Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

Sosyal Hizmet Perspektifinden Kentsel Yoksulluk Sorunu-1

 Sosyal Hizmet Uzmanı. Dr.İsmet Galip YOLCUOĞLU
Sitemiz Yazarı

Yazarımızın yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı ismetgalip@gmail.com ulaştırabilirsiniz.

Sosyal Hizmet Perspektifinden Kentsel Yoksulluk Sorunu-1
Sosyal Hizmet Perspektifinden Kentsel Yoksulluk Sorunu-2
Sosyal Hizmet Perspektifinden Kentsel Yoksulluk Sorunu-3
Sosyal Hizmet Perspektifinden Kentsel Yoksulluk Sorunu-4

ÖZET

Bu çalışmada, temel değerlerinden birisi olarak her insanın üyesi olduğu toplum içerisinde gerekli katkıyı alabilmesini sağlamak olan sosyal hizmet mesleği perspektifinden, dünyada giderek artan “kentsel yoksulluk” sorununa İstanbul örneğinde değinilmektedir. Konunun kavramsal çerçevesi, kentleşme, kentlileşme, göç ve kentsel uyumsuzluğun nedenleri ve etkileri, Türkiye’nin en büyük metropolü olan İstanbul bağlamında ele alınmaktadır.
Bu makalede, kentsel yoksulluk kavramının betimlemesi yapıldıktan sonra, İstanbul’da yoksulluk sorunda rol oynayan faktörler ele alınmakta, kent yoksulluğunun ortaya çıkışı, tarihsel gelişimi de bu çerçevede değerlendirilmektedir. Tüm diğer büyük metropoller gibi İstanbul’da dünyayı saran küresel yoksulluktan etkilenen bir metropol görünümündedir. Bu çalışmada, kentsel yoksulluk probleminin gelişimi ve sebepleri üzerinde görüşler ortaya konmuştur. Genelden özele bir gelişim izlenmiştir. Önce dünya sonra Türkiye ve özelde de İstanbul’a inilmiştir.

GİRİŞ

Ülkemizde, 1960’lı yıllarda kentlerde yaşayanlar toplam nüfusun % 26’sını oluştururken; bu oran 1980’lere gelindiğinde, % 45’e ve 2000’li yıllarda % 59.25’e yükselmiştir (TÜİK, 2005). Göçmen grupları, geldikleri yörelere göre gruplar halinde kente yerleşerek İstanbul’da baskın bir hemşehri kümelenmesi oluşturmuşlardır. Bu yapı, onları kentteki yalnızlığa ve kent sorunlarına karşı güçlü kılarken, kent yaşamından ve kentlileşme sürecinden uzak tutmuştur. Köyden kente göçen ailelerin temel sorunu, barınma sorunudur. Konut konusunda en temel eşitsizlik ise normal standartlarda bir konuta ulaşmalarını sınırlayan gelir düzeyi ile ilişkilidir. Sürekli bir işi ya da hiçbir gelir güvencesi olmayan insanlar, toplumun saptadığı normlar ya da standartlar içinde konut sorununu çözemediğinden, çözümü kent ve kentlinin standardı dışında gecekondu yapmakta bulmuştur. Çünkü şehirde tutunabilmenin ilk koşulu, asgari standartlarda bile olsa ikamet edilecek bir konut bulabilmektir.
1950’li yıllarda başlayarak 1980’lere kadar yoğun biçimde yaşanan kente göç sürecine sadece İstanbul için bakıldığında, 1945’te toplam nüfus içinde İstanbul’da yaşayanların oranı % 5.7 iken, 1980’de % 10.5, 2000’de % 15’e yükselmiştir. İstanbul’un nüfusu, 2000 yılı Nüfus Sayımı sonuçlarına göre 10.018.735 iken 31 Aralık 2007 tarih itibariyle 12 milyon 573 bin (TÜİK, 2008) olup nüfusun %17.8’i bu kentte yaşamaktadır. Yıllık nüfus artış hızı, göçle % 2.1 ve doğumla % 1.2 olmak üzere toplam % 3.3’tür. Nüfus yoğunluğu, ülke genelinin 22 katı seviyesindedir. Nüfusun % 62.24’ü, İstanbul dışında doğmuş ve göç yoluyla bu kente gelmişlerdir (TÜİK, 2008). İstanbul anakenti, 1960’lı yıllardan itibaren en yoğun iç göç alan metropoldür. Büyükşehir Belediyesinin 2008 yılı verilerine göre bu kentte, 400 binden fazla gecekondu bulunmaktadır. İstanbul, ülkemizdeki nüfus hareketliliği, göç, işsizlik ve kentsel yoksulluğu sergilemesi, korunması gereken çocuk sayısının fazlalığı bakımından da büyük önem göstermektedir. Bu metropolde kentsel yoksulluk, en temel kurum olan aileleri farklı şekillerde etkilemiştir. Örneğin, kiraların diğer illere göre daha yüksek olduğu bu ilde tutunabilmek aileler için çok daha zordur. TÜİK (2008), verilerine göre İstanbul’da 2000 yılında 6.546 boşanma meydana gelmiş iken, % 300’den fazla artışla 2007 yılı itibariyle bu oran 20.323’e yükselmiştir. Aynı dönemde Türkiye genelindeki boşanma oranlarında ise % 200’lük bir artış meydana gelmiştir. Ülkemizde yıllık ortalama 94.000 çift boşanmakta ve bunun 1/5’den fazlası İstanbul’da gerçekleşmektedir.
Türkiye’deki binlerce yıllık tarımsal uygarlığın ekonomik faaliyet tarzından, 1970'li yıllardan itibaren etkileri hissedilmeye başlanan endüstriyel toplum ve endüstriyel uygarlığın değerlerine göre hızlı bir değişim yaşanmaya başlanmıştır. 1970'li yıllarda başlayan sanayi yolunda ilerleme ve sanayi toplumu haline gelme hedefi ve 1980 sonrası uygulamaya konulan liberal politikalar, liberalizm ve piyasa ekonomisine geçiş dönemi olarak kendini göstermektedir. Özellikle 1980’li yıllarda uygulanan, günümüzde de değişik boyutlarıyla sürdürülmeye çalışılan ekonomik ve sosyal politikalar, var olan olumsuzlukları ve yoksulluğu daha da derinleştirmiştir. Kişi başına gelir düzeyinin düşük olduğu istikrarsız bir ekonomik yapıda, gelir dağılımının da bozuk olması yoksulluğun yaygınlaşması ve gereksinimlerini karşılayamayan ailelerin sayısındaki artışın yanında, geçim zorluğu sorunlarını da beraberinde getirmiştir.

Ülkemizde son 30 yıllık dönemde teknolojik gelişmelerden temellenen ve insanlar arası ilişkilerin, üretim, tüketim kalıpları, mülkiyet ilişkilerinin, değerlerin ve kuralların yeni anlamlar kazandığı, kültürel öğeleri de içine alan, geniş bir toplumsal yapı değişimi anlamında toplumsal değişme ve gelişmeler meydana gelmiştir.
İnsanın gelişmesi için eşitlikçi sosyal refah yapılarını yaygınlaştırmayı görev edinmiş sosyal hizmet mesleği kent yoksulluğunu azaltmaya, önlemeye çalışan bir meslektir. Yirmi birinci yüzyıla girdiğimiz ve insanlığın bilgi toplumu sürecini yaşadığı bir dönemde, insanların ekonomik ve sosyal politikalar vasıtasıyla refah ve mutluluk içinde yaşamaları önem taşımaktadır. Yoksulluk, yalın kelime haliyle bile bir insanlık gerçeğini yansıtmaktadır. Dünyada yaklaşık olarak her beş kişiden birisi yoksuldur. Buna ilave olarak bölgesel sorunlar, iç savaşlar ve ekonomik ambargolar gibi dolaylı sebeplerden dolayı da insanlar istemeseler dahi yoksulluğa mahkum olabilmektedirler. Yoksulluk özellikle kadın ve çocukları son derece olumsuz biçimde etkilemektedir. Hayat standartlarında ortaya çıkan dengesiz gelişmeler, gelir dağılımı bozuklukları ve ilave olarak pek çok dışsal etkenler yoksulluğu artırıcı etkiye sahiptir. Gelişme, çağdaşlaşma ve refah toplumu olma amacına uygun olarak, yoksullukla mücadele politikalarının geliştirilmesi ve süratle uygulanması önem kazanmaktadır (Eş, 2000: 4).

Kentsel yoksulluk (urban poverty) kavramı, kentsel mekandaki yoksulluğun, küreselleşme süreçlerinin etkisiyle, belli bölgelerde yoğunlaşma eğilimini anlatmaktadır. Buna göre, kırsal yoksulluğun basitçe karşısına konacak bir kentli yoksulluğundan daha fazla bir anlam içeriğine sahiptir. Literatürde, 'yeni yoksullar', 'sınıf-altı yoksulluğu' biçiminde de kullanımlara sahip olan kavram, bilindik genel yoksulluk anlayışından farklı bir yoksulluk tipini tarif etmektedir ( Bıçkı, 2005:1).

Kentsel yoksulluğun ayırıcı tarafı, küresel ekonomilerde meydana gelen dönüşümlerle yoksulluk sorunu belirgin olmayan nüfus gruplarının yoksullaşması ve bu durumun kalıcı hale gelmesiyle bu nüfus gruplarının toplumsal açıdan dışlanmasıdır. Bıçkı (2005)’ya göre; “kentsel yoksulluk, kimi durumlarda bir sınıf-altı (underclass) yoksulluğu biçiminde ele alınmaktadır. Sınıf-altı kitleden kastedilen, düzenli bir işi olmayan veya hiçbir işi olmayan, devlet yardımlarına bağımlı, suç işleme potansiyeli yüksek, herhangi bir barınağı olmayan veya çok kötü barınma koşullarına sahip bir kitledir. Sınıf-altı biçiminde tanımlanan kitleye daha çok Birleşik Devletler'in metropollerinde ve 'dünya kenti' biçiminde tanımlanan Batılı ülkelerinin metropollerinde rastlanmaktadır. Türkiye'de sokak çocukları, baliciler vb. olarak nitelenenler dışında, sınıf-altı ile benzerlik kurulabilecek yaygın bir kitle gözlenmemektedir”.

Işık ve Pınarcıoğlu’na İstanbul’un gecekondu bölgelerine ilişkin tanımlamasına göre “Nöbetleşe Yoksulluk” (2001:155); ülkemizde 1980 sonrası meydana gelen gelişmelerle, İstanbul’a göç dalgalarına katılan grupların kendi aralarında kurdukları bir ortaklıktır. Nöbetleşe yoksulluk, esas olarak İstanbul’a önceden gelmiş göçmen grupları ile kente daha sonradan göç eden imtiyazsız gruplar üzerinden zenginleşmeleri, bir anlamda yoksulluklarını bu gruplara devredebilmeleri sonucunu doğuran bir ilişkiler ağıdır.
1. Yoksulluk Kavramının genel Olarak Tartışılması
Sosyal hizmet disiplini, insanın gereksinimlerinin asgari ölçüde karşılanabilmesi ve tüm bireylerin işlevselliği, gelişmesi üzerine odaklanan bir meslektir. Yoksulluk sorunu da daha çok bireylerin gereksinimlerini karşılayamamalarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, öncelikle ‘insanın gereksinimleri’ konusunun gözden geçirilmesinin konuya açıklık getireceği düşünülmektedir.
1.2. İnsanın Gereksinimleri ve Yoksulluk İlişkisi
Yoksulluk kavramının daha doğru olarak betimlenebilmesi için, 1976 yılında Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) küresel konferansında ayrıntılı olarak insanın temel gereksinmeleri ortaya çıkartılmış ve aşağıdaki gereksinimler daha sonra Dünya Bankasınca da benimsenmiştir:
1) Bir ailenin (beslenme, barınma, giyim vb.) özel tüketimi için gerekli minimum miktarlar,
2) Topluluk için yönetim tarafından sağlanan toplu tüketim konusu olan gerekli hizmetler (içme suyu, kanalizasyon, elektrik, kamu ulaşımı, sağlık ve eğitim vb.),
3) Toplumun kendilerini etkileyen kararların alınmasına katılımı,
4) Mutlak düzeydeki temel gereksinmelerin, temel insan haklarının daha geniş bir çerçevesi içinde karşılanması,
5) İstihdama temel gereksinme stratejisine hem amaç hem de araç olarak yaklaşılması.
Tanımlanan temel gereksinmeler, insanın onurlu yaşam hakkının evrensel düzeyde gerçekleştirilmesi, bireylerin toplumdan dışlanmasını engelleme, gelişme fırsatlarının vatandaşlar tarafından elde edilebilmesini de kapsamaktadır.
Geçinmekte çok sıkıntı çekilme durumu anlamına gelen yoksulluğun birçok tanımı vardır. Yoksulluk (poverty) teriminin ilk anlamlı tanımı, 1901 yılında Seebohm Rowentree tarafından yapılmıştır. Bu tanıma göre yoksulluk, toplam kazançların, biyolojik varlığın devamı için gerekli olan yiyecek, giyim vb. asgari düzeydeki fiziki ihtiyaçları karşılamaya yetmemesidir (Field, 1983: 51).
Dünya Bankası, günlük geliri asgari 2400 kalori değerindeki besini almaya yetmeyen insanları, mutlak yoksul olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşıma göre, günlük bir dolarlık harcama seviyesi mutlak yoksulluk sınırını oluşturmaktadır. Günlük bir dolar mutlak yoksulluk sınırı, ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre farklılaştırılmıştır. Seyyar (2003: 39)’a göre, Türkiye'nin dahil edildiği Doğu Avrupa ülkelerinin içinde bulunduğu grup için bu miktar dört dolardır. Bu bağlamda kişi başına tüketilen kalori düzeyine bağlı “mutlak yoksulluk” (absolute poverty) kavramı önemli bir göstergedir (DPT 2001:103).
Yoksulluk kavramının tanımlanması, göreli niteliği nedeniyle birtakım güçlükler içermektedir. Kavramın tanımlanması ve ölçülmesindeki zorluklar hangi 'yoksunlukları' içerdiğinin belirlenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmış olup, temel olarak, “Mutlak Yoksulluk ve Göreli Yoksulluk” olarak iki kavram ortaya çıkmıştır.

Mutlak yoksulluk; tanımlamasına göre, en düşük maliyetli gıda harcamalarının parasal değeri bir yoksulluk eşiği oluşturmakta; gelir azlığı dolayısıyla bu eşiğin altında kalanlar 'mutlak yoksul' olarak nitelenmektedir. Mutlak yoksulluk, insanın biyolojik olarak gerekli kaloriyi ve diğer besin bileşenlerini sağlayacak beslenmeyi gerçekleştiremeyen bireyler mutlak yoksul kabul edilmektedir. Tanımın insanın biyolojik gereksinimlerinin temel alınarak yapılması mutlaklık özelliği kazandırmaktadır. Şenses (2001: 63)’e göre, bu tanım, kendi içinde pek çok sorun içermekle beraber, açlık sorununu da barındıran yetersiz beslenme koşullarıyla yüz yüze olan az gelişmiş ülkelerin yoksulluk durumunu tanımlamak için uygun görünmektedir.
Göreli yoksulluk tanımına göre ise bireyin, yaşadığı toplumda kabul edilebilir en asgari tüketim seviyesinin altında kalması durumuna işaret etmektedir. Bu nedenle yoksulluk denildiğinde genellikle göreli yoksulluk anlaşılmaktadır.
Yoksulluk salt gelir azlığı ya da kentsel hizmetlerden mahrum olma değildir, aynı zamanda alt sosyal statülü mahallelerde yaşama, kent mekanında marjinalleşme, sağlıksız çevre koşullarında yaşamını sürdürme, adalet, eğitimden, sağlık hizmetlerinden yararlanamama, şiddete daha açık olma, yeterli güvenliğe sahip olmamaktır.

Toplumsal değişmeler, en temel kurum olan ailenin yapısında önemli değişmelere neden olmaktadır. Sapancalı (2003: 189)’ya göre;
“yoksulluk, sosyal dışlanma açısından en çok parçalanmış aileleri, tek ebeveynli aileleri ve çocukları olumsuz etkilemektedir. Boşanmış ailelerin çocukları ve evlilik dışı doğan çocukların ileri yaşlarda sosyal dışlanma riskiyle karşılaşma olasılıkları diğerlerine oranla yüksektir. Değişen aile yapısında dikkat çeken en önemli farklılıklardan biri de tek ebeveynli ailelerin sayısındaki artıştır. Tek ebeveynlilik, genellikle çocuklarıyla birlikte oturan dul veya hiç evlenmemiş kadınların oluşturduğu aile statüsüdür. Tek ebeveynli ailelerin, diğer ailelerle karşılaştırıldığında yoksulluk ve yoksunlukla daha sık karşılaştıkları, hane halkının sahip olduğu konfor, dayanıklı tüketim mallarına sahip olma, konut kalitesi ve temel gereksinmelerden yoksunluk bakımından daha olumsuz bir durumda oldukları bilinmektedir”.

                                                        
                                                            
2 .BÖLÜME  DEVAM EDİNİZ

©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.



Bize Ulaşın