Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 


ANA SAYFA


İNSAN HAKLARI MÜCADELESİNDE BİR AKTİVİST OLARAK ACIYI BAL EYLEMEK

Hasan KAYA

haskaya58@yahoo.com 
Engellinin İnsan Hakları Uzmanı
Sosyolog

 

 “İnsanların aynı yaralara ya da rahatsızlıklara karşı tepkileri sosyal kültürel durumlarına ve özel koşullarına göre farklılık gösterir”* Acı yı anatomi ve fizyolojik olarak algılamanın yanında aynı zamanda da sosyal, kültürel çerçevede Toplumsal ilişkilerin bütünü olarak da algılamak gerekir.

Acı; Bireyin dünyayla ilişkisini ve dünyayla ilgili deneyimini sorgulayarak, kişisel ve toplumsal anlamların sorgulandığı, bilincin ortaya çıktığı bir algı taşır.
Başkalarının acısının şiddetini anlayabilmek, diğerinin çektiği acıyı paylaşabilmek ve hissedebilmek aslında başkasının bedeninin yerine kendi bedenini koymak olarak da algılanabilir. Bedenlerin değişimi acıyı bilmemizi sağlayabilir ama ne kadar acı çektiği konusunda bilincimizde herhangi bir etki uyandırmayabilir. Wittgenstein in dediği gibi “N’nin acı çektiğini bilebilirim hiç kuşkusuz ama ne kadar acı çektiğini bilemem”

Burada üzerinde durulması gereken aynı zamanda acının beden üzerinde bıraktığı iz ve o izin düşünsel yaşamda bıraktığı travmadır. Acıyı anlayabilmek, hissedebilmek ve diğerinin acısını uzaktan seyretmek insan olmak ya da olmamakla ilgili durumumuzu da belirginleştirmektedir. Başkasının acısına bakmak insanın tüm boyutlarını özel yaşamı, toplumsal ve kültürel kökleri ama aynı zamanda çevresindeki ilişkilerin kökleriyle ilintilidir.

Televizyon karşısında, gazetelerde acı içerisinde kıvranan insanların görüntülerine ve resimlerine sadece bakmak kopan çığlıkları duymamak, bu tür olayların sıradanlaştığının göstergesi olmaktadır. Afrika’da, Asya’da, Ortadoğu’da ve Balkanlardaki savaş karelerinin vahşeti ebedileştirdiği ve aynı zamanda da edebileştirdiğini kanıksamak zorunda bırakılan insanlar bir yandan modernitenin öncüsü sayılmakta, öbür yandan akıl almaz bir drama imza atmaktadır.

Vahşet olaylarının yaşandığı yerlerin Dünyanın en geri kalmış ülkeleri olması. Bakan olmakla, bakılan olmanın aynı zamanda, yöneten ile yönetilen olanın tarihsel gerçekliğinden başka bir şey değildir. Dünyaya hükmeden Beyaz Irk aynı zamanda acının şeklini, şiddetini ve rengini’ de belirlemektedir. Tarih sayfaları bu tür olaylarla doludur. Yurtlarından koparılıp binlerce mil uzaktaki ülkelere köleleştirilmek için götürülen Siyah Irk mensuplarının yaşadıkları; çeşitli sinema, resim, edebiyat gibi konulara malzeme olmuştur.

Buralardan günümüze yansıyan görüntüler insanlığın hangi aşamalardan geçip günümüze geldiğini özetlemektedir. Egemen güç yeryüzünü şekillendirirken yanı zamanda toplumsal kültürü, eğitimi, bilinci, insanlar arasındaki iletişimin dozunu ve şeklini de belirlemektedir. Bedenlerin acı içerisinde sergilenmesi sanatsal bir olaydan çok bir insan olmam sorunsalını da gündeme getirmektedir. Oturduğumuz yerden, TV’den akşam haberlerini izlerken gözümüze takılan Filistinli çocuğun babasının kucağında katledilişini seyretmek, kilometrelerce uzağımızda olduğunu varsaymak, bizim aynı durumla karşılaşmayacağımız anlamına gelmez. Sivas’da 36 aydınımızın bütün dünyanın gözü önünde, yakılarak katledilmeleri, Mardin’de 44 kişinin öldürülmeleri, bu tür görüntüleri görmek için Filistin’e, Uganda’ya, Kongo’ya veya dünyanın başka herhangi bir yerine gitmeden etrafımıza dikkatlice bakmamız gerektiği gerçeğini yüzümüze haykırmaktadır.

Başkasının acısına bakarken adeta orgazm olurcasına kendinden geçen bedenlerin ruh sağlığından bahsetmenin ağırlığını sanırım insanım diyen herkes üzerinde hissetmektedir. Dünyanın yoksul ülkelerinde yaşanan bu tür zalimce davranışlar, acının gelişmişlikle de ilintili olduğunu ve bu görüntülere gelişmiş ülkelerde de rastlanmayacak anlamı taşımazlar. Böyle bir varsayım beyaz sömürgeciler tarafından köleleştirilen Afrikalıların ve Avrupanın göbeğinde yaşanan Yahudi soykırımının nedenlerini anlamamız konusunda bizleri yanıltabilir.
Susan Sontag, söz konusu manzaraların aslında bizlere bir mesaj ilettiğini “Bir yanıyla insafsızca, haksız ve giderilmesi gereken bir acıyı sergilerken; öbür yanıyla, dünyanın o köşesinde böyle bir felaketin yaşandığını doğrularlar” ** diyerek, resim sanatının ve görüntüleri ile istenirse savaşın kötülüklerine karşı bir bilinç oluşturulabileceğinin ipuçlarını vermektedir. İnsan Hakları Aktivistlerinin yaşanan vahşete bakışı sokaktaki insanın bakışıyla aynı olarak değerlendirilemez. İlk savaş fotoğraflarının tasarlanarak bizlerin beğenisine sunulması, bireysel hırsın, ekonomik çıkarın; Parçalanan bedenlerin nasıl bir metaya çevrildiğini, kar elde etmek için sömürüldüğünü ve insanlığın geldiği boyutun teşhir edilmesi bakımından önem taşımaktadır. Kamusal hafızalar yaratılması, resimlerin yansıttığı görüntülerin halkın nezdinde itibar görmemesi için, insan hakları aktivistlerine önemli görevler düşmektedir.

Asıl derdimiz başkasının acısını anlamak değil, hissetmektir. Başkasının acısına bakmanın, sanat galerisinde sergilenen resimlere bakmaktan daha fazla şey ifade etmektedir. Acılara maruz kalmış bedenlere bakarken, bakmak eyleminden daha fazlasını yaparak nedenlerini araştırmak ve sorunların çözümüne katkı sunmak gibi bir durum söz konusudur. Başkasının acısına bakmak aynı zamanda bir politik duruşu da anlatmaktadır. Baktığımız acıların düşüncemizde şekillenmesi aynı zamanda bakışımızla da ilgilidir. Dünyaya bakışımız, algılayıp yorumlayışımız, bizim acılar karşısındaki duyarlılığımızın şiddetinin göstergesi olabilmektedir. O anki ruh durumumuz, ekonomik-sosyal ilişkilerimiz, siyasal duruşumuz algılama sürecimizi şekillendiren etkenlerdir. İnsan hakları aktivistleri başka insanların acılarının seyircileri olmak gibi vurdumduymaz, kendi acılarını başka insanların acılarıyla yan yana koymak, kıyaslamak gibi durumlar kabul edilir değildir. İnsan hakları savunucuları, inadına barışı savunmak ve gerçekleşmesi için elinden geleni yapmak zorundadır.

Burada bahsettiğimiz diş, mide, baş ağrısı ve ameliyat sonrası yaşanan acıların dindirilmesi için yapılan müdahale değil. O başka bir aktivistin, tıp hekiminin görevidir. İnsan hakları hareketinin savunucularının müdahale alanları; birinin öteki üzerinde uygulamış olduğu sosyoekonomik, siyasal ve kültürel v.b. nedenlerden dolayı yapılan baskılar sonucunda, bedenin ve düşüncenin hareket alanını, dönüşümünü ve değişiminin kısıtlanması sonucu meydana gelen acılardır. “insan hakları hareketinin belki de başlangıcı, insanın insanileştirilmesi, insanlaştırılmasıdır”. ***

İnsan hakları aktivistlerinin insanın insanileştirilmesi gibi zor ve evrensel bir görevi vardır. Başkasının acısına insan hakları penceresinden bakmak, insan hakları için politikayı ön plana çıkarmak gerekmektedir. Aksi taktirde yarın bakılan olamayacağımızın garantisi yoktur. Hemen hemen her gün görerek içselleştirdiğimiz, Irak’ta, Gazze’de, Çecenistan’da vb; vurulan, bombalanan, kara mayınlarına basarak parçalanan bedenlere bakınca, şiddetin zaman ve mekan kavramının olmadığını anlamak o kadarda zor olmasa gerek. Parçalanmış bedenlerden kopan her bir parça aslında insanın, insanileşme sürecinde kaybettiği bir değeri temsil etmektedir.

* Daviv Le Breton -Acının Antropolojisi
** Susan Sontag - Başkasının Acısına Bakmak
*** Prof. Dr. T. Tahranlı- İnsan Hakları:Gerçek ve Gelecek

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.