Ölüm Bir Çeşit Sevgiyle Uçar’ Çernobil’den Karadeniz’e…

Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı
Sitemiz Editörü 
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   

İnsan acıya, kedere, ayrılığa yargılıdır. İnsan yalnızlığa, umuda, sevgiye, yitip giden her güzel şeye yargılıdır. Ölümün rengi bu nedenle yok! Ondandır Deniz’in hırçın çocuğunu bir umutsuz hüzünle alıp gitti Karadeniz. Ve ‘kasketimizi eğip üstüne acılarımızın, sen yokluğuna sürgün olduğumuz çocuk.’ Sen Karadeniz’in asi prensi ‘ölüm bir çeşit sevgiyle’ uçup geldi Çernobil’den yıllar sonra yüreğine… Bizse hep genç ölümlerle besledik bu ülkede onurlu bir yaşamı!..

Ölüm bu kez 2005’in ilkyaz ayında müzisyen Kazım Koyuncu’yu alıp gitti aramızdan. Şimdi kocalmış yalnızlıklar dönüyor Sinop’tan Artvin’e oradan da ateşlerde yanmış özlem dolu sevgilere…

Sevgili Kazım 1972 yılında Artvin’in Hopa ilçesinde dünyaya geldi. Öğrenimi için İstanbul’u seçti. Başladığı İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden müzik çalışmaları için 1989’da ayrıldı… Yine o şairler değil midirler ki şehri İstanbul’a konuk oldukları vakit en güzel şiirlerini yazanlar. Kazım da masum bir o kadar gerçekçi bir şairanelikle eğilir İstanbul’dan tüm Anadolu’ya ölümün kendisine bu kadar yakın durduğunu bilmeden: “Bir ceket yaptırmak istedim İstanbul’a gelirken… Şair ceketi. Şairlerin Köprüaltı’na gittiğini biliyordum. Kocaman bir yalana hazırdım, muhtemelen ne ceketler diktirirdim kendime… Köyümden çıkıp gelmiştim… Solcu bir babanın, solcu oğluydum. Bütün insanları mutlu etmek istiyorum şarkı söylerken. Belki bu yüzden hastalandım, belki büyük sevgimden ürken güçler var, durdurmak istiyorlar belki… Sevgi krallığı istiyorum işte… Şarkı söylerken her şey her şeyi, herkes herkesi tutuyor sanıyorum. Yaşadığım süreci, bir sanatçının Kazım’ın, hatta en önemlisi, bir devrimcinin süreci gibi yaşadığımı düşünüyorum…”

Dev bir dalgada özgür bir suydu o. Hırçın, asi, duygusal. Onurlu bir muhalifti, Karadeniz’in doğasını tahrip etmek isteyenlere karşı verdiği mücadeleyle de… Hep müzikten ve sevgiden aldı yaşam sevincini. Yaşamı boyunca Laz müziğinin “sevda sözlerini” işleyip durdu. Güzel olan her şey sindi ürettiği müziğe. Ezgilerinde bir kültürün anılarını, aşklarını, yalnızlıklarını, yaşamını ve nice özlemlerini dillendirdi. Hani ne diyordu yaşamının bir yerinde: “Çocukluk ütopyalarımı gerçekleştirdim, müzisyen oldum, devrimci oldum, hep güzel olmasını istedim hayatın, ama onlar bile bana yetmedi. O kadar güzelini istiyorum ki, sanatçılar bunu yaratabilirler…”

Özgür müzisyen 1991’de Ali Elverle “Dinmeyen” adlı müzik grubunu kurdu. Grup “Sisler Bulvarı” adlı albümü çıkarttıktan sonra dağıldı. Uzun sürmedi yalnızlık, desteğini bir dostlukla hep içinde hissettiği Mehmedali Barış Beşli’yle Türkiye’nin değil Dünya’nın da ilk ve tek Lazca rock müzik yapan grubunu Zugaşi Berepe (Denizin Çocukları)’yi kurdu. Grup büyüdü, yetkinleşti, ses getirdi, üretti, yapıtlarıyla bir anda Laz müziğinin kendisi oldu. 1995’te Va Mişkunan (Bilmiyoruz), 1998’de İgzaz (Yürüyoruz), 1998’de Brüksel Live Konser albümüyle müzikseverlerin karşısına çıktı. Yine aynı grup Avrupa’da dahil olmak üzere 200’ü aşkın konsere imza attı. Grup 1999’da dağıldıktan sonra Kazım Koyuncu Salkım Söğüt projesi başta olmak üzere Anadolu müzik haritasında kendi özgüllüğüyle yer aldı. 2001 yılında Viya’yı çıkarıp birçok hit şarkıya da imza attı. 2004 yılında “Hayde” isimli albümüyle dikkatleri üstüne çekti. Bunun yanı sıra kimi televizyon dizilerinin de müziğini yaptı. 2003 yılında “Hey Gidi Karadeniz” konserleri dizisiyle Karadeniz-Laz müziğindeki yozlaşmaya karşı sanatsal bir varoluş mücadelesine girdi. Müziği ve sesiyle Karadeniz’den bütün Anadolu’ya adım adım yayıldı. Sevildi, beğenildi, hep halkın yanında, emeğin, demokrasinin yanında yer aldı.

İnsanlık nereye? isimli bir değerlendirmesinde Türkiye’de yaşanan toplumsal sorunları sorgularken de bir sanatçı olmanın onuruyla hep yaşama tutuldu: “Artvin ve Bergama’da siyanürle altın arama belası, Akkuyu’da nükleer santral, Gökova’da termik santral, Fırtına Vadisi’nde hidrolik santral derken şimdide –ki aslında çok zaman önce başlayan– Samsun –Sarp Sahil Yolu Projesi. Bu proje kapsamında yok edilen ve durdurulmazsa tümüyle yok edilecek olan sahillerimiz ve çocukluğumuz ve geleceğimiz ve tarihimiz ve… Yaşam! İnsan hayatının hiçe sayıldığı, kendinden olmayanın değersiz görüldüğü, barışın ve kardeşliğin önemsiz sözcükler, insanın en değersiz şey olduğu ülkede yok olan sen, yok olan ben, yok olan sevgi, yok olan zaman, yok olan insan, yok olan… Yaşam!” adına inatla “Viya!” dedi Karadeniz’in güzel prensi; ve inatla ve insanca bir çabayla müziğin ortasında Laz sörfü yaptı...ta ki 33 yaşında bir acı hastalığa tutulup aramızdan ayrılana dek. Hastalığının ismi kanserdi. Yaşadığı bölgede, yıllar önce komşu ülkede yaşanan Çernobil nükleer faciasının (26 Nisan 1986) insan sağlığına yansıyan sonuçlarından en kötüsü olan kanser vakalarına çok sık rastlanıyordu. Çoğu politikacı, yurdunu seven birçok insana göre bu konuda suçlu olduğu gibi bölgede faciadan yıllar sonra artan kanser vakalarına karşı yürütülecek çalışmalara destek vermedikleri içinde duyarsız ve affedilemezlerdi...

O ise yaşananlara karşı hep insanca bir çabayla asi bir sanatçı olarak karşı durdu: Daha geçenlerde “Çernobil’in Etkileri ve Hasta Hakları” konulu bir panelde demiyor muydu?: “Duyarlı bir sanatçı olarak insanlarımızın dertlerini hissediyordum. Kanser de oldum artık ben kanserden çok korkan bir insandım. Kanserim ve artık korkmuyorum. Sadece, beni sevenleri ve özgürlüğümü düşünüyorum. Ölüm küçük bir şey, ama hastalık… İşte o sizin özgürlüğünüzü sınırlıyor.”


Öyle genç gitti ki ölüme sanki sınırları yoktu yaşamın. Biliyorsun sen ey sevgili çocuk, sen gittikten sonra Karadeniz sana ağlıyor. Bir kaybetmişlik halkasından geçiyor sensizliği de kanıksayarak… Kim bilir belki Cemal Süreya senin için yazmıştı şu dizeleri: “Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlen / Bir bulut geçiyorsa onu görürdük / Bir minarenin keyfine diyecek yoksa onu / Bir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onu / Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına / Bir cıgara atmışsak denize / Sabaha kadar yandı durdu…”

Evet o bir devrimciydi. Öyle ya Umay Umay’la yaptığı son röportajında devrimcinin anlamını verirken aslında birazda kendisinden bahsediyordu: “Hayatı yönlendiren, etkileyen, değiştiren insanların devrimci olması lazım, sistemin bir parçası değil…”

Dile gelir mavisi yaşamın, tutuşur kül kalır yaşamdan geriye, kimi ihanetlere sarılmadan bir güzel insan bir kısa ömre yeterse nice olur yaşam! söylesene insan soluğunu kesen o aşk dolu müziğinle Kazım…

O yürekli bir ozandı, bir halkın müzisyeni, şair ceketli bir güzel çocuktu

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org