürlüğünün sınırlandırılması, diğer birçok özgürlüğün dolaylı olarak sınırlandırılması sonucunu doğurmaktadır. Bundan dolayı ifade özgürlüğünün demokratik bir sistemin ön şartı olduğu ifade edilebilir. İfade özgürlüğü, Avrupa İnsan Hakları Koruma Sisteminin en önemli unsurlarından birini oluşturmaktadır. 1998 yılında yeniden yapılan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ilk kararını ifade özgürlüğü konusunda vermesi bu açıdan anlamlıdır.
Yeni düşünce ve taleplerin dile getirilmesine imkan verilmesi, mevcut sistemin kusurlarını ortaya çıkarmakta, yanlış uygulamaların ortadan kaldırılmasını sağlayarak toplumsal gelişmeye katkıda bulunmaktadır.
İfade özgürlüğü demokratik toplumun temel taşlarından biri olmasına rağmen mutlak bir özgürlük değildir. Belirli durumlarda ifade özgürlüğü sözleşmeye taraf devletlerce kısıtlanabilmektedir. Bu durumların neler olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ifade edilmiştir. Taraf devletlerin ifade özgürlüğünün sınırlandırmasının yerinde olup olmadığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından denetlenmektedir. Yapılan sınırlamalar, ulaşılmak istenen amaçla kullanılan vasıta arasında bir orantının olması ve sınırlandırma yönünde ağır bir sosyal ihtiyacın olması halinde haklı çıkabilmektedir.

48 yıl boyunca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ifade özgürlüğü ile ilgili seksen sekiz karar vermiştir. Bu kararlar ile de ifade özgürlüğünün temel prensipleri ortaya konulmuştur. Buna göre; “ifade özgürlüğü demokratik toplumun temel taşlarından birisidir” (BIÇAK: 2001; 8). İfade özgürlüğü, sadece onaylanan veya incitici olmayan görüş ve bilgilerin açıklanmasını değil, aynı zamanda inciten, şok eden rahatsızlık veren düşüncelerin açıklanmasını da içermektedir. Çünkü çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik olmadan demokratik toplum olamaz.
İfade özgürlüğünün kullanımında basının önemli işlevleri olduğu unutulmamalıdır. İfade özgürlüğü, basının bilgi ve yorum aktarmasını güvence altına aldığı gibi, bireylerin bu bilgi ve yorumları öğrenme hakkında güvence altına alır.
Kamuyu ilgilendiren konularla ilgili beyanların ve siyasi içerikli beyanların sınırlandırılması konusunda taraf devletlerin hareket alanları oldukça dardır.
Hükümetle ilgili sıradan vatandaşlar ve hatta politikacılar karşılaştırıldığında hükümet için getirilebilecek eleştirinin sınırları daha geniştir. Bunun nedeni ise, demokratik bir toplumda hükümetlerin icraat ve ihmallerinin sadece yasama ve yürütmenin değil kamu oyununda yakın denetimi altında olması gerektiğindendir. Hükümetlerin elinde bulundurdukları güç dikkate alındığında ise kendilerine karşı yapılan haksız eleştirilere karşı cezai yaptırımlara başvurmak yerine, birçok farklı şekilde cevap verebilme imkânları olduğu görülür.
İfade özgürlüğünün kullanılmasını devletin engellememesi, ifade özgürlüğünün korunması açısından yeterli sayılmamakta, ifade özgürlüğünün kullanılabilmesi için gereken tedbirler alınmasında da taraf devletler yükümlüdür. İfade özgürlüğünü kullanan bireylerin vücut bütünlüğüne ve mal varlığına yapılan saldırı ve tehditleri önleme, bu saldırı ve tehditlerin kaynağı ile ilgili gerekli araştırmaları yapmakta da yine taraf devletler yükümlüdür. Süreli ve süresiz yayınların dağıtımının engellenmesini önlemekte taraf devletlerin yükümlülükleri arasındadır.

İfade özgürlüğü ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararlardan yirmi bir tanesi, sadece on dört yıldır aleyhine bireysel başvuru yapılabilen Türkiye ile ilgilidir. Bu kararlardan on yedisinde ifade özgürlüğünün ihlal edildiği, dört tanesinde ise ifade özgürlüğünün ihlal edilmediği kararı verilmiştir. Bu kararlardan da açık bir şekilde görüldüğü gibi, Türkiye’nin güncel demokrasi ve insan hakları sorunlarının başında, ifade özgürlüğü sorunları yer almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının incelenmesi bu sorunun boyutunu açıklıkla ortaya koymaktadır. Mevcut durum hem Türkiye’nin uluslararası toplumda itibar kaybetmesine yol açmakta hem de Türkiye’ye önemli oranda bir mali külfet getirmektedir. Bütün bunlara rağmen Türkiye’de ifade özgürlüğü konusunda somut bir iyileştirme yapılamadığı ve ifade özgürlüğünü sınırlayan çok sayıda normların hala yürürlükte olduğu görülmektedir. İfade özgürlüğünün kullanımına engel oluşturan normların kaldırılması, ifade özgürlüğünü geliştirilmesine yönelik anayasal, yasal ve idari güvencelerin geliştirilmesi ve güçlendirilmesi gerekmektedir.
İfade özgürlüğünü sınırlandıran ceza normlarının yürürlükten kaldırılarak sorunun temelden çözülmesi yerine, son zamanlarda yasama organının çıkardığı af veya erteleme kanunları ile anlık çözümler benimsenmektedir. Geride bıraktığımız yıllar içerisinde çeşitli beyanlarından dolayı üç af kanunu çıkarılmıştır. Bunlardan ilki, Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara ilişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanundur. Bu kanun medya (gazete, dergi, radyo, televizyon) aracılığı ile görüşlerini dile getirenlerin dava ve cezalarını üç yıl ertelemiş, ancak aynı sözleri bir seminer, bilgi şöleni veya üç-beş kişilik toplantılarda ifade edenleri kapsamamıştır. Eşitlik ilkesine aykırı olan bu kanun Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiştir. Çıkanlar ikinci kanun, memurlar ve diğer Kamu Görevlilerinin Disiplin Cezalarının Affı hakkındaki kanundur. Birtakım söz, yazı ve eylemlerden dolayı disiplin cezası alanlar bu kanun kapsamı dışında tutulmuştur. Üçüncü olarak çıkarılan kanun ise Bazı Suç ve Cezaların Affı hakkındaki kanundur.

Af kanunları ile anlık çözümlere başvurmak yerine Parlamentonun yapması gereken, ‘suç olmaktan çıkarma’ hareketi başlatılmıştır. 1991 yılında, yürürlükte olduğu dönemlerde ifade özgürlüğünü sınıflandırmak için açıkça yargı organları tarafından başvurulan T.C.K. 141, 142 ve 163. maddelerinin yürürlükten kaldırılması “suç olmaktan çıkarma” hareketi yönüyle önemli adım atılmasını sağlamıştır.
Türkiye demokrasisinin temel sorun alanlarından olan ifade özgürlüğü konusunda bu özgürlüğün kullanımına engel oluşturan normların kaldırılması, ifade özgürlüğünün geliştirilmesine yönelik anayasal, yasal ve idari güvencelerin geliştirilmesini ve güçlendirilmesini gerektirmektedir. Bazı düşüncelerini açıklamalarından dolayı cezaevlerinde bulunan kişilerin af kanunlarıyla özgürlüklerine kavuşturulmaları yoluna başvurmak yerine ifade özgürlüğünü sınırlandıran normların kaldırılmasına yönelik bir suç olmaktan çıkarma hareketinin başlatılması gerekmektedir. Yargının ifade özgürlüğü konusunda duyarlılığının arttırılması da diğer bir ihtiyaçtır. Bu iş ile ilgilenen aktörlere düşen görev ise bu ihtiyaçları gidermek ve ifade özgürlüğünün olduğu bir ülke için demokratikleşme yönünde çaba harcamaktır.

KAYNAKÇA
ANAR, Erol; “Düşünce Özgürlüğü”, Anal Yayınları, Ankara, 1996.
ARSLAN, Zühtü; “İfade Özgürlüğünün Sınırlarını Yeniden Düşünmek”
(Liberal Düşünce Dergisi, Yıl 6, Sayı 24), Ütopya Yayınları, Ankara, 2001.
BAUMER, Peter; “From Substince to Exchange, Princeton” (Çeviren: Atilla YAYLA; Liberal Düşünce Dergisi, Yıl 7, Sayı 28) Ütopya Yayınları, Ankara, 2002.
BIÇAK, Vahit; “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlan Işığında İfade Özgürlüğü” , Afa Yayınları, İstanbul, 2001.
BUHR, M. - SCHRODER W. BARCK K.; “Aydınlanma Hareketi ve Felsefesi”, KARPANİ, Münci; “Kamu Hürriyeti” (6. Baskı), Savaş Kitabevi, Ankara 1981.
KEYNES, J. M.; “The General Theory of Employment, Interest and Maney London, Macmillan” (Çeviren Atilla YAYLA; Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 8, Sayı: 30-3 1), Cantekin Matbaası, Ankara, 2003.
LİPSON, Leslie; “Demokrasinin Felsefesi” (Çeviren: Mustafa ERDOĞAN- Atilla YAYLA), Siyasal Kitabevi, Ankara, 1993.
LUKES, Steven; “Bireycilik” (Çeviren: İsmail SERİN), Ark Yayınlan, Ankara, 1995.
MACHLUP, Fritz; “Liberalizm ve Özgürlüklerin Seçimi” (Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 7, Sayı: 28), Ütopya Yayınları, Ankara, 2002.
ÖZGEN, Bekir; “Düşünce Özgürlüğü ve Laiklik” (2. Baskı), Çınar Yayınları, İstanbul, 1995.
PAİNE, Thomas; “İnsan Hakları”, Belge Yayınları, İstanbul, 1993.
SADURSKİ, Wajciech; “İfade Özgürlüğü ve Sınırları” (Çeviren: M. Bahattin SEÇİLMİŞOĞLU), Liberal Düşünce Topluluğu Avrupa Komisyonu, Ankara, 1999.

TOKU, Neşet; “Özgür Bireyin Varoluşunun Hukuki Temelleri” (Liberal Düşünce Dergisi, Yıl: 7, Sayı: 28) Ütopya Yayınları, Ankara, 2002.
TONTA, Yaşan ve ÇELİK, Ahmet; “Bilgi Edinme Özgürlüğü”, Tonta Kütüphaneler Derneği Merkezi Yayınları, Ankara, 1996.
TOURAİNE, Alain; “Demokrasi Nedir?” (Çeviren: Olcay KUNAL), YKY. İstanbul, 1997.
ÜÇOK, Coşkun; “Hukuk Fakültesi Öğrencileri İçin Siyasal Tarih” (3. Baskı), Savaş Yayınları, Ankara; 1980.
VOLTAİRE; “Felsefe Sözlüğü” (4. Baskı), İnkı1p ve Aka Yayınları, İstanbul, l992Birim Yayınevi, Istanbul, 1984.
ÇIZAKÇA, Murat; “Demokrasi Arayışında Türkiye”, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002.
ERDOĞAN, Mustafa; “Demokratik Toplumda İfade Özgürlüğü” (Liberal Düşünce Dergisi, Yıl 6, Sayı 24), Ütopya Basın Yayın, Ankara, 2001.
HABERMAS, Jurgen; “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” (Çeviren: T. BORA - M. SANCAR), İletişim Yayınları, İstanbul, 1997.
HANÇERLİOĞLU, Orhan; “Özgürlük Düşüncesi”, Varlık Yayınevi, İstanbul, 1996.
IDEAS, London; “Libarel Düşünce Topluluğu’nun Doğuşu ve Gelişimi ve
Geleceği Üzerine” (Çeviren: Atilla YAYLA, Liberal Düşünce Dergisi; Yıl 7, Sayı 28), Ütopya Yayınları, Ankara, 2002.
KABOĞLU, Ö. İbrahim; “Özgürlükler Hukuku” (6. Baskı), İmge Kitabevi,
Ankara, 2002.



 




Bize Ulaşın