Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

KAMUSAL HİZMETLER GERÇEKLEŞTİREN SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ   NEO-LİBERAL POLİTİKALAR KARŞISINDAKİ KONUMLARI

Gazanfer KAYA*

  Sivil toplum kuruluşları; kamu yararına çalışan ve bu yönde kamuoyu oluşturan, kâr amacı gütmeyen, demokratik işleyişe sahip, bürokratik donanımdan yoksun ve gönüllü olarak bir araya gelen bireylerden oluşan örgütlenmelerdir. Sivil toplum kuruluşları (kısaca STK’lar) hem devletin karar ve eylemlerinin denetlenmesinde, hem de sorumluluk ve katılımcılık bilincinin artmasında önemli  işlevlere sahiptirler. Ekonomik ve siyasal liberalizmin biçimlendirdiği modern devlet yapısıyla anlam kazanan STK’ların, Batıdaki gelişme dinamiğinde ulus devlet olgusu ve sosyal devlet anlayışı temel belirleyicileri oluşturmaktadır. Ancak sosyal refah devleti anlayışının gerilemesine koşut olarak ortaya çıkan neo-liberal politikaların, sivil toplum olgusunun neliği ve işlevleri ile ilintilendirilmesi bir takım yanılsamaları ortaya çıkarmaktadır. Bu bildiri sivil toplum olgusu ekseninde ortaya çıkan yanılsamaların, ne tür dayanaklarla desteklenerek geliştirildiğini irdelemeyi ve kamusal hizmetler sunan STK’ların bu yanılsamalar karşısındaki konumlarını tartışmayı amaçlamaktadır.  

Sivil toplu kavramı Antik Yunan’a kadar uzanmaktadır. Antik Yunan’da yurttaşlar topluluğu anlamında kullanılan ve devlet ile özdeş sayılan sivil toplum kavramının; devlet ile onun en üst yönetsel ve  yasal otoritesi olan siyasal iktidar karşıtı olarak ele alınması 18. yüzyılla birlikte olmuştur. Sivil toplum kavramının bu ayrım çerçevesinde, modern bir içeriğe kavuşmasına önemli katkılar sağlayan ana öğe, Batı coğrafyasının altyapısal ve üstyapısal birikiminin ürünü olan modernleşme sürecidir. Aydınlanma düşünü temelinde yükselen modernleşme süreci; kapitalizm, sanayileşme, kentleşme, ulus-devlet, demokrasi, laiklik ve insan hakları gibi temel dinamikleri içermekteydi.  

Sivil toplum olgusunun zeminini 12. yüzyılda gelişmeye başlayan kentler ve ticaret burjuvazisi oluştururken, onun kurumsal olarak gelişmesini ve yaygınlaşmasını sağlayan dinamik sanayileşmenin getirdiği büyük dönüşümlerdir. Sanayi kapitalizminin getirdiği meta üretim ilişkileri, modern sivil  toplum  anlayışının  şekillenmesine  imkân tanıyan çatışmacı bir toplum yapısının önünü açmıştır. Önceleri sınıfsal temelde ortaya çıkan bu örgütlenmeler, toplumsal yapının farklılaşmasına ve bireysel haklar ile özgürlüklerin gelişmesine bağlı olarak değişik ihtiyaç alanlarına yayılmıştır. Toplumda çıkarları ve düşünceleri birbirinden çok farklı ve birbiriyle çatışan grup ve sınıflar, kendilerini ifade edebilmek için örgütlenmişlerdir. Bunun sonucunda ise bireyler, sivil toplum kuruluşlarıyla kendi çıkarları doğrultusunda başka kuruluşlara, örgütlere baskı yapabilecek, sosyal, siyasal ve ekonomik yaşantılarına yön verebilecek kararları etkileyebilecek duruma gelmişlerdir (Toksöz,1983:367; Yerasimos, 2001:13). Böylece modern toplumsal yapılanma çerçevesinde liberal demokrasilerde katılımcılığın ve kolektif yönetim anlayışının ürünü olan sivil toplum kuruluşları hızla kurumsallaşmışlardır. 

Modern toplumsal yaşamın vazgeçilmezi olan STK’lar, günümüz toplumlarında kamusal otoritenin eksik kaldığı eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, çevre, kırsal-kentsel kalkınma gibi değişik alanlarda önemli işlevler üstlenmektedirler. Bununla birlikte dünyada yaşlıların bakımı, kimsesiz çocukların korunması, özürlülerin eğitimi gibi sosyal hizmet alanlarında öncülük sivil toplum kuruluşlarına aittir. Sonradan ise bu görevler devlet tarafından yürütülmeye başlanmıştır (Toksöz, 1983: 370). 

Sivil toplum kuruluşları ayrıca hem toplum taleplerinin siyasal yapıya taşınarak devletin karar ve eylemlerinin denetlenmesinde, hem de sorumluluk ve katılımcılık bilincinin artmasında önemli  işlevlere sahiptirler. STK’lar, toplumdaki bir takım sorunların çeşitli düzeylerde ele alınarak, çözüme yönelik projelerin yaşama geçirilmesine önemli katkılar sağlarlar.  

Sivil toplum kuruluşlarının bir başka işlevi de katılımcıların düşüncelerini, eylemlerini ve değerlerini demokratik yönden biçimlendirmeleridir.Bu biçimlendirmeye bağlı olarak sivil toplumun temel öznesi olan “aktif yurttaş” oluşur. Böylece STK’larda yer alan aktif yurttaşlar, siyasal partilerin demokratikleşmesinden yönetimin şeffaflaşmasına, insan haklarından yasal reformların takipçiliğine kadar pek çok konuda doğrudan etkinlik gösterir (Erdoğan Tosun, 2000: 54). 

Görüleceği gibi modern toplumun bir ürünü olan sivil toplum kuruluşları, günümüz toplumlarında önemli işlevleri yerine getirmektedirler. Sosyo-ekonomik, siyasal karar ve uygulamalara doğrudan katılan sivil toplum kuruluşları, toplumsal yapıya dinamizm kazandırırlar. Böylece sivil toplum kuruluşları, toplum taleplerinin siyasal yapıya taşınması ve siyasal yapının denetlenmesini sağlayarak, toplumları dengeli ve planlı bir kalkınma sürecine yöneltirler. 

Ekonomik ve siyasal liberalizmin çerçevelediği modern devlet yapısıyla anlam kazanan STK’ların, bu işlevlerini yerini getirmesinde ulus devlet olgusu ve sosyal devlet anlayışı temel belirleyicileri oluşturur. Bu bağlamda sivil toplum kuruluşları II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan refah devleti politikalarına bağlı olarak  özellikle eğitim, sağlık, kalkınma ve kültürel alanlarda önemli ivmeler kazanmışlardır.  Ancak sosyal refah devleti anlayışının gerilemesine koşut olarak ortaya çıkan neo-liberal politikalar ile sivil toplum olgusuna yeni bir form verilmeye girişilmiştir. Keane, sivil toplumun neo-liberal bir formda ele alınmasını; Keynesci refah devleti politikaları üzerindeki siyasal tartışmalara, neo-liberalizm dalgasına bağlı olarak ekonomik ve siyasetin yeniden yapılandırılmasına ve de totaliter, merkeziyetçi  rejimlerin çözülüş eğilimine girmesi ile açıklamaktadır (Keane, 1993: 16-23). Böylece sivil toplum unsurlarının örgütlenme alanı, neo-liberal bir formda  piyasa mekanizmalarına dayalı özgürlüklerin ve bireyci anlayışların geliştirildiği bir alan anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Ancak bu yaklaşımın, modern  sivil toplum olgusunun neliği ve işlevleri ile ilintilendirilmesi bir takım yanılsamaları içermektedir. 

Genel olarak bu çerçeveden yola çıkılarak, STK’ların varlık nedeni olan ulusalcı ve sosyal devletçi yapı karşısına,  piyasa ile özdeşleşen sivil toplumcu anlayış ikame edilmeye girişilmiştir. Oysa bilinmektedir modern, güçlü bir ulus-devlet sistemine sahip olan ülkelerde, sivil ve siyasal toplum arasındaki çeşitli çatışma ve uzlaşılar; dengeli bir toplumsal gelişmenin dinamiklerini oluşturur. Modern ulus-devlet aşamasına ulaşmamış ülkelerde ise sivil toplumun öznelerini oluşturan yurttaşların bilinç ve örgütlülük düzeylerinin cılızlığı, sivil toplum-devlet kopukluğunu ve dolayısıyla da merkeziyetçi, otoriter ve statik bir iktidar yapısının ortaya çıkmasını hazırlamaktadır. Bu durum dışında, gelişmekte olan ülkelerde modern öncesi / ulus altı etnik ve dinsel örgütlenmelerin sivil toplum unsuru olarak sunulması da neo-liberal politikaların STK’lar ile ilgili yarattığı bir başka yanılsamadır. Şöyle ki, kişilerin kutsal aidiyet duygularıyla bağlandığı cemaatsel bir yapıda ne sivilleşme ne uygarlaşma ne de modern toplum değerlerinden bahsedilebilir. 

Bununla birlikte gelişmekte olan ülkelerdeki sosyal, ekonomik siyasal sorunların tek başlarına, piyasa toplumu ile özdeşleştirilen sivil toplum kuruluşlarınca çözülmesini beklemek gerçekçi değildir. Batının gelişme dinamiğinde de görülebileceği gibi, bu sorunların çözümüne, modern bir siyasal ve sivil toplum yapısının doğrudan katkısı vardır. Bu bağlamda Şenatalar’ın şu tespiti önemlidir. Gelişmekte olan ülkelerde gelir dağılımındaki ve bölgeler arasındaki eşitsizliklere, sağlık ve eğitim sorunlarına STK’ların tek başına çözüm getirmesi beklenemez. Bunlar sosyal devletin görevidir. Devlet rolünün STK’lar tarafından doldurulmasının olanağı yoktur. Birinci sorumluluk devlettedir, ama devlet STK’lara olanak yaratmalı, onlarla ortaklık kurmalı ve yönetişim alanını genişletmelidir (2001: 15-16). Bu bağlamda ülkemizde semt, mahalle veya köy düzeyinde kurularak, toplumun ihtiyaç ve sorunlarına yönelik koruyucu, geliştirici, eğitici türden sosyo-ekonomik ve kültürel etkinliklerin yürütüldüğü yerler olan Toplum Merkezlerine kısaca değinmekte fayda vardır. Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu öncülüğünde, Çağdaş Kadın ve Gençlik Vakfı, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Ana-Çocuk Eğitim Vakfı gibi STK’ların da ortak çalışma ve projeler ile katkı sunduğu Toplum Merkezleri yapılanması, devlet-sivil toplum ekseninde yürütülen girişimlerin başarıyla gerçekleştiğini ve önemli sonuçlara ulaşıldığını göstermektedir (Karataş ve Mutlu, 2002: 50). 

1980’lerle birlikte dünya sisteminde etkili olan neo-liberal güçlerin modern ulus-devlet olmaya çabalayan ülkelerde uyguladığı stratejilerine bağlı olarak, toplumsal bilinç ve örgütlenme alanında gerileyişler başlamıştır. Özellikle bu ülkelerde eğitim, sağlık ve sosyal hizmetler gibi alanlarda etkinlik gösteren STK’ların, toplumsal demokrasi, sosyal adalet ve kalkınmaya yönelik işlevlerini yerine getirmesinin yaşamsallığı  göz önüne alınırsa, durumun ciddiyeti tüm çıplaklığıyla ortay çıkar. Özellikle neo-liberalizm ile birlikte  bu ülkelerde, modern öncesi / ulus altı etnik ve dinsel örgütlenmelerin, çatışmaların desteklenmesi; kamusal hizmetler gerçekleştiren STK’ların toplumsal yapıda  üzerlerine düşen  işlevleri yerine getirmelerini  engellemiştir.  

Neo-liberalizmin siyasal söylemde “sivil toplum” kavramıyla cemaatsel dinci akımlara, mikro kültürel unsurlara ve etnik ayaklanmalara göndermeler yapması ve bu yapılanmalara etki-tepki ilişkisi içerisinde yol açmasın evrensel boyutludur. Bu bağlamda Türkiye’de 12 Eylül darbesinden sonra yükselen İslamcı hareketin hemen tüm çeşitlemeleri çarpıcıdır (Timur, 1996: 47). Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının gelişim dinamiğini bu konjonktür yakından etkilemiştir. Bu sürecin günümüz örgütsel yaşamı üzerindeki etkisine geçmeden önce, kısa bir değerlendirme yapmak gerekir. Cumhuriyetin sivil toplum kuruluşlarının sosyo-ekonomik ve siyasal anlamda temellendirilmesine dönük yaklaşımları ve gerçekleştirdikleri uzunca bir süre devlet ve toplum yaşamında etkili olmuştur. Çağdaşlaşma sürecini ulusal ve evrensel gerçekler ışığında yeniden içeriklendiren 1960 ve sonraki dönem de  bu bağlamda ele alınabilir. Sivil ve siyasal toplum alanında canlı bir örgütlenmenin yaşandığı bu evrede, toplum önemli bir gelişme dinamiğine yönelmiştir. Sosyal, ekonomik ve siyasal alandaki örgütlenmelerin önünü açan ilerici bir anayasanın oluşturulması ve sosyal devlet anlayışının benimsenmesi, sivil toplum kuruluşlarının yaygınlaşarak işlevsel bir dinamiğe kavuşmasına önemli katkılar sağlamıştır.  

1960 sonrası dönemde hız kazanan modern bir sivil ve siyasal toplum oluşturma çabası, 1980 ile başlayan süreç ile büyük değişimlere uğramıştır. Türkiye’de 1980 ile birlikte, 1960’ların ürünü olan “sosyal refah devleti” anlayışının terk edilmesi ve serbest piyasa anlayışının topluma egemen kılınması süreci başlamıştır. Soğuk savaş stratejileri gölgesinde gerçekleştirilen 12 Eylül askeri müdahalesi ile toplumun sosyo-ekonomik, siyasal yaşamında, son yirmi yıla damgasını vuran politikalar hayata geçirilmeye başlanmıştır. Erdost’a (1989: 178-181) göre 1980’lerle birlikte özerk kurumların yürütmeye bağlı hale getirilmesinin, siyasal partilerin kapatılmasının, sendikaların mal varlıklarına el konulmasının ve derneklerin cılızlaştırılmasının altında 24 Ocak 1980 kararları ile dile getirilen serbest piyasa ekonomisi politikalarının gerçekleştirilme girişimi bulunmaktadır. Böylece siyasal iktidarın, ekonomik ve sosyal politikalarına direnç gösterebilecek nitelikteki unsurlar etkisiz hale getirilmiştir. Öncü’ye göre ise sendikalar, odalar, dernekler, üniversiteler, siyasal partilerin gençlik ve kadın kolları gibi örgütlenmeler, anayasanın yasaklamalarından payını almıştır. Siyasal katılımın kısıtlandığı bu apolitizasyon süreci sonunda siyasal katılım salt belli dönemlerde oy verme eylemine indirgenmiştir. Siyaset arenasındaki bu boşluk, etnik ve dinsel temelli cemaatsel örgütlenmelerle doldurulmaya çalışılmıştır. Böylece toplumun önemli bir kesimi, sınıfsal veya ideolojik kimlik kodlarını bir kenara bırakarak, etnik veya dinsel kimlik kodlarıyla siyaset arenasında yer almaya başlamışlardır (1991: 42-43). Görüleceği gibi neo-liberal politikalar salt önemli kamusal hizmetler gerçekleştiren STK’lar alanını değil, pek çok alanı ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya bırakmıştır.   

Bugün gelinen noktada STK’ların, bütün bu konjonktürün etkisiyle henüz etkili bir konumda görmek mümkün olamamaktadır. Bunda Türkiye’deki modernleşme projesinin yarım kalmasının büyük payı vardır. Modernlik projesinin dayanaklarını oluşturan sanayileşme, kentleşme, ulus-devlet, demokrasi, laiklik ve insan haklara gibi alanlardaki gelişmenin yavaş olması toplumun önüne önemli sorunsallar çıkarmaktadır. Sivil ve siyasal toplumun içinde bulunduğu koşullar, bu sorunsalların doğrudan yansımalardır.

 Sonuç olarak, siyasal otoritenin eksik kaldığı eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, çevre ve kırsal-kentsel kalkınma gibi değişik alanlarda önemli kamusal hizmetleri yerine getirme potansiyeli taşıyan sivil toplum kuruluşlarının; neo-liberal politikalar karşısında konumlarını güçlendirmeleri, toplumda aktif yurttaşlardan oluşan bilinçli ve örgütlü  bir cephenin genişlemesi ile paralellik taşır. Bu nedenle toplumsalın ulusalcı, çağdaş, ve sosyal devletçi bir çerçevede yeniden yapılandırılmasında, sivil ve siyasal toplumun aktörlerine önemli  görevler düşmektedir. 

 KAYNAKÇA

 -ERDOĞAN TOSUN, Gülgün (2000); “Sivil Toplum Örgütleri İçinde Katılım ve Örgüt İçi Demokrasi”, Birikim, 130: 52-60

-ERDOST, Muzaffer (1989); “Demokrasi Çıkmazı”, Marksizm ve Gelecek, 1: 177-195.

-KARATAŞ, Kasım ve MUTLU, Zeynep (2002); “Kentlileşme Sürecinde Sivil Toplum Örgütleri: Tepecik Toplum Merkezi”, Sosyal Hizmet Sempozyumu 1998 (Antalya) Bildirileri, Kentleşme Sürecinde Sosyal Hizmet, H.Ü Sosyal Hizmetler  Yüksekokulu Yayını, ss. 50-55.

-KEANE, John (Ed); Sivil Toplum ve Devlet, Çev. L. Köker, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1993.

-ÖNCÜ, Ayşe (1991); “Sivil Toplum ve Katılım”, Y. Fincancı (Ed.), Sivil Toplum, TÜSES Yayınları, İstanbul, ss.  41-48.

-ŞENATALAR, Burhan (2001); “Sivil Toplum Kavramı Üzerine Tartışmalar”, A. Anadol (Ed.), Avrupa Birliği, Devlet ve STK’lar, Tarih Vakfı Yayını, İstanbul, ss. 9-16.

 -TİMUR, Taner (1996); “Küreselleşme: Kuram, İdeoloji ve Gerçekler”, Küreselleşme ve Demokrasi Krizi (İç.), İmge Kitabevi, Ankara, ss. 7-90,

-TOKSÖZ, Fikret (1983); “Dernekler”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, Cilt 2, İletişim Yayınları, İstanbul, ss. 366-378.

--YERASIMOS, Stefanos ve diğerleri (Ed.); Türkiye’de Sivil Toplum  ve Milliyetçilik, İstanbul, İletişim Yayınları, 2001. 

* Cumhuriyet Üniversitesi Sosyoloji Doktora Öğrencisi

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.