YAŞLILIK, YOKSULLUK, VE SOSYAL DEVLET ÜZERİNE 
DOÇ. DR. İSMAİL TUFAN İLE BİR SÖYLEŞİ
(Antalya 2007) 

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

 
  Toplumsal bir olgu olarak kabul gören yaşlılık, Dünya’da ve Türkiye’de önemli bir toplumsal sorun kategorisidir. Yaşlılığın seyrine birde yoksulluğun etkisini düşünecek olursak yaşlılık sorununun boyutlarının insan onurunda yarattığı olumsuzlamayı daha açık görmüş oluruz. Bir önceki yüzyılda olsun, 21.yüzyılda olsun toplumsal yaşamın dışına sürüklenen bu toplumsal kesim; darülacezeler, huzurevleri, yaşlı bakım merkezleriyle ve hep bir acıma duygusuyla gündeme geliyor. Öyle ki, kamu hayatından uzaklaştırılan yaşlılar ise insanca bir yaşamın dışına sürüklenebiliyor. 21. yüzyıl; ve ne yazık ki, artık toplumun yaşlılara karşı sosyal sorumluluk duymadığı bir süreci yaşıyoruz. Elverişsiz toplumsal koşullar en çok da yaşlıları kötü yaşam koşullarına itiyor. Küreselleşen dünya, toplumsal korumadan vazgeçe dursun yaşlılara yönelik sosyal refah hizmetlerinin boyutları da tartışma konusu… 

       Söyleşimizde; yaşlılık sosyolojisi, gerontoloji alanındaki yapıtlarıyla önemli değerler üreten Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. İsmail TUFAN ile yaşlanan dünyada, yaşlılığı, yoksulluğu ve sosyal devleti konu edindik. 


Aziz ŞEKER: Yaşlılık yaşamın hangi sürecine karşılık geliyor. İnsan / insanlık için ne anlam ifade ediyor? 

İsmail TUFAN: Yaşlanmanın ve yaşlılığın bilimi Gerontoloji, yaşlanmanın biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutlarıyla ilgilenir. “Yaşlı” kelimesi, sanki yaşlılığın ne zaman başladığı biliniyormuş hissini çağrıştırsa da, doğru olan bunun tam tersidir. 

Yaşlılığın ne zaman başladığı sorusundan ziyade, hangi yaşlılığın ne zaman başladığı sorulmalıdır. Biyolojik, sosyolojik ve psikolojik yaşlanma olmak üzere üç perspektiften bu soruya yanıt verilmeye çalışılmaktadır. 

Biyolojik yaşı, takvimsel yaşla karıştırmamak gerekiyor. Takvimsel yaş, doğum tarihinden itibaren bugüne kadar geride kalan süredir. Bununla ne zaman okula başlayacağınızı, ne zaman askere gideceğinizi veya ne zaman emekli olacağınızı tayin edebilirsiniz, ama yaşlılığı asla! Biyolojik yaş mikrobiyolojik düzlemlerdeki süreçlerle bağlantılıdır. Örneğin bir insanın organlarının biyolojik yaşı birbirinden farklıdır. Oysa hepsinin takvimsel yaşı eşittir. Örneğin kalbin biyolojik yaşıyla böbreğinki farklıdır. Her ne kadar bu ilginç bir bulgu olsa da, bireysel ve sosyal hayatımız açısından bir anlam ifade etmiyor. Bu yüzden gerontologlar, insanın psikolojik ve sosyolojik yaşıyla daha çok ilgilenmektedirler.

Psikolojik yaş, zeka, hafıza ve öğrenme yetenekleriyle, yaşlanma sürecinde meydana gelen kişilik değişimleriyle, sosyal yeterlilik gibi çeşitli konularla bağlantılıdır. Psikolojik yaşın çok kompleks süreçlerle bağlantıları saptanmıştır. İnsanların bireysel biyografileri, yaşadıkları toplumun yaşlıyı tanımlayışı, kültürel faktörler gibi konuyla bağlantılıdır. 

Sosyolojik yaş, sosyal çevreyle ilişkili süreçler sonucunda ortaya çıkmaktadır. Sosyal alanlarla sosyolojik yaşımız arasında çok sıkı bağlantılar vardır. Örneğin iş dünyasında yaşı 40’a varan kişilere yaşlı gözüyle bakılır. Bir futbolcuya 30 yaşından, jimnastikçiye 20 yaşından itibaren yaşlı damgası vurulur. Buna karşın çalışma politikalarında yaşlılığın başlangıcı emeklilik yaşıdır. Ama geçerliliği pek kalmamıştır. Örneğin Almanya, emeklilik yaşını 65’ten 67’e yükseltmek için düğmeye bastı ve yaşlılık sınırını yukarı çekmeye çalışıyor. Türkiye’de 40-45 yaşlarında emekli olunuyordu. Bu durumun gelecekte düzeltilmesi için gerekli adımların atılması sevindiricidir.

Her ne kadar bilim kolları, kendi perspektifinden yaşlılığı tanımlamaya çalışsa da, bunları birbirinden kopuk düşünmemek gerekir. 

Yaşlılığın ne zaman başladığı sorusuna verebildiğimiz cevaplar kısmen birbiriyle tezatlık içersindedir. Bu tezatlıklar insan ve insanlık açısından bir dizi sonuçlar yaratmaktadır. Geleceğin iş dünyası nasıl olacak? Eğlence ve turizm gibi sektörlerin hedef grupları kimlerden meydana gelecek? Teknoloji, değişen demografik yapıya uygun hangi ürünler sunmalı? Sosyal politikaların çözmek zorunda kalacağı en önemli problemler hangileri olacak? Bu ve bunlara benzer sorulara verilen cevaplar, yaşlılığı ve yaşlı insanı tanımlayış biçimleriyle bağlantılı olarak değişecektir. Ayrıca yaşlılığı daha da kompleks hale getiren kültürel faktörleri de hesaba katarsak, yaşlılığın, yaşamın hangi sürecine karşılık geldiği sorusu, çok bilinmeyenli bir denklem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir gün bu denklemin çözülebileceğine şüpheyle bakmak gerekir. Aksine denklemdeki bilinmeyenlerin sayısı giderek çoğalacaktır. Daha şimdiden 12 tane yaşlılık tanımı yapılıyor. Gelecekte herhalde sayıları artacaktır. Çünkü yaşam uzayacak ve bu uzun yaşamın anlamları, farklı beklentilerin ortaya çıkmasına yol açacaktır. 

Bu gelişmelerden hem birey hem toplum olarak biz de etkileniyoruz ve etkileneceğiz. Yaşlılık, insanlığın geleceğine çok güçlü damgalar vuracağından hiç şüphem yok. Bütün bilimsel bulgular da zaten buna işaret ediyor. Kuşaklararası ilişkilerden sağlık hizmetlerine, eğitimden meslek kollarına, politikadan hukuk sistemine kadar her alanda yaşlılık ve yaşlanma olgularının izlerine rastlayacağız. 

Aziz ŞEKER: Batı / Türkiye yaşlılığa nasıl yaklaşıyor? 

Yaşlılık politikaları hangi düzeyde? 


Türkiye ile karşılaştırdığımızda pradigma farklılığının ne tür nedenlerden kaynaklandığını ileri sürebiliriz? 


İsmail TUFAN: Batı ülkeleri, yaşlanma ve yaşlılık ile uzun süredir ilgilendikleri için bu bağlamda bizden her yönden daha ileri konumlarda yer almaktadırlar. Batı ülkelerinde bilimsel gerontolojik çalışmalar bugün üst düzeyde sürdürülmektedir. Çok büyük bir bilimsel bilgi birikimine sahip Batı ülkelerinde gerontolojik uygulamaların çeşitliliği ve kapsamı, Türkiye’dekilerle kıyaslanamayacak seviyelere ulaşmıştır. Batı ülkelerinin ekonomik gücüyle yaşlılığa yaklaşımları arasında bağlantılar kurularak, sanki “paranın” yaşlıya veya yaşlılığa bakışta değişiklik yaratıyormuş gibi bir mantık ileri sürülmektedir. Şüphesiz ekonomik güç, yaşlılara sunulan olanaklarda en önemli faktörlerden biridir. 

Fakat yaşlılığa yaklaşım denildiği zaman, ben bundan başka şeyler anlıyorum. İlk önce problemin varlığını görmek önemlidir. Probleme çözüm getirip getirmeyeceğim daha sonra cevaplamak zorunda olduğum sorudur. O aşamaya gelince para meselesi de gündeme getirilebilir. Türkiye’de bu yaklaşım henüz tam manasıyla rayına oturmadı. Daha problemi kavramadan problemin çözümleriyle ilgilenilmeye başlanıyor. Sadece yaşlılıkla ilgili olmayan bu yaklaşıma diğer alanlarda da rastlıyoruz. 

Yanlış bulduğum durumlardan biri de “refleks” şeklinde davranış göstermemizdir. Bir problem ortaya çıkınca hemen çözüm bulmak isteniyor. Çözümün nasıl olacağı, çözüm için gereken süre, diğer alanlarla bağlantıları gibi detaylara dikkat etmeden, çözülsün de nasıl çözülürse çözülsün gibi bir tutum gösteriliyor. 

Ama Türkiye’de yaşlılık problemiyle ilgili en büyük eksiliğimizin yaşlılığı problem olarak görememekten kaynaklandığını zannediyorum. Fakat bu tutum son yıllarda değişti ve artık yaşlılığın sosyal bir problem olarak görülmeye başlandığı anlaşılıyor. Fakat bu tutum henüz yaygın değildir. Hala “genç toplum” olmakla övünenlere rastlıyoruz. Oysa toplumumuz hızla yaşlanıyor. Bunda hiçbir şüpheye yer yok. Hem ulusal hem uluslar arası veriler, bunu açık ve net şekilde gösteriyor. Bu yüzden yaşlılığa yaklaşımlarımızı değiştirmekle yetinemeyiz, aynı zamanda gereklerini de yerine getirmemiz, yani yaşlı topluma hazırlanmamız gerekiyor. Hazırlıklar çok kollu olmalı. Sırayla değil, birbirine paralel şekilde yürütülmeli. Bilim, politika, ekonomi ve toplum el ele çalışmalı. Bu çalışmalar teorik ve uygulama şeklinde iki ana koldan yürütülmeli. Teorisi olmayan uygulamanın başarısız, uygulaması olmayan teorinin yararsız olduğu ilkesinden hareket ederken, özellikle ülkemizde çok sık ihlal edildiği görülen etik değerlere de saygılı davranılmalıdır. 

Türkiye’de Batı ülkelerinin anladığı ve uyguladığı şekliyle bir yaşlılık politikası göze çarpmıyor. Yaşlılık politikaları tabi ki emeklilik politikalarıyla sınırlı değil. Ayrıca emeklilik politikaları, daha çok çalışma politikalarıyla ilişkilendirilebilir. Çünkü emeklilik politikaları ile kimlerin ne zaman iş piyasalarının dışına çekileceği sorusuna cevaplar aranmaktadır. Yaşlılık politikaları, öncelikle emekli olmuş insanlara yönelik politikalardır. Fakat Türkiye’de emeklilik o kadar erken başlıyor ki yaşlılık politikalarını emeklilik dönemindekilere yönelik politikalar şeklinde tanımlarsak, Batı ülkelerindekinden tamamen farklı amaç ve hedeflere yönelik politikalar uygulamamız gerekir. Türkiye’de “yaşlı kimdir?” sorusu cevaplandırılmadığı için yaşlılık politikaları ortaya çıkmamaktadır. Diyelim ki 60 veya 65 yaşından itibaren insanları yaşlı olarak kabul edeceğiz. O zaman bunu açık bir şekilde söyleyelim ve “emekliler” denildiğinde aklımıza yaşlıları getirmeyelim. Türkiye’de 40 yaşında emekli olunduğunu unutmayalım. Emeklilerden söz ederken bunun altında neden yaşlıları anladığımızı ben anlamakta zorlanıyorum. Türkiye’de, Batı ülkelerinden farklı olarak emekli politikalarıyla yaşlı politikalarını birbirinden belirgin şekilde ayırmak gerekir. Yaşlılara yönelik politikalar tabii ki çalışma politikalarını da kapsar, ama bunun yanı sıra aile, kadın, gençlik, eğitim, sağlık, bakım politikalarını da içine almalıdır. Bu yüzden paradigma farklılığından söz edemiyorum, daha ziyade ülkemizde yaşlılıkla ilgili bir paradigmanın bulunmadığına dikkat çekme gereğini duyuyorum. Örneğin gençlik için nasıl bir yaşlılık düşünüyoruz? Onlara nasıl bir yaşlanma süreci sunuyoruz? Kadın-erkek eşitsizliğinin kadın açısından yarattığı olumsuz yaşlanma süreçlerine karşı hangi önlemleri almayı düşünüyoruz? Ekonomiyle demografik yaşlanmayı nasıl birbiriyle uyumlu hale getirmeyi planlıyoruz? Sosyal güvenlik sisteminin ayakta kalabilmesiyle demografik yaşlanma olgusu arasındaki tezatlıkları ortadan kaldırabilmek için hangi stratejileri uygulayacağız? Sosyal güvenlik sistemine bakım sigortasını ne zaman eklemeyi düşünmekteyiz? Sosyal hizmet ağına yaşlı hizmetlerini nasıl adapte edeceğiz ve ülke çapında yaygınlaştırmak için hangi yolu takip etmeliyiz? Demografik gelişmeleri takip ve tespit etmek için çeşitli veri bankalarını ne zaman oluşturacağız? Bu ve diğer sorulara cevap verebildiğimiz an, ülkemizde yaşlılıkla ilgili bir değil, birden fazla paradigma kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Aziz ŞEKER: Türkiye’de toplumsal sorunlarla mücadelede yeterli sosyal politikaların varlığından söz edebilir miyiz? Örneğin, gençlik ve yaşlılık, yaşadıkları sorunları dikkate alarak bu iki farklı toplumsal kategoriye yapılan politikaları değerlendirdiğimizde yaşlı refahı hizmetleri nasıl bir tablo olarak karşımıza çıkmaktadır? 

İsmail TUFAN: Türkiye’de toplumsal problemlere karşı bir mücadele verildiğinden şüphe duyulamaz. Öte yandan bu mücadelenin yeterli olup olmadığı konusunda da elimizde bir ölçek yok. Ama Batı ülkeleriyle kıyaslayarak, toplumsal sorunlarla mücadelede yeterli sosyal politikalara sahip olup olmadığımız konusunda bir yargıya varabiliriz. Gençlik politikalarından başlayarak, konuyu biraz açalım. 

Gençlik politikaları Türkiye’de dar bir alanda sıkışmış görünüyor. Gençlere iyi bir gelecek hazırlayan eğitim ve meslek eğitimi programlarımız yok. Temel eğitimin sekiz yıla yükseltilmesiyle de bu alan genişlemedi. Sadece mevcut bir alanda “kalma süresi” uzatılmış oldu. Sonuçta hala ilk-orta-lise-üniversite şeklinde doğrusal bir yol izleniyor. Eğitimde çeşitlik yok, alternatifsizliğin yarattığı sonuçlar var. İşsizlik gençler arasında çoğalıyor, üniversitede öğrenim görenler kendi istedikleri bir bölümde değil, üniversite seçme sınavının notu tarafından belirlenen bir alanda okuyor. Meslek eğitimine önem verilmiyor. Hala “çekirdekten yetişmiş” insanlarla yürüyen bir meslek anlayışı var. Organizeli meslek eğitimi çok düşük bir düzeyde kalıyor ve bu yüzden kalifiye eleman sıkıntısı çekiyoruz. Hala “ortaokul dengi” ve “lise dengi” meslek okullarından söz ediliyor. Bu “üniversiteye giremez ve girebilir” çağrışımları yapıyor. Dolayısıyla asıl hedef bir meslek öğrenmek olmalıyken, üniversiteye giden yol şeklinde algılanıyor. Sonuçta gençlere meslek eğitimi alternatifi değil, üniversiteye girebilme alternatifi sunuluyor. Bunun tam tersi Batı ülkelerinde uygulanmaktadır. Bu ülkelerde binlerce meslek kolu ortaya çıkmıştır. Her yıl yüz binlerce gencin çeşitli meslek kollarında eğitim görebilmeleri için sosyal politikalarla uygun koşullar yaratılmaya çalışılıyor. Diğer taraftan Türkiye’de eksikliği hissedilen ve meslek eğitiminin önemsenmeyişinin sebeplerinden biri de, şirketlerin, meslek eğitiminde sorumluluk üstlenmemeleridir. Batı ülkelerinde meslek eğitimi gören gençler haftanın üç günü okula, iki gün bir işletmede çalışmaya gönderilirler ve üç yıl süren meslek eğitimi sonunda diplomalarını alırlar. Örneğin Almanya’da bir market herkes açabilir, ama herkes kasaplık yapamaz. Eğer marketinizde et mamulleri satmak istiyorsanız, kasaplıkta “ustalık” mertebesine erişmiş birini çalıştırmanız gerekiyor. Böylece meslek eğitimi alanlara çalışma olanakları yaratılıyor ve meslek kolları koruma altına alınıyor. Eğitim süresi boyunca ufak bir de aylık maaş alarak henüz meslek okulunda çalışmanın zevkini veya zorluklarını yaşıyorlar. İşletmelerin, gençlerin meslek eğitimine katılmaları gençlik politikalarıyla sağlanıyor. Böylece işletmeler sadece ekonomik bir ortam olarak değil, aynı zamanda sosyal bir ortam olarak topluma katkıda bulunuyorlar. 

Yaşlılık politikalarına gelince, öncelikle gençlik politikalarıyla bağlantılarının vurgulanması gerekiyor. Yaşlılık politikalarını gençlik politikalarının devamı olarak görmek gerekir. Eğer yaşlılığı iyi geçen insanların çoğalması isteniyorsa, yaşlılık öncesi dönemlerde iyi bir yaşlanma sürecinden geçmiş insanların çoğalması gerekiyor. Bu ne demek? Sadece eğitim olanaklarının yeterli olamayacağı, aynı zamanda sigortalı bir iş, yeterli süre iş piyasasında kalarak emekliliğini garanti altına almak, sakatlanma, engellilik gibi durumlara karşı güvence altında olmak, rehabilitasyon olanakları, engelli gençlere ve genç kadınlara özel çalışma olanakları gibi birçok duruma çözümler getirmek demektir. Yaşlılık politikaları, yaşlıların yaşam kalitesini korumalarını sağlayan girişimler olarak özetlenebilir. Yaşlıların yaşam kalitesini korumak için başta yeterli bir gelire sahip olmaları gerekir. Bu ya emekli maaşı ya da sosyal yardım şeklinde olmalıdır. Yaşam kalitesinin korunması açısından sadece ekonomik güvence yeterli değildir. Yaşlılıkta yaşam kalitesini düşüren hastalık ve bakıma muhtaçlık problemlerine yönelik çözümler getirilmesi gerekir. Sağlık hizmetlerinin yanı sıra günlük yaşamını sürdürebilmesi için, gerekirse bakım ve yardım hizmetleri sunmak gerekir. Bakımlar, aile fertleri tarafından yürütülüyorsa, ailenin desteklenmesi gerekmektedir. Dolayısıyla yaşlılık politikaları öncelikle sağlık, bakım, sosyal yardım, aile ve ekonomi politikalarıyla bağlantılı olarak düşünülmelidir. Bütün bunlar Türkiye’de olmadığı için toplumsal sorunlarla mücadelede yeterli sosyal politikaların varlığından söz edebilmek pek mantıklı değildir. 

Aziz ŞEKER: Yaşlıların temel hakları? 

Günümüzde yaşlılar için nasıl bir sosyal çevre örgüsüne gereksinim var? 

Toplumsal değişmeyi göz önünde tutarak, kentsel ve kırsal yaşlılık birlikte düşünüldüğünde yaşlılık politikasının en önemli hedefleri neler olmalıdır? 

İsmail TUFAN: Yaşlıların temel haklarından söz etmek ne kadar doğru olur, bu tartışılabilir. Ancak yaşlıların herkes gibi hakları olduğu kesindir. Bununla şunu söylemek istiyorum: Bizim ülkemizde yaşlılık, kişinin yaşından daha çok, sosyoekonomik konumlarıyla bağlantılıdır ve yaşlıların bu bağlamdaki konumu her yönden düşündürücüdür. İnsanlar yaşlandıklarında ekonomik yönden artık bağımsız olmaları gerekirken, Türkiye’de bunun tam tersini yaşayan yaşlılar inanılmaz derecede fazladır. Eğer Devlet İstatistik Enstitüsü’nün (TÜİK) verilerine inanıyorsak ki bunlardan daha sağlam bir veri merkezi ülkemizde yok, o zaman şunu net biçimde ifade etmek gerekir: Türkiye’de yaşlılık fakirlikle aynı anlama gelmektedir. Buna bir de engellilik, hastalık veya bakıma muhtaçlık eklendiyse, artık o yaşlı açısından bağımlılık kusursuz hale gelmektedir. Demek ki yaşlıların temel haklarından birincisi kimsiye el avuç açmadan geçimini sağlayabileceği bir gelire sahip olmaktır.

Bazen şöyle denildiğine şahit oluyorum: Gençliğinde çalışmış ve emekli kasasına aidatlarını düzenli şekilde yatırmış olsalardı, yaşlıların çoğu bugün ekonomik açıdan çok daha iyi konumlarda olurlardı. Teorik olarak bunda bir hata yok, ama pratikte henüz ülkemizde uygulaması olmayan bu teoriden hareket ederek, yaşlılarımıza ekonomik bağımsızlık hakkını vermemiz mümkün değildir. Şöyle de sorulabilir: Yaşlılar, neden zamanında çalışıp emekli aidatlarını yatırmadılar? Kendileri mi böyle istedi, yoksa ellerinde olmayan sebeplerden ötürü mü bunu yapamadılar? Bu soruların cevabını vermek için bugünkü gençlerin durumuna bakmak yeterli. İşsizlik bir türlü çözemediğimiz problemlerin başında geliyor. İkincisi, çalışanlara baktığımız zaman, büyük bir kesimin sosyal sigorta kapsamında olmadıklarına şahit oluyoruz. Anlaşılıyor ki çalışma ve emeklilik sistemleri birbiriyle uyumlu çalışamıyorlar. Dolayısıyla, böyle kaldığı sürece biz gelecekte hala yaşlılıkla ekonomik bağımlılık arasındaki bağlantıları koparamayacağız. İnsanlar, belki belli bir kısmı emeklilik kasalarına aidat ödemekten kaçarlar. Fakat başka ülkelerden de görüldüğü gibi çoğunluk, yaşlılığını düşünmektedir ve emeklilik kasalarına ödeme yapmaktadır. Ayrıca normal şartlarda bu kendilerine de sorulmamaktadır. Devlet, bunu bir vatandaşlık görevi olarak her çalışandan beklemektedir. Prensipte bizim ülkemizde de yasal açıdan böyledir, ama özel sektörde çalışan ve sigortalı olmayanların çokluğuna baktığımız da, suçluları ve kurbanları birbirinden ayırt etmek de çok zor olmuyor. Yaşlıların hakları, yaşlanmadan önce onlar açısından uygulanması gereken, ama uygulanmayan yasalarla ve haklarla bağlantılıdır. Bunları uygulatmak ise devletin görevidir. 

İnsanların yaşlandıkça bedensel yönden uğradıkları kayıplar Antikçağdan beri bilinir ve bu yüzden yaşlılar zaman zaman alay konusu dahi olmuşlardır. Günümüzde bundan vazgeçildiği ve zamanla aşınan bedeninden dolayı yaşlılara yardım ve destek verilmesi prensibi benimsendi. Bu prensibe bugün “sosyal devlet” diyoruz ve ardında dayanışma ilkesi yatıyor. Orman kanunlarından, güçlünün güçsüzü ezdiği toplumdan bugün ortaya güçlünün güçsüze yardım ettiği bir toplum çıktı. Bu da toplum olarak henüz başaramadığımız bir prensiptir. Bizde genellikle “hayır” işi şeklinde bir yardımlaşma hala sürdürülmektedir. Bunun yanlış ve kötü bir şey olduğunu söylemek istemiyorum. İnsanlar, muhtaçlara ellerinden geldiğinde yardım etmelidir. Fakat “sadaka” vermek, aynı zamanda insan onuruyla bağdaşmıyor. Sosyal devletler, vatandaşlarına sadaka vermezler. Hakları olan yardımları, sosyal yardım şeklinde yaparlar ve sadece ve sadece bu yardımları hak edenlere verirler. Şimdi belki yeni bir şey söylemediğimi ve bunları herkesin bildiğini düşüneceksiniz. Madem herkes biliyor, o zaman neden bir türlü gerçekleşmiyor? 

Finansman kaynakları mı? O da doğru, finans kaynaklarımız bir ABD, Alman veya Fransa kadar değil. Fakat temel problem, çalışanları bir tülü sigortalı yapamıyoruz. Devletin kasasına giren para, bu kadar insanı besleyecek ve gerektiğinde onlara yardım edecek düzeylere erişemiyor. Mesela Almanya 2007 yılı için sadece yaşlılara 80 milyar Euro civarında veya çocuklara her yıl ortalama 6 milyar Euro kaynak ayırdı. Neden bunu yapabiliyor? Çünkü vergiler adam gibi ödeniyor, emekli sigortalarına, sağlık sigortalarına ve diğer sigortalara, örneğin bakım sigortasına herkes gelirinin belli bir oranını ödemekten kaçmıyor. Böyle olunca finansman problemi büyük ölçüde çözülüyor. Yaşlılara temel hak demek, yaşlılık öncesi dönemdeki insanların görevlerini yerine getirmektir. Burada şu veya bu hakları bir liste olarak sunmanın pek bir faydası yok. Birkaç tanesini hemen söyleyelim: Sosyal yardım, fakirlik yardımı, bakım yardımı, ilaç ve hastane masrafları, konut ve kira yardımları vs. vs. Bu terimlerin arasında belki yabancı olduğumuz bir tanesi var: Bakım yardımı. Bu da henüz Türkiye’de bulunmayan, ama yaşlılıkta temel haklardan biri olarak mutlaka olması gereken bir sigortanın ürünüdür. Bakım sigortası Türkiye’de mutlaka devreye girmelidir. Çünkü daha şimdiden bakıma ve yardıma muhtaçların sayısı milyonlara yaklaştı ve gelecek dönemlerde sayıları daha artacaktır. 

Nasıl bir sosyal çevre örgüsü? Sosyal çevre, yakın ve uzak olmak üzere ikiye ayrılabilir. Yaşlıların yakın sosyal çevresinde aslında çok büyük problemler yok. Aileler, yaşlılarına ellerinden geldiğince destek oluyorlar. Tabii ki aralarında bunu yapmayanlar var. Örneğin yaşlılara karşı şiddeti de ülkemizde tartışmaya açmalıyız. Fakat genel duruma bakınca, yaşlı insanlarımıza yakın sosyal çevreleri, birçok Batı ülkesindekinden çok daha iyi davranıyor. Bizim asıl problemimiz, yaşlıların uzak sosyal çevreleriyle bağlantılı. Gözden uzak olunca, gönülden uzak olur denir ya, işte böyle bir şey. Yaşlılarla ilgilenen, onların gerçek durumlarını dikkate alan uzak “sosyal çevreler” bir türlü oluşturulamıyor. Çünkü ülkemizin bir “yaşlılık politikası” adı altında yürüttüğü, doğrudan yaşlıları göz önüne alan sosyal politikaları yok. 

Yaşlılık politikaları, ayrıca sadece yaşlılarla ilişkili değildir. Yaşlılığı iyi geçen yaşlıların çoğalması için iyi sağlık politikalarına, iyi çalışma politikalarına, iyi aile politikalarına ve tabii ki iyi eğitim politikalarına ihtiyaç var. Bunlara ayrıca iyi kadın politikalarını ve gençlik politikalarını da eklersek, o zaman insanı bir bütün olarak algılayabilir ve yaşlılık problemlerinin yaşlılıkta değil, yaşlılık dönemi öncesindeki koşullarda yaratıldığını idrak etmiş oluruz. İnsanların yaşamı birbirinden kopuk yaşam dönemleri şeklinde geçmiyor. Her yaşam dönemi, bir öncekinin doğurduğu sonuçlarla bağlı ve insan yaşlılığında nasılsa, çocukluk, gençlik, yetişkinlik dönemlerinde olduklarıyla bu hale gelmektedir. Eğer yaşlıları sosyal ölüler olmaktan kurtarmak istiyorsak, onlara yaşlılık öncesinde yaşam olanakları yaratabilmeliyiz. Sosyal yaşamın tüm alanlarına ve boyutlarına girebilmekle bağlantılı hedeflerin hepsini burada dile getirmek tabii ki mümkün değildir. 

Yaşlılık politikalarının temel hedefi, yaşlı insanların yaşam kalitesini belli bir düzeyde tutabilmek ve ilerleyen zaman içinde yükseltmek olmalıdır. Bu hedef, yaşlının yaşadığı yerden bağımsız tutulmalıdır. İster kentte isterse kırsal alanda yaşasın, yaşam kalitesi bütün yaşlılara sağlanmalıdır. Dolayısıyla yaşam kalitesi kavramını tanımlamamız ve yaşlılık politikalarını buna göre yeniden ayarlamamız kaçınılmazdır. 


Aziz ŞEKER Yaşlı İhmali ve İstismarının nedenleri? 

Sonuçları? 

Yeterince üzerinde duruluyor mu? 

Türkiye’de sorunun boyutları? 

Bu alanda verilen hizmetler, var olan hizmet modellerinin yeterliliği istenilen düzeyde mi? 

İsmail TUFAN: Daha önceki sorunuzda kısmen bu konuya atıfta bulundum. Ülkemizde yaşlıların yakın sosyal çevresi büyük ölçüde iyi işliyor. Başka ülkeler baktığımızda da genel tablo budur. Fakat bu olumlu görünen tablonun içindeki detaylar da önemli. Gözden kaçan, çevreden gizlenen bir sürü hoş olmayan, çirkin olanlar da toplumun bir parçası. Bunlar arasında yaşlılara yönelik şiddet, en konuşulan tabulaştırılan bir temadır. Hiç kimse “ben annemi, babamı veya kayınvalidemi dövüyorum” demez. Çünkü başına geleceklerden korkar. Bu yüzden bu tür eğilimlere sahip kişiler, aileler ve kurumlar, bunları dışa yansıtmaz, kendi bünyesinde saklayarak, toplumun insancıl özelliklerinin zamanla ortadan kalkmasına yol açarlar. Bu yüzden yaşlıların ihmal ve istismarı, günümüzün önemli bir problemidir ve konuşulması gerekir. 

Bu konuşma ilk önce kimden gelmeli? Ağzını ilk açan kim olmalı? Bence bu işle ilgilenen uzmanlara ve politikacılara bu bağlamda sorumluluk düşüyor. Onlar ağzını açmadıkça problem çözülemez. Sosyal problemleri tanımlamak gerekir. Yaşlıların ihmal ve istismarı dediğimiz andan itibaren bu tanımlama işlemlerine de başlamış oluyoruz. Böylece ihmal ve istismar nedir, yaşlılar nasıl istismar ve ihmal ediliyor ve bunlara karşı neler yapılabilir? Bu sorulara cevap verilmelidir. 

Diğer taraftan bu konuları hiç konuşmadığımız, susmayı daha uygun bulduğumuz için, yaşlıların ihmali denildiğinde, bundan nelerin anlaşılması gerektiğini bilemiyoruz. Mesela yetişkin oğlundan, kendisi yapamadığı için alış verişi bundan sonra yapmasını isteyen bir yaşlı kadının bu isteğine olumsuz cevap veren oğlu, birçok insanın gözünde annesini ihmal eden biri olarak görülebilir. Fakat benim burada üzerinde durmak isteğim asıl konu, devletin ihmal ve istismarlarıyla bağlantılıdır. Çünkü özel yaşamlarındaki ihmal ve istismarlara ulaşabilmemiz için gereken girişimler ilk önce devletten gelmelidir. İhmal ve istismarın boyutlarını ben özel yaşamdan alıp, kurumsal bir ihmal ve istismardan işe başlamak gerekir diye düşünüyorum. 

Yaşlısına yönelik hiçbir plan ve hedefi olmayan sosyal politikalar, bu ihmal ve istismarın göstergesidir. Belki yaşlıların ihmal edildiğini anlamak daha kolaydır, ama nasıl istismar ediliyorlar, bunu biraz açalım. Aile düzlemindeki istismarların kapsamı, kitleyi göz önüne alınca çok ufak kalıyor. Önemli olan birkaç sineği yok etmek olamaz, bataklığı kurutmak gerekiyor. Ülkemizde bugün yaşlı olarak tanımladığımız, yaşı 60’ın üzerinde 6 milyondan fazla insan yaşıyor. 10 yaşlıdan 9’u fakir, 100 yaşlıdan 30’u engelli, 10’u kronik hasta. Her birinin ortak ve farklı bir ihtiyacı karşılanmıyor. Ama istismar ediliyorlar. Mesela işe giden kızının ufak çocuğuna bakan yaşlı kadınlar, kızı tarafından değil, toplum tarafından istismar ediliyor. Çünkü işine giden geç kadın az veya çok, toplumsal üretime katkı sağlıyor ve bu katkıya yaparken yaşlı annesi ona yardımcı oluyor. Buna karşın yaşlı kadına bu yardımdan dolayı bir “sosyal yardım” yapılmıyor. Başka bir örnek: Yaşlı bir adam, eline geçen ufak emekli maaşıyla geçiniyor ve satın aldığı mallara vergi ödüyor (KDV). Böylece topluma katkı sağlıyor, ama bakıma muhtaç hale gelince devlet ona bakmıyor. Ki bu adam emekli maaşı alıyorsa, daha önce bu devlete vergi ödedi, çocuk yetiştirdi, oğlunu askere gönderdi. Yaşlanınca unutulması, bir istismardır. Bu tür örnekler çoğaltılarak, yaşlıların “genel” istismarı ve ihmali ile ilgili bir sürü örnek verilebilir. 

Yine de sizin asıl üzerinde durduğunuz “alt” düzlemlerdeki ihmal ve istismara da kısaca değinmek istiyorum. Aile ve kurumsal düzlemlerde, örneğin huzurevlerinde, ihmal ve istismar edilen yaşlıların bulunduğundan zerre kadar şüphe duymuyorum. Bunların birçok örneğine başka ülkelerde rastlandı. Bakımevlerinde ilaçları, yemekleri zamanında verilmeyen, susuz bırakılarak vücudu kuruyan yaşlılardan zehirle öldürülen yaşlılara kadar birçok ihmal ve istismarın yanı sıra, cinayete kadar varan şiddet olayları varken, Türkiye’de bunların olamayacağına inanmak, saflıktan ziyade, ihmal ve istismarın yeni bir örneği olur. Gözlerimizi gerçeklere kapadıkça, yaşlıların üst ve alt düzlemlerdeki ihmal ve istismarını desteklemiş oluruz. 

Bu alanda verilen hizmetlerin ve modellerin yeterli olup olmadığı sorusuna gelince, ben Türkiye’de yaşlıların ihmal ve istismarına karşı bir hizmet verildiğini düşünmüyorum, hele elimizde bu probleme çözüm getirebileceğine inanılan bir modelin bulunmadığını da biliyorum. Nasıl olacak ki? Problemi tespit etmeden, hizmet ve model nasıl tasarlanabilir? Hizmet kavramının ardında ihtiyaç kavramı yatıyor. Hizmetler daima ihtiyaca göre sunulur? Hizmet modelleri, kapsamlı araştırmalar sonucunda tespit edilen ihtiyaçlara mümkün olabildiğince iyi cevap verebilen, tasarlanmış sistemlerdir. Türkiye’de yaşlıların neden, nasıl, nerede, kimler tarafından, hangi yöntemlerle, hangi amaçlarla, ihmal ve istismar edildikleri bilinmeden, onlara hizmet sunulduğu ve problemlerine yönelik model veya modellere sahip olduğumuz söylenirse, bunun inandırıcı bir tarafının bulunmadığını söylemek, Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölümü Başkanı olarak benim görevimdir. Bu bölüm laf olsun diye kurulmadı. Yaşlıların, yaşlananların yaşamında olumlu değişimler yaratacak, toplumsal gelişmeye çok yönlü katkılar sağlayacak hedef ve amaçlara yönelik olarak, uzun bir süreçten geçilerek bu bölüm ortaya çıktı. Biz henüz yolun başındayız, ileriki dönemlerde umarım aynı soruyu bir kere cevaplama fırsatım olursa, size bu konuyla ilgili daha güzel şeyler söylemeyi umut ediyorum. 

Aziz ŞEKER: Türkiye tartışmalar ülkesi. Demokrasi en çok tartışılan kavramların başında geliyor. Toplumsal sorunların etkilediği insan kitlelerinin durumuna, en azından demokrasiye bakar gibi bakılmıyor. Hakkıyla tartışılmıyor… Toplumsal sorunlar hakkıyla tartışmaya açılmıyor. Hangi değerleri önceleyerek toplumsal sorunları ele alırsak, sorunların çözümüne gerçek katkıyı verebiliriz? 

İnsanlığın refahı için ne tür toplumsal politikaların tasarlanması gerekiyor? 

İsmail TUFAN: Belirttiğiniz gibi demokrasi kavramı üzerinde bir hayli ciddi tartışmalar yürütülüyor. Fakat demokrasi, insan kitleleri dikkate alınmadan tartışılabilir mi? Görüyoruz ki tartışılabiliyor ve sonuçları da malumunuz. Demokrasi kelimesinin kendi içinde zaten “halk” veya kavramı var. Diyelim ki eğitim sistemini tartışacağız, öğrencileri ve ebeveynleri hesaba katmadan bu konu tartışılabilir mi? Bu yüzden demokrasiyi tartışırken daima “insan” odak noktaya konularak bu yapılmalıdır. Demokrasiyi, devlet veya devlet organları için tartışmıyoruz. Devlet, organlarıyla birlikte demokrasiyi uygulayacak olan yan kollardan biridir. İnsanı, ihtiyaç ve beklentilerini tartışmak gerekiyor. Öncelikli değer “insandır”. İnsan kavramı altında anladığımız şeylerde bir değersizlik algılıyorum. Eğer insana değer veren özelliklerimizi arttırabilirsek, demokrasi kendiliğinden zaten oluşmaya başlar. Ama biz tersini yapıyoruz. Önce demokrasiyi tartışıyor, sonra insanı ona uydurmaya çalışıyoruz. Hayır, demokrasi insana uymalı. İnsanın ihtiyaçlarına uygun olmalı. Örneğin çocuklarımızı ele alalım. İstatistiklerde 130 bin çocuğun çalıştığını görmekteyiz. Diyelim ki bu rakam doğrudur, bence bundan daha fazladır. İsterse bir tek çocuk çalışsın. O zaman demokraside ufak da olsa işlemeyen bir fonksiyon vardır. Bu arızanın giderilmesi gerekir. 130 bin çocuk, işlemeyen bir eğitim ve ikamet kayıt sistemini gösteriyor. Çalışanlara bakıyoruz, orada da işlemeyen fonksiyonlar işleyenlerden çok daha fazla. Öğrencilerin durumuna bakıyoruz, çocukluklarını yaşamadan sürekli dersleriyle meşguller. Okul, dershane, özel öğretmen arasında koşuşturup duruyorlar. Tabii ailelerinin ekonomik gücü varsa. Çoğuna gelecek hazırlayamıyoruz. Ama demokrasiyi tartışıyoruz. Burada herkesin bildiklerini tekrarladığımı biliyorum. Sadece ülkemizde ilginç bir durum var: Herkes şikâyetçi, ama şikâyet edilene yönelik icraat eksik. Tartışıyoruz, ardından girişim gelmiyor. Çünkü girişim insana yöneliktir ve insanı dikkate alan insanlar gerektirir. 

İnsan denildiğinde sadece hücre, doku ve organ sistemlerinden meydana gelen bir varlığı kastetmiyoruz. Bir bilim adamının dediği gibi bir canlı varlık olarak dünyaya geliyor, zamanla insanlaşıyoruz. Demokrasi veya herhangi bir başka idari sistem, insan tarafından tasarlanmış ve yine insan tarafından yıkılabilir bir yapıdır. Bunun entelektüel boyutları ve uygulama boyutları var. Bizim şu andaki durumumuzu entelektüel düzlemden uygulama düzlemine geçememe hali olarak tanımlayabiliriz. Demokrasinin tanımlarını tartışmalıyız, çünkü onun da gelişmesi gerekiyor. Mükemmel bir demokrasi hiçbir ülkede yok. Sadece demokrasiyi iyi uygulayanlar, daha az iyi uygulayanlar ve hiç uygulamayanlar var. 

Demokrasiyi iyi uygulayabilmek için insan onuru, etik, adalet, hukuk, görev, sorumluluk, hak, ceza ve insan yaşamında akla gelen bütün değerleri dikkat alarak tartışmalıyız. Demokrasi bir ideoloji olarak değil, insanların istek, beklenti ve umutlarını gerçekleştirmelerine yardım etmeye gönüllü, çifte standart uygulamaktan kendisini sakınan ve bunun kendisini ve insanı alçaltıcı bir nitelik olduğunu kabul eden, ideal bir model olarak kabul etmemiz ve insani değer kavramlarımızı gözden geçirmeliyiz. 

İnsanlığın refahını sağlayacak veya bu iddia ile ortaya çıkan bütün politikalar, kitleyi değil, bireyi düşünmeli ve bireylerden meydana gelen kitleyi algılamaya çalışmalı. Kitleye bakarken, insanı düşünmeliyiz. Bir istatistikçimiz çok doğru olarak, istatistiğin öneminin rakamların ardındaki insanı görebilmek olduğunu söylüyor. Demokrasinin önemi de, kitlenin ardındaki bireyleri görebilmekte yatıyor. İnsanlık için bir şey yapılacaksa, insan için bir şey yapmak gerekiyor. O zaman, politikalarımızda bugün gördüğümüz eksiklikler de ortadan kalkacaktır. 

Aziz ŞEKER: Yoksulluk genelde siyaset penceresinden ele alınıyor. İstismarcı bir bakış açısı olduğu gibi tinsel yaklaşımlar da söz konusu. Yoksulluk konusuna eğilelim biraz. Yoksulluğun nasıl bir çerçeveyle irdelenmesi gerekir?

Ve nasıl bir tavır yoksulluk sorununun çözümüne katkı sağlayabilir? 

Yoksulluğa karşı savaşımın yaşlı refahına olumlu etkileri olsa gerek… Yoksulluk ve yaşlılık arasındaki bağlantıdan söz eder misiniz? Türkiye’de yaşlılık-yoksulluk ve yaşam niteliği… 

Peki, ataerkil bir toplumda yaşlı kadınların durumu? 

İsmail TUFAN: Yoksulluğun ne olduğunu biliyor, ama onu tanımlayamıyoruz. Yoksul kime denir? Bilim adamları bunun kesin cevabını veremiyor, çünkü yoksulluğu ölçebilecek araç yok. Bir insan kendisini parasız iken de paralı iken de yoksul hissedebilir. Bu cümlede vurgulanması gereken asıl kavram yoksulluk değil, his kavramıdır. Yoksulluk, sübjektif bir olgudur. Tıpkı insan kitlesi içinde kendimizi yalnız hissedebildiğimiz gibi. Yalnızlık duygusuyla fakirlik arasında belli bir açıdan bakılınca bağlantılar vardır. 

Tabii ki yoksulluğun objektif ölçülerinden en önemlisi “paradır”. Kapitalist sistemde fakir-zengin arasındaki temel ölçü paradır. Demek ki yoksulluktan söz ederken bir taraftan sübjektif, diğer taraftan objektif boyutlarıyla olan ilişkilerini dikkate almak gerekiyor. Bugün vatandaşlar arasında hangilerinin yoksul, yani ayni ve parasal sosyal yardımlara ihtiyaç duydukları belirlenirken, ya bireysel gelir ya da hane geliri dikkate alınarak fakirlik hesaplanmaktadır. Fakirliğin genel tanımı yapılamaz, ülkeden ülkeye değişen tanımlarından hareket etmek gerekiyor. Çünkü her ülkenin yaşam koşulları farklıdır. Bir ülkede fakir sayılan bir kimse, başka bir ülkede zengin sınıfında yer alabilir. Örneğin Batı ülkelerinden Türkiye’ye gelen turistlerin çoğu kendi ülkelerinde orta halli veya ortanın altında gelir düzeyi olan, zengin sınıfına ait olmayan kişilerdir. Fakat Türkiye’ye geldiklerinde ellerindeki “para” Türkiye koşullarında onlara tatil boyunca farklı bir hayat sürdürmelerine olanak yaratıyor. Hele Afrika ülkelerinden birinde tatil yaparsa, zengin sınıfına yükseliveriyor. 

Fakirliğin tanımları arasında kanımca şu uygun olanı, yaşadığı ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarına girmeyen kişileri fakir olarak nitelendirenidir. Böylece fakirliğin sadece ekonomik durumlarla ölçülmemesi gerektiği, aynı zamanda sosyal ve kültürel boyutlarının dikkate alınmasını vurgulamaktadır. Düşünün ki paranız var, ama yaşadığınız ülkenin sosyal ve kültürel olanaklarından yararlanamıyorsunuz. Paranın, bu durumda ne değeri kalır? Paranız cebinizde, Bodrum’a tatile gidiyorsunuz, ama bir diskoteğe sizi “damsız” olduğunuz için almıyorlar. Herhalde o an kendinizi zengin hissetmeyeceksiniz. Fakirlik probleminin çözümü, insanlara, yeterli ekonomik özgürlüğün sağlanmasının yanı sıra, tüm sosyal ve kültürel alanlarına girebilme şansının yükseltilmesine bağlıdır. Fakirlik problemine yönelik tavrımız bu olmalıdır. 

Yoksulluk ve yaşlılık arasındaki bağlantılara daha önce de değindim, ama fakirlikle ilgili yeni düşüncelerden hareket ederek şu söylenebilir: Türkiye’de yaşlıların yoksulluğu, yaşlılık öncesi sahip olamadıkları ekonomik, sosyal ve kültürel olanaklara dayanmaktadır. Kendi suçları değildir. Onlara sunulmayan imkânlardan dolayı fakirdirler. Geçmişlerinden gelen fakirlikleri, bugün de devam ettiğinden, yaşlıların çoğu ülkemizin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarından soyutlanmış bir yaşam sürdürmektedir. Yaşlıların fakirliği, yaşlıların bu alanlara girebilme olanakları arttıkça azalacaktır. 

Yaşlı kadınların durumuna gelince, onlar fakirler arasındaki en fakirlerdir. Çünkü sadece ekonomik yönden erkeğe tam bağımlı olmayıp, aynı zamanda sosyal ve kültürel yönden elleri adeta kelepçelenmiştir. Yaşlı kadınlarımızın fakirliğine çözüm getirmek için artık çok geç kaldık. Onların kelepçelerini çözebilecek bir kilidimiz yok. Önemli olan artık geleceğe bakmamızdır ve geleceğin yaşlı kadınlarını meydana getirecek olan bugünkü genç kadınlara olanaklar yaratarak, büyükannelerinin akıbetine uğramalarına izin vermemektedir. Eğitim, çalışma, meslek, kariyer kadına sağlanması gerek olanaklardır, ama kadına bakışımızı ve onu tanımlayışımızı da değiştirmeye çalışmalıyız. Belki işe “ev kadını” kavramından başlanabilir, neden “ev erkeği” demiyoruz? Ülkemizde bugün 15 milyon ev kadını var, ama en az o kadar evde oturan işsiz erkek de! 

Aziz ŞEKER: Küreselleşme, dünyamızda sosyal adalet-sosyal devlet kavramlarını yeniden gözden geçirmemiz için bir kabus gibi çöktü insanlığın üzerine. Nimetlerinden söz etmek bir yana, dünyayı toplumsal sorunlar yumağı haline getirdi. Bu süreçte sosyal devletin yönelimi ne olacak? 

Küreselleşmenin sosyal devlete / yaşlılık olgusuna etkisi ne yönlerde biçimlenecek? 

İsmail TUFAN: Sosyal devletin sadece kavram olarak kalmayıp uygulandığı ülkelere baktığımız zaman, son dönemlerde sosyal devletin yeniden tanımlanmasını isteyenlerin seslerindeki yükselişi algılamamak imkânsızdır. Sosyal devletin sorumluluk ve görevlerini azaltmak isteğiyle hareket edenler genellikle bireylerin sorumluğunu vurgulamaktadırlar. Herkesin kendi çabasıyla istediği her şeye ulaşabileceğini ileri sürerek, sosyal devletin temel görevini, bu olanakları yaratmak şeklinde tanımlamaya çalışıyorlar. İlk bakışta kulağa da hoş gelmiyor değil. İnsan emeğini ve gücünü, azim ve isteğini ortaya koyarak her şeyi başarabilir! Gerçekten doğru mu? İnsan tek başına her şeyi başarabilir mi? Bu düşüncenin ardında “randıman ideolojisi” yatmaktadır. Randımanına göre yaşam kalitesi! Peki ama ya randıman getirecek durumda değilse? Örneğin sakat, kör, sağır, zihinsel engelli biri ise, randımana odaklı bir toplumda, bu insanlara şans var mı? 

Dikkat ederseniz bazı toplumlar insan haklarını tartışmadan evvel, hayvan haklarını konuşuyorlar. Bu tür toplumlarda hayvan haklarını tartışanlara bakın kimlerden meydana geliyor. Almanya’da adını unuttuğum, ama sözü aklımda kalan belediye başkanlarından biri şöyle demişti: “Kendisi tabiattan yeterince yeşil alan alabilmiş olanlar, memnuniyetle tabiatın korunması için taleplerde bulunurlar.” Sosyal devletin durumu da bugün budur: kendileri açısından sosyal devletin yardımları bir anlam ifade etmeyenler, memnuniyetle sosyal devletin küçülmesini ve her insanın kendi çabalarıyla her şeye ulaşabileceğini iddia ediyorlar. 

Sosyal devletin tanımından vazgeçmemelidir. İlkesi yardımlaşma ve dayanışmadır. Güçsüzlere güçlüler yardımcı olur, çünkü güçlü de bir gün aynı duruma gelebilir ve aynı yardım ve dayanışma kendisine de yapılacaktır. Toplumda da buna eğilim vardır. 

Sosyal devletin toplumsal yaşlanma olgusu nedeniyle yükünün artacağı bellidir. Yaşlılar çoğaldıkça emeklilik, sağlık, sosyal yardım ve diğer alanlara daha fazla finans kaynağı ayırmak gerekecektir. Demografik yaşlanma, daha büyük masraflara yol açıyor olsa da, birçok bilim adamı, sosyal devletin bu yükü kaldırabilecek potansiyele sahip olduğunu, sadece kaynakların doğru kanallara aktarılması gerektiğini belirtmektedirler. Türkiye için de yapılabilecek en iyi tavsiye budur. 

Aziz ŞEKER: Yaşlanan bir Türkiye’ye neler söylemek istersiniz? Önerileriniz? Bilime düşen görev? Sosyal mesleklerin yapması gerekenler?

İsmail TUFAN: Şimdiye kadar söylediklerim, söylemeye çalıştıklarımın hepsi başka bir ülke için değildi. Düşüncelerimin hepsinde “Türkiye” zaten odak noktadaydı. Bunlara ek olarak belki şunu söylemek gerekir: Bu ülke hepimizin. İnsanıyla, toprağıyla! Ülkelerin değeri, insanlarına verdiği kıymetle artar. İnsana değer vermek sözünün değerini daha iyi kavrayan bir toplum yaratmanın uğraşını vermeliyiz. Gençleri ve yaşlıları aynı ölçüde önemseyen, her birinin toplum açısından farklı anlamlar taşıyan gruplar olduklarını unutmadan, insanca bir yaşamı mümkün kılan adımlar atmalıyız. Bilimin, bu adımların atılmasında üstlenmesi gereken rol bellidir. Her bilim kolu, kendi perspektifinden toplumun gelişmesine yardım etmeli. Daha aktif bir bilim camiası ve bilim insanlarına gerek duyduğumuza inanıyorum. Özellikle sosyal bilimciler biraz daha aktif olmalı. Teorik çalışmalarla, sosyal mesleklere uygulama alanları yaratabilmeli. 

Aziz ŞEKER: Teşekkürler sevgili İsmail Hocam… 

İsmail TUFAN: Ben de Teşekkür ederim..

 

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org