Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 


SARTRE VE AYDIN KİMLİĞİ

 Sosyolog Sıtkı AKIN 


            “ Aydın, hiçbir otorite karşısında boyun eğmeyen, her durumda insan özgürlüğünü savunan ve bu özgürlüğün yaşam bulması için durmadan çabalayan bir kimsedir”

Edward Said 

Yirminci yüzyılda, çağdaş dünya yazarları adına birisinin konuşmaya hakkı varsa bu kişi tüm varoluşuyla Jean Paul Sartre olur; çünkü Sartre, kendisinin ve insanlığın doğrularını her türlü baskıya karşı, Paris’te suratına atılan domateslere ve elma kabuklarına inat savunmuş ve bu doğruların yaşam bulması için durmadan mücadele etmiş örnek bir entelektüel ve aydındır.

      Sartre bu doğruları savunduğu gibi, bunları ilan da etmiştir. Her zaman ezilenlerin, hor görülenlerin yani “öteki”lerin sesi ve kulağı olan bu haddini bilmez adam! yirminci yüzyılın da sesi ve kulağı olmuştur. Bundan dolayı da denilebilir ki Sartre’ı okumamış, onun düşünce ikliminden geçmemiş bir kimse yirminci yüzyılı da okuyamamıştır; çünkü Sartre güneşin kaybolup, gözyaşların egemen olduğu bu yüzyılın tanığı ve aynı zaman da sanığıdır da. Bundan dolayıdır ki bizim Sartre’ı okumamız Sartre’ın da içinde bulunduğu bu kanlı yüzyılı anlama noktasında da işlevseldir.

      Edward Said’ten aldığımız ve bizim de kabul ettiğimiz aydın tanımından yola çıkarak Sartre’ın aydın kimliğine ve duruşuna değinmekte fayda vardır; ama Sartre’ın aydın kimliğine değinmeden önce aydın ve aydının görevlerinden bahsetmek gerekecektir. Her ne kadar da “aydın” kavramına giden tanımlar bolluğundan geçersek de bence Said’in tanımı aydını karşılayan tanımların ortak noktasıdır.

      Ben burada aydını tanımlamaya çalışmaktan ziyade onun görevlerine değinmeye çalışacağım; çünkü onun görevlerinden bahsedersek aydın denilen kişiliğin/duruşun/kimliğin ne olduğu da ortaya çıkacaktır. 
 
 

      Aydın ve Onun Görevleri:

  1. Aydın, çağının tanığıdır. Çağındaki tüm olumsuzluklardan sorumludur. Bu sorumluluk bilinci dıştan dayatılmaktan ziyade, içsel etkenlerden gelen bir sestir.

  2. Aydın, insanlığın vicdanıdır. Kendinden ve herkesten hesap sormasını bilendir.

  3. Aydın, aydınlanmış insandır; ışıktır ve bundan dolayı da etrafını aydınlatandır. Dekorları kaldıran kimsedir.

     4- Aydın, bilen ve bildirendir; ama o yine de Sokrates’in “Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” deyişini kendisine ilke edendir.

     5- Aydın, özgecidir. Başkalarının hayatını kendi hayatı bilip, kendini adayandır. Albert Camus’cu bir dille anlatmak gerekirse aydın, her şeyden önce “hayır” diyen bir kimsedir. Herkesin “evet” deyip sustuğu bir yerde aydın Prometheus cesaretiyle “hayır” demektedir.

     Kısaca belirttiğimiz aydın ve onun görevlerine baktığımızda gerçekten de göreceğiz ki Sartre, bu ilkeleri kendisinde somutlaştırmış ve bu ilkeler ışığında kendisini yaşama adamıştır. Sartre’ın bu yönlerini gördükleri içindir ki Sabahattin Eyuboğlu ve Vedat Günyol onun üzerine olan yazılarında şunları söylemek cesaretini! göstermişlerdir: “Bizim memleketimiz gibi her düşüncenin bir din, her başa gelenlerin bir peygamber kılığına büründüğü, ister istemez putlaştığı yerlerde Sartre, sağ aydınların da sol aydınların da hoşuna gitmeyebilir… Ama Sartre’ın değeri, şu ya da bu politikayı desteklemesinde değil; bütün politikaların, dinlerin, doğmaların üstünde bir düşünce tutarlılığına, bir kafa özgürlüğüne, bir insan sorumluluğuna, bir bilim çağdaşlığına varmasındadır” (Sartre, 1997:9).

     Gerçekten de Sartre, bazı parti ve politikacılarla dolaylı olarak ilişkiye girmesine rağmen, hiçbir zaman herhangi bir politikanın ya da herhangi bir parti liderinin egemenliği / tahakkümü / hegemonyası altına girmemiştir. 

     Sartre’ın aydın üzerine olan görüşleri Marxizm ile flört etmeye başladığı dönemlerde şekillenmiştir. Sartre, 2. Dünya (Paylaşım) Savaşı’ndan sonra bütün ilgisini toplum ve tarih deneyimlerine yöneltmiş, tarihin biçimsel yapılarının, toplumsal grupların diyalektiğinin ele alındığı “Diyalektik Aklın Eleştirisi” adlı eserine geçmiştir. Bu dönemle birlikte Sartre, bireysel arzu ve sorunlardan ziyade, toplumsal sorun ve gereksinimlerle ilgilenmiştir. Bundan dolayı da “Sartre’ın ilk dönem- 2. Dünya Savaşı Öncesi- felsefesi ‘özgürlük felsefesi’, ikinci dönem- 2. Dünya Savaşı’yla birlikte- felsefesinden ise ‘özgürleşme felsefesi’ olarak söz etmek yanlış olmayacaktır” (Kırkoğlu, 1988:9).

     Sartre’a göre aydın “taraf” olmak zorundadır. Toplumsal bir varlık olan aydın, istese de kendisini toplumsal sorunlar yumağından soyutlayamaz ve bundan dolayıdır ki aydın, taraftır. Sartre, “Aydınlar Üzerine” adlı eserinde bu konuda şunları demektedir: “Başka bir deyişle çelişkisinin doğası, aydını zamanımızın bütün çatışmalarında taraf olmaya zorlar; çünkü bunların tümü de – sınıf çatışmaları, ulus ya da ırk çatışmaları – egemen sınıfın ezilenler üstündeki baskısının tek tek sonuçlarıdır ve o, kendisinin de ezilenlerden olduğu bilinciyle, her çatışmada ezilenlerin safında kendini bulur” (Sartre, 2000:43). Toplumsal yaşam içinde hangi kesim / kesimler eziliyorsa, sömürülüyorsa, “öteki”leştirilmiş ise aydın bu kesimler lehine tavrını koymak zorundadır.

     Sartre’a göre aydın, içinde bulunduğu koşulları anlayabilmek zorundadır, “O halde, içinde yaşadığı toplumu anlayabilmesi için aydının önünde tek bir yol var: O da toplumu ezilenlerin bakış açısından ele almak”(Sartre, 2000:44)’tır. Görüldüğü gibi burada da Sartre, bir Marksist perspektifiyle toplumsal bir olgu olan aydına bakmaktadır. Bu perspektifle hareket etmesinde başta da ifade ettiğimiz gibi II. Dünya Savaşı’yla birlikte toplumsal bunalımların bireysel olmadığını, daha karmaşık bir durum arz ettiğini görmesi etkili olmuştur; bu durumda Sartre’ın kendi varoluşçuluğunu Marksizm ile sentezleme girişimlerine neden olmuştur.

     Aydın üzerine, Sartre’dan aldığımız bu pasajlardan da anlaşıldığı gibi onun aydın tanımı da Edward Said’in tanımına benzerdir. Biz yine de Sartre’ın aydın tanımına bir göz atalım. Sartre’a göre aydın, “Kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve küresel insan ve toplum kavramı adına kabullenmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan biridir” (Sartre, 2000:11). Aydın tanımını yaptıktan sonra şöyle devam etmektedir: “Aydının eski konumuna düşmemesi sürekli olarak yapması gereken iki özellik vardır: Sürekli özeleştiri ve ezilen sınıfların eylemlerine somut ve koşulsuz katılım” (Sartre, 2000:50-51). Sartre, aydının burjuva sınıfı kökenli olduğunu belirtmiş ve eski konumuna düşmemesi derken, tekrar burjuva ahlakına ve onun yaşam biçimine, aydının tekrar dönmemesini belirtmek istemiştir.

     Sartre, kendisi de bir yazar olarak “yazar” üzerinde de söylevlerde bulunmuştur. Ona göre yazar, “…Çağının adamıdır. Her söylediği, her söylemediği sözün çağında yankısı olur”(Sartre, 1997:73). Yazar için susmak da bir tepkidir ve bu tepkinin de yankısı olur. Yazar istese de kendisini çağından ve onun sorunlarından soyutlayamaz; O, somut toplumsal yaşam alanı içinde olduğu için, toplumsal sorunlardan da sorumludur. Savaşı, bizler yaratmış olmasak da ondan sorumluyuz; savaşı bizler yaratmışız gibi ondan sorumluyuz. Bu sorumluluk bilinci, insan olmak bilincidir.

     Sartre; düşünen, sorgulayan insana ya da kendisinin kavramıyla söyleyecek olursak ‘kendisi-için varlık’a evrensel insan olma misyonunu biçmiş ve bu insanın, dünyadaki bütün olumsuzlardan sorumlu olduğunu, bu insanın kendisini böyle hissetmesi gerektiğini belirtmiştir. Ona göre insan; dar milliyetçilik ideolojisi içinde hareket ederse kendi kendisini ortaya koyamayacağı gibi var olan ulusal sorunlara da çare bulamaz, bulacak gücü de kendisinde yaratamaz; çünkü ulus dediğimiz olgu evrensel insan ulusundan bağımsız değildir. Sartre, gerçekten de bu düşüncesinde çok içten ve gerçekçidir. Fransa’nın, Cezayir halkı üzerindeki ilkel baskısını gördüğünde bir Fransız vatandaşı olarak, tüm Fransa vatandaşlarını ve tüm Avrupa’yı kapsayan eleştirisini, “Hepimiz katiliz” olarak ifade etmiştir. Kendi döneminde, “Fransa’da bir arap saçına dönmüş olan Cezayir sorunu konusunda, ne Cezayir’den, ne Fransa’dan, ne De Gaulle’den, ne düşmanlarından, ne Amerika’dan, ne Rusya’dan, ne Hristiyan’dan, ne Müslüman’dan yana kaymadan söz edebilecek insanların başında Sartre gelir”( Eyuboğlu ve Günyol, 1997:8). Fransa – Cezayir ilişkisinde Fransa’nın haksız olduğu her fırsatta bağıran Sartre, Fransa’ya yönelik eleştirileri giderek bir Avrupa eleştirisine doğru genişlemiş ve derinleşmiştir.

     Sartre, Engels’ten bu yana, tarih süreçlerini günışığına çıkaran ilk kişi dediği  Frantz Fanon’un ‘Yeryüzünün Lanetlileri’ adlı kitabının önsözünde Avrupa’ya yönelik eleştirilerini şöyle dile getirir: “İyi biliyorsunuz ki, biz sömürücüleriz, iyi biliyorsunuz ki biz ‘yeni kıta’ların altınını ve diğer madenlerini, sonra da petrolünü aldık ve bunları yaşlı anavatanlarımıza götürdük. Bu harika sonuçlar verdi: Saraylar, katedraller ve büyük sanayi kentleri, sonra kriz tehditleri baş gösterdiğinde ise, sömürge pazarları durumu kurtarmak için elimizin altındaydılar. Refah içindeki Avrupa, tüm yurttaşlarının insan sıfatına sahip olmalarının onların doğal hakları olduğunu kabul etti: Bizde insan olmak demek, sömürgeciliğin suç ortakları olmak demektir”(Sartre, 2001:25). İşte Sartre, Avrupa sömürgeciliğini böyle yargılamaktadır, bu sömürgeciliği yargılamak bir nevi içimizde taht kurmuş olan ve bizi kendi toplumsal koşullarımızdan uzaklaştıran Avrupa-merkezciliğini de yargılamak demektir.

     Sartre; kendi felsefesinin bir nevi özünü oluşturan ‘özgürlük’ü aydın için bir ilke-en temel ilke- olarak ortaya koyduğu gibi, yazar için de bir ilke olarak ortaya koyar ve yazar-ideoloji ilişkisi üzerinde şöyle demektedir: “Yazar, görevi gereği özgürlüğü öne sürdüğü ve istediği sürece, baştaki sınıfa da, başka sınıfa da ideoloji sağlayamaz. Sağlasa da hala ezilmiş durumda olan insanların kurtulmasını isteyen bir ideolojiyi sağlayabilir” (Sartre, 1997:73). Yazar ya da aydın hiçbir ideolojinin egemenliği altında olmadan ‘özgürlük’ dünya görüşüyle her zaman ezilenlerin / sömürülenlerin / ötekilerin yanında yer almalıdır.

     Sartre’a göre yazı yazmak bir ayıklama çabasıdır. Var olan karanlığı aydınlatma çabası da denilebilir. Ona göre yazmak, herkes için bir ihtiyaçtır. Adorno’nun ifade ettiği gibi modern hayatta artık bir anavatanı olmayan biri için yazı yaşanacak bir yer halini alır. Yazmak, haberleşme ihtiyacının en üst şeklidir.

     Günümüz 21. yüzyıl dünyasında özellikle kitle iletişim(sizlik) araçlarının baskısı ve tahakkümü altında bulunduğumuz gerçekliğine baktığımızda, iletişimin bu koşullar altında kısırlaştığını görmekteyiz. Bu olumsuz tabloda gerçekten de bir iletişim aracı olan yazıya büyük bir ihtiyaç duyulmaktadır. Söz uçar, yazı kalır demek istiyorum; ama kitle iletişim(sizlik) araçları yoluyla oluşturulmuş olan simülasyon ağlarında ne söz kalır, ne de yazı.

     Dostoyevski, yıllar önce bir mektubunda “Her insan; herkes karşısında, her şeyden sorumludur” demişti. Jean Paul Sartre, bu güzel tümceyi kendi yaşamında, bir aydın kimliğiyle göstermiş ve derinleştirmiş ender düşünürlerden birisidir. Bu yönü de onu 20. yüzyılın dünya düşünürleri arasında ayrıcalıklı bir yere oturtmaktadır. Herkese ve her şeye rağmen Sartre “hayır” diyebilme yürekliliğini gösterebilmiş bir aydındır.   
 

    KAYNAKÇA

     SARTRE, J. Paul; Denemeler (Çağımızın Gerçekleri), Çev. Sabahattin Eyuboğlu  ve Vedat Günyol, Say Yayınları, İstanbul, 1997.

    SARTRE, J. Paul; Yöntem Araştırmaları, Çev. Serdar Rıfat Kırkoğlu, Alan Yayıncılık, İstanbul, 1988.

     SARTRE, J. Paul; Aydınlar Üzerine, Çev. Aysel Bora, Can Yayınları, İstanbul, 2000.

     FANON, Frantz; Yeryüzünün Lanetlileri, Çev. Lütfi Fevzi Topaçoğlu, Avesta Yayınları, İstanbul, 2001.

     GÜNDOĞAN, Ali Osman; Albert Camus ve Başkaldırma Felsefesi, Birey Yayıncılık, İstanbul, Nisan 1997. 
 
 

 


               Bize Ulaşın

Google
 

 

 

UYARI! ©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.