Sosyal Hizmet Mesleği

Sosyal Hizmet Alanları

Sosyal Kaynak
Bilgiler

İnsan Kaynakları

       
   
   




Fatih KILIÇARSLAN

Sosyal Hizmet Uzmanı, Aile ve Evlilik Danışmanı

 
fkilicarslan34@gmail.com

   
   

 
 
 
 

 

“Kadına Şiddeti Önleme Ve Aile Terapisi”
 

 
 
Bianet, medyada yer bulan haberlerden derlediği istatistiklerle oluşturduğu aylık raporları birleştirdi ve 2013 yılında Türkiye'de erkeklerin kadınlara ve çocuklara uyguladığı şiddetin çetelesini çıkardı.
Erkekler 2013’te 214 kadın ve 10 çocuğu öldürdü, 167 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti/tecavüz girişiminde bulundu, 241 kadın ve kız çocuğuna şiddet uyguladı, 161 kadın ve kız çocuğuna cinsel tacizde bulundu.

Bianet'in derlemesine göre;
2013’te her 10 kadından biri şiddet gördüğü için kolluk kuvvetlerine, mülki amirlere ve savcılara defalarca şikayette bulunmasına ya da koruma tedbir kararı çıkartmasına rağmen ağır yaralandı.

Kadınlar en çok kocalarından şiddet gördü, yüzde 15’i boşanmak istedikleri için öldürüldü.
Tecavüzcülerin ise yüzde 52’si tanıdıkları erkeklerdi. Tecavüz vakalarının yüzde 36’sı kadınların evlerinde gerçekleşti.

Cinayet
Erkekler 2013’te 214 kadın ve 10 çocuğu öldürdü.
Kadınların yüzde 13,5’i şiddet gördükleri için şikayetçi olduğu ya da koruma tedbir kararı çıkarttığı halde öldürüldü: Öldürülen 13 kadının katilleri hakkında tedbir kararı sürüyordu; dört kadının katilleri hakkındaki koruma tedbir kararları cinayetin hemen öncesinde sona ermişti; 12 kadın ise katilleri hakkında defalarca şikayette bulunmuş ancak talepleri cevapsız kalmıştı.
Ayrıca dört erkek şiddet suçundan yattıkları cezaevinden izinli ya da denetimli serbestlik kapsamında çıkarak ya da tahliye edildikten hemen sonra cinayet işledi.
Kadınların yüzde 15’i boşanmak istedikleri için öldürüldü: boşanmak isteyen 32 kadın öldürüldü, 19 kadın şiddet gördü.

Kadınların yüzde 54’ü kocaları veya eski kocaları, yüzde 12’si sevgilileri, yüzde 18’i akrabası olan erkekler tarafından öldürüldü: 104 kadını kocaları, 12’sini eski kocaları, 25’ini sevgilileri, altısı eski sevgilileri, 10’u babaları, dokuzu damatları, 18’i akrabası olan diğer erkekler (kayın peder, dünür, ağabey, kardeş vs.), üçü birliktelik teklifini reddettiği erkekler, biri aile kararı, dördü arkadaşları, dördü nişanlısı, üçü tacizcisi, üçü hırsızlar, üçü tanımadığı erkekler, ikisi komşuları, ikisi kan davalı olduğu ailelerin erkekleri tarafından öldürüldü. Bir kadının ailesi, eski kocasının sevgilisini öldürdü. Dört kadının katilleri ise haber yayınlandığı tarihte kesinleşmemişti. (İkisinin birlikte yaşadığı ve cinayetten sonra ortadan kaybolan erkeklerden şüpheleniliyordu, iki trans kadının ise failleri hala meçhul).
Kadınların yüzde 54’ü ateşli silahlarla, yüzde 30’u bıçakla öldürüldü: 116 kadın ateşli silahlarla, 65 kadın bıçakla, 16 kadın boğularak, dokuz kadın darp edilerek, dördü işkenceyle, ikisi balkondan düşerek, biri yakılarak öldürüldü. İki kadının öldürülme şekli haberlerde yer almadı.
Cinayetlerin yüzde 10,7’sinde katiller intihar etti; yüzde 10,7’sinde katiller kolluk güçlerine teslim oldu: 23 erkek cinayetin ardından intihar etti; yedisi intihara teşebbüs etti; 23’ü cinayetin ardından kolluk kuvvetlerine teslim oldu.

Cinayetlerin dörtte biri Marmara, beşte biri Ege bölgelerinde yaşandı. Kadın katlinin en çok yaşandığı iller sırasıyla İstanbul (29), İzmir (18), Antalya (12), Ankara (9), Diyarbakır (9) ve Antep (9): 214 cinayet vakasının yüzde 25’i Marmara Bölgesi’nde, yüzde 20’si Ege, yüzde 15’i Akdeniz yüzde 13’ü Güneydoğu Anadolu, yüzde 11’i İç Anadolu, yüzde 8’i Karadeniz ve yüzde 8’i Doğu Anadolu bölgelerinde gerçekleşti.

Tecavüz
Erkekler 2013’te 167 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti/tecavüz girişiminde bulundu.
Kadınların yüzde 52’si tanıdıkları erkeklerce tecavüze uğradı: 22 kadına arkadaşları, 17 kadına akrabaları, 10 kadına iş dolayısıyla tanıdıkları erkekler, yedisine eski kocaları, yedisine eski sevgilileri, yedisine komşuları, altısına kocaları, üçüne doktorları, üçüne annelerinin ya da kızlarının sevgilileri, ikisine öğretmenleri tecavüz etti. Üç kadın tecavüze uğradıktan sonra fuhşa zorlandı.

Tecavüzlerin yüzde 36’sı kadınların evlerinde, yüzde 26’sı sokakta, yüzde 23’ü kadınların alıkonulduğu mekanlarda yaşandı: Erkekler 60 kadına evlerinde, 43 kadına sokakta, 38 kadına alıkonuldukları mekanlarda, 10 kadına zorla bindikleri araçta, 9 kadına kuaför, otel, muayenehane gibi hizmet alınan mekanlarda, dördüne işyerinde, ikisine okulda, birine asansörde tecavüz etti.

Tecavüzlerin yüzde 31’i Marmara, yüzde 23’ü Karadeniz’de gerçekleşti: 167 tecavüz vakasının yüzde 15’i Akdeniz, yüzde 14’ü Ege, yüzde 8i, Doğu Anadolu, yüzde 6’sı İç Anadolu, yüzde 3’ü Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşandı. En çok tecavüz vakası yaşanan iller İstanbul (31), Samsun (16) ve Antalya (11) oldu.

Şiddet – yaralama

Erkekler 2013’te 241 kadın ve kız çocuğuna şiddet uyguladı. Kadınların yüzde 8’i boşanmak istedikleri için ağır yaralandı.

Kadınların yüzde 10’u 6284 nolu yasa kapsamında yasal girişimlerde bulunduğu halde ağır yaralandı: Kadınlardan 16’sı koruma tedbir kararı çıkartmalarına ya da sığınmaevine yerleştirilmelerine rağmen, altısı kolluk kuvvetlerine, mülki amirlere ve savcılara defalarca şikayette bulunmalarına rağmen ağır yaralandı.

Bir erkek şiddet uyguladığı için dört ay kaldığı cezaevinden çıkar çıkmaz karısını yaraladı. Bir erkek bir ay içinde karısını dört kez darp etmesine, bir erkek öldürmeye teşebbüs ettiği halde ifadeleri alınıp serbest bırakıldı.

Kadınların yüzde 52’si kocalarından şiddet gördü: 126 kadını kocaları, 32 kadını akrabaları, 26 kadını eski kocaları, 19 kadını sevgilileri veya eski sevgilileri, ikisini komşuları, üçünü birliktelik teklifini reddettiği erkekler, üçünü arkadaşları, 30’unu tanımadıkları erkekler yaraladı.
Erkek şiddeti vakalarının 59’u darp ederek, yüzde 27’si bıçakla, yüzde 9’u silahla işlendi: Diğer yüzde 5’lik kısım balkondan atma, boğma, işkence, arabayla ezme ve yakma şeklinde.
Erkek şiddetinin en çok yaşandığı bölge Marmara, il ise Kocaeli oldu: 2013’te yaşanan erkek şiddeti vakalarının yüzde 33’ü Marmara, yüzde 17’si Akdeniz, yüzde 15’i Karadeniz, yüzde 13’ü İç Anadolu, yüzde 12’si Ege, yüzde 7’si Güneydoğu Anadolu, yüzde 3’ü Doğu Anadolu’da yaşandı.

Taciz
Erkekler 2013’te 161 kadın ve kız çocuğuna cinsel tacizde bulundu.
Kadınlar ve kız çocuklarının yüzde 64’ü tanıdıkları, yüzde 36’sı tanımadıkları erkeklerce taciz edildi. Tacizcilerin yüzde 23’ünü öğretmenler, yüzde 9’unu kendini din insanı olarak tanıtan kişiler oluşturdu: 37 kadın ve kız çocuğu öğretmenlerinin, 14’ü kendini din insanı olarak tanıtan kişilerin, 12’si okul çalışanlarının, 11’i polislerin, 10’u iş arkadaşlarının, beşi eski koca ve eski sevgililerinin, beşi akrabalarının, üçü komşularının, üçü sağlık çalışanlarının, ikisi arkadaşlarının, biri tecavüzcüsünün tacizine uğradı.

Taciz vakalarının yüzde 39’u sokakta, yüzde 32’si okulda, yüzde 7’si evde, yüzde 6’sı telefon ve internet aracılığıyla gerçekleşti: Diğer taciz olayları işyeri toplu taşıma, karakol gibi mekanlarda yaşandı.

En çok tacizin yaşandığı bölge Marmara, il ise İstanbul ve Antep oldu: 161 taciz vakasının yüzde 36’sı Marmara, yüzde 14’ü İç Anadolu, yüzde 12’si Karadeniz, yüzde 12’si Güneydoğu Anadolu, yüzde 10’u Ege, yüzde 9’u Akdeniz, yüzde 1’i Doğu Anadolu’da, yüzde 6’sı ise iletişim araçlarıyla gerçekleşti.

Kadına yönelik şiddet batıda daha yüksek
2013’te 71 ilde 783 erkek şiddeti, cinayet, cinayete teşebbüs, taciz, cinsel şiddet, tecavüz ve yaralama vakası basına yansıdı.
Erkek şiddeti en çok İstanbul (131), Kocaeli (52), Adana (45), İzmir (44) ve Konya’da (35) yaşandı.
783 vakanın yüzde 31’i Marmara, yüzde 15’i Ege, yüzde 15’i Akdeniz, yüzde 14’ü Karadeniz, yüzde 11’i İç Anadolu, yüzde 9’u Güneydoğu Anadolu, yüzde 5’i ise Doğu Anadolu’da yaşandı.
 

Bir Sistem Olarak Aile
Aile, içinde bulunduğu sosyo-kültürel çevreden beslenen yapısıyla açık bir sistemdir. Çevresinden kendisine aktarılanlardan uygun olanları kabul eder, benimser ve dinamik yapısı nedeniyle de çevresini etkiler. Sistem yaklaşımı açısından aile; çevresiyle ve birbirleriyle ilişki ve etkileşim içinde bulunan parçaların oluşturduğu dinamik bir bütün olarak değerlendirilmektedir. Yani toplum içinde yaşayan aile, kendi üyeleri ve dışındaki büyük sistemle karşılıklı bağlılıkları sayesinde bir bütün olarak ayakta kalır. Anne, baba, çocuk gibi alt sistemlerden oluşan her ailenin bir işlevi, amacı vardır ve aile bu amaç etrafında şekillenir. Ancak dış sistemlerden aktarılan olumsuz değerler ya da iç dinamiklerden kaynaklanan işlevsizlikler nedeniyle ailede uyum sorunları ortaya çıkmaktadır (Mavili Aktaş, 2004, s. 37).

Sistem yaklaşımında aileyle ilgili dört temel unsurun varlığından söz edilmektedir: Aile yapısı, etkileşim, yaşam döngüsü ve aile fonksiyonları. Ailenin yapısal ve fonksiyonel özelliklerinin yapılandırılmış ve esnek olması aile üyeleri arasındaki uyumu arttıran etkiye sahiptir. Katı ve düzensin bir yapılanma içinde olan ailelerin problemle karşılaşma olasılıkları daha yüksektir. Katı ailelerde roller sert biçimde belirlenir ve aile üyeleri gücü elinde bulunduran otorite figürü tarafından yönetilir. Kuralların belirlenmesinde aile üyelerinin görüşlerine başvurulmaz. Düzensiz ailelerde ise kuralların belirgin olmaması sık sık tartışmalara yol açar ve kararların çok azı ailede onay görür. Esnek ve yapılandırılmış ailelerde, kurallar karşılıklı görüş alış-verişi yapılarak belirlenir ve problemler demokratik bir tarzda tartışılır. Güç tarafsız ve dikkatli bir şekilde kullanılır. Çocukların istekleri ve ihtiyaçları dikkate alınır, anlayışa dayalı disiplin yöntemi uygulanır (Nazlı, 2001, s. 32).

Bir mikrosistem olarak ailenin yaşam döngüsünün evresini ve tüm aile üyelerinin bireysel gelişim evrelerini bilmek önem taşır. Sistemdeki her üyenin diğerlerini ve diğerlerinin de onu etkilemesi anlamına gelen döngüsellik ilkesi açısından aileye bakıldığında sorunun bireylerden değil, kişiler arasındaki ilişkilerden kaynaklandığı görülür. Dolayısıyla sorun veya belirti aile, yaşam döngüsündeki geçiş dönemlerine gereken uyarlamayı yapamadığında ortaya çıkar. Bu değişimlere evlilik, çocuk sahibi olma, boşanma, ölüm, göç, okul veya iş değişikliği, hastalık, kaza gibi örnekler verilebilir. Bu gibi değişiklikler yeni kurallar veya aile yapısı ile ilgili yeni anlaşmaları gerektirebilir (Tüzer & Göka, 2002, s. 113).

Aile içi roller ve ilişkilerde değişimin yaşandığı, her dönemin kendine özgü iletişim biçimi ve çatışmalarının olduğu, evliliğin başlamasından eşlerin ölümüne kadar geçen aşamalı gelişim süreci aile yaşam döngüsü (family life cycle) olarak adlandırmaktadır. Döngünün her aşamasında aile çeşitli sorunlarla yüz yüze gelir ve yeni beceriler elde ederek gelişir. Ailenin bu yeni durumlara uyum sağlayamadığı dönemlerde kriz yaşanır (Carr, 2006, s. 5).
Zastrow ve Kirst Ashman (2007) geleneksel aile yaşam döngüsünü altı ana aşama halinde sınıflandırılarak kavramsallaştırmıştır. Her aşama aile üyeleri arasındaki ilişkiler ve bireysel statü değişiklikleri açısından duygusal geçişlerle gerçekleşmektedir. İstisnai durumlar dışında genel olarak her aile, aşağıda belirtilen genel aşamalardan geçerek değerlerini bir sonraki kuşaklara aktarmak suretiyle ömrünü tamamlamaktadır:

1. Erkek ve kadının içinde doğup büyüdüğü aileden ayrılarak bağımsız bir birliktelik olan kendi ailesini oluşturmaya hazırlanması,

2. Evlenme sonucu çift yaşamına geçiş ve bireyselliğe karşı yeni bir kimlik oluşturulması,

3. Çocukların dünyaya gelmesi ve yetiştirilmesi,

4. Bağımsızlık mücadelesi veren ergen çocukların sorunlarıyla uğraşma,

5. Çocukların aile dışında yeni ilişkiler kurması, orta yaş krizi ve yaşın ilerlemesiyle birlikte sağlık sorunlarıyla başa çıkmaya çalışma,

6. Yaşlılığa uyum sağlamaya çalışma ve ölüme hazırlanma (Zastrow & Kirst Ashman, 2007, s. 141).

Aile sisteminin bir diğer özelliği de dinamik etkileşim süreci içinde bir dengeye (homeostasis) sahip olmasıdır. Ailede istikrar aslında değişimden kaynaklanmaktadır. Özellikle hızlı değişimler yaşadığımız günümüzde, aileler kurallarını ve ilişkilerini yeniden düzenleyerek değişime uyum sağlamaya çalışmaktadırlar (Goldenberg & Goldenberg, 2008, s. 84). Her sistemde olduğu gibi aile de kendi kendini düzenleme eğilimi içindedir ve değişimler çoğu zaman dirençle karşılaşır. Dolayısıyla aile içinde sorunlu bir bireyi aileden soyutlayarak değiştirmeye çalıştığınızda, aile içi ilişki örüntüleri değişmeyeceğinden bireyin yeniden eski haline dönmesi kaçınılmaz olur (Murdock, 2012, s. 408).

Şiddetinin psikolojik bir rahatsızlıktan mı yoksa güç gösterisinden mi kaynaklandığının tespit edilmesi önemlidir. Çünkü şiddetin bir güç gösterisi olarak uygulandığının anlaşılması sonrasında danışmanlık hizmetlerinin yanında hukuki mekanizmaların da devreye girmesi gerekmektedir.

Şiddet davranışıyla güç ve kontrolün doğası arasındaki ilişkiyi açıklamak için suçlama, yalanlama ve aşağılama gibi sorumluluğun farklı boyutları üzerinde durulmaktadır. Aile yaşamında sıklıkla aşağılama ve yalanlamayı kullanan kişiler, eşlerine karşı şiddet davranışlarını inkâr etmekte ve bu davranışlarından sorumlu olmadıklarını iddia etmektedirler. Suçlama; şiddet sorumluluğunu kendisinin dışında bir kişiye ve bir şeye yükleme girişimi olarak tanımlanır. “Sen öyle yapmasaydın, bütün bunlar olmayacaktı...” gibi ifadelerle şiddet içeren davranışın nedeni karşı tarafa yüklenmeye çalışılmaktadır. Şiddet gibi yıkıcı davranışları sergileyen bireyler sorumluluğu üstlenme yerine genellikle aile üyelerini, kötü alışkanlıklarını, iş stresini, şeytanı, öfkelerini suçlarlar ve onların kurbanı olduğunu söylerler. Bu nedenle kavramsal olarak suçlama, eş suçlaması (mikro düzeyde), eşten başka bir şey veya başkasını suçlama (mezzo seviyesi) şeklinde ele alınmaktadır (Akın, Gülşen, Aşut, & Akca, 2012, s. 176).
 

İnsanların acı gerçeklerden kaçınmak için psikolojik bir mekanizma olarak kullandıkları inkâr, bireylerin şiddet içeren davranışlarını ortadan kaldırma girişimi olarak tanımlanmaktadır. Şiddet uygulayan çoğu erkek şiddet nedeniyle üzgün olduğunu belirterek, bir daha tekrarlanmayacağına dair sözler verir.

Şiddet mağduru kadın şiddetin biteceğini düşünür ve dengesi bozulmuş aile sistemine geri döner. Şiddetin altında yatan nedenler ortadan kaldırılmadığı için çoğu zaman şiddet döngüsü yaşanmaya devam eder ve kronikleşir. Araştırmalara göre, şiddetin sorumluluğunu inkar eden kişilerin hukuki yaptırımlara ve terapi sürecine direnç gösterdikleri belirlenmiştir (Akın, Gülşen, Aşut, & Akca, 2012, s. 177).

Yeterince değer vermeme, hafife alma veya yaptığı şiddet davranışını önemsememe olarak tanımlanan aşağılama, mağdur kadının şiddeti dile getirmesini engelleyen temel nedenlerinden birisidir. Bazen kadının akraba çevresi de “kocandır, döver de, sever de” anlayışıyla yaklaşarak kadının yaşadığı şiddeti önemsizleştirme girişiminde bulunmaktadır. “Kol kırılır yen içinde kalır” gibi anlayışlar, şiddetin aile içinde gizli kalması gerektiğini öğreten bir değer olarak geleneksel toplum yapısında kabul görmektedir (Akın, Gülşen, Aşut, & Akca, 2012, s. 177).
 

DEVAM EDİNİZ
 

 
 
 

 




Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye  

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.