KÜLTÜR & SANAT


GERÇEĞE ULAŞMANIN SOSYOLOJİK İNŞASINA BİR KATKI OLARAK
İNZİVA*

Aziz ŞEKER
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

 

   
 Asafın miktarını
Bilmez Süleyman olmayan
Bilmez insan kadrini
Âlemde insan olmayan
Şinasi
 

İnsan neden inzivaya çekilir? Kırgın ve yorgun olduğu için mi? Belki de! Ama yaşamında her ne olduysa; yüreğini acıtan bir şeylerin kederinden sıyrılmak ve huzura sefer eylemektir bazen insan denen yolcunun yaşadığı koşullar karşısındaki içsel çabası.
Manen bir çözümleme, sorgulama, içgörü, kendini aşmak gibi konularla birlikte değerlendirildiğinde sanat haritasının dışından, toplum içinde belirli bir sosyal kabulü olan insanların inzivaya çekilme adetlerinin olduğu bilinmektedir. Onlar için inziva bir ibadet gibidir kâmil insan olma yolunda. Ancak söz konusu sanat olduğunda inziva olgusunu farklı şekillerde değerlendirmek tartışmamız açısından daha olanaklıdır. Bu nedenle sanatçı için inziva kapandığı bir fildişi kulesi değil, bir üretim, paylaşım, bilgi artırma, netlik kazanma, kalemini bileme, yeni eserler dünyaya getirmek için zorunlu bir uğrak yeridir. Kimisi bunu kendi tercihiyle yapar kimisi zorunlu olarak bu sürece itilir.
İnziva her şeyden önce bir tür yalnızlıktır, bir tür sürgündür de! Konstantinos Kavafis Sanat Her Zaman Yalan Söylemez mi? isimli kitabında entelektüel yalnızlığa şu şekilde bir gönderme yapmaktadır: “Yalnız insanlar, bizim görmediğimiz şeyleri görürler: dünyaya son derece duyarlı bir bakışla bakarlar. Yalnızlık, derin düşünce ve dünyadan elini eteğini çekme, ruhu inceltir, keskinleştirir…” Sanatçının yalnızlığa sığınması onun benliğini zenginleştiren, insanlığı ve şu yeryüzünü ilgilendiren konuları, yazın alanını var eden ilham damarlarını yeniden gözden geçirdiği bir çekilme ve yeniden yaşama katılma anıdır.
Edebiyat insanının inziva ısrarı nerden gelir? Hangi duygu bir şairin ya da kalem işçisinin içindeki yalnız kalma telaşına karşılıktır? Elbette inzivadan çıkaracağımız okuma, yalnızlık olgusunda ısrar değildir. Bilinçli inziva her şeyden önce ‘yaratıcı bir ego süreci’dir. Bunun anlamı sağlıksız yalnızlık değil, üretici bir yalnızlıktır. Yoksa yürüyen kalabalıkların orta yerinde salaş gezinmeler, gününü gün etmeler, acı çekiyorum nidalarıyla savrulmalar, göç edip gitmeler yürekte kaynayan ateşin dineceği mekânlara, yurtlara daha birçok yere, yine de bütün bunlar asla sağlıksız bir yalnızı, yaşama karşı doğrulamaz. Çünkü o tükenen ve yabancılaşan bir şeydir artık.
İnziva bir arayıştır aslında bireyin yüzleşmesi için; bir iç göç (psişik exil) ve de yaratıcı bir uğraşı alanıdır. Edebiyatçı için inziva küsmek değildir, düpedüz yeni bir başlangıçtır…
Ne kadar çevresinden sıyrılarak birbaşına kalmaya çalışsa ve yeni kararlar alıp yeni hayatlar denemeye kalksa da insan için her milimlik gelişme kocaman bir geçmişin, kederli anıların ve düşlerin buğulu coğrafyasından demlenir. İnsanın psikolojiyle örülmüş sosyal bir varlık olmasının zorunlu ve doğal bir sonucudur bu durum.

ZORUNLU İNZİVA MEKÂNLARI OLARAK HAPİSHANELER

Resmi ideoloji var olma nedenlerine yönelik bir tehdit durumu algıladığında öncelikli olarak yazarlardan, aydınlardan, gerçeği dillendiren edebiyatçılardan kırıp dökmeye başlar. Gerçeği dillendiren bu insanların sesini kesmeye soluğunu kısmaya çalışır. Yeri geldiğinde onları kapatır, yargılar.
Türkiye edebiyatının usta kalemlerine bakın özellikle demokrasinin sorunlu olduğu dönemlerde başlarına gelmedik olumsuz şey kalmamıştır. Hapse atılanlar, sürgün edilenler, ülkesini terk etmek zorunda kalanların yapıtlarından antolojiler oluşturulabilir.
Örneğin Namık Kemal’in 38 ay süren Mağusa (Kıbrıs) sürgünü onun için zorunlu bir inziva olur. Otoritelerce koşulları oluşturulmuş bir inziva cehennemi! Şair, Hürriyet Kaside’sindeki seslenişiyle nasıl unutulur ki: “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet/Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten.”
Yine Serveti-i Fünun yurtsever kalemlerinden Tevfik Fikret de inziva açısından değerlendirilmesi gereken örnekler arasında yer alabilir: Döneminin baskıcı yapısı içinde yaşadığı bireysel trajedilerle sarsılan Tevfik Fikret 1900’lerin başında “Sis” şiirinin dalgalarında İnzivanın kıyılarına kürek çeker. Şiirin bir bölümünü okumak bile o yaşantının ağırlığını duyumsamaya yetmektedir: “Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,/beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan /ağırlığının altında herşey silinmiş gibi,/bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;/tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar/onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!/Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;/lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!/Ey zulümler sâhası...”Konağını satarak kendi düşüncelerinin etkisiyle planladığı ve Rumelihisarı’nda yaptırdığı eve çekilir. Günümüzde müze olan evi yeni yuvası olur (Aşiyan). Toplumun gürültüsünden uzak ancak topluma ilgisiz değil, çünkü yazmak ve üretmek için inzivadadır. Görüyoruz ki toplumsal koşullar Fikret’i bu sürecin içine çekmiştir. Yalanın üzerindeki perdeyi bir kenarından tutup çekmek, karanlığı bir yerinden yırtmak telaşındadır aslında yazar… Kuşkusuz Sis şiirine en iyi yanıtı Vedat Türkali verir İstanbul şiiriyle. Ne ki 1940’ların, 1950’li yılların baskıcı ikliminde Türkali’nin inziva yeri demir parmaklıkların arkasıdır. İstanbul şiiri o baskının, zulmün altında bir aydınlık gül gibi çıka gelmiştir: “Salkım salkım tan yelleri estiğinde/Mavi patiskaları yırtan gemilerinle/Uzaktan seni düşünürüm İstanbul/Binbir direkli Halicinde akşam/Adalarında bahar/Süleymaniyende güneş/Hey sen güzelsin kavgamızın şehri…” Vedat Türkali aynı zamanda Türkiye romanının doruklarında gezinen bir entelektüeldir.
Elbette hapishane gerçekliği ve sanat açısından yaklaştığımızda zorunlu inziva mekânları için çok şey söylenebilir. Yine Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi alanının önde gelen yazarları yaşamlarının bir kısmını hapishanelerde geçirmişlerdir. Gerçek şu ki, Türkiye aydınının, entelektüelinin en önemli inziva mekânlarından birisi hapishanelerdir.
Nazım Hikmet Ran’ın uzun süren hapishane yılları âdete büyük şairin inzivası olur. Nazım Hikmet, yaşamının önemli bir kısmını İstanbul, Çankırı, Bursa gibi farklı cezaevlerinde geçirmiştir. Bir Cezaevindeki, Tecritteki Adamın Mektuplarında: ‘bana kendimden başkasıyla/konuşmak yasak’ şiir örgüsü birey olarak şairin kendisiyle ilgili şiirselleştirmiş süreci yansıtır. Nazım, güzel ve yürekli şiirlerinin büyük bir kısmını hapishanelerde yazmıştır.
Nazım uzun yıllar cezaevinde yatar. Sonra ülkesinden uzaklarda yaşama veda eder…

SİNOP HAPİSHANESİ

“…11 Haziran 1913 Mahmut Şevket Paşa’yı vurmuşlar
Bahricedit vapuru dinamit taşır gibi korkuyor
Burunu döner dönmez atmış demiri
Boşaltıp yükünü hemen, İstanbul’a kaçacak
Önde paşalar, Komitacılar, Yazarlar
Refik Halit, Refiğ Cevat, Hüseyin Hilmi, Mustafa Suphi
Sonra Cumhuriyet, af şenlikleri”
Sabahattin Ali
Sinop’un o meşhur hapishanesi edebiyatımızın zorunlu inziva mekânları arasında yer almakla birlikte şehrin kimliği de sürgünle özdeştir.
Sinop’un o bilinen sürgünleri arasında döneminin muhalif yazarları ön plandadır: Refik Halit, Mustafa Suphi, Refii Cevad, Hüseyin Hilmi, Osman Cemal Kaygılı, Burhan Felek, Zekeriya Sertel, Celal Zühtü Benneci, Semiha Demir, Kerim Korcan, Sabahattin Ali…
Sabahattin Ali kitlelerin büyük beğenisini kazanmış Hapishane Şarkılarından birinde zorunlu inziva mekânından hayata seslenir: “Başın öne eğilmesin/Aldırma gönül, aldırma!/Ağladığın duyulmasın/Aldırma gönül, aldırma!”
İnzivanın normal bir birey açısından değil de yazar açısından değerlendirildiğinde temel işlevini şu şekilde görmekte yarar var. İnziva, yazara toplumsal gerçeği değerlendirdiği, sosyal sorunlar üzerine düşünce ürettiği bir mecra açar. İnziva bir dertleşme, bir öz eleştiri, özneleşme, umuda bir çıkış yoludur.

RÜZGÂRLI SOKAK

Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orasıCemal Süreya
Edebiyatımızın usta şairleri için sosyal inziva mekânları arasında ilginç bir örnek Rüzgârlı sokaktır. İkinci Yeninin inzivası olan Ankara Rüzgârlı sokak başkentte şiirin uğradığı anlamlı mekânlardan birisidir. Elbette genel bir değerlendirmeden çok ironik bir tespit olarak üzerinde durmaktayız. Şairlerin şiirleriyle yer almak istedikleri Pazar Postası Rüzgârlı’dan seslenir ülkeye.
Cemal Süreya, Ece Ayhan, Turgut Uyar gibi genç şairlerin garip akımından sonraki Türk şiirini bir restorasyondan geçirdikleri Rüzgârlı sokak İkinci Yeninin inzivası olarak değerlendirilebilir.
Son tahlilde inzivanın yüzü psikolojik argümanlarla örülü olsa da, gerçeğin inşasına katkı anlamında sosyolojik bir rolü vardır. Bu sosyolojik rol gerçeğe ulaşmanın yolunda araçtır…

*İlk yay: Temrin Düşünce ve Edebiyat Dergisi. Mayıs 2012. Sayı. 49

 

 
BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org