Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

   Kambur Ruhlar
SHU. İlyas Ali DAŞTAN
Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
    dastanilyas@gmail.com  ulaştırabilirsiniz.

  Meslek hayatıma başladığımın ilk günüydü. O yetiştirme yurduna yeni atanmıştım. Müdür bey, bir yandan yurdu gezdirmekte, bir yandan da çalışma arkadaşlarımla tanıştırmaktaydı. Büroda bilgisayar uzmanı Rıza ile de tanıştırdı. Daha doğrusu ben öyle sandım. Rıza, ince kenarlı gözlüklerinin altından bana baktı ve oturduğu yerden hiç kalkmadan “hayırlı olsun” dedi duyulur duyulmaz sesiyle. Elimi sıkma gereği de duymadı.
Sonradan hayatımızda önemli kişiler arasında yer alacak olanlarla ilk tanışmamız genelde antipatik ilişkilerle başlamaktadır. Bu hayat kuralının doğruluğu birçok defalar tecrübelerimle sabittir.
Tamamen yabancısı olduğum bu şehirde yeni iş yerime ve ortama alışmanın zorluğunu düşünmeye başladım. Bana bir oda ve oturacağım koltuk gösterdiler. Sosyal serviste dosya karıştırıp oyalandıktan sonra öğle yemeği için yemek salonuna indim. Yemek sırasında çocukların arasında, yemek alma sırasının bana gelmesini bekliyorum. Kare salona ve içerisindekilere şöyle bir göz attım. Birbirinden farklı yerlerde duran dört sandalyeli masalar var, personel ve çocuklar yemek salonuna dağılmış ve üzerlerindeki uğultu tülü altında yemeklerini yiyorlar. Yemek salonunun kapıya yakın ve az güneş alan köşesinde Rıza’nın tek başına yemek yediğini gördüm. Sırtı kalabalığa dönük, gözü kapıda bir an evvel yemeğini bitirip odasına gitmek ister gibi hali vardı.
Yemek tepsisinin gözlerine yemekler kondu. Salonda oturma tercihimi nasıl kullanayım diye masalara göz attım. Rıza gibi tek başıma bir masaya atmak geldi kendimi ama tek başına oturan Rıza’nın masasına doğru kendiliğinden gitti ayaklarım. Tanışma sırasındaki sevimsizliği ve suratsızlığı canlandı gözlerimde ama yine de kararlı bir şekilde onun oturduğu masaya çöktüm.
—“Afiyet olsun” dediğimde, homurtulu ve kısık bir sesle yanıtladı beni.
Çorbamı kaşıklarken başı önünde, telaşla yemeğini yemekte olan Rıza’yı incelemeye başladım. Arkasından yetişecek atlılar vardı sanki. Lokmaları çiğnemeden yutuşunu dışa doğru çıkık gırtlağından süzülürken görüyordum. Özensiz bağlanmış kravatı, üstten iki düğmesi açılmış gömleğinden görünen göğüs kılları, küçük bedeni, kafasında seyrelmiş ince telli saçları, dik kulakları ve fındık burnunun üzerinde duran ince gözlüğü ile sandalyesinde çok komik görünüyordu. Asıl aradığım, beni ona çeken farklı bir şey vardı bu çocukta. Diğerlerine nazaran pozitif bir elektrik yayıyordu etrafına. Sanki önceden tanıdığım biri, belki de bir yerde gördüm.
Rıza yemeğini bitirip ayağa kalkıp, sandalyesini özenle masaya yaklaştırdığında fark ettim boyunun sandalyeden az uzun olduğunu, başının omuzlarına yapışık gibi durduğunu ve ceketinin omuz hizasında küçük bir tümsek gibi duran kamburunu. Boş yemek tepsisini bulaşık yıkama bölmesine bıraktı ve kimse ile konuşmadan yemek salonundan büroya doğru gitti.
O’nda kamburunun dışında tanıdık bir şeyler olduğunu düşünürken kemal paşa tatlısının hiç de tadını alamadan kalktım ve sosyal servise gittim.
İş hayatına alışmak, çalışma arkadaşlarımı ve yurtta kalan çocukları tanımaya ve gözlemleye çalışarak ilk haftayı tamamladım. Rıza’yla kovalamacamız da bir hafta devam etti. Bazen onun odasının önünden müdür odasına geçerken göz göze geldik, bazen de yemek salonundaki tek kişilik inzivasında karşısına oturup, onunla konuşmaya çalıştım. Kısa cümlelerle ömrü kısa olan sohbetler oldu daha çok paylaştıklarımız.
Bir çocuğun nakli ile ilgili bir yazı hakkında müdür beyin odasına indim. Yazı üzerinde konuşurken müdür bey “Rıza’da bizim yurt çocuklarından” dedi. İşte o zaman bu çocuğun diğer personelden ziyade bana farklı elektrik verdiğini çözdüm diye düşündüm. Onu bana doğru çekenin ortak yaşanmışlığın verdiği his olduğunu anladım. O an Rıza’yı kendime daha yakın buldum.
Öğle yemeğinde O’nu aynı köşesinde otururken bulduğumda tereddütsüz masasına gittim ve karşısına oturdum. Havadan sudan konuşarak konuyu yetiştirme yurdu hayatına getirip gözlerinin içine bakarak şöyle dedim.
—“Ben de ….... yetiştirme yurdundan ayrıldım”.
—“Gerçekten mi Ali bey!” derken gözlerime dikkatle baktığını ve yüzünün kaslarının gevşemeye başladığını görmekteydim. Yüzü aydınlandı ve yemek yemesi yavaşladı, artık zamanın hızla akmasına gerek yoktu. O günden sonra Rıza hayatımın önemli kişilerinden biriydi, ben de onun için öyleydim.
Ayrılmaz iki arkadaş olduk. Kurumda, diğer personelin yanında Ali bey, baş başa iken Ali diyordu. Mütevaziliği hoşuma gidiyordu ve her zaman Ali demesini istememe rağmen o işyerinde asla bey lafını unutmuyordu. Bu komik oyunumuza ben de onun gibi cevap veriyordum. İşlerin yoğun olmadığı saatlerde beraberdik. Bazen benim odamda bazen onun odasında sohbet ediyorduk. Karşılıklı güvenimiz ve samimiyetimiz artmaya başlamıştı. İş çıkışında da birlikteydik. Evlerimiz yakındı, o da benim gibi bekar kalıyordu.
Baharın kendini iyiden iyiye hissettirdiği günlerden biriydi. Rıza’yı evime davet ettim, birlikte çay içelim diye. Önce gelmek istemedi, ısrar edince kabul etti. İş yerine yakın olan evime gittik. Mutfakta çayı demledikten sonra balkona geçtik. Komşunun verdiği iki değişik sandalyeye karşılıklı yerleştik. Ortada bekar evlerin müdavimi olmuş ve defalarca çay dökülmekten sararıp yer yer suntası kabarmış küçük masa duruyor. Havadan sudan konuşuyoruz, iş yerinden dedikodu yapıyoruz. Erkek adam dedikodu yapmaz diyorlar, küllü yalan.
Çayları getirmek üzere mutfağa gittim. Çay bardaklarını ve demliği masanın üzerine koydum. Rıza bir kolunu balkon demirine dayadı, karşıda çam ağaçlarındaydı gözleri. İlk çayları doldurduğumda acemice sigara paketimden iki sigara çıkardı, karşılıklı yaktık. Sigara içmezdi, ne hikmetse o gün bir tane yaktı. Sigara içmekte yaşadığı acemiliğe ve boğulduğu dumanlar arasında ıslanan gözlerine güldük.
—“Nasıl içiyorsun bu mereti” dedi, burnundan çıkan dumanları elleriyle dağıtmaya çalışırken. Sorusunu cevaplamadım, sigara içmeme kızardı çünkü. Sigarasından derin bir nefes aldı, havaya yavaşça bıraktı. Gözleri gözlerime dikildi, bana önemli bir şey anlatacak olduğunda gözlerime dik bakardı. Tamamen kendimi onu dinlemeye adadığımı gösteren yanımla gözlerine baktım. Sohbet dışında farklı bir paylaşımın içinde olduğumuzu ve daha önceki sohbetlerimizin aksine bir boşalım olacağını sezdim.
—“Farklı olduğumu anladığımda, çocuk yuvasındaydım ve on yaşındaydım” dedi.
Sesimi çıkarmadan hafifçe başımı salladım, devam etti.
—“Yuvadaydım kendi kendimin farkına vardığımda. Yürüyüşüm, duruşum acayipti. Yuvadaki arkadaşlarımda olmayan, sadece ben de olduğunu anladığım bir şey vardı. Omuzlarımın üzerinde duran bir tümsek! Kambur olduğumun farkına vardığımda kendimi diğerlerinden gizleme ihtiyacı duymaya başladım. Sabahları servisle okula gidiyordum, akşamları da yine servisle dönüyordum. Servisten indiğimde okul bahçesinde hiç oyalanmadan ve kimseye bakmadan diğer öğrencilerden önce sınıfıma gidip yerime otururdum. Ders başladıktan sonra da öğretmen soru sormasın diye dua ederdim. Çünkü soruyu cevaplamak için ayağa kalktığımda arkamdakilerin gözünün kamburumda olduğunu bilirdim. Biliyor musun Ali, okulda da sadece yurttaki arkadaşlarımla konuşurdum.”
Dikkat kesildim, Rıza’nın anlattıklarına. Bana yaşamıyla ilgili daha fazlasını vermesi için onun dikkatini dağıtacak her şeyden kaçındım. Biten çay bardaklarını tazelerken gözlerimi gözlerinden ayırmadım ve ikinci sigaraları ben ikram ettim. Rıza, devam etti.
—“Kamburum, hayatımın her şeyini etkiliyor. Soluk almada problem yaşıyorum.” O zaman kesik kesik ve hırıltılı konuşmasının kamburunun göğsüne yaptığı baskıdan kaynaklandığını anladım. “Uyurken çok horluyorum. On yaşındayken kamyon motoru gibi ses çıkardığımı söyleyip dalga geçerdi koğuştaki arkadaşlarım.” Yaptığı benzetmeye gülüyoruz. “ Kamburumdan dolayı sırt üstü yatamazdım. Sırt üstü yattığımda yana devrilirim diye korkardım. Yuvaya gönüllüler ve ziyaretçiler geldiğinde ben arka sıralarda dururdum. Beni kimse görmesin istiyordum.”
İkinci sigarasından keyifle duman savuran Rıza’ya;
—“Artık tiryaki oldun” derken kahkahayı attı. “Allah senin gibi tiryaki yapmasın” dedi.
—“Yuvadan dışarı çıktığında ne yapıyordun” diye sordum
Derince soluk aldı, kaldığı yerden anlatmaya devam etti.
—“Sana garip gelecek ama yuvanın içinde bile pek dolaşmazdım. Kendi grup odamda geçerdi okul dışındaki tüm zamanım. Banyo zamanı, bilirsin kalabalık yıkandığımız hamam gibi olan banyoya giderdim. Buhar dolu banyo hoşuma giderdi. Tas ile kamburuma kaynar su dökerdim, sonra kamburumun eriyip kirli su ile mazgaldan rögara karıştığını düşlerdim.”
Gözlerim her zaman ağlamama konusunda benim emrimi dinlemiştir. Ama yüreğim şelale gibi çağlar gözlerimin aksine. Allahtan sulu göz değilim, yoksa kimse tutamazdı beni duyduklarımdan sonra. Yüreğimin çağlamasını bastırarak ona baktım.
—“Bu şekilde on iki yaşıma kadar kendimi hep mağara gibi yerlere sakladım. On iki yaşını doldurduğum için yetiştirme yurduna naklettiler. İlk bir yıl yuvadaki ruh halim devam etti. Yurttaki arkadaşlarım ve yurt hayatımda başka hiçbir yenilik ya da değişiklik olmadı. Sadece mağaram değişti. Yetiştirme yurdunda dışarı gitmek, çarşıda gezmek yuvaya göre daha serbest. Yurt, şehre on beş dakikalık mesafede, arkadaşlarım her gün yeni yerler gezip, akşamda gördükleri ilginçlikleri anlatıyorlardı. Onların ısrarlarına rağmen o zamana kadar okula gitmenin dışında gezmek için bir kere şehir merkezine gitmedim. Ama hep merak vardı içimde ve arkadaşlarımın rahatlığına duyduğum kıskançlık. Kendimle olan mücadelemi kazandığımda, çok iyi hatırlıyorum mayıs ayındaydık. Bütün cesaretimi topladım ve tek başıma şehir merkezine inmeye karar verdim. Başka türlü korkumu yenemezdim ve daha fazla saklanamazdım. O gün, aynada saçlarımı taradım, üzerime kamburumu kapatsın diye bol bir kazak giydim. Ayna karşısında vücudumu dikleştirmeye çalışarak, acaba dik yürürsem kamburum daha az mı görünür diye yürüme provaları yaptım. Hazır olduğuma kanaat getirdikten sonra, yurdun demir kapısından özgürlüğüme ilk adımı attım.”
Rüzgârsız, ılık bir havada, boyu balkona değen yaşlı çınardan bir yaprak düşse apartmanın önündeki betondan sesi duyulurdu. Ama hiçbir devinim yoktu bu sessizliği bozacak, yüreğimdeki tıkırtıyı da saymazsak.
—“Merkeze giden toprak yolda, ellerimin terden yapış yapış olduğunu biliyorum. Kısa boyum, kamburum, bol kazağım, dik yürümeye çalışan bedenimle komik olabileceğim aklıma gelmiyor ki. Aklımda bir sürü tereddüt, korku, yığınla soru kendine yer inşa ediyordu. Daha ne olduğunu anlamadan kendimi caddenin ortasında ve insan kalabalığının içinde buldum. Sanırsın karınca yuvasına yaklaşmış kaplumbağaydım ve o kadar bariz göz önündeydim. Korkarak insanlara baktım, pek de kimsenin benimle ilgilenmediğini, herkesin yanımdan geçip gittiğini gördüm. Biraz rahatladım, dikkat çekmiyordum demek ki.”
Durdu, gurubun kızıllığına baktı bir süre. Yeşil gözlerinde gurubun kızıllığının aksine baktım. Derince soluk aldı, uyuşan kolu aklına gelmiş olmalı, balkona yasladığı kolunu masaya yasladı ve bana daha yakınlaştı. Gözlerim gözlerindeydi.
—“O gün hayatımın ve kamburumun dönüm noktasıydı. Postanenin önünde durmuş, dükkânların vitrinlerine bakıyordum. Vitrin camından, yanımdan geçen tekerlekli sandalyede ben yaşlarda bir çocuğun olduğunu gördüm. Yıldırım hızıyla arkama döndüğümde birkaç saniye içerisinde hafızama kazıdığım görüntü hala dün gibi hatırımdadır. Evet, ben yaşlarında bir çocuk. Boyu benden de kısa. Ayakları yok denecek kadar ince. Elleri ve kolları vücuduna doğru kıvrık. Sırtındaki kamburdan dolayı sandalyenin önüne doğru eğik. Göz göze geldik o çocukla. Ruhlarımızla konuştuk, bana ruhun kambur değil dedi. Annesi olmalı, tekerlekli sandalyeyi önümden sürdü ve uzaklaştılar. Yaşadıklarıma ve gördüklerime inanamadım. O çocuk, bana kendime güven duymam gerektiğini aşıladı. Hayatımda yeni bir sayfanın başladığını ve ikinci defa doğduğumu biliyordum. Benden daha kötü durumda olan o çocuk insanların arasındaydı ve bana asıl kamburluğun insanların ruhunda olduğunu öğretmişti.”
Acaba ne yaşıyor diye onun ruhunu görmeye çalışırken, kendi ruhumun bütün allak bullak olduğunu hissettim. Balkonun yanan sarı lambasına üşüşen sivrisinek vızıltıları haricinde hiçbir ses yoktu. Yüreğim de bir anlığına durmuştu sanki. İkinci defa doğduğunu söyleyen oydu ve küçük gözlerinde güven vardı. Görüyordum…
—“O günden sonra, kamburumu hissettiğim anlar tekerlekli sandalyeden bana bakan çocuğun gözleri aklıma gelir. Şehir merkezinde gitmediğim yer kalmadı. Yurdun dışında ki dünyayla tanıştım, ticaret lisesini başarı ile bitirdim, işe girdim ve şimdi de buradayım. Bundan sonra yaşamaya devam” dedi.
Başımı salladım, başka yapacak bir şey bulamadığımdan. Kambur ruhlu insanları düşündüm. Gözlerinin içine bakarak seni ve kamburunu seviyorum dedim. Gece yarısını çoktan geçmiş, ormandan garip elemli bir kuşun sesi arada bir kulaklarımıza geliyordu. Yatakları birlikte açtık, çek yatın birine uzandı ve derin derin soluk alarak uyumaya başladı. Yan yatıyordu, kamyon motoru gibi horlamaya başladığında gülümsedim, pencereden yüzüne vuran ay ışığında ona baktım. Bebekler gibi sakin ve huzurlu yatıyordu, kim bilir rüyasında ne görüyordu.
En özelimizi en yakın dostlarımız bilir. Onların yanında yargılanma ya da aşağılanma korkusu gibi duygulara kapılmadan kendimizi açarız. Sonraki günlerde Rıza ile iyi dost olduk, birçok konuda paylaşımlarımız oldu. Çalıştığım yurtta en yakın arkadaşımdı kendisi. Yetiştirme yurtlu oluşumuz ile başlayan ilişkimiz sıkı bir dostluğa dönüştü. Ormanda uzun yürüyüşlere çıktık, kâğıt oynadık, beraber yemek yaptık…
Bir gün sahile indik. Havalar ısınmış, deniz mevsimi olmamasına rağmen denizde yüzenler vardı. Denize girmeye karar verdik. Soyunmaya başladık. Rıza hızla gömleğini, pantolonunu çıkardı. Ona bakıyordum. Kamburunu ilk defa yakından görüyordum. Kürek kemiklerinin ortasında kocaman bir tümsek duruyordu. Ama dedim, onun ruhu kambur değil… Bir müddet denizde yüzdükten sonra sahile çıkıp kumlara uzandık. Rıza yüz üstü uzandı. Tuzlu su damlaları kamburunun üzerinden ince kumlara doğru kayıyordu. Gözleri sahili tararken sordum.
—“Rıza be! hiç sevgilin oldu mu?” Aramızdaki samimiyete ve dostluğa güvenerek onu incitmekten korkarak…
Denizde yapışmış saçlarını eliyle dağıttı, gözlerini gözlerime dikti ve gülümsedi. Bu iyiye işaretti, daha önceki paylaşımlarımızdan biliyorum.
—“İnanmazsın ama liseden mezun olana kadar hiç kız arkadaşım olmadı. Zaten kızlarla konuşmaktan bile çekinirdim. Sadece platonik aşklarım oldu, onlarda içimde kaldı hep. Bir kızın elini ilk kez geçen yıl tuttum. Yurttan ayrılmış bir kızdı. Hatta nişanlandık. Gülme ama doğru söylüyorum. Nasıl başladığını bilmiyorum ama bittiğini iyi hatırlıyorum. Kızla arkadaş olduk, kader arkadaşım diyordum ona. O da işe yeni girmişti. Bu şehirde ikimizde yabancıydık belki de o yüzden bana yaklaştı, kim bilir. Yurtta nişan yaptık, davetliler geldi. Nişanlandıktan altı ay sonra evlenecektik. Evlenme hayalleri kuruyorduk. Nişanlım nereden duyduysa duymuş, bana neden sırtındaki kamburu ameliyatla aldırmıyorsun diye sormaya başladı. O zaman anladım onun ruhunun da kambur olduğunu. Bu konuda o kadar ısrar etti ki birlikte hastaneye gittik. Cerrah bana, omurga yapımın doğuştan anomalilere sahip olduğunu ve omurgamın yapısının ameliyat ile düzelmeyeceğini hatta böyle bir ameliyatla daha da kötü olabileceğimi söyledi. Daha hastane kapısından çıkarken hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Nişanlımın benden utandığına karar verdiğim gün parmağımdaki yüzüğü çıkarıp kendisine verdim. Tek kelime etmedi, o da parmağındaki yüzüğü çıkarıp bana verdi. Bir daha görüşmedik.”
Yüzüne baktım, önündeki kumla oynuyordu. Kafasını önce ileri doğru uzattı, sonra bana döndü, küçük gözlerinde öfke ile karışık bir duygu vardı.
—“Dedim ya ruhu kamburdu ……….”diye usturuplu sövdü. Güldük…Güneş kamburunun üstüne geliyordu. Önce kamburum soyulacak diye kendisiyle eğlendi. Bu yönünü seviyordum, kendisiyle barışıktı, kendini ve kamburunu kabul edip sevmeye başladıktan sonra sadece benim yanımda kamburuyla dalga bile geçerdi.
Mesleğe başladığım ilk iş yerimde sekiz ay çalıştıktan sonra başka bir ile tayin oldum. Rıza’yla vedalaşmadık zira görüşmeye devam ettik. Benden üç ay sonra o da kendi memleketine tayin yaptırdı.
Geçen hafta Rıza’nın düğün davetiyesini alınca onun memleketine gittim. Mutluluktan uçuyordu. Hayatta olan annesi uzak bir akrabalarının kızını istemiş Rıza’ya. Kısmet demişler. Kısmetini bulmuştu. Onu hiç bu kadar mesut görmedim, ayakları yere değmiyordu.
Onu kırmayarak hem nikâh şahidi hem de sağdıcı oldum. Nikâh masasında müstakbel eşi Oya ile ömür boyu sürecek birlikteliğin başlangıç imzasını atarken Oya erken davranıp Rıza’nın ayağına bastı. Şahit olarak bu mutlu çiftin özel gününe tanıklık imzamı atarken Rıza kulağıma eğildi, gözlerinin bebeği gülüyordu.
—“Oya’nın ruhu kambur değil” dedi fısıltıyla.
Onun yakaladığı mutluluğa şahit, dostane;
—“İkinizin de değil ” dedim….


©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.



Bize Ulaşın


 


 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

,