Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org


Kapitalizm ve Yoksulluk

Fikret Başkaya

Kapitalist üretim ücretli emeği varsayar ve ücretli emek tabanını sürekli olarak genişletir. Kapitalist üretim tarzının geçerli olduğu koşullarda, üretimle insan ihtiyaçları arasındaki ‘bağ’, pazar dolayımıyla kurulur. Üretimin birincil amacı insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, bir değişim değeri üretmektir. Değişim değeri üretmek de başka bir amacın aracıdır. Asıl amaç kâr etmek ve her seferinde kârı büyütmektir. Başka türlü ifade etmek istersek, üretimin amacı, her seferinde ücretli işçiler (proletarya) tarafından üretilen daha büyük artı-değer kütlesine el koymaktır. Kapitalist sınıfın zenginliği, ücretli emeğin sömürüsüne dayanır. Fakat, üretilen artı-değerin daha büyük kütlesi, her seferinde yeniden yatırılmak durumunda olduğu için (rekabetten ötürü), sonuç itibariyle kapitalist üretim, sermaye üretimi ve yeniden üretimi biçimini alır. Kapitalistler arasındaki rekabet, onları sürekli olarak ileriye doğru koşmaya zorlar. Giderek, bizzat kapitalistler de sermaye birikiminin birer aracı haline geliyorlar... Üretimin asıl amacının doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamak değil, pazar için, kâr için, dolayısıyla da sermaye üretimi ve yeniden üretimi için oluşu, kapitalist üretim tarzını geçmiş dönemlerin (pre-kapitalist) üretim tarzlarından ayıran temel özelliklerden biridir. Üretimle tüketim arasındaki bağın bu biçimdeki kopmuşluğu, ya da ancak pazar dolayımıyla gerçekleşiyor oluşu, şimdilerde insanlığın yüzyüze geldiği sayısız kötülüklere kaynaklık ediyor. Zira, kapitalist üretim koşullarında araçlarla amaçlar yer değiştirmiş, ters-yüz olmuş durumdadır.

İşçi (proleter), yaşam karşısında çıplak, korumasız durumdadır. Zira, hem üretmek, hem de yaşamak için gerekli araçlardan yoksundur. Üretmek için gerekli üretim araçlarına sahibolmadığı gibi, yaşamını sürdürecek asgarî araçlardan da yoksundur. Beslenmek, barınmak, velhasıl mütevazı bir hayat sürüp ayakta kalabilmek için gerekli hiçbir şeye sahip değildir. Bu nedenle özgür emek kavramının nüanse edilmesi gerekir. İşçi, emeğini satmakta ‘özgürdür’ ama aynı zamanda buna ‘mecburdur’. Dolayısıyla, işçinin özgürlüğü, onun emeğini satmasını engelleyen bir bağımlılığın ve/veya aidiyetin olmaması anlamındadır. Köle veya serf statüsünde olmaması, ya da ihtiyaçları geniş aile, klan, kabile, aşiret, vb. tarafından karşılanmıyor olması, başka türlü söylersek, bağımlı olmaması, ama, aynı zamanda da korumasız olması gerekir. Aksi halde, ortada emeğini satmak zorunda olan bir işçi sınıfı da olmazdı. Demek ki, işçinin yaşamını sürdürebilmesinin yegane koşulu, emeğini kapitaliste satmaktır. Zira, elinde emeğini satmaktan başka bir kozu yoktur. Yaşayabilmek için emeğini satmak zorundadır, ama bu her zaman kesin ve mümkün değildir. İşsiz kalma riski her zaman mevcuttur. Zira, kapitalizm ‘anarşik’ bir işleyişe sahiptir. Teknolojik ilerleme ve ‘tekelleşme’, bir anda onbinlerce işçiyi işsiz bırakabilir, kapitalist krizler milyonlarca işçiyi işinden edebilir, savaşlar milyarca insanın yaşam koşullarını alt-üst edebilir...

Kapitalist üretim yukarıda söylediğimiz gibi, mülksüzleşme ve proleterleşme yönünde sürekli bir eğilim ortaya çıkarıyor. Bunun anlamı, her seferinde emeğini satmak zorunda olan kitlenin büyümesidir. Bu da iki eğilimin veya dinamiğin sonucudur: Birincisi, kapitalist üretim tarzı, kapitalist olmayan üretim ve yaşam biçimlerini sürekli olarak dönüştürüyor, onları kendi mantığı ve ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendiriyor veya aynı anlama gelmek üzere, biçimsizleştiriyor; İkincisi, kapitalizm, rekabete dayanıyor ve rekabet sürekli olarak üretim teknolojilerini yenileme, geliştirme yönünde baskı yaratıyor. Her kapitalist ayakta kalabilmek için büyümek zorunda, fakat büyümek ve rakipler karşısında üstünlük sağlayabilmek için de, en ileri üretim tekniklerine ve daha büyük sermayeye sahibolması gerekiyor... Her seferinde daha gelişmiş, daha ileri teknolojilere sahibolmak demek de, her seferinde işçiyi (canlı emeği) makinayla ikâme etmek demektir. Burjuva iktisatçılarının kullandığı bir kavramı kullanmak gerekirse, üretimi her seferinde sermaye yoğun hâle getirmek bir zorunluluk olarak kendini dayatıyor. Dolayısıyla, üretim süreci sürekli olarak daha ileri teknolojiler yönünde bir baskı yaratıyor. Bu da demektir ki, her seferinde aynı miktar da üretim yapabilmek için gerekli işçi (canlı emek) miktarı azalıyor. Üretim sürecine sokulan her teknolojik yenilik, on binlerce işçiyi üretim sürecinin dışına atıyor... Kapitalist üretim süreci, bir taraftan mülksüzler kitlesini, ya da aynı anlama gelmek üzere, işçi sınıfını (proletaryayı) sürekli büyütürken, diğer taraftan da işsiz sayısını sürekli artırmak zorunda. Başka türlü söylersek, işçi sınıfı tarafından üretilen sermaye (makinalar, gereçler, teknik bilgi, vb.) çelişik olarak onu işsiz bırakıyor, açlığa ve ölüme mahkum ediyor... Bu niteliğinden ötürü, kapitalizme ölü emek uygarlığı demekte bir sakınca yoktur. Zaten kapitalist için işçi de, üretimin diğer unsurlarından farklı değildir. Onun için işçi, eni-sonu üretim için gerekli bir girdidir ve bu yüzden de diğer girdilerden bir farkı yoktur. İnsan emeğinin bir meta mertebesine indirgenmiş olması, kapitalizmin bir özgünlüğüdür ve bu durum sayısız kötülüklere ve sorunlara kaynaklık etmektedir.

Kapitalist daha büyük sermayeye sahibolabilmek için, sömürü oranını sürekli olarak büyütmek zorundadır. Bunun en kestirme yolu da, çalışma sürelerini uzatmak, reel ücretleri (ücretin satın alma gücü) düşürmek, çalışma temposunu hızlandırmaktır. Çalışma süresini uzatmak (günlük ücret sabit kaldığına göre) sömürü oranını, artı-değeri, dolayısıyla kârı büyütmek demektir. Fakat, çalışma süresini uzatmak belirli bir süre aşıldığında işçinin fizyolojik direnciyle karşılaşır ve verimli olmaktan çıkar. İkinci bir sınır da işçi sınıfının bilinçli eylemiyle, çalışma süresinin kısaltılması yönünde baskı yapmasıdır. Bu durumda kapitalistler, daha gelişmiş makinaları ve araçları devreye sokarak, çalışma temposunu yoğunlaştırarak, artı değeri nispî olarak artırma yoluna giderler. Dolayısıyla daha az işçi çalıştırarak daha çok üretmeyi yeğlerler.

Üretim sürecinin her ileri aşamasında üretilen zenginliğin daha büyük bir bölümü kapitalist sınıfın ve çevresinin elinde toplanırken, geniş toplum kesimleri yoksullaşıyor. Elbette yoksullaşma her zaman mutlak yoksullaşma olmayabilir. Belirli bir yerdeki göreli yoksullaşmaya başka yerlerdeki mutlak yoksullaşma eşlik edebilir. Bu yüzden işçi sınıfının mücadele alanı kendi çalıştığı işletmeyle, ait olduğu ülkeyle sınırlı olmamalıdır. Zira, kapitalistler hesaplarını ‘küresel planda’ yaparlar. Bir yerde kaybettiklerini başka yerde kazanmaları mümkündür. Emperyalist ülkelerde işçi sınıfının baskısıyla sömürü görece sınırlandığında, çevre ülkelerde sömürünün derinleştirilmesi mümkündür. Bu durum, işçi sınıfının dünya ölçeğindeki dayanışma potansiyelini de zaafa uğratan bir şeydir. Eğer işçi sınıfı, söz konusu sömürüyü sınırlama yeteneğini ortaya koyamazsa, (ki, bunun için örgütlü ve bilinçli bir mücadele gereklidir) toplum sınıfları, bölgeler ve ülkeler arasındaki zenginlik- yoksulluk uçurumunun daha da derinleşmesi kaçınılmazdır. Bir iş yerinde işçilerin direnciyle, çalışma süresinin kısaltılması ve reel ücretin yükseltilmesi, o işyerindeki işçilerin durumunu görece iyileştirebilir. Bir bütün olarak da işçi sınıfının baskısıyla devlet, gelir dağılımı ve sosyal harcamalar, sosyal güvenlik, ‘refah harcamaları’ konusunda önlemler almaya zorlanarak, kapitalizm ‘uygarlaştırılabilir’, aşırılıkları törpülenebilir. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası yaklaşık otuz yıllık dönemde olduğu gibi.

Fakat, neo-liberal saldırının iktidara geldiği 1980 sonrasında, işçi sınıfının direnci kırılmış, işçi örgütleri etkisizleştirilmiş ve devletin koruyuculuğu ve kayırıcılığı önemli oranda aşındırılmış bulunuyor. Şimdilerde, sadece büyük sermayenin ‘dar sınıfsal çıkarlarını’ gözeten neo-liberal ekonomik ve sosyal politikalar, küresel planda ‘vahşi kapitalizmi’ restore etmek üzere yeniden işbaşında ... Kapitalizmin dizginlerinden boşanmış ‘kör dinamiği’ her bir ülke düzeyinde ve dünya ölçeğinde gelir dağılımını dar bir küresel elit lehine olarak daha da bozarken, açlık, işsizlik ve yoksulluk artar, sefalet derinleşirken, bir taraftan da yoksullukla mücadele söyleminin dillendirilmesi ne anlama geliyor? Özellikle yoksulluğun ve sefaletin başlıca mimarları olan, Dünya Bankası gibi örgütlerin, bir taraftan neo-liberal politikaları dayatırken, diğer yandan da yoksullukla mücadeleyi sanki öncelikli bir amaçmış gibi sunmaları, rahatsız edici değil mi? Aynı şekilde, bir taraftan emperyalist dünya tarafından önerilen neo-liberal politikaları tam bir köle sadakatiyle uygulayan Üçüncü Dünya’nın yeniden kompradorlaşmış yöneticilerinin, işsizlik ve yoksullukla mücadele söylemini dillerine dolamaları saçma değil mi? Gerçekten hümaniter kaygılar taşıyan gönüllü uluslararası örgütlerin (sivil toplum kuruluşlarının) ve kurumların açlık ve yoksullukla mücadele söylemiyle bu sorunlar çözülebilir mi? Kapitalizmin mantığını, kapitalist işleyişin zorunlu sonucu olan kutuplaşmayı, daha da önemlisi mülkiyet sorununu gerektiği gibi tartışmadan ve gereğini yapmadan, açlık, yoksulluk, sefalet, etik çürüme ve ekolojik bozulmayla başa çıkmak mümkün müdür?

Kapitalizmin görece ehlileştirildiği 1945 –1980 aralığında bile, zenginlik yoksulluk uçurumunun derileşmeye devam ettiği dikkate alınırsa, bugünün yoksullukla mücadele söyleminin bir kıymet-i harbiyesi olması mümkün değildir. Son 25-30 yılda her bir ülkede ve ülkeler ve bölgeler arasındaki gelir dağılımı uçurumu daha da derinleşti. En zengin ülkeler ile en yoksul ülkeler arasındaki kişi başına gelir (GSMH) farkı, 1816 de bire üç (1’e 3), 1950 de bire otuz beş (1’e 35), 1973 de bire kırk dört (1’e 44), 1992 de bire sekseniki (1’e 82) ve 2000 yılanda da bire seksenaltı (1’e 86) düzeyindeydi...

Oysa, uygarlığın ulaştığı teknolojik düzey veri iken bile, yüz milyonlarca, milyarlarca insanın açlığı ve yoksulluğu, yaşam için gerekli asgarî araçlardan yoksunluğu, kapitalizmin mantığı ve işleyişi söz konusu olduğunda şaşırtıcı değildir... Zira, kapitalist mantık geçerliyken teknoloji, insanların refahını artırmanın değil, kapitalist sömürünün, kapitalist işletmelerin kârını büyütmenin, yağma ve talanın hizmetindedir. Kaldı ki, bugün dünyadaki gıda stoğu ihtiyaçtan yaklaşık %10 daha fazla, ama, bu durum milyonlarca insanın açlıktan ölmesine engel değil... Açlık, yoksulluk ve çevre tahribatı gibi sorunların çözümü de dahil, eğer insanlığın bir geleceği olacaksa, ikircikli olmayan bir biçimde üretim ilişkilerinin, mülkiyet ilişkilerinin, velhasıl kapitalist mantığın tartışma gündemine getirilmesi gerekiyor. Şimdilerde mülkiyet kavramıyla ilgili tam bir kafa karışıklığı egemen. Mülkiyet bir işçinin veya mutavazı hayat süren insanların sahibolduğu ‘asgari şeyler’ değildir. Mülkiyetten, genel bir çerçevede üretim araçlarının mülkiyeti anlaşılmalıdır. Dolayısıyla mülkiyet, başkasının emeğinin sömürülmesiyle elde edilen zenginliğin adıdır...

Söylenenlerle, gerçek dünya’da olup-bitenler arasındaki ayrımı gözden uzak tutmamak gerekir. Dünyanın en yoksul 49 ülkesine, Birleşmiş Milletler Örgütü, Dünya Bankası, IMF, diğer uluslararası kurumlar ve insânî (humaniter) kuruluşlar tarafından En Az gelişmiş Ülkeler (LDC) deniyor. (Bunların 34’ü Afrika’da, 9’u Asya’da, 5’i Pasifik bölgesinde ve 14’ü de Karaiblerdedir). Bu ülkelerin kalkınmaları(...) için de ‘özel önlemler’ söz konusu. En az gelişmiş ülkeler ligine dahil olmanın kriteri de kişi başına 700 doların altında gelire sahibolmaktır! Elbette bu ülkeler grubu herkes için aynı anlama gelmiyor. Şimdilerde yaklaşık 640 milyon insanın yaşadığı bu ülkeler için büyük sermayenin adamları, ‘işbitirici girişimciler’, uluslarüstü de denilen dev çokuluslu şirketlerin yöneticileri ve sözcüleri Rantabl olmayan nüfus demeyi yeğliyorlar. Başka bir ifade ile, sermayenin baronları ve sözcüleri, için bu ülkelerde yaşayanlar kârlı değil... Kârlı (rantabl) olabilmeleri için satın alma gücüne ve kredi kullanma yeteneğine sahibolmaları gerekirdi!.. Herhalde bu insanların ‘özel emeklilik için’ de uygun olmadıklarını söylemeye gerek yoktur...

En yoksul ülkelere ‘dış yardımlar’ yapılıyor, bunlar ‘özel önlemlerden yararlandırılıyor’, lâkin sayıları da artıyor. 1971 de En Azgelişmiş Ülkeler liginde 27 ülke bulunuyordu. Aradan geçen sürede 22 ülke daha en yoksullar ligine terfi etmiş görünüyor. Bu zaman zarfında tek bir ülke bu ligin dışına çıkmayı başardı: Botswana... Bu ülke kendi halkının çıkarını gözeten içe dönük bir tarım politikası uyguladığı için bunu başardı. Oysa, bu lige dahil olmayan Senegal, IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı neo-liberal politikaların gereği olan yapısal uyum proğramları sonucu küme düşüp en yoksullar ligine dahil oldu!

Elbette kötüleşme sadece söz konusu 49 ülkeyle sınırlı değil. BM 2000 yılı İnsânî Kalkınma Roporuna göre, 100 ülkeden 74’ünde kişi başına gelir düşüyordu ve bu süreç hızlanarak devam ediyor. Dünya nüfusunu oluşturan en yoksul %20’nin dünya gelirinden aldığı pay, 1965 de %2,3, 1970 de %2,2, 1980 de %1,7 ve 1990 da %1,4 tü... En zengin %20’nin payı da 1965 de %69,5 iken 1990 da %83,4’e yükseldi... Kapitalist toplumda birinin zenginliği, diğerinin yoksulluğudur... Bir tarafta söylem, diğer yanda yalın gerçek. Eğer, yoksullaştırılmış ülkelerin cılız ekonomileri, dev çokuluslu şirketlerin yıkıcı rekabetine sonuna kadar açılırsa, ne var ne yok özelleştirilir, kamusal zenginlik özel sermayeye peşkeş çekilirse, ülkeler varını yoğunu dış borç ödemek üzere seferber ederse, gıda maddelerine yapılan sübvansiyonlar IMF’nin direktifleri doğrultusunda kaldırılırsa, eğitim ve sağlık için kaynak kalmazsa, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) öyle buyuruyor diye ülke tarımı dev emperyalist tarımsal (agrobusiness) tekellerinin rekabetine açılırsa, tarıma yapılan sübvansiyonlar kaldırılırsa, tarımsal topraklar insanları doyurmak için değil de, emperyalişst Batı’nın ihtiyacı olan ‘ticari ürünlere’ tahsis edilirse, velhasıl, söz konusu ülkeleri sonuna kadar kapitalist sömürüye açmak marifet sayılırsa, yoksulluğun ve sefaletin derinleşmesi neden şaşırtıcı olsun!

Nijerya Başbakanı Hama Amadou, Jean Zeigler’le(1) bir görüşmesinde: “IMF’den, Hükümetlerden, Uluslararası Sivil toplum Örgütlerinden, vb. biri ziyaretime geldiğinde, daha şu anda sizin oturduğunuz yere oturmadan ilk söyledikleri şey: “IMF ile bir sorununuz yok ya! oluyor...” diyor. Ve şu anektodu naklediyor: “ Mobil telefon lisansını özelleştirdik, oradan elde edilecek para ile her yıl 1000 okul yaptırmayı planlıyordum. Ama, IMF’nin bölgedeki temsilcileri hemen başıma üşüştüler ve bu kaynağı okul yapımı için değil, borç ödemeleri için kullanacaksın” dediler... Batılı bankaların kasalarını şişirmek varken, çocukların okuması, cehaletten kurtulması da ne demek oluyor? Zaten ekonominin gereği de bu değil midir?.. Sorun ekonomik dengeleri tutturmakla ilgili değil midir!..

En az gelişmiş ülkelere dış yardım yapılıyor ama söz konusu ülkelerin dış borçları GSMH’larının %124’ü düzeyinde... Bir çoğu da bütçe gelirlerinin %20’sini dış borç ödemelerine tahsis ediyor... Aslında emperyalist ülkelerden gelen ‘modern fitre ve zekât’ da tevatür edildiği gibi değil. 1990- 2000 aralığında ‘dış yardımlar’ %45 azalmış durumda. Zaten gelen yardım ‘emme basma tulumbayı’ çalıştırma işlevi görüyor, ekseri borç faizlerini ödemek üzere geldiği gibi geri gidiyor veya ‘yerli oligarşiler’ tarafından hortumlanıp İsviçre gibi ‘güvenli yerlerde’ tutuluyor... Dünya nüfusunun yaklaşık %20’si dünya zenginliğinin %85’ine el koyuyor. Modern teknolojilerin insanlığın sorunlarını kalıcı bir şekilde çözeceği söyleniyor. Kapitalist mantık geçerliyken teknolojik ilerlemenin sorunları çözmek bir yana daha da büyüttüğünü söylemek asla abartma değildir. Zira, her teknolojik gelişme, zenginliğin giderek dar ve sürekli daralan bir küresel elitin elinde toplanmasıyla sonuçlanıyor. Şimdilerde yeryüzü nüfusunun %19’u, dünyadaki İnternet kullanıcılarının %91’ini oluşturduğuna bakılırsa...

Kapitalizm aynı anda hem yoksulluk, hem de zenginlik üretmeye mahkûmdur. Zira, bir sömürü metabolizması gibi işliyor. Böylesi bir dünya’da, yoksullukla mücadele etmek isteyenler, gerçekten samimi bir niyet taşıyorlarsa, sorunların kökenine inmek ve mülkiyet ilişkilerini, üretim ilişkilerini tartışmak durumundadırlar. Aksi halde, hayırseverlik, ‘iyilikçilik’, pek de insânî olmayan insânî yardım türü söylemler ve araçlarla seyirciyi oyalamak ‘şimdilik’ mümkün olabilir, ama, sorunları daha da büyütmek pahasına... Aslında genel bir çerçevede ‘iyilikçilik’, ‘yardımseverlik’, son tahlilde kötülükleri üreten sosyal ilişkiler bütününü meşrulaştırmaya, dolayısıyla ‘yeniden üretmeye’, yarar... İnsanlığın yoksulluk ayıbından kurtulması için nesnel koşullar çoktan oluşmuş sayılır, öyleyse geriye bilinçli müdahaleye cüret etmek kalıyor... Sorun, zenginlik ve yoksulluk kavramlarının sözlüklerden çıktığı bir dünya kurmakla ilgilidir ve bu mümkündür...

1 Bu konu da ilginç bir eser için bkz: Jean Zeigler, Les Nouveaux Maîtres du Monde, Fayard, Paris, 2002, s. 247-248...
 

3 Bkz: Tolga Ersoy, Muvazaa Partileri, Özgür Üniversite Kitapliğı no:30, 2000.

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.