ANA SAYFA

 

İMPARATORLUK VE ÇOKLUK :”21. YÜZYILIN KOMÜNİST MANİFESTOSU” MU?
YOKSA
“POSTMODERN BİR KOLAJ” MI?

 Vefa AKDOĞAN
Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Ana Bilim Dalı


Bir entelektüel için en zor ve trajik olan şey, belki de yaşadığı dönemde yazdıklarının, düşündüklerinin, söylediklerinin anlaşılmamasıdır.Tarih bu tür trajedilerin çokluğuyla doludur. Günümüzde klasikleşen ve yüzyıllardır zamana direnen bütün başyapıtların kendi yazıldıkları dönemlerde hiç tanınmadıkları gerçeği belki de bu tür yapıtların ne kadar derin ve çağlarının ilerisinde oldukları imasını da taşır. Bunun yanında bazı kitaplar da vardır ki yazıldıkları dönemin sosyal, iktisadi, kültürel, tinsel, siyasi vb. koşullarında yaşanan değişim, dönüşüm ve bunalımlara öyle bir açıdan ayna tutarlar ki bunları görmezlikten gelmek ve önerdikleri paradigmadan kaçmanın imkanı yoktur.Çünkü yazıldıkları çağın sadece tanıklığını yapmakla kalmazlar, aynı zamanda yaşanan toplumsal değişim ve dönüşümün ileriye dönük evrilme noktalarındaki ivmenin potansiyel dinamiklerini de gösterirler bize. Michael Hardt ve Antonio Negri tarafından yazılmış olan İmparatorluk kitabı da çoğu kişi tarafından böyle yorumlandı ve hatta kimilerince “21. yüzyılın komünist manifestosu” olarak ilan edildi. İşte bu yazı Seattle’den New York’a ,Cenova’dan Porto Alegre’ye kadar uzanan küreselleşme mağdurlarının isyan atağının düşünsel temellerini oluşturan ve bu mağdurlar lehine yeni bir toplumsal mücadele vizyonu öneren “İmparatorluk” ve bunun devamı niteliğinde yazılan “Çokluk” kitaplarını kendi sınırları ölçüsünde tartışacak.

Yazıya başlamadan önce kitap ve yazarları hakkında kısaca bahsetmek belki yararlı olacaktır. İmparatorluk ilk defa 2000 yılında Harvard University Press tarafından yayımlandı. Duke Üniversitesi edebiyat profesörü M. Hardt ve yıllarca içiler arasında aktif örgütlenme çalışmaları yapmış, Otonom Hareketi’nin kuramcısı olan İtalya’nın önde gelen entelektüellerinden A. Negri tarafından yazılan kitap yayımlandığı ilk günlerden beri bütün dünya kamuoyu tarafından ilgi odağı oldu.Kitaba karşı tepkiler genelde iki yönlü oldu. Kimileri kitabı “21. yüzyılın Komünist Manifesto”su olarak yorumlandı ve günümüz toplumsal bunalımının çıkış reçetesi olarak alkışladılar.Bir diğer grup ise birinci grubun tam tersi yönünde kitabı küreselleşme savunuculuğu, emperyalizm eleştirisi, post yapısalcı “yapısöküm” yöntemiyle bazı kavramları çarpıtma vb nedenlerle sert bir şekilde eleştirdiler.

Yazı iki temel başlık altında kurulacaktır. Birinci bölümde İmparatorluk ve onun devamı niteliğinde yazılan Çokluk kitaplarının genel ve özlü bir özetlemesi yapılmaya çalışılacak ve kitapların yazılırken dayandıkları referanslar bağlamında genel bir kavramsal çerçeve oluşturulmaya çalışılacaktır. İkinci bölümde Türkiye ve diğer bazı ülkelerde bu kitaplara getirilen övgü, eleştiri ve yorumlar tartışılacak ve son olarak da bütün bu verilenler doğrultusunda kitabın özellikle yeni sosyal hareketler bağlamındaki işlevselliği tartışılmaya çalışılacaktır.
 

 


İMPARATORLUK: KAVRAMSAL BİR ÇERÇEVE

Kitabı kısaca özetlemeye çalışırsak, İmparatorluk küresel geç kapitalizm çağında ulus-devlet modelinin gittikçe aşındığını ve artık günümüzde yaşanan gelişmeleri anlamada emperyalizm kavramının yetersiz olduğunu iddia etmektedir. Hardt ve Negri'ye göre küreselleşen tekelci kapital sermaye kartelleri hiçbir engel tanımaksızın bütün ulusal sınırları parçalamakta ve her önüne çıkan engeli paramparça etmektedirler. Günümüzde artık “egemenlik yeni bir biçim almış, tek bir hükmetme mantığı altında
birleşmiş bir dizi ulusal ve ulus-üstü organdan oluşmuştur” .diyen Hardt ve Negri işte bu yeni küresel egemenlik biçimine ‘İmparatorluk’ adını verirler. ” Emperyalizmin aksine, imparatorluk toprak temelli bir iktidar merkezi yaratmadığı gibi sabit sınırları ya da engelleri de tanımaz. İmparatorluk, giderek bütün yerküreyi kendi açık ve genişleyen hudutları içine katmakta olan
merkezsiz ve topraksız bir yönetim aygıtıdır” .İmparatorluk'ta artık sömürü ve tahakkümün sabit  bir yerinin olmadığı yani bir 'yok-yer'de hüküm sürdüğü ve artık bir 'dışarısının' yokluğu belirtilir . Bundan dolayı ele geçirilecek bir iktidar/güç odağı ve belli bir mücadele zemini yoktur ve İmparatorluğa karşı eğer başarıya ulaşılmak isteniyorsa mücadeleyi bütün toplumsal alanlara yaymak gerekir.

Hardt ve Negri, günümüzün bu postmodern küresel imparatorluk çağında emeğin ve üretim tarzının nitelik değiştirdiğini; duygulanımsal, iletişimsel, ortak emek olarak 'maddi olmayan emek'in artık temel belirleyici olduğunu ve endüstriyel üretimin yerini 'biyo-politik' üretimin aldığını ifade ederler. Yazarlara göre artık günümüzde endüstriyel emek hegemonyasını yitirmiş ve bunun yerini “maddi olmayan emek” almıştır. Maddi olmayan emek sadece bilgi, enformasyon, iletişim, ilişkiler veya duygusal ifade gibi maddi olmayan ürünler değil; aynı zamanda “fikirler, semboller, kodlar, metinler, dilsel figürler ve imajlar” gibi ürünler de üretir. Bir ilk yaklaşım olarak maddi olmayan emeğin iki biçimde tahayyül edilebileceğini belirten yazarlara göre: “birinci biçim, asıl olarak entelektüel ya da dilsel diyebileceğimiz, problem çözme, sembolik ve analitik görevler ve dilsel ifadeler gibi emek türlerini ifade eder.” Maddi olmayan emeğin diğer ana biçimine ise “duygulanımsal emek” diyen yazarlar “zihinsel olgular olan duyguların aksine, duygulanımlar hem bedene hem zihine aittir” diyerek maddi olmayan emeğin duygulardan ziyade duygulanımsal olan boyutuna vurgu yaparlar. Maddi olmayan emek söz konusu olduğunda, üretimin geleneksel anlamıyla ekonominin sınırlarından taştığını ve artık doğrudan kültür, toplum ve siyaset alanına yayıldığını belirten yazarlar “bu durumda üretilen şey sadece maddi mallar değil, gerçek toplumsal ilişkiler ve yaşam biçimleridir” diyerek bu üretim türünün “biyopolitik” boyutuna yani toplumsal yaşam biçimlerine yönelik olması anlamındaki “biyopolitik” boyuta vurgu yaparlar.


 isiplin Toplumundan Kontrol Toplumuna: “Biyo-iktidar ve Biyo-politik üretim”

Yazarlar, emperyalizmden İmparatorluğa; modernizmden postmodernizme; endüstriyel üretimdeki maddi emekten maddi olmayan emeğe; işçi sınıfı, halk ve kitleden Çokluğa geçişte iktidarın toplum üzerindeki kontrol mekanizmasında da bir değişim olduğunu belirtirler. Foucault’un “biyo-iktidar” ve “biyo-politik üretim” kavramlarını kendi argümanlarına temel çıkış noktası olarak alan yazarlar; bu kavramlar aracılığıyla disiplin toplumundan kontrol toplumuna geçişi ayrıntılı bir şekilde analiz ederler. Michael Foucault’un eserlerine içkin olan ve Gilles Deleuze tarafından da oldukça ayrıntılı bir biçimde işlenmiş olan “disiplin toplumu”, “kontrol toplumu”, “biyo-iktidar” ve “biyo-politik üretim” kavramlarını yeniden ele alan yazarlar iktidarın toplum üzerindeki kontrol mekanizmasında disiplin toplumundan kontrol toplumuna bir geçişin olduğunu iddia ederler. “disiplin toplumu toplumsal komuta mekanizmasının, (adetleri, alışkanlıkları ve üretici pratikleri üreten ve düzenleyen) yaygın bir aygıtlar şebekesi yoluyla kurulduğu toplumdur” diyen yazarlar disiplin toplumunun her şeyden önce modernizmin bir ürünü olduğunu belirtirler. Bu toplumda disiplinci iktidar; itaati sağlamak için toplumsal alanın yapısını belirleyen kurumlar aracılığıyla (hapishane, fabrika, tımarhane, üniversite, okul vb.) toplumu disipline eder. Yazarlara göre disiplin toplumundan kontrol toplumuna geçişte kendini yeni bir düzlemde var eden ve üreten yeni bir iktidar paradigması oluşur ve bu paradigma, toplumu “biyo-iktidar alanı olarak görür”. Modern çağın disiplin toplumunda iktidarın toplumsal alana olan biyo-politik etkileri sınırlıydı. İktidar henüz bütün toplumsal yapıya içkin hale gelmemişti. “Disiplincilik bireyleri kurumlar içinde sabitliyordu, ama onları üretim pratikleri ve üretici toplumsallaşma ritimleri içinde tamamen kuşatmayı başaramamıştı; disiplin toplumu bireylerin bilinçleri ve bedenlerine tamamen nüfuz etme noktasına, bireyleri eylemlerinin bütünlüğü içinde ele alma ve örgütleme noktasına erişememişti.” İşte tam da bu noktada modernizmin disiplin toplumundan, postmodernizmin kontrol toplumuna geçişin iktidarın bütün toplumsal alana yayılması açısından zorunlu gerekliliği doğar.

Tahakküm ve itaatin yukarıdan aşağıya her düzeyde ve her alana damgasını vurduğu modernizmin disiplin toplumundan; disiplin toplumunun çözülüşünün ürünü olan, “komuta mekanizmalarının giderek daha fazla ‘demokratik’, giderek daha fazla toplumsal alana içkin hale geldiği, yurttaşların beyinleri ve bedenleri üzerinden dağıtıldığı bir toplum” olan kontrol toplumuna geçişi yaşadığımız bu postmodern küresel çağda artık sistem iktidarı, bütün toplumsal alanların içine girerek varolan toplumsal yapının evrilme yönünü belirleyen “kapitone noktalarını” tespit eder ve günlük yaşam içerisindeki kültürel, siyasi, ekonomik vb. pratikleri kendi söylem alanı üzerinden yeniden üretir. Yani toplumun içsel dinamiklerini, potansiyel enerjisini, arzularını tatmine götüren bütün olası pratiklerin yönünü tespit eden iktidar; bütün bu bileşenler doğrultusunda uyarıcılar hazırlar ve bunları çeşitli kodlar aracılığıyla topluma içselleştirir. Bu andan itibaren “iktidar artık doğrudan beyinleri (iletişim sistemleri, enformasyon ağları vb. içinde) ve bedenleri (refah sistemleri, gözetim altındaki etkinlikler vb. içinde) yaşama duygusundan ve yaratma arzusundan otonom bir yabancılaşma durumuna getirerek örgütleyen bir mekanizmayla çalışır.”



İmparatorluk ve Çokluk

Kitabın Türkçe basımına yazdıkları önsüzde :”bu kitap çağdaş, küreselleşmiş bir dünyada genel bir iktidar teorisi kaleme almayı amaçlıyor” diyen yazarlar; hemen ardından kitabın, karşılıklı olarak birbirini ima eden iki kavram etrafında döndüğünü belirtirler: İmparatorluk ve Çokluk.

2000 yılında yayımlanan İmparatorluk’ta yazarlar, bu iki kavramdan daha çok ‘imparatorluk’ kavramı üzerinde yoğunlaştılar. Yazarlar her ne kadar kitapta ‘çokluk’ kavramı üzerine bir şeyler yazdıysalar da,tam olarak kavramın ne olduğuna dair net bir imge oluşturamadılar. Yani bir anlamda kavramın içini doldurabilecek somut veriler ortaya koyamadılar. İlk kitap İmparatorluk’ta daha çok çokluk’un ne olmadığına ilişkin tespitler ve çokluk’un halk, kitle ve işçi sınıfı gibi kavramlardan hangi yönleriyle ayrıldığına dair ayırt edici tanımlamaların ötesine geçemediler. Kendileri de bu eksikliğin farkında olacaklar ki; İmparatorluk’un yayımlanışından yaklaşık dört yıl sonra bu defa “Çokluk-İmparatorluk Çağında savaş ve Demokrasi” alt başlığı ile yayımlanan ve en az ilki kadar ses getiren bir başka kitapla çıktılar karşımıza. Bu kitapta ‘çokluk’ üzerine oldukça ayrıntılı ve somut tahlillere giriştiler. Böylece İmparatorluk kitabında ‘karşılıklı olarak birbirini ima eden iki kavramdan’ birisi olan çokluk hakkında da günümüzün verili nesnel toplumsal koşulları bağlamında net bir imge oluşturmaya çalıştılar.

Her iki kitapta da son yıllarda sıkça karşılaştığımız “ulus-devlet”, “sivil toplum örgütleri”, “yeni toplumsal hareketler”, “küreselleşme”, “postmodernizm”, “biyo-politik üretim”, “biyo-iktidar”, “demokrasi” vb. kavramların yanı sıra Marksist literatürde kullanılan pek çok kavram ve kategorileri postyapısalcı bir “yapı-söküm” çerçevesinde yeniden tanımlayan yazarlar; bütün bu kavramsal yoğunluk trafiği yüzünden bazen anlaşılması çok güç postyapısalcı bir üslup kullanarak okuyucuyu “dil oyunları”nın kaygan zemininde desteksiz bırakabiliyor. Ama her şeye rağmen her iki kitabın da sağlam, tutarlı ve günümüz postmodern kültüründe yaşanan yüzeyselliğin aksine oldukça derin ve felsefi bir söylem paradigması oluşturduklarını da söylemek gerekir.

Küresel Egemenliğin Yeni Biçimi: İmparatorluk

Şimdi bu kısa ara sözden sonra kitabın temel noktasını oluşturan ve günümüzün küresel egemenlik biçimini oluşturan İmparatorluk kavramına giriş yapabiliriz. Yazarlar, imparatorluk terimini çağdaş kapitalist küresel düzeni adlandırmak için, emperyalizm terimine karşı olarak kullandıklarını belirtikten sonra; imparatorluğun başlıca üç temel ayırt edici özelliği ile emperyalizmden ayrıldığını ve ondan sonra gelen bir aşamaya tekabül ettiğini belirtirler.

Buna göre imparatorluğun birinci temel özelliği: “karma bir kuruluş yapısına” sahip olmasıdır. Yani imparatorluk sistemi kendi içerisinde birden fazla yönetim biçimini barındıran karma bir sistemdir. Antik Roma İmparatorluğu’nu analizleri için referans alan yazarlar, bu imparatorluktaki “üç temel yönetim biçiminin –monarşi, aristokrasi ve demokrasi- birlikte aynı düzen içerisinde işlev gördüğü anlamda” günümüzdeki İmparatorluk sisteminin de böylesi bir “karma kuruluş yapısına sahip” olduğunu iddia ederler. İmparatorluğun “karma bir kuruluş yapısına” sahip olduğu tespitinin günümüzün küresel düzeninin analizinde bize faydalı bir rehber olabileceğini belirten yazarlar; Dünya bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü(DTÖ) vb. küresel ulus-aşırı kuruluşlardan, ulus-devletlere ve oradan da yerel ve ulusal nitelikteki Sivil Toplum Kuruluşlarına(STK) kadar bir dizi kurumun nasıl bütünlüklü bir şekilde küresel kuruluş dizgesi içerisinde birlikte işlev gördüklerinin ancak bu çerçevede anlaşılabileceğini düşünürler.

Karma bir kuruluş yapısına sahip olan İmparatorlukta küresel iktidarın çeşitli düzlemleri olan ve giderek genişleyen üç katmandan oluşmuş bir piramitle karşılaşırız. Piramidin daralan en tepe noktasında, küresel iktidarın zor kullanma tekelini elinde bulunduran ve “haklı savaş” kavramını kendisine göre meşrulaştırabilen bir süper güç olan ABD vardır. Yazarlara göre piramidin bu tepe noktasında bulunan ABD bile kendi başına hareket edebilecekken, imparatorluğun kuruluş mantığı doğrultusunda kendi meşruluğunun temellerini sağlamlaştırmak için BM çatısı altında diğer küresel güçlerle hareket etmeyi tercih eden bir süper-güç konumundadır. Piramit, uç tepe noktasından aşağıya doğru genişlerken hala ilk katmanın sınırları içinde kalan ikinci düzlemde ise belli başlı küresel ekonomik araçlarını kontrol eden ve böylelikle uluslar arası mübadeleleri düzenleme gücüne sahip bir grup ulus-devlet bulunur. Bu ulus-devletler bir dizi kuruluşla –G7, G8, Davos, Paris ve Londra Kulüpleri- birbirine bağlanarak ortak hareket etmek zorunda kalmışlardır. Küresel kuruluş piramidinin bu ilk katmanının üçüncü düzleminde ise küresel düzeyde kültürel ve biyo-politik iktidar araçlarını kullanan değişik heterojen birlikler bulunur.

Küresel kuruluş piramidinin yukarıdan aşağıya doğru genişleyen ikinci katmanında ise; komuta mekanizmasının bütün yeryüzüne dağılmasını ve bütünleşmeden çok eklemlenme özelliği gösteren çeşitli ulus-aşırı korporasyanların dünya çapında yaydığı sermaye akışı, teknoloji akışı, nüfus akışı, kültür akışı vb. ağlardan oluşan bir yapı vardır. Küresel iktidar piramidinin ilk katmanını besleyen bu üretici örgütler, küresel iktidarın ilk katmanındaki merkezi gücün devamını sağlayan temel sacayakları niteliğindedirler. Küçük ölçekli ulus-devletlerin bu kuruluş piramidi içerisindeki işlevi de tam olarak burada ortaya çıkar: “ulus-devletler, küresel dolaşım kanallarının filtreleri ve küresel komuta eklemlenmesinin regülatörleri” işlevini görerek küresel güçler arasındaki sermaye akışını denetler, bölüştürür ve yapabildiği oranda kendi sınırları içerisindeki nüfusu disipline etmeye çalışır.

Piramidin üçüncü ve en geniş katmanını küresel güç düzeninde halkların çıkarlarını temsil etmeye çalışan gruplardan oluşur. İşte çokluk tam da bu en alttaki katmanda belirginleşir. Gerçi yazarların da belirttiği gibi; “çokluk doğrudan iktidar yapılarına katılamaz” ama onların biçimsel temsil mekanizmaları aracılığıyla elenmesi gerekir.

İmparatorluğun ikinci temel özelliği; İmparatorluğun artık “bir iktidar merkezinin yokluğuyla tanımlanması yani İmparatorluğun artık bir Roma’sının olmayışıdır. Bu bizi birinci özelliğin doğal bir sonucuna götürür. Çünkü eğer İmparatorluk “karma bir kuruluş yapısına sahip”se artık iktidar tek bir merkezde değil; bu karma kuruluş yapılarının çeşitli katmanları arasında dağılmış ve merkezsizleşmiş olmalıdır.

Üçüncü ve son özellik ise: “imparatorluğun artık bir dışarısının olmayışıdır. Tarihten beri İmparatorluğun her zaman sınır tanımayan bir yönetimi ima ettiğini belirten yazarlar, bunun ancak günümüzdeki İmparatorluk düzleminde gerçekleşmeye başladığını söylerler.

“İmparatorluk çağına modern egemenliğin alacakaranlığından geçilerek girildi” diyen yazarlar; ulus-devletlerin egemenlik güçlerinin azalması ve giderek ekonomik, kültürel ve siyasi mübadeleleri düzenlemekten aciz hale gelmesinin aslında doğmakta olan imparatorluğun ilk belirtilerinden birisi olduğunu iddia ederler.

Ulus-devletlerin, Avrupalı güçlerin modern dönem boyunca kurdukları emperyalist yönetimlerin meşrulaştırımında köşe taşları işlevini gördüğünü belirten yazarlar; artık günümüzde bu ulus-devletlerin küresel konjüktürde gittikçe önemini yitirmesi nedeniyle Avrupa-merkezli bir emperyalizm kavramının da önemini yitirmeye başladığına işaret ederler. Çünkü artık eskisi gibi tek bir yerde konumlanamayan iktidar hiyerarşik bir temelde her yere yayılmış ve bu yüzden de “dışarısı”nın varlığına dayanan bir emperyalizm olgusu da kalmamıştır. Yani eskiden Avrupalı ulus-devletlerin egemenliklerinin kendi sınırları ötesine taşınması anlamında bir emperyalizmden artık günümüzde bahsedemeyiz. Çünkü iletişim, enformasyon, emek vd. alanlarda yaşanan gelişmeler sayesinde dünya adeta bir “küresel köy” haline dönüşmüş ve artık modern anlamdaki sınırlar belirsizleşmiştir. Dolayısıyla da artık bir “dışarısı” da yoktur. “Dışarısı”nın olmadığı bir yerde de fethedilecek, “uygarlaştırılacak” bir emperyal nesne de kalmamıştır.

Bütün bu olgulara bağlı olarak yazarlara göre günümüzde artık modern dönemdeki emperyalizm mantığı doğrultusunda işleyecek bir ulus-devlet egemenliği küresel dünyada artık kendi başına tek hareket edemez. Bu günümüzün küresel hiyerarşi piramidinin en tepesinde bulunan ABD bile olsa! “ABD bir emperyalist projenin merkezini oluşturmuyor ve aslında günümüzde hiçbir ulus-devlet bunu yapamaz. Emperyalizm miadını doldurmuştur. Hiçbir ulus, modern Avrupalı ulusların bir zamanlar olduğu dünya lideri olamayacaklardır.”

Bomba, Para ve Gökyüzü: Monarşi, Aristokrasi ve Demokrasi: Washington, New York ve Los Angeles

Yazarlar, yukarıda da belirttiğimiz gibi emperyal komutanın artık modern devletin disiplinci iktidar kalıplarıyla değil, biyo-politik üretimin kontrol kalıplarıyla yürütüldüğünü belirtirler ve bu emperyal kontrolün küresel ve mutlak olan üç temel araçla yürütüldüğünü iddia ederler: bomba,para ve gökyüzü. Bu üç kavramın emperyal kontrolü sağlamadaki işlevleri aşağıda da göreceğimiz gibi metaforiktir ve postmodern simgeciliğin bütün izlerini taşır. Ama aynı zamanda İmparatorluğun karma kuruluş yapısına sahip olduğu tezinin doğrulamasıdır da bu üç metafor.

İmparatorluğun küresel kuruluş piramidinin tepesini oluşturan güçlerin elinde bulunan nükleer silahlar yeryüzündeki yaşamın her an yok edilebileceği imasını taşıyan korkunç bir gerçeği imler. Modern ve eski toplumlardaki savaşlarda, savaşın nedeni her ne olursa olsun nihayetinde temel amaç birilerinin hayatta kalma durumuna yönelikti. Oysa günümüzdeki nükleer silahların bütün dünyayı yok etme kapasitesindeki yıkıcılığın çılgınlık düzeyi; bu hayatta kalma amacının temellerini de ortadan kaldırıyor. Nükleer savaş teknolojisindeki gelişmeler ve bunların İmparatorluğun tepe noktasındaki güçlerde toplanması, dünyadaki çoğu ülkenin egemenliğini de sınırlıyor. Çünkü bu durum geleneksel egemenlik tanımında asli öğe olarak bulunan savaşa ve barışa karar verme seçimini bu ülkelerin elinden almaktadır. Bu, artık günümüzde savaşı; yönetsel gücün ve polis gücünün ayrıcalıklı alanı haline getiren iktidarın bomba mefhumunun metafizik ufkudur. Yazarların deyişiyle: “bomba dışında hiçbir açıdan modernlikten postmodernliğe ve modern egemenlikten İmparatorluğa geçiş bu kadar açık ve seçik görülemez. İmparatorluk burada son tahlilde hayatın ‘yok-yeri’ ya da, başka bir ifadeyle, mutlak yok etme kapasitesi olarak tanımlanmıştır.” Bomba aynı zamanda emperyal gücün kuruluş piramidinin birinci katmanının metaforik izdüşümüdür. Kuruluş piramidinin birinci katmanındaki monarşik gücün maddileşmiş somut gösterenidir ve merkezi de günümüzde Washington’dur.

Emperyal mutlak kontrolün ikinci küresel aracı paradır.İmparatorluk kendi biyo-politik üretiminin garantisini finansal mabetlerde gerçekleştirir. Çünkü bu dünya kendini en eksiksiz olarak parasal açıdan gösterir.paraya bulanmış bu alan dışında hiçbir şey, hiçbir duruş noktası, hiçbir “çıplak hayat” yoktur. Hiçbir şey paradan kaçamaz ve paranın açamayacağı hiçbir kapı yoktur günümüzde. “para emperyal hakemdir; ama tıpkı emperyal nükleer tehditte olduğu gibi, bu hakemin ne belirli bir yeri ne de aşkın bir statüsü vardır. Nasıl nükleer tehdit yetkiyi genel bir polis kuvvetinin eline bırakıyorsa, parasal hakem de sürekli olarak dünya piyasasını oluşturan üretici işlevler, değer ölçüleri ve servetin dağıtımıyla ilişki içinde eklemlenir.” Paranın karma küresel kuruluş piramidindeki metaforik izdüşümü aristokrasidir ve günümüzdeki merkezi de New York’tur.

Emperyal kontrolün üçüncü ve son temel aracı ise gökyüzüdür. İmparatorluğun kendi biyo-politik üretiminin temelini oluşturan iletişim ağlarının yönetilmesi ve kontrol altına alınması, eğitim sisteminin kurulması ve sürdürülmesi, kültürün düzenlenmesi ve yeniden üretilmesi, meşruiyetinin temellerini sağlayan kurumlar oluşturması vb. gibi özellikler artık gökyüzü sayesinde gerçekleşiyor. Gökyüzünün somut göndereni ve karşılığı iletişimdir. “iletişim, sermayenin toplumu tümden küresel olarak rejime tabii kılması, bütün alternatif yolları kapatmayı başardığı üretim biçimidir.” Yazarlara göre iletişim doğası gereği üretken bir yapıya sahiptir ve sadece ekonomik değerleri değil, öznelliği de üreten ve dolayısıyla biyo-politik üretimin merkezinde duran temel bir öğedir. Gökyüzünün küresel kuruluş piramidinin metaforik izdüşümündeki karşılığı ise demokrasidir ve merkezi Los Angeles’tir.

ÇOKLUK: “Tekil Farkların Çoğulluğu”

Çokluk İmparatorluk’ta öne sürülen ikinci temel kavramdı. Yukarıda da belirttiğimiz gibi İmparatorluk kitabında imparatorluk kavramı ayrıntılı bir biçimde işlenmiş olmasına rağmen Çokluk kavramı yazarların da belirttiği gibi: “soyut, neredeyse poetik bir düzeyde” kalır. Ancak buna rağmen yine de ilk kitapta “çokluğun bazı temel kavramsal hatlarını çizmeyi başardıklarını” belirten yazarlar sınırlı da olsa soyut bir kavramsallaştırma oluşturdular.

Bundan sonraki kısımda çokluğu açıklamaya çalışırken ilk kitap İmparatorluk’tan ziyade daha çok ikinci kitap “Çokluk-İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi” deki çokluk çözümlemeleri üzerinden hareket edeceğiz.Bu aynı zamanda bize birinci kitapta anlamakta güçlük çektiğimiz çokluğu daha somut bir çerçevede anlayabilme olanağını da sağlayacaktır.

“imparatorluk karşısındaki yeni alternatifler çokluktan doğacaktır.” diyen yazarlar, çokluk projesinin sadece eşitlik ve özgürlük üzerine kurulan bir dünya arzusunu dile getirmekle kalmadığını, sadece açık ve kapsayıcı bir demokratik küresel toplum talep etmekle yetinmeyerek, buna ulaşmanın imkanlarını da sunmaya çalıştıklarını belirttikten sonra; ilk olarak çokluk kavramının halk, güruh, kalabalık, kitle ve işçi sınıfından ayrı olduğunu ve bu kavramlarla karıştırılmaması gerektiği uyarısında bulunurlar. Çokluk kavramı öncelikli olarak halk kavramıyla karıştırılmamalıdır, çünkü “halk birlik oluşturan bir nüfusu temsil ederken, çokluk indirgenemez ve çok boyutludur.” Halkın geleneksel olarak üniter bir kavramsallaştırmaya işaret ettiğini belirten yazarlar; nüfusun birçok farklılık tarafından belirlenmiş olmasına rağmen halkın bu farklılık ve çeşitliliği bir tekilliğe indirgediğini ve genel olarak nüfusa bir özdeşlik dayattığını söylerler. Çünkü “halk birdir” ama “çokluksa aksine çoktur ve asla bir tekilliğe ya da tek bir özdeşliğe indirgenemeyecek sayısız içsel farktan müteşekkildir: kültür, ırk, etnik köken, toplumsal cinsiyet ve cinsellik farkları kadar farklı emek biçimlerini, farklı yaşam tarzlarını, farklı dünya görüşlerini, farklı arzuları da kapsar. Çokluk tüm bu tekil farkların çoğulluğudur.”

İkinci olarak çokluk kavramı güruh, kalabalık ve kitle gibi “çok boyutluluk özelliği taşıyan” ama “aslında üçü de edilgen özne konumunda oldukları ve kolayca güdülenebildikleri için tehlikeli oldukları düşünülen” kategorilerle de karıştırılmamalıdır. Çokluğun kendi içinde bulundurduğu etkin çok boyutluluğa karşı “kitlelerin özü farksızlıktır: tüm farklar kitlenin içinde massedilip yok edilir. Nüfusun tüm renkleri griye döner. Söz konusu kitleler, sadece ayrımsız, türdeş bir birliktelik oluşturduğu için beraber hareket edebilir” der yazarlar; ama “çoklukta toplumsal farklar korunur. Çokluk Hazreti Yusuf’un büyülü pelerini gibi çok renklidir”

Son olarak da çokluğun işçi sınıfıyla da karıştırılmaması gerektiğini belirten yazarlar, bir ilk yaklaşım olarak “çokluğu, sermayenin idaresinde çalışan, dolayısıyla sermayenin idaresini reddeden sınıf olma potansiyelini taşıyan herkes olarak” tanımlamak gerektiğini belirttikten sonra, çokluk kavramının işçi sınıfı kavramından XIX. ve XX. Yüzyılda kullanıldığı biçiminden çok farklı olduğunu iddia ederler. Yazarlara göre: “işçi sınıfı temelde, kimi dışlamalara dayanan sınırlı bir kavramdır. En sınırlı kavranışında sadece endüstriyel emeği ifade eder, dolayısıyla tüm diğer emekçi sınıfları dışlar. En geniş kavranışındaysa, tüm ücretli emekçileri anlatır ve çeşitli ücretsiz sınıfları dışlar.diğer emek biçimlerinin işçi sınıfından dışlanması, örneğin erkek endüstri emeğinin kadının yeniden üretici emeğinden, endüstriyel emeğin köylü emeğinden, işsizin işi olandan, işçinin yoksuldan tabiatı itibariyle farklı olduğu varsayımına dayanır. işçi sınıfının asli üretken sınıf olduğu ve doğrudan sermayenin idaresinde olduğu, dolayısıyla da sermayeye karşı etkili bir biçimde durabilecek yegane özne olduğu düşünülür.”

İşçi sınıfı kavramının yukarıda belirtilen anlamda bir indirgemeciliğe dayandığını belirten yazarlar; kavramın ancak endüstriyel emek biçimlerine dayanan alanlarda çalışan işçiler için kullanılabileceğini; fakat artık günümüzde XX. Yüzyılın sonlarında hegemonyasını yitiren endüstriyel emeğin yerine geçen “maddi olmayan emek” yani bilgi, enformasyon, iletişim, ilişkiler ve duygusal ifade gibi ürünler üreten emekle beraber bu sınıfın artık sermayeye karşı durabilecek etkili bir özne olamayacağını ve dolayısıyla da “tekilliklerin ortak paydası temelinde hareket eden bir toplumsal özneyi anlatan” çokluk kavramını karşılayamadığını iddia ederler. Çünkü çokluk, halk,kitle ve işçi sınıfının aksine “iç farkları olan çoğul bir toplumsal öznedir ve onun kuruluşu ve eylemi, özdeşliğe yada birliğe değil (hele farksızlığa hiç değil) ortak paydaya dayanır.”

İki Farklı Çokluk: “Hep-mevcut” ve “Henüz-oluşmamış”

Yazarlar, çokluk kavramını yukarıda belirttiğimiz diğer kavramlardan ayırt ettikten sonra; kavramın bir tür siyasal proje ve örgütlenme biçimine işaret eden ve Sol’u yeniden canlandırma ve yeniden yapılandırma gibi bir göreve katkı sunabilecek bir kavram olduğunu düşünürler. “Bu kavramı ‘çokluğu oluşturun’ gibisinden siyasal bir direktif olarak değil, halihazırda var olan bir şeye ismini koymak ve mevcut toplumsal ve siyasal eğilimi kavramak adına öneriyoruz.” dedikten sonra mevcut toplumsal değişim eğilimlerinin adını koymak için bu kavramı tercih ettiklerini ve bunun mevcut eğilimi beslemek anlamında önemli bir adım olduğunu belirtirler.

Yazarlar çokluk kavramını farklı zamansallıklara dayanan iki farklı biçimde kullandıklarını belirtirler. Bunların ilki ontolojik bir temele dayanırken diğeri siyasaldır. İlki yani ontolojik temelli çokluk kavramı “sonsuzluk bakış açısından çokluktur.” Çokluğun bu ontolojik temelini ünlü felsefeci Spinoza’ya dayandıran yazarlar; sonsuzluk açısından çokluğun “Spinoza’nın dediği gibi tarihsel güçlerin karmaşık etkileşimiyle, aklın ve tutkuların süzgecinden geçerek, Spinoza’nın mutlak dediği bir özgürlüğü yaratan çokluktur.” Tarih boyunca insanların sürekli olarak otoriteyi, tahakkümü, hiyerarşiyi ve komutayı reddettiğini, tekilliğin birbirine indirgenemeyen çoğul farklılıklarını dile getirdiğini ve sayısız isyan, devrim ve başkaldırıyla özgürlüğü aradığını belirten yazarlar; bütün bunları çokluğun bastırılamayan sonsuzluk arzusu olarak yorumlarlar. Bu bağlamda yazarlar, Spinoza’cı anlamda sonsuzluk açısından çokluğun ontolojik olduğunu ve o olmaksızın toplumsal varlığımızı kavramanın imkansız olduğunu belirttikten sonra; farklı zamansallıklara dayanan ikinci çokluğun kavramsallaştırmasına gelirler. Yazarların belirttiği gibi diğer çokluk “tarihsel çokluk ya da henüz oluşmamış çokluktur. Söz konusu çokluk asla varolmamıştır.” Kendi kitaplarında işte günümüzde bu ikinci çokluğu mümkün kılan kültürel, hukuki, ekonomik ve siyasal koşulların izini süren yazarlar; ikinci çokluğun siyasal temelli olduğunu ve günümüzde gelişen koşullar temelinde onu var etmek için siyasal bir projenin gerekli olduğunu belirtirler.

Son olarak farklı zamansallıklara dayanan bu iki farklı çokluğun her ne kadar kavramsal düzeyde ayrı olsalar da aslında birbirlerine bağımlı oldukları ve birbirinden koparılamaz nitelikte olduğunu belirten yazarlar: “Eğer çokluk toplumsal varlığımızda zaten içkin ve kuluçkada olmasaydı, onu siyasal bir proje olarak hayal dahi edemezdik; ve aynı şekilde, onu bugün gerçekleştirmeyi umabilmemizin tek nedeni de gerçek bir potansiyel olarak var olmasıdır. Öyleyse ikisini birleştirirsek, anlarız ki çokluğun garip ve ikili bir zamansallığı vardır: Hep-mevcut ve henüz-oluşmamış” diyerek bu iki çokluk arasındaki ilişkinin dolaysız ifadesini de oluştururlar.

Eleştiriler ve Övgüler

Hem soldan hem de sağdan büyük övgüler toplayan ve kimilerince bugünün “komünist manifestosu” olarak değerlendirilen İmparatorluk ve onun devamı niteliğinde yazılan Çokluk kitaplarına bu övgülerin yanında çok sert eleştiriler de geldi. Her ne kadar kitaba yapılan aşırı övgüler bu karşı tepkileri gölgede bıraksa da yine de gayet tutarlı ve ciddiye alınması gereken eleştirilerin yapıldığını belirtmek gerekir. İşte bu bölümde özellikle İmparatorluk’un yayımlanmasının ardından bu kitaba yönelik yapılan yorumları kısaca ele almaya çalışacağız. Yukarıda da belirttiğimiz gibi kitaba yönelik tepkiler genelde iki yönlü oldu. Bir tarafta kitap çok büyük övgüler alıp kutsanırken, diğer taraftan da çok radikal bir biçimde eleştirildi.

Kitap özellikle 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’ndeki İkiz Kulelere yapılan saldırıların ardından iki farklı kulvardan yorumlanmaya ve tartışılmaya başlandı. Saldırının ardından ABD’nin İngiltere ve diğer bazı devletlerin desteğiyle Afganistan ve Irak’a müdahalesini, kimileri Hardt ve Negri’nin kitaptaki temel varsayımlarını doğruladığını belirterek aslında kitabın günümüzün iktidar paradigmasını sağlam dayanaklar üzerinden açıklayabildiğini belirtirken; kimileri de “İkiz kule”lerin çöküşünün İmparatorluk kitabının ve tezlerinin de çöküşü olduğunu savundu.

Ertuğrul Kürkçü, “Kolektif Sermayenin Zayıf Halkası” adlı yazısında ikiz kulelere yapılan ve bütün dünyayı apansız bir savaş iklimine sokan saldırıların ardından Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’unu okuyanların olguların kitabın temel varsayımlarını doğruladığını ileri sürmeleri durumunda bütünüyle haksız sayılamayacaklarını; ama bunun tersini savunanların da pekala kendi haklılıklarına ilişkin pek çok olguya işaret edebileceğini belirttikten sonra; Afganistan’a yapılan müdahalenin Hardt ve Negri’nin tezlerini doğruladığına dair birkaç saptamada bulunur. Birincisi: Afganistan’a müdahale için oluşturulan “ittifak” güçlerinin (ABD,İngiltere vd.) “uluslararası terörizm” dedikleri şeye karşı hızlı ve bütünlük içinde bir araya gelişlerine bakıldığında bunun Hardt ve Negri’nin sözünü ettiği “ortak çıkar” ilkesine uyduğu görülür . Hatırlanacağı gibi Hardt ve Negri İmparatorluk’ta küresel karma kuruluşun bir gereği olarak artık hiçbir ulus-devletin uluslararası alanda destek almaksızın kendi başına buyruk davranamayacağını iddia ediyordu. İkincisi: Hardt ve Negri’nin bahsettiği “ulus-devlet egemenliğinin üç temel özelliği olan askeri, siyasal ve kültürel egemenliğin İmparatorluk’un merkezi güçlerine devri” ile ilgili. Kürkçü’ye göre ABD’nin, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu NATO müttefikleri; hiyerarşinin merkezi tepe noktasında Washington’un yer aldığı bir “uzun savaş” tercihini benimsemiş görünüyor. Bunun Hardt ve Negri’nin bahsettiği askeri,siyasal ve kültürel egemenliğin imparatorluk’un merkezi güçlerine devri anlamına geldiğini belirten Kürkçü bunun da kitabın varsayımlarını doğrulayan bir kanıt olduğunu söyler.

İkiz kulelere yapılan saldırının ardından Afganistan’a yapılan müdahalenin kitabın tezlerini doğruladığına bir başka örnek de İmparatorluk’un kendine “yeni bir hukuk” yaratarak ilerleyebilmesi ile ilgili. Kürkçü’ye göre Afganistan’a müdahalenin ardından ABD’nin “NATO Antlaşması” üzerinden kendine “yeni bir hukuk” yaratması ve bu çerçevede müdahaleyi meşrulaştırması kitabı doğrulayan bir başka kanıt olarak okunabilir. Gerçi İmparatorluk’ta Hardt ve Negri “haklı savaş” kavramının BM aracılığıyla oluşturulacağını öngörmüşlerdi; ama ABD “daha köşeli ve militarist bir sözleşmeyle” bu meşrulaştırımı sağladı:NATO Antlaşması.

Kürkçü’nün son ve en çarpıcı tespiti ise, Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’ta bahsettiği “ulus-devletler” ile “emperyalizm” arasındaki çatışmanın yerini “imparatorluk”un bütün alanı içinde herhangi bir ulusla doğrudan bağlantılandıramayacağımız başkaldırı odaklarının alacağına dair öngörünün de kendisine “postmodern ve negatif” bir kanıt bulmuş olması. Kürkçü Üsame bin Ladin’in dünyanın bütün her yerine yayılmış ve daha çok Arap ülkelerinden gelenler olmasına rağmen her ulusal kökenden oluşan ve kendini hiçbir ulus-devletin çıkarlarıyla bağlamayan El-Kaide örgütünün Hardt ve Negri’nin tezlerini doğrulayan bir başka kanıt olabileceğini belirtir.

İkiz Kule”lerin çöküşü ve hemen ardından ABD’nin müttefik güçleriyle birlikte Afganistan ve Irak’a müdahalesinin İmparatorluk’taki temel tezlere ters düştüğünü ve dolayısıyla Hardt ve Negri’nin emperyalizmin bittiğine dair iddialarının da Afganistan ve Irak işgaliyle çürütüldüğünü belirtenler de yok değil. Teoride Doğrultu’da çıkan “Postmodern Bir Kolaj-İmparatorluk Manifestosu” adlı yazıda 11 Eylül sonrası süreçte meydana gelen Afganistan ve Irak işgalinin emperyalizmin bitip bitmediğinin çarpıcı bir dramasını sunduğu belirtilir. Yazıda “ikiz kule”lerin çöküşünün aslında İmparatorluk kitabının ve tezlerinin de çöküşü olduğu olduğu ve 11 Eylül’ün İmparatorluk için büyük bir talihsizlik olduğu yorumu yapılır. Ayrıca “ikiz kule”lerin aynı zamanda Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’ta betimledikleri “çokluk”un, yeni üretimin, yeni devrimci sınıfın da simgesi olmasının hayatın ve tarihin bir ironisi olduğu belirtilir.

Haluk Hepkon, Çokluk kitabının Türkçe basımının yayınlanmasının ardından yazdığı “Asri Zamanların Politik Öznesi” adlı yazısında Hardt ve Negri’nin ABD’nin Irak işgali yorumunu “evlere şenlik mantık silsilesi” olarak eleştirir. Hepkon’ göre Hardt ve Negri yeni kitaplarında “Irak’ta ABD işgaline direnenlerin tek amacının küresel sistem hiyerarşisinde üst sıralara çıkmak olduğunu söylüyorlar. Gerçekten de ezen ülkelerle ezilen ülkeler arsındaki çelişme basit bir hiyerarşi sorununa indiğinde Irak’ı savunmanın bir anlamı kalmamaktadır. ‘kendi için değil, ama kendinde iyi’ İmparatorluk ‘modern zalim rejimlere’ karşı tarihsel görevini yaparken Irak’taki direniş gericilikten başka bir anlama gelmez. Kısacası Hardt ve Negri önceki tezleriyle uyum içinde Irak’ta işgalcileri ve direnişçileri aynı kefeye koymaktadırlar. Onlar için ABD’nin Irak’ı işgali yalnızca bir iç savaştır.”

“Yapısöküm”cü Yöntem Eleştirisi

Radikal marksist gruplardan , Hardt ve Negri’ye getirilen en büyük eleştirilerden birisi de yazarların post-yapısalcı “yapısöküm” yöntemiyle marksist literatüre ait çoğu kavrama getirdikleri “yapısökümcü” çözümlemenin; kavramların marksizmden referans alındıkları yanılsaması yaratılarak onlara yüklenen anlamın çarpıtılması ile ilgilidir. Hardt ve Negri’nin özellikle “emperyalizm” yerine “İmparatorluk”, “işçi sınıfı” kavramı yerine “çokluk”luğu kullanması, “maddi emek”in yerini “maddi olmayan emek”e bıraktığı iddiası ve Marks’ın “kapitalist birikimin tarihsel eğilimi” ve bu gelişimin zorunlu sonuçlarına ilişkin öngörüsünün kavranışına yönelik konulardaki çözümlemelerine yönelik oldukça sert tepkiler geldi.

Teoride Doğrultu’da Hardt ve Negri’nin İmparatorluk kuramını oluştururken, esasen postmodernizm ve postyapısalcılığın ürettiği kavramları, bilgileri ve söylemleri kullandıkları ve postmodernizmin anlamı muğlaklaştırması ile postyapısalcılığın “yapısökümcü” çözümlemeleri doğrultusunda son yıllarda özellikle kuantum fiziğine yedirilen belirsizlik teorisinin sosyal bilimler alanındaki ilk ciddi indirgemeciliğinin gerçekleştiği savunulur. İmparatorluk’un postyapısalcı kuramın,dili merkeze alan yöntemi ile adeta bir dil ve söylem kokteyli sunduğunu ve kitabın ilk cümlesinden itibaren “yapısökümcü” söylemin bilinçleri dumura uğratan, zihinsel bütünlüğü paramparça eden bir “dil gösterisi”ne dönüştüğünü ve felsefi, akademik, politik ve edebi dilin bütün anlatımlarının dokusuna entelektüel bir ustalıkla işlendiğinin belirtildiği yazıda kavramlar, dil oyunları, çok anlamlı tanımlar, “çok katmanlı” anlatımlar ve karmaşık dil/mantık örgüsüyle sahnelenen bu dil gösterisinin adeta bir “entelektüel söylem terörüne” dönüştüğü iddia edilir. Aynı yazıda Hardt ve Negri’nin marksist kavram ve tezleri bir referans gibi göstermelerine karşın esasen bu kavram ve tezlerin “yapısöküm”e uğratılarak yadsındığı ve bunun yerine postmodernizmin kavram ve tezlerinin yeni teorik mimarilerinin “kurucu ve pozitif öğeleri olarak” benimsedikleri iddia edilir. Son olarak adı geçen yazıda “İmparatorluk kitabının önsüz’lerinde ve bütününde, İmparatorluk’un Sosyalizmin geçici yenilgi koşullarıyla ortaya çıkan bir boşluğa, bir “ütopya boşluğu”nu doldurmaya hamle yaptığı görülür. Aslında bu düpedüz marksizmin tarihten ve teoriden kovulması ve onun tahtına oturması hamlesidir. J.Derrida’nın Marks’ın Hayaletleri’nde yaptığı ‘marksizmsiz marksizm’ gibi, M. Hardt ve A. Negri de ‘Marksizmsiz Komünizm’ kuramıyla kendilerini komünizmin yani ‘yeni komünizmin’ mesihleri ilan ediyorlar.” denilerek Marks’ın Hayaletleri ile İmparatorluk kitapları arasında belirli bir koşutluk, tematik olarak kimi benzerlikler ve amaçsal ortaklıklar olduğu iddia edilir.

Radikal sol gruplardan Hardt ve Negri’ye getirilen bir diğer eleştiri de ekonomi politik çözümlemeleri ve endüstriyel üretimdeki “maddi emek” yerine kullandıkları “maddi olmayan emek” kavramıyla ilgilidir. Yapılan eleştirilere göre İmparatorluk’taki çözümlemelerin neredeyse tamamı felsefi çözümlemeler ve söylemler düzleminde yapılır. Üretim, yeni sınıf analizleri ve ekonominin, felsefi olarak çözümlenmesi ekonomi-politik boyutun göz ardı edilmesine ve gerçek bir kuramsal teorinin sacayağı olan ekonomi-politik analizin eksik kalmasına yol açmıştır. Post yapısalcı ve post modernist “yapısöküm”cülüğünün ekonomi politik alanda gerçekleştirdiği saldırının öncelikli hedefinin emek-değer kuramı ve değer yasası olduğunun belirtildiği eleştirilerde, Hardt ve Negri’nin “emek gücünün nitelikleri (fark, ölçü, belirlenim) artık kavranır olmaktan çıkmıştır”, “zamansal emek düzeni yerle bir olmuştur” türünden çıkarımlarla emek-değer kuramı ve değer yasasının oluşturucu öğelerinin ortadan kalktığı yönündeki iddialarına karşı çıkarlar. “Felsefeden Ekonomi Politiğe ‘yapısökümcü’ Saldırı” adlı yazıda belirtildiğine göre İmparatorluk’ta “Marksist terminolojiye ait ‘soyut emek’, ‘somut emek’ gibi kavramlarla oynanır, referans alındıkları yanılsaması da yaratılır, onlara yüklenilen anlam ise farklıdır. İmparatorluk’ta bilimsel bir çözümleyicilik, ekonomi politiğin ekonomi politikçe bir eleştirisi yoktur. Dolayımlama, betimsellik ve bunlardan yapılan aktarımlar ön plandadır. İdealist felsefe, post modernist felsefi söylemin belirsizliği, post yapısalcı dil kuramı bu noktada bir sığınaktır.yeni kavramlar bu zeminde doğurulur ve ötelenirler. Nihayetinde ‘maddi olmayan emek’ –bunun bir çeşidi olarak da ‘duygulanımsal emek’- kavramı çıkar ortaya. ‘maddi olmayan emek’ kavramı ekonomik olmaktan çok felsefi nitelikte bir kavramdır ve idealizmin de doruğudur. Tüm özellikleriyle birlikte maddesel nitelikteki emek, bu niteliğini somutlayan özelliklerinden idealist soyutlamayla ayrılarak, tam bir baş aşağı etmeyle ‘maddesel olmayan emek’ olarak ifade edilen ucube ve hayalet kavram ileri sürülür”

Aynı yazıda İmparatorluk’un “post modern bir kurmaca” olduğu iddia edilir. Kitapta ileri sürülen toplumsal teorinin dayanaklarının yöntem, kavramlar, retorik ve felsefe üzerine kurulu olduğu; bu anlamda da kitapta felsefenin ekonomi politiği öncelemesi eleştirilir. Yazıda ayrıca “bilimsel teknik yeni bilgilerin ve sermayenin üretkenliğinin artırıcı rolü,bilişim ve iletişim teknolojilerinin endüstriyel üretime katılışı, üretim teknolojilerindeki değişimlere uygun olarak üretimin örgütlenişinde, biçim ve bileşimlerinde yol açtığı değişiklikler, tekno deterministik bir yoruma tabi tutulmakta, özne ve nesneler arasındaki ayrımlar idealist soyutlamalarla silinip postmodern bir kolajlama ile yan yana ve içiçe konulmaktadır” denilerek post yapısalcı dil öğelerinin emeğin kategorik düzeyde yeniden tanımlanışının kurucu öğeleri olarak işlev görmesinin İmparatorluk’un yazımındaki belirgin etkisi gösterilmeye çalışılır ve eleştirilir.

İskender Bayhan, İmparatorluk mu, Emperyalizm mi? adlı yazısında Hardt ve Negri’nin bugüne kadarki işçi sınıfı ve ezilen halkların bilinen bütün silahlarını ellerinden aldığını ve tek ülkedeki sosyalizm devriminden, enternasyonal dayanışma ve mücadele içerisinde gerçekleşebilecek ve bütün dünyadaki emperyalizmin alaşağı edilmesine kadar gidebilecek bir sürecin gerçekleşebilirliğine dair bir çok doğruyu unutturup yerine büyük bir belirsizliği koyduğunu belirtiyor.

Bayhan’a göre, Hardt ve Negri İmparatorluk’ta kalkış noktası olarak küreselleşme karşıtı hareket ve eylemleri temel alırken aslında onu da bir karşıtlık olmaktan çıkarıp “süreci derinleştirme” yönünde bir radikal tutumla devam ettirmeyi öneriyorlar.

Toplumsal Ekolojistlerin İmparatorluk Eleştirisi

İnsanlık tarihi, özellikle de son üç yüzyıllık “Aydınlanma”, “Modernite”, “İlerleme” vb isimlerle adlandırılan tarih; yıkımın, sömürünün, tahakkümün, hiyerarşinin ve insanın kendi gerçek öz doğasından kopartılmasının tarihidir. Yaklaşık altı milyar yıllık bir ömre sahip olduğu düşünülen dünyanın zengin çoklu maddi ve manevi kaynaklarının sanayi devrimiyle birlikte hoyratça tüketildiği, insan-doğa birlikteliğinin organik yapısının geri dönüşü olmayan bir biçimde parçalandığı ve yeryüzünün yaşanabilirliğinin sınırlarına dayandığımız bu postmodern “geç kapitalizm”in “İmparatorluk” çağında; bu korkunç gidişatı önlemeye yönelik bir duyarlılık ve bunalımın kökenini oluşturan “insan-merkezcilik” yerine insan dışındaki tüm canlıların da nesne konumundan çıkartıp etken birer özne haline dönüştüren bir “doğa sözleşmesi” temelinde kurulacak ve sadece “insan-merkezci” olmayan bir “eko-hümanizm” talebi de gittikçe daha fazla dillendirilmeye başlandı. Özellikle 1968’deki toplumsal hareketlerden sonra hızla yükselen postmodernizm hareketi ile müthiş bir sorgulamaya maruz kalan Aydınlanma ideolojisi, sağlam olduğuna inandığı pozitivist temellerini de gittikçe yitirmeye başladı. İşte tam da bu kaotik toplumsal düşünce ortamında modernizmin tekçi ve evrensel paradigmasına karşılık tepki olarak kendi tekil direnişlerini oluşturmaya başlayan yeni yeni düşünce hareketleri ortaya çıktı.Bunlar arasında tam da yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı özellikle “ekoloji” hareketi son yıllarda hızla yükselmeye ve toplumsal tabanını genişletmeye başladı.

21. yüzyılda “genel bir iktidar teorisi” kaleme almaya çalışan Hardt ve Negri’nin İmparatorluk kitabına yöneltilen eleştirilerin bir kısmı da yukarıda kısaca değinmeye çalıştığımız gibi yüzyılın son çeyreğinde hızla yükselen ekoloji hareketinin savunucularından geldi. Toplumsal ekoloji yanlıları tarafından İmparatorluk’a özellikle “çizgisel evrimci tarih anlayışı”, “iktidarın olumsuzluğu sorunu”, “devletin araçsallığı” ve “İmparatorluk’un özgürlük potansiyelini çoğalttığı” na dair konularda bazı eleştiriler geldi. Aşağıda Hardt ve Negri’ye yukarıda belirttiğimiz konularda yöneltilen eleştirileri aktarmaya çalışacağız.

Şadi İdem ve Nesrin Bekler yazdıkları “İmparatorluk-‘Marksist Kategoriler Üzerinde Yükselen Anarşist Bir Manifesto mu?” adlı yazıda, “çağın komünist manifestosu” olarak sunulan İmparatorluk kitabını toplumsal ekolojinin bakış açısından ele alıp irdelerler. İki temel bölümden oluşan yazının birinci bölümünde genel hatlarıyla İmparatorluk kitabının temel argümanlarının bir özeti ve eleştirisi yapılır. İkinci bölümde ise İmparatorluk’un üzerinde yükseldiğini düşündükleri “iktisat ideolojisinin” eleştirisine girişirler.

Adı geçen makalede İmparatorluk’a getirilen ilk önemli eleştiri Hardt ve Negri’nin her ne kadar öznellik yüklü terimler kullansalar ve bazı göndermelerde bulunsalar da aslında “çizgisel evrimci Marksist tarih nosyonuyla örtüşen” ekonomik Marksist bakış açısından kurtulamadıkları yönündedir. Yazarlara göre Hardt ve Negri kendilerini alt yapı-üst yapı sorunsalından bir türlü sıyıramazlar. İmparatorluk’ta postmodern dönemde bütün sınırların ortadan kalktığı, alt yapı ve üst yapının birbirlerinden ayırt edilemeyecek bir biçimde iç içe geçtiği ve birbirlerine yaklaştıkları yönündeki tespitin bile alt yapı-üst yapı sorununa parmak basmak şöyle dursun, aslında onu kabul ettiklerinin bir kanıtı olduğunun iddia edildiği yazıda; bu bakış açısının insanları nesneleştirmekle kalmadığını, tahakkümün ve sömürünün devamına olanak sağlayan “iktisat ideolojisi”ni yeni bir “enformatik formda” ve yeni bir tarzda -“postmodern tarzda”- yeniden ürettiğini düşünürler.

Aynı makalede İmparatorluk’a getirilen bir diğer önemli eleştiri de, kitapta iddia edildiği üzere İmparatorluk rejiminin kendinden önceki yönetim biçimlerinden daha ilerici ve demokratik olduğuna yönelik vurguyla ilgilidir. Yazıda “İmparatorluk’un ‘özgürlük potansiyeli’ni çoğalttığı bir mittir. Eğer gerçekten İmparatorluk, biyo-politik düzeyde her insanın bedeninin, zihninin ve toplumsal ilişkilerinin her zerresini bu denli güçlü ve yoğun bir şekilde yaratabiliyor ve kontrol edebiliyorsa, bu şekilde yabancılaşmanın derinleştiği ve yayıldığı bir toplumda niçin özgürlük potansiyeli çoğalmış olsun ki?” sorusunu sorarak aslında durumun Hardt ve Negri’nin belirttiği kadar toz pembe olmadığını göstermeye çalışırlar.

Yazarların İmparatorluk ile ilgili bir diğer önemli tespitleri ise kitabın sadece marksizmin ekonomist bir yorumunu sergilemekle kalmadığı; aslında “İmparatorluk’un yapı-sökümcü olan bölümlerinin, yani yok-yer yaratan bölümlerin, Marksist kategorilerden oluşan parkelerle döşenmesine karşın, yok yerde bir yer’in daha çok anarşist söylemlerle şekillendirilmesidir.” Yazarlara göre İmparatorluk’un özellikle “intermezzo-karşı imparatorluk” adlı bölümünde posyapısalcı anarşist söylemi bütün çıplaklığıyla görebiliriz.

SONUÇ
Böylece yazının ikinci ve son bölümünü de bitirmiş olduk. Görüleceği gibi Hardt ve Negri’nin İmparatorluk’na farklı yerlerden, farklı kulvarlardan, farklı bakış açılarından birbirinden tamamen farklı ve hatta kimi noktalarda birbirleriyle çelişen yorumlar getirildi. Sonuç olarak yapılan yorumlar farklı ve birbirleriyle çelişse de belki de söylenebilecek en önemli şeyin kitabın kesinlikle uzun süre gündemde kaldığı ve tartışıldığı. Bunun da aslında kitabın ne kadar önemli, derin ve çok katmanlı bir anlam örgüsüne sahip olduğunun bir kanıtı olarak okunabileceğini düşünmek yanlış olmaz herhalde. Son olarak da şunu belirtelim ki yukarıda kitaba getirilen olumlu tepkilerden daha çok eleştirilere yer vermemiz bizim de bu eleştirileri kabul ettiğimiz anlamına değil, tam aksine çok önemsediğimiz böylesi önemli bir çalışmayı farklı bakış açılarından tanıyabilme ve yorumlayabilme olanağına kavuşabilmektir. Çünkü her ne kadar yukarıda belirtilen eleştirilerin büyük bir kısmına katılmasak da, gerçekten de sağlam ve önemsenmesi gereken kimi noktaların da olduğunu unutmuyoruz.

Aslında Hardt ve Negri İmparatorluk ve Çokluk’ta günümüzün küresel koşullarında girmekte olduğumuz ekonomik, politik dönemin son derece orijinal, yaratıcı, parlak ve aynı zamanda kışkırtıcı bir değerlendirmesini yaparak politik yorumlara da açık bir çalışma sunuyorlar bize. Postkolonyal ve postmodern teorileri kökten reddetmek yerine bu teorileri eleştirel olarak irdeleyen ve bunların çokluğun bastırılamayan hareket arzusu bağlamındaki işlevselliğinin imkanlarını tartışan yazarlar, günümüzün küresel konjüktürüne uygun bir politik vizyon geliştirmeye çelışıyorlar ve bizce bunu özellikle yeni sosyal hareketler ve çokluk arasında kurdukları organik ilişki bağlamında başarıyorlar da.

Sonuç ne olursa olsun Hardt ve Negri’nin güncel toplumsal sorunların çözümüne yönelik bir anlayışla yazdıkları İmparatorluk ve Çokluk’un günümüzün tıkanmış toplumsal eylemliliğinin önüne son derece önemli ve işlevsel alternatifler koyduğunu ve özellikle son yıllarda hızla yükselen yeni sosyal hareketler alanında yaşanan pratik eylemlilikler konusundaki paradigma yoksunluğu alanında oluşan ciddi boşluğu doldurabilecek bir potansiyel ve umut taşıdığını söyleyebiliriz