Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org


KALKINMA,İNSANİ GELİŞME,GLOBALLEŞME

Çiğdem Ademhan

İnsanları ve toplumları iki temel çelişki biçimlendirir. Birincisi insan doğa çelişkisidir.İnsan doğa çelişkisi insan insan çelişkisini doğurur. İnsanların ve toplumların sorunları bu çelişkilerden doğar bu nedenle çelişkilerin doğurduğu sorunlarla savaşılması ve sonuçta yapıların değiştirilmesi gerekir(Kongar,1978)
    İnsani kalkınma ya da insani gelişimin (Human Development) temelde bu değiştirmeyi amaçlayan ve sonuç olarak da sosyal refahı hedefleyen bir kavram olduğu düşünülmektedir. Sosyal Refah, Friedlander tarafından; kişi ve grupların verim kabiliyetlerini geliştirebilmeleri ve aileleri için doyurucu bir hayat ve sağlık standardına ulaşmaları ve aynı zamanda kişisel ve sosyal ilişkilerini dengeli olarak devam ettirmelerini sağlamak amacıyla sosyal hizmetler ve sosyal kurumların organize edilmiş bir sistemidir, biçiminde tanımlanmaktadır(Kut,1998)
     Sosyal refah, özellikle az gelişmiş ülkeler ele alındığında, gelişmiş ülkelerin deneyimlerinin gerektirdiği anlamda kalkınmanın sağlanmasında o ülkenin; değişimin getirdiği sosyal istemlere cevap verebilecek güce sahip olması için insan ve maddesel kaynaklarının etkili bir biçimde dinamik olmasına katkıda bulunarak rol alır.
     Kalkınma ve az gelişmiş ülkelerle ilgili sorunların uluslarası düzeyde ilgi odağı haline gelmesi 2. dünya savaşı sonrasına rastlar(Mıhçı,1996). Ulusal bağımsızlık hareketleri, bu dönemde yaşanan dekolonizasyon süreci, sanayileşme ayrıca gelişen kitle iletişim araçları sayesinde ülkelerin birbirlerinin gelişmişlik düzeylerinden haberdar olmaları bunun nedenleri arasındadır. Bu dönemde hem gelişmekte olan hem gelişmiş ülkelerin maddi refah düzeyini gözlemleyip kendi durumlarında kurtulmanın olanaklı olduğunu düşünmüşler hemde gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelerin sorunlarıyla daha yakından ilgilenmeye başlamışlardır(Mıhçı,1996).
       Ancak; 1940’lardan 1970’lerin ortalarına kadar kalkınma kavramı ekonomik büyümeyle eşanlamlı düşünülmekteydi. Mıhçı(1996), bunun nedenlerini şöyle sıralamaktadır
----------Kapitalizmin gelişme sürecinde edinilen tarihsel deneyimin(gelişmiş ülkelerin tarihsel deneyiminin) getirisi olarak hızlı ekonomik büyümenin kalkınmanın anahtarı olarak görülmesi
----------Kalkınma iktisatçılarının gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya olduğu yoksulluk, düzensiz gelir dağılımı, işsizlik gibi sorunların çözümüyle ilgilenmelerine rağmen; ekonomik büyümenin bu sorunların çözümü için yeterli olacağına inanmaları
----------2. dünya savaşı ve yaşanan ekonomik bunalımdan sonra batı ülkelerinin geçmiş yıllara göre istenen düzeyde üretim artışı gerçekleştirememesi ve ekonomik büyümenin gelişmiş ülkeler için de amaç haline gelmesi
     İnsani gelişme ile ekonomik büyüme arasında iki yönlü dairesel bir ilişki vardır. Ekonomik büyümeyi kişi başına düşen gelir olarak indirgersek; yoksulluğun ekonomik büyümenin hızını azalttığı ve buna bağlı olarak hane halkı özelinde insani gelişim için yapılan harcamaların da azaldığı bilinmektedir.Bu ilişkiye diğer yönde baktığımızda insani açıdan gelişmiş toplumlarda ekonomik büyümenin de hızlandığı söylenebilir. Örneğin; kişilerin eğitim aldıkları yıl sayısı arttıkça gelirlerinin de arttığı belirlenmiştir( Ranis ve diğerleri,2000)
      Ancak ekonomik büyüme ile insani gelişme arasındaki ilişki her zaman böyle gelişmeyebilir. Yani daima ekonomik büyüme arttıkça insani gelişme de artar yada insani gelişim arttıkça ekonomik büyüme de hızlanır diyemeyiz. Bu süreçte ülkenin ekonomik yapısı, kaynakları, bu kaynakların dağılımı, devletin yatırımlarının nitelik ve niceliği, varolan politikalar,gelir dağılımı, politika öncelikleri, teknoloji olanakları , insan kalitesi gibi faktörler oldukça büyük rol oynamaktadır.
 Sonuç olarak bu dönemde ekonomik büyüme ile özdeşleştirilen kalkınmanın sosyal refahı artıracağı beklenilmesine rağmen; ekonomik büyüme sosyal refahı arttırmada yetersiz kalmıştır. Böylece işsizlik, yoksulluk, temel gereksinimlerin karşılanması, ve gelir dağılımı gibi konular üzerinde yoğunlaşılmıştır (Mıhçı,1996).
         Birleşmiş Milletler 1990 yılından beri her yıl insani gelişme raporları yayınlamaktadır. Birleşmiş Milletlere göre insani gelişim; insanların çevrelerindeki alternatifleri genişletmek olarak özetlenmektedir(UNDP,2001)Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı İnsani Gelişim Endeksi(Human Development Index) adlı bir ölçüt geliştirmiştir. Bu endeks kalkınmanın uzun yaşam yada kişi başına gelir gibi kalkınmanın amaçlarında odaklaşmaktadır.
     Kalkınma kavramı günümüzde ‘modernleşme’, ‘batılılaşma’,’sanayileşme’ anlamında da kullanılmaktadır. Kalkınma olgusunun ortaya çıkışı sanayi devrimine dek uzanmaktadır. Batılılaşma olgusu ise insanlık tarihinin önemli gelişmelerinin ilk kez batı’ da yaşanması ve bu gelişmelerin tüm dünya tarafından ilerleme olarak görülmesinden ortaya çıkmıştır.Batı dışında kalan ülkeler için kalkınma batılılaşma ve modernleşmeye özdeş olarak algılanmakta ve ülkelerin kalkınma düzeyi batılılaşma, sanayileşme ve modernleşmeyi ne ölçüde gerçekleştirebildikleriyle ölçülmeye başlanmıştır. Bu süreç batı dışındaki toplumların zaman içinde oluşturdukları kendi kültürel ve etik değerlerine yabancılaşmayı beraberinde getirmiştir(Mıhçı,1996).
     Burada bahsedilmesi gereken bir kavramda ‘Kentleşme’ dir. Modernleşme teorisine göre ülkeler ekonomik dönüşümün 3. aşamasına geçebilmek için kentleşmeyi yaşamalıdırlar. Gelişmekte olan ülkelerde kırdan kente doğru bir akış görülmektedir. Bu ülkelerde kent nüfusu sürekli artmaktadır. Gelişmiş ülkelerde gerçekleştiği anlamda kentleşme sosyo ekonomik seviyenin de yüksek olmasını içermesine rağmen; az gelişmiş ülkelerde böyle olmamıştır.
    Genel anlamada globalleşmenin gelişmekte olan ülkelere bir anlamda dayattığı kalkınma anlamındaki değişimin,çok hızlı gerçekleşmesi beklenmektedir.Oysa gelişmiş ülkeler bugünkü durumlarına yüzyıllardır süren aşamalardan sonra ulaşmışlardır.Ülkeler arası ekonomik ,sosyal yada diğer farklılıklar da gelişmekte olan ülkelerin bu süreci gelişmiş ülkelerin yaşadığından farklı şekilde yaşamalarına yol açmaktadır.
    Bununla birlikte, belki de gelişmiş ülkelerin; kendilerini aklamak ya da vicdanlarını rahatlatmak adına gelişmekte olan ülkelerin istenen seviyeye biran önce gelmelerini istiyor olabilecekleri düşünülmektedir.
     Globalleşme elbette gelişmekte olan ülkelere bazı fırsatlar sunmaktadır. Bu ülkelerin sonuçta ulaşmaları istenen durum yüksek sosyal refah seviyesidir. Ancak; az öncede belirtildiği gibi az gelişmiş ülkelerin bunun için daha fazla süreye gereksinimi vardır.
      Burada önemli olan bir konuda insani gelişim sağlanması anlamında ülkelerin kendilerine özgü özelliklerinin göz önüne alınması gereğidir. Örneğin; Almanya’nın yaşadığı deneyim Brezilya’dan beklenmemelidir.
     Globalleşme insani gelişim alanında az gelişmiş ülkelerde bireylere, ilerlemeye, gelişmeye yönelik,  daha uzun yaşam, daha iyi eğitim, daha iyi beslenme ve gelecek için daha fazla seçenek sunmaktadır. Ancak gerçek bir insani gelişmeden bahsedebilmek için,az gelişmiş ülkelerde insani gelişmenin niteliğini irdelemek gerekir. Örneğin; okullaşma oranı bir insani gelişim ölçütüdür. Fakat okulların bölgesel dağılımı, öğrenci başına düşen öğretmen sayısı,eğitimin kalitesi ve daha birçok nitelik göz ardı edilmemelidir.
    Ayrıca belirtmek istediğim bir konuda; batının geldiği seviyeye gelmesi beklenen, batının çekiciliklerinin sürekli özendirildiği ancak; gerek kendilerine özgü gerek başka koşullardan dolayı ulaşamamış toplumlarda bu durumun kitlesel bir umutsuzluğa yol açabileceğidir. Sonuçta az gelişmiş ülkelerin koşulları gelişmiş ülkelerin koşullarından bütünüyle farklıdır ve gelişmiş ülkelerin insani gelişimini sağlarken kullandığı yöntemler az gelişmiş ülkelerde aynı sonucu vermeyebilir.
     Bununla birlikte az gelişmiş ülkeleri birey olarak varsayarsak; her bireyin kendi kaderini tayin hakkı olduğunu düşündüğümüzde, globalleşmenin bir anlamda az gelişmiş ülkelerin kendi geleceklerini belirleme özgürlüğünü kısıtladığını söyleyebiliriz. Sonuçta az gelişmiş ülkelerin insani gelişim anlamındaki sorunlarının nasıl çözüleceğini en iyi bilen gelişmiş ülkeler ya da Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar olmayabilir ve belki de en iyi seviye gelişmiş ülkelerin seviyesi değildir.Az gelişmiş ülkelere bu konuda verilmesi gereken destek, çeşitli seçenekleri ortaya koyarak kendileri için en uygun olanı seçmelerine yardımcı olmak ve batının deneyimlerini, görüş ve tekliflerini; dayatmak yerine, bir çözüm alternatifi olarak sunmaktır.

     Ayrıca gelişmekte olan ülkeler mutlaka gelişmiş ülkelerin yada batının deneyimlerini yaşamak zorunda değildirler. Örneğin; herhangi bir gelişmekte olan ülkede modernleşmenin sağlanması için mutlaka kentleşmenin yaşanması gerekmeyebilir. Kıra yapılan yatırımın niteliği ve niceliğinin arttırılması da modernleşmeyi getirebilir.

     Bunlara ek olarak, globalleşmenin hem ülke hem birey bazında hareket özgürlüğünü kısıtladığını düşünüyorum. Örneğin, Türkiye yatırımlarını Almanya’nın yada Fransa’nın deneyimlerini örnek olarak yaptığında, kendisine özel olan ve belki de daha iyi sonuçlara ulaştıracak alternatifleri göz ardı etmektedir.Oysa Batı ülkeleri model olarak sunulmaktadır. Bir başka örnek de Türkiye’nin bugün sahip olduğu dış borçlar yüzünden yatırımlarını nereye yapacağına kendisinin karar verememesidir.

 Market ekonomisi ve de az gelişmiş ülkelerin pazar olarak görülmesi nedeniyle az gelişmiş ülkelerin tüketim alışkanlıklarının dış ülkeler tarafından özendirme yoluyla değiştirildiğini ve gelişmiş ülkelerin; aslında gelir kazanmak amacıyla, az gelişmiş ülkelere, adeta bir hamur gibi yoğurabilmek için, kendileri tarafından oluşturulan ve en iyisi olarak sundukları hem insani hem ekonomik anlamda kalkınma strateji ve biçimlerinin varlığının da unutmamak gerekir.
    Sonuç olarak az gelişmiş ülkelerde gerçek anlamada insani gelişim sağlayabilmek için ülkenin globalleşmenin olumsuz etkilerinden en az seviyede etkilenmesi amacıyla ; gelişmiş ülkelerin deneyimleri göz ardı edilmeden ama tek örnekmiş yada en iyiymiş gibi ele alınmadan, ülkenin kendine özgü ekonomik, sosyal, kültürel özellikleri dikkate alınarak her ülkenin kendi planlamacıları tarafından özerk programlar geliştirilmelidir.

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.