KADIN SORUNLARI


     Fotoğraf: Nuh DEMİR


Kadınlığın Kurtuluşu İnsanlığın Kurtuluşudur…

 
Doç. Dr. Özge Özgür
ozgeozgur80@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji

Meslek Elamanı Arayan Kurumlar ve İş Arayan Meslek Elamanları

 

 
 Kadın olmayı anlamak önce insan olmayı anlamayı gerektirir. Kadınlığı anlamak, kadınlığın kurtuluşudur ve kadınlığın kurtuluşu ile insanlığın kurtuluşu da mümkün olabilir.

İnsan olmak, yaşamda hep daha “iyi”yi aramaya, varoluşu sorgulamaya hazır olmaktır. İnsanın kaderi budur. İnsan diğer canlılar gibi yaşamını “doğal” olarak sürdürmeye elverişli bir ortamda doğmaz ve gelişmez. İnsanı, diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği davranışlarının daha az içgüdüsel kaynaklı, daha çok akıl kaynaklı olmasıdır. Bu nedenle de benliğinin ve ölümlü olduğunun farkında olan tek varlık olarak insan, yaşamda var olabilmek ve varlığını sürdürebilmek için sorular sorar ve alınan her yanıt yeni soruları beraberinde getirir. Freud’un benlik kuramında “id”e karşılık gelen içgüdüsel benlik, hemen doyurulmayı bekleyen ve isteyen, kısa vadeli amaçlar için uzun vadeli refahtan ödün veren ve bencilce sadece kendini ve bugünü düşünen bir aklı temsil eder. Ancak içgüdüsel benlik, insanın varoluş savaşını kazanmasına yetmez. Fromm’un düşüncesiyle insan, varoluş ve ölüm arasındaki çelişkiyi yenmek ve bilinmeyeni bilinir kılmak için sürekli ileri doğru gitmeye, kendisinin ve varoluşunun hesabını vermeye zorlanır. Bu itki ise içgüdüsel değildir. İnsan, kendine verilen akıl ve düşünebilme yetisi sayesinde biriktiren ve dil aracılığıyla birikimlerini aktararak “kültür” oluşturabilen şu anda bilindiği kadarıyla tek varlıktır. Ve insan geçmiş, bugün ve geleceği birlikte algılayarak daha önceki birikimleri ve şimdiki deneyimleri sayesinde düşünebilir ve ulaştığı sonuca göre davranış geliştirebilir. Bugün gelişmiş toplumlarla daha az gelişmiş toplumları birbirinden ayıran temel farklardan belki de en önemlisi o toplumda yaşayan insanların aklı kullanma biçimleri, daha doğru bir ifadeyle, düşünmeye, düşüncelerini sistematikleştirmeye ve kayıt altına alarak biriktirmeye verdikleri önemdir. İnsanlık, aklını cinsiyet farklarını anlamlandırmada da kullandı şüphesiz. Kadınlık algısı ve kadınlığın çeşitli görünümleri, insanlığın tarih sürecinde biriktirdiklerinin insancıllığını sorgulamaya ve anlamaya yetiyor. Toplumların gelişmişliği, kadınlığa yükledikleri anlam ve uygulamalarla çok rahatlıkla anlaşılabiliyor. Birleşmiş Milletlerin 2010 yılında yayınladığı raporda (The World’s Women: Trends and Statistics) sağlık, eğitim, istihdam, yoksulluk, güç-karar verme, çevre gibi alanlarda az gelişmiş ülkelerde kadının dezavantajlı konumunun devam ettiği belirtiliyor. Örneğin, az gelişmiş ülkelerde 5-14 yaş arasındaki kız çocukları, erkek çocuklarına göre kendi evlerinde ücretsiz işlerde daha uzun saatler çalışıyorlar. Kadının cinselliğini denetlemeye ve yok etmeye yönelik bir uygulama olarak “kadın sünneti” birçok ülkede hala yüksek oranda uygulanmaya devam ediliyor. Kadına yönelik şiddetin dünyanın birçok bölgesinde en fazla eşler tarafından gerçekleştirildiği ve yemeği yakmak, eşinden izin almadan dışarı çıkmak gibi nedenlerle kadınların fiziksel şiddete maruz kaldığı da bu raporda ifade ediliyor. Dünyanın genelinde kadının durumunda belli bir iyileşme kaydedilse de az gelişmiş ülkelerde kadına yönelik kötü muamele en ağır biçimleriyle devam ediyor.

Kadınlık durumunu doğuştan gelen biyolojik ya da psikolojik bir farkla değil, kendi varlığının devamını sağlamak için erkek egemen bir sistemde birey olma çabası olarak gören varoluşçu filozof Simone de Beauvoir’un deyimiyle “kadın doğulmaz, kadın olunur”. Kadın, varoluşunu gerçekleştirirken en aydınlanmamışından en aydınına; en köylüsünden, en kentlisine, en “kadınından” en “erkeğine” kadar, erkek egemen sistemin izin verdiği ölçüde aklını kullanarak soruyor, sorguluyor ve aldığı yanıtlarla yoluna devam ediyor. Bu, çoğunlukla sistemin sınırlarını zorlamadan “pazarlık” etmek biçiminde gerçekleşiyor. Neyin daha iyi, daha doğru ve daha kabul edilebilir olduğunu gösteren değer üretimi, sınırlar ve kalıpyargılar içinde gerçekleşiyor.
Örneğin Güneydoğu’nun bir ilinde aydın bir genç öğretim üyesi kendince “az gelişmiş”, erkek çocuğa daha fazla değer veren, kız çocuklarını değersiz gören erkeklerden ve erkek çocuğun değerini tartışmasız kabul ederek, bunu kendine görev biçen kadınlardan oluşan bir topluluğa şu mesajı veriyor : “cinsiyeti belirleyen kromozomlar erkekte bulunur; kadınların cinsiyet belirlemede bir rolü yoktur”. Mesaj açık; “kuma uygulamasına son verin, son verin ve kadınların onurunu incitmeyin ki daha sonra edindiğiniz eşten olan erkek çocuklarınız tamamen tesadüftür. Cinsiyet, erkek tarafından belirlenen tesadüfi bir süreçtir. Bu, temel bir bilimsel gerçektir”. Bu mesajın altında gizli bir mesaj daha var oysa. Bu mesaj “evet, kabul ediyorum, erkek çocuk daha değerlidir ve bu sizin en doğal hakkınızdır. Beklentiniz de doğrudur, ancak yönteminiz yanlıştır. Çünkü cinsiyeti belirleyen kromozomlar kadında bulunmaz. Bu biyolojik bir gerçekliktir”. Topluluk da, topluluğa seslenen de, o toplumun değerlerinin izin verdiği ölçüde gelişme ve değişmeye yol açıyor. İnsanların eşit ve farklı olduğu, dünyaya gelen her insanın, hatta varlıkların tümünün, eşsiz ve değerli olduğuna ilişkin bir değer üretimi de gerçekleşmiyor böylece.

Bir başka örnek töre cinayetlerine ve kan davalarına neden olan kadınlık durumlarından biri: bekaret. Bekaretin kontrolü de insanlığın ürettiği değerlerden biridir. Anatomik yapının bir parçası olan ve aslında anatomik olarak bir işlevi olmayan kızlık zarı, kadın cinselliğinin kontrol aracı olarak insanlık tarihinde yer buldu. Oysa yine bilinmektedir ki çok farklı yapılarda olabilen bu zar, kadınların önemli bir kısmında hiç bulunmamaktadır. Namus cinayetlerini ve kız çocuklarının örselenmesini önlemek için bu anatomik yapıyı anlatmak ve toplumu bilgilendirmek önemli. Ancak, bundan da önemli olan toplumun bu anatomik yapıya atfettikleri anlamın kaynağını görebilmelerini ve bunu sorgulamalarını sağlamak. Bugün hala evliliklerin ilk gecesinde bekaretin kanıtı istenmekte, hala evlenmeden cinsel ilişki yaşayan genç üniversiteli kızlar evlerine dönmeden önce plastik cerrahi ile bir sağlık sorunu yaratmayan bu anatomik yapıyı eski haline getirmektedirler. Bu konuyu konuşanların ve bu yazıyı okuyanların önemli bir kısmı da (kadın veya erkek) bilinçli ya da bilinçdışı olarak bahsettiğim genç kızları ayıplamaktadırlar. Oysa tartışmanın konusu; kendini ve bedenini kabul etmeyi, onu sevmeyi öğrenmek ve cinselliği sağlıklı yaşama özgürlüğü üzerine olmalıdır. Yasak, günah, ayıp üzerinden değil; sevgi ve güven üzerinden gerçekleşmelidir tartışmalar. İnsanlık doğal bir güdü olarak cinselliği yaşama üzerine akılcı bir tartışma gerçekleştirmedikçe, sadece kadınların değil, toplumun tümünün zarar görmesine neden oluyor. Sağlıklı cinselliğin evlilikle ve evlilik içinde de sınırlı biçimde yaşandığı kapalı toplumlarda bu güç özellikle erkek çocuklarına ve kız çocuklarına yöneliyor. Küçük yaştaki erkek çocuklarının, kendi kararları ve iradeleri olmadan, yetişkin cinselliğinin nasıl bir aracı olduğunu görmek için bu kapalı toplumlarda kısa bir süre bulunmak ve onları dinlemek yeterlidir. Üstelik yaygınlığı hiç de azımsanmayacak düzeydedir. İnsanın bugün ulaştığı noktada cinselliği akıldışı yargılarla yasaklamak, onu yasaklamamaktan daha ağır toplumsal sonuçlar veriyor ve bu sonuçlar kapalı kapılar ardında ve sessizce varılan bir anlaşmayla kadınlı-erkekli onaylanıyor.

İnsanoğlunun bilimde ve teknolojide kat ettiği onca yola rağmen, kadının bedenini örtme biçimi politik bir mesele haline dönüşebiliyor. Kadının örtünmesi veya örtünmemesi üzerinden siyaset yapılıyor. Kadının kapanmasını isteyen, kadının belli biçimde giyinmesini isteyen, kadının kapanmaması gerektiğini öngören veya kadının bedenini açıkta bırakarak sergilemesini isteyen görüşler arasında temelde bir fark yoktur. Biri daha modern iken diğeri daha az moderndir denilemez. Çünkü hepsi, kadının bedenini nasıl örteceğine kadın dışında karar veren kaynaktan alırlar temellerini. Kadının tesettürden çıkarak özgürleşeceğini savunan görüş de, kadın bedenini mümkün olduğunca açarak onu cinsel bir meta haline dönüştüren görüş de, kadının ancak ve ancak bedenini mümkün olduğunca örterek “namuslu” ve “imanlı” olabileceğini savunan görüş de aynı amaca hizmet eder: kadını yalnızca cinsel kimliğiyle algılamaya ve kadının örtünme biçimini o bedeni taşıyan kişi dışında karar verme gücünü uygulamaya. Oysa buna karar verecek olan bedenine sahip olan kadının kendisidir ve onun giyim tarzı olsa olsa kendi yaşam görüşünü yansıtabilir ki bu da siyasal bir krize neden olacak kadar politize edilmemelidir.
Kadına yönelik şiddet tartışmaları da hala benzer sınırlar içine hapsediliyor. Bir erkek üniversite öğrencisi derste “bazı kadınların şiddeti hak ettiğini, sabrı zorladığını” söylüyor tüm içtenliğiyle. Farkında olmadan bir gerçeği hatırlatıyor aslında: erkek, sözel becerilerini kadın kadar geliştiremediği için benliğini ancak kaba kuvvetiyle, içgüdüsel aklıyla savunabiliyor. Başka bir öğrencim, “bazı kadınların ahlak dışı yaşam sürerek erkeklerinin onurunu zedelediğini, bu durumda erkeğin başka çaresinin kalmadığını” söylüyor. Sonra oturup hep birlikte, erkeklerin de zaman zaman kadınların onurunu kırıcı davranışları nasıl gerçekleştirdiğini konuşuyor, erkeklerin de “hata, kusur” olarak sayılabilecek davranışlarına ilişkin uzun bir liste çıkarıyoruz. Ancak, istisnalar dışında, bu nedenle dövülen, en şiddetli biçimde cezalandırılan ya da öldürülen erkeğe rastlamıyoruz. Hep birlikte ulaştığımız sonuç şu: Şiddetin haklı gerekçelerini karşı tarafın “davranışlarında” aramak bir kısırdöngüye girmekten başka işe yaramayacaktır. Sorgulanması gereken, karşı tarafın tahrik edici davranışından çok, şiddeti uygulayanın benliğini ve kendini savunma biçimi olmalıdır. Düşünme ve aklını kullanma becerisinin gittikçe yükselmesi beklenen insan neden hala içgüdüsel aklının hapsinde kalıyor?

Bugün insanlığın kurtuluşu kadınlık üzerinden ürettiğimiz değerlerin yeniden ve başka bir çerçeveden sorgulanmasıyla mümkün olacaktır. İnsanın ürettiği her kavram ve değerin tartışılmaya muhtaç olduğunu kabullenir ve cesaretle gerçekliğin çeşitli yönlerini tartışabilirsek ancak insanlığın bugün bulunduğu durumdan daha ileriye taşınmasını sağlayabileceğiz. Çünkü insan doğası gereği ilerlemek zorundadır. Bu değer üretiminde ise erkeklik-kadınlık ayrışmasına gitmenin yararı yoktur. Değerleri birlikte üretiyor ve birlikte sürdürüyoruz.
Kendi benliğini ancak bir erkeğin (sevgili, eş, oğul, erkek kardeş, patron…vs) yardımıyla bütünleyen kadınlar; oğluna gelinini kötüleyen, kışkırtan kayınvalideler; hemcinslerini karalayarak bir erkeğin kalbinde yer bulmaya çalışan kadınlar; kendi kızının katline aile meclislerinde karar veren kadınlar; öz kızını namus için kendi eliyle öldüren anneler; oğullarına sınırsız özgürlük tanırken kızlarını ev hapsine ve ev işçiliğine mahkum eden kadınlar; kariyerinde ilerlemek için kadınlığını tek ve yegane araç olarak kullananlar; cinselliği silah haline getirenler; prenses ruhlu kadınlar; savaşçı ruhlu kadınlar; işçi-işsiz, yönetici, akademisyen, hizmetçi kadınlar! Uyuyan güzeller! Uyanma vakti…Beyaz atlı prens hiç gelmeyecek…Ve erkekler! Güzel bir dünya özlemi içinde olan erkekler! Kendini kadın veya erkek hissedenler! İnsanlığın kurtuluşu kadınlığın cesaretle ve akıl yoluyla sorgulanmasında saklı. Şimdi birliktelik zamanı…

 

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org