Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 


ANA SAYFA

Dilde ve Bilinçte "Kadın" Sorunu 

Murat PERÇİN

Sosyal Hizmet Uzmanı
 

 

Düşünme cesaretini kendinde var etmek hem kişisel hem de toplumsal oluşum içinde zor zanaat bugün... Dört bir yandan kuşatılmış kurallar zincirinde kendini var etme çabasını sürdürmek birey için acı verici bir dizi deneyim süreci anlamına gelmekte. Kendi oluşunu tanıyıp bu yapıyı, içselliği kabullenip sonra da bunu yüksek sesle dile getirmek "ben işte böyle bir benim" diyebilmek rol kalıplarının çok belirgin çizgilerle kesinleştiği toplumumuzda oldukça zor...
Mevcut sistemlerin hepsi yönetimleri altında tuttukları bireylerin tam itaatini sağlayabilmek için bireysel gelişimlerini edilgen bir yapı içinde geliştirmelerinde itici bir rol üstlenmektedir. Toplumumuzda da bugün insanlarımıza düşünmemenin avantajları sıralanırken düşünen ve düşündüğünü ifade eden insanların hapisle, faili-meçhul infazlarla gelen sonu ibret-i aleme izletilmektedir. Yani düşünmeyeceksin ya da düşündüğünü ifade etmeyeceksin ki dünya nimetlerini bir gün daha görebilme şansın tehlikeye girmesin...(!)
İnsanı anlayabilmek için öncelikle insani olan her şeyi anlama yollarını açık tutmak gerekir. Ancak doğduğumuz andan itibaren bombardımanına tutulduğumuz önyargılar eğitimi içinde bunu sağlayabilmek ve savunabilmek çok zor... Gerçeğe gözlerimizi kapatmak onun varlığından bir şey eksiltmiyor ancak eksilen tek şey gözlerini kapayan insanın düşünsel ve reel bilinci...

Kadın olmak kuşatılmış olmaktır. “Kadın” erkek egemen kültür tarafından olduğu kadar, dil ve kuram ile de kuşatıla gelmiştir. Latince kadın anlamına gelen “femine”, fe ve minus köklerinden oluşur. Minus eksiklik, Fe ise inanç, güven, namus ve güvenilirlik anlamına gelir. Kadın olmak inançtan, güvenilirlikten ve namustan yoksun olmak demektir. Türkçe kadın kelimesi eski Türkçe’deki “katun” kelimesinden gelir. Katun, içine bir şey katılmış olan yani saf, arı olmayan anlamına gelir. Kadın saf ya da arı bir cins değildir. Tek Tanrılı dinlerin yaratılış mitlerinde kadın kronolojik olarak erkekten sonra yaratılan cinstir. Yahudi ve Hıristiyanlığa göre ise erkeğin kaburgasından can bulur. Aristoteles kadını “eksik kalmış erkek” olarak tanımlar. Kadın, batı düalist felsefesinin zıt ve hiyerarşik ikiliklerle düşünme geleneğinde, daha aşağı görülen bedene, doğaya, irrasyonele ve duyguya dair görülür. Freud, 1925 yılında kaleme aldığı “Cinsler Arasındaki Anatomik Farkın Bazı Ruhsal Sonuçları” adlı makalesinde şöyle der:
Telaffuz etmekte tereddüt etsem de, kadınlarda ahlaki anlamda normallik düzeyinin erkeklerden farklı olduğu kanısından kaçamam. Kadınların üst-benleri hiçbir zaman erkeklerden beklediğimiz kadar katı, nesnel ve duygusal kaynaklarından bağımsız değildir... Kişiyi iki cinsi konum ve değer itibariyle tamamen eşit görmeye zorlayan feministlerin inkarlarının bizi bu sonuçlardan saptırmasına göz yummamalıyız.

Kadın, bu çerçevede sadece içinde yaşadığımız ve sınırlandığımız kültür tarafından değil, ataerkillik paydasında buluşan binlerce yıllık düşünsel gelenekler, diller ve dinler tarafından da kuşatılmıştır.

Ataerkillik paydasında buluşan kültürler kadını sakatlar. İçinde yaşadığımız kültürün geleneksel yönü kadının bireyselleşmesini, cinselliğini tanımasını, arzusunun öznesi olmasını, arzusunu dolaysız ifadesini, kendine bir varoluş alanı açmasını yasaklar. Kadının bireyselleşmesi engellenir. Kadın içine doğduğu ilişkiler ağının seçimleri doğrultusunda çizilen bir kaderi yaşar. Kadının bedeni, çağdaş kültürün ifade özgürlüğünü temsil eden görsel basın, ve hatta cinsel özgürlüğün ifadesi olarak da rasyonalize edilmeye çalışılan pornografi tarafından alınıp satılan, “nesne”leştirilen seyirlik bir “şey”e dönüştürülür. Kadın olmak doğumdan itibaren sınırları çizili bir cinsiyet kimliğini giymeyi öğrenmek ve cinsler arasında varolan hiyerarşiyi içselleştirmek demektir. Bu öğrenme süreci hayatın her alanını kuşatan, şekillendiren ve belki de ritüellerle donatan cinsiyet kimliğini öğrenme sürecidir. Freud’cu kuramın ifade ettiği biçimiyle anatomi “kader” değildir. Kültür, bedeni ve cinsiyeti kurgulama gücüyle kaderdir. Kültür, bütün kapsayıcılığıyla meta bir kuramdır. Kültür, kadına bedenini ve cinsiyetini ve bu doğrultuda da kendini / benliğini nasıl yaşantılayacağını, neleri yapıp, neleri yapamayacağını dikte eden, ehlileştiren, “norm”al olanı tanımlayan ve talep eden bir sistemiktir. Erkek egemen kültür, baskı ve cezadır; kadın tarafından içselleştirilen katı üst-ben’dir. Belki de annenin imgesinde ve onun sesinden konuşan ama sonuna dek “erk”in, “erk”eğin, efendinin kurallarının zihinsel temsilcisi ve içsel sesi olan üst-ben. Üst-benin beslediği suçluluk duygusu, kadının, benim ve bu topraklarda kadın olan herkesin hayal gücünü, yaşamsal seçimlerini, deneysel yönünü iğdiş ediyor. İçimizdeki katı zihinsel ses binlerce yıllık ataerkil mirasın paranoyası ile bizi izliyor. Değişim gücümüzü elimizden alıyor. Ve kadınsı benlik, geleneksel ataerkil kültür tarafından kendine özgü gelişim sürecinden mahrum bırakılıyor. Benliğin kendini gerçekleştirme, var etme süreci sekteye uğruyor. Geriye, belki de sadece rüyalarda ortaya çıkan geriye itilmiş arzular, uçsuz bucaksız gibi görünen bir öfke, suçlulukla birlikte kişinin kendine dönen bir depresyon kalıyor. Sözün, eylemin ve gücün alanından uzakta olan kadın kendini yaralıyor. İnsana dair olan kendini ifade etme, eyleme geçme, değişim yaratma, haz arama arzusu sessizlikte ifadesini buluyor. Kadının suskunluğu ve o oranda da kültürel düzeyde kendini ifade edebileceği bir “dil”in eksikliği kadını depresyona mahkûm kılıyor. Depresyon, dış dünyadan soyutlanmadır, içe dönüştür, çaresizliktir, depresyon eylemsizliktir ve belki de bir anlamda depresyon bu ülkede ve bu dünyada biraz kadınsıdır.

Oysa, diğer yanda özgürleşmiş kadınlar da vardır. Yani sonuna dek eril olan bu kamusallık içinde varolan / varolabilen kadınlar. Empatiden ve duygularından arınmış, rekabetçi, iktidar ve güç arzusu ile güdülenen, eril bir bireyselleşme ile kadınsı ve anaç bütün ilişkiselliğini sanki kadınsı geçmişine gömmüş gibi görünen kadınlar. Yani emrinde çalışmak zorunda kaldığım bütün kadın yöneticiler, beni eğen ve eğiten kadın akademisyenler, kendimin ve çocuklarımın geleceğini emanete kalkıştığım bütün kadın politikacılar. Evet, kamusal alandalar ve özgürler. Eylemin ve sözün gücüne sahipler, ama bence artık kadın ya da kadınsı değiller. Ben buna kadınsı özgürleşmenin ironik durumu diyorum. Özgürleşmek için cinsel kimlik değiştirmek zorundalığımız ironik ve o oranda da trajikomiktir.

Bu çerçevede, geleneksel kültürün kuşattığı ve sakatladığı kadına ve diğer yanda kamusal alanda varolabilen “özgürleşmiş” ve o oranda da erkekleşmiş kadına alternatif “kadınsı bir özgürleşme projesi” üretmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kamusal alanı dişil değerler doğrultusunda değiştirmeyi de hedefleyen bu proje, kadının benliğini istediği doğrultuda şekillendirmesine izin verebilecek esneklik, deneysellik ve hayal gücüne sahip bir “kültürün” ve “üst-benin” ütopyasının tohumlarını taşıyor. Kültür, apriori olarak bireyin, benliğin antitezi değildir. Kültür, sakatlamak yerine, güçlendirmek; tek tipleştirmek yerine alternatifler sunmak potansiyeline sahiptir.

Bu doğrultuda kadın araştırmacılarına ve kadın sorununa duyarlı olan herkese önemli bir misyon düştüğünü düşünüyoruz. Kamusal ama kadınsı özgürleşme kanallarının tanımlanması ve dile dökülmesi. Bu çerçevede “kuramın” kendisinin çok önemli bir işlevinin olduğunu düşünüyoruz. Kuram bizlerin zihinsel haritalarıdır. Bilimde, saf gözlem olmadığı gibi hayatı ve gerçekliklerimizi de okumak dolayımsız gerçekleşmez. Hayatı okumak, hayatı bir kuramın gözlüğüyle okumaktır. Eğer, farklı bir hayatı kurmak istiyorsak, önce bu hayatın tohumlarını zihinlerimizde atmak zorundayız. Gerçeğin suretini zihinlerimizde ve gönüllerimizde kurmak zorundayız. Özellikle kadınlar olarak, gündelik hayat akışı içinde kadını kıstıran, sakatlayan kültür alanlarının ayırdında olmamız, kurmayı hedeflediğimiz yarının projesi adına büyük bir önem taşıyor. Kadını, içe dönen ve hastalandıran öfkeye, suçluluğa ve bunun ardından gelen depresyona karşı koruyacak en önemli aracın kadınsı sözün ve eylemin gücü olduğuna inanıyoruz. Ki bu söz ve eylem, geçmişte kendinin baskılanmasına, görünmez kılınmasına, azımsanmasına ve marjinalize edilmesine yol açan eril söz ve eylemden ayrışmış bir söz ve eylem olacaktır. Tahakkümü, baskıyı, iktidar ve hiyerarşiyi dışlayacaktır. Kadınsı söz ve eylem empatik, ilişkisel ve yataydır.

Yine bu çerçevede hak mücadelesi kadınsı özgürleşme açısından devrimci bir işleve sahiptir ve bir yönüyle de içinde yaşadığımız ataerkil kültürün taleplerinin antitezidir. Ataerkil kültür dayatır, hak mücadelesi sorgular. Kültür tek tipleştirir, hak mücadelesi özgün deneyimlerin ayırdına varılması ve şekillendirilmesini hedefler. Kültür cinsiyetçidir ve bu doğrultuda yasaklar koyar ve cezalandırır. Kadın duyarlılığına sahip bir mücadele süreci eşitlikçi ve güçlendiricidir. Kültür baskılar, mücadele su yüzeyine çıkarır. Kültür kadını aciz bırakır, mücadele ise kendiliğin keşfini sağlar.

Kadının güçlenmesini hedefleyen bir mücadele süreci, kişinin kendince ve kendi özgünlüğünle içselleştirdiği kültürün sakatlama, baskılama, kısıtlama ve bu doğrultuda da hastalandırma biçimlerinin kendi bireysel öyküsündeki yansımalarının ayırdına varma sürecidir. Ve bilgi güçtür. Dönüşümü yaratacak tek şey bilgidir. Psikanalitik anlamda, bireysel geleceğimizi irademiz doğrultusunda şekillendirme gücümüz, bireysel tarihimizi yorumlama ve anlama gücümüzden gelir. Böylece kadın kendi üst-beni, katı içsel sesi ile hesaplaşabilir ve kendine yeni sesler verebilir. Daha esnek, daha destekleyici, daha mücadeleci ve daha empatik ve o oranda da daha kadınsı iç sesler kendine yön bulur.

Kadın sorununu salt karşı cinsle çatışma olarak değerlendirmek tabii ki bilimselliğin gereklerine uymamaktır. Bu tanım kapitalist güçlerin sorunu ne kadar da basitleştirdiğinin bir kanıtıdır ve daha öteye giderek “kadınlık” gerçekliğinin ne denli basitleştirilmeye çalışıldığı da ayrıca ortaya çıkmaktadır. Neyse ki biz bu tanımın ötesine geçmeye çalışıyoruz ve konumuzdan uzak düşmeden çağdaş kadın-erkek değerlerini koşulsuz kabul ediyoruz hakeza kadın da kabul etmektedir bu değerleri tıpkı erkekler gibi düşündüğünü, etkinlikte bulunduğunu, çalıştığını ve yarattığını...
Kadın, erkekle eşit konuma gelme çabasındadır. Bu hakkını arayış, somut koşullar içerisinde dile geldiği oranda haklıdır. O zaman kırılması gereken erkeklerin egemenlik anlayışıdır.
Çekişme, erkeklerle kadınlar birbirilerine insan gözüyle bakmadıkça yani kadınlık şu anki durumuyla kaldıkça devam edecektir. Kadın mı yoksa erkek mi kadınları bugün ki durumda bırakmak için daha fazla uğraşmaktadır acaba. Kadınlığını aşan kadın yine de bir takım ayrıcalıkların elinde kalmasını istemekte buna karşın erkek de onun kadınlığını dar sınırlar içinde kalmasını arzulamaktadır.
Tüm bu üstü kapalı savaşlardan kimi sorumlu tutmak gerekir? İki cinsten birini suçlamak doğru değildir. Bunu yapmak sadece ve sadece kolaya kaçmaktır. Suçlu varsa her iki taraf da yargılanmalıdır ama doğal bazı gerçeklere dayanarak erkek iki kat daha suçludur.

Derlemedir.

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.