KÜLTÜR & SANAT

 


KIRMIZI VE SİYAH ROMANINA SOSYAL ÇALIŞMA BİLGİSİ AÇISINDAN KISA BİR BAKIŞ

Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı

Sitemiz Editörü 
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

 

“Ne olursan ol, kim olursan ol:

Sanatçıya ve onun yapıtına sevgiyle yaklaş!

Sanatın da sanatçının da suyu, havası, besini ve toprağı

sevgidir.”

Hasan Hüseyin


Sosyal çalışma bilgisinin uygarlık ve insanlık tarihi içinde nasıl bir gereksinimden doğduğunu, evrensel değerlerden beslenirken farklı ulusların sosyal bilimler literatürüne nasıl yansıdığını, sosyal çalışma bilgisini örgüleyen önemli yaklaşımların neler olduğunu hemen hemen mesleğinin tarihselliğini bilen her sosyal çalışmacının bildiğini farz ederek sosyal çalışma bilgisinin yönelimi ve diyalektik yöntemin ışığı altında Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah adlı romanını psikososyal açıdan incelemeye başlıyoruz.

Romanın Toplumbilimsel İfadesi: Kırmızı ve Siyah romanı, romanın özgül olanaklarıyla yansıttığı toplumsalı bir bütünsellik içinde yeniden üretiyor; büyük devrim öncesi kentsoylu toplum kendi anamal birikimini sağlarken yeni bir toplumsal-ekonomik biçimlenişi de beraberinde getiriyordu. Realizmin tarihsel temellerini de bu sosyal irkilişin içinde aramak gerekiyor…

Bir “ben” olarak insan, Stendhal’ın romanında büyük ikilemler psikolojisinde duygusal gidişler gelişler yaşamaktadır. Roman kahramanlarından olan Julien Sorel kendi özgüllüğü-tipikliği bağlamında yaşadığı çağın belirleyici etkenlerini de yansıtır sosyal karakterinde. Romanın “içkin anlamlı yapı”sı, Julien’in sevgililerinin tutkulu aşklarında bir anlam kazanır. Ve bu dev eser, dönemin Fransa’sının toplumsal-ideolojik özellikleriyle çerçevelenir.

Julien Sorel bir ikilem-çatışma yaşar yaşam bulduğu toplumsal gerçek içinde. Bu onun ölüm nedenidir de. Hem aşk, umutsuzluk ve kendi olma gayreti hem de yaşamını sürdürdüğü toplumsal yapının, Julien’in sosyal konumundaki bir insan için olanaksızlığıyla dikkati çeken bir aşka tanıklık yapması romanın ana temasını tümleyen bir süreç yaratırken, Julien’in refah yoksulu bir insan olması da romanın dinamik yapısı içinde dönemin toplumsal-ideolojik yapısı hakkında bize yeterli ipuçları vermektedir.

Romanın Olay Dokusu: Romanın olay örgüsünü bir çerçeve içerisine oturtmak istersek şöyle bir sınıflandırma yapabiliriz: Julien’in, kutsal kitabı Latince bilen bir eğitmen olarak, soylu bir aile olan M. Rênal’lerin evine çocuk eğitmeni olarak yerleşmesi esnasında geçen olaylar ile Julien’in bu soylu aileye uyum süreci kitabın bir penceresini oluşturur. Julien’in, Madame de Rênal’le aşk yaşaması bu aşkın toplumsal etkileşimde hissedilmesiyle Madame de Rênal’in kocasına gönderilen uyarıcı ama imzasız mektupların aile yaşamını etkileyiş biçimini konu alan kısım kitabın ikinci penceresini. Julien’in çalıştığı evden ayrılıp papaz okuluna kaydolması ve okuldaki varlık bulma çabası ile okuldan ayrılıp Paris’e yerleşmesini kitabın üçüncü penceresi, Paris’te Mathilde’yle gelişen aşkı ve Madame de Rênal’le yaşadığı duygusal gerilim ve bu süreçte yaşananlar kitabın dördüncü penceresini, Julien’in Madame de Rênal’i yaralamasından ötürü yargılanışı ve giyotine verilişini ve kendisiyle yüzleştiği sayfaları kitabın temel çerçevesi olarak ifade edebiliriz…

Julien, bir yoksul kerestecinin oğlu, yaşama hazırlanan acemi ve beceriksiz bir eğitmen. Latince’yi belirli sınırlar içinde bildiğinden Madame de Rênal’in çocuklarına eğitmen tutulur. Rênal ailesi servetli bir aile görünümüne sahiptir.

Aşk başlar. Bir nehir gibi derin ama durgun. Julien ile kendisinden on yaş büyük Madame de Rênal arasında. Kadın ihtiraslıdır; tutku dolu bir ateş parçasıdır. Vicdan azabıyla kavrulur ki bu sıcak ânlar, türlü söylemlerle roman sayfalarında dıştalaşacaktır. Julien bir gönül avcısı, Don Juan değil ama ona yakın. O bir aşk arayıcısı: Madame de Rênal’e yaklaşmak kalbini okşamak için gösterdiği gayreti ölüme gitmekle eş tutacak kadar sevdalı, istiyor tüm benliğinle o kadını, ne yazık ki o da gururlu… kendisine yenik.

Julien çelişkilerle dolu, yaşama sunduğu rolünü iyi oynamaya çalışan buhranlı bir tip: Melankolik. Stendhal diyor ki: “…Julien’i üstün bir insan yapan şey de zaten onun yolunun üstündeki mutluluktan zevk almasına mani olan şeydi. O güzel yüzü renkli olduğu halde, baloya gitmek için allık sürmekte ısrar eden onaltı yaşındaki bir kız gibiydi.”1 Madame de Rênal’i elde etmek ister bu kişi, öyle bir elde ediş ki ateşlerde yanmaya hasret. Madame de Rênal mutluluktan yoksun büyümüştür, aslında aşkın ne olduğunu da yeni tanımıştır. Yoksa: “Tanrım! Mutlu olmak, sevilmek dedikleri şey bundan ibaret mi?”2 diye sorabilir miydi kendisine.

Julien, Madame de Rênal’ın karşısında giderek olgunlaşan, kendisiyle yüzleşebilen bir tiptir: “Kendikendime karşı olan görevimi hakkıyla yaptım mı? Rolümü iyi oynadım mı? Hem de ne rol! Kadınları elde etmeye alışmış bir adam rolü.”3 Oynadığı bir rol yoktur. Aslında kendisini oynamaktadır...

Zaman karşılıklı yaşanan duyguyu kökleştirir. Aşk acı vermeye başlamıştır karanlık bir gecenin soluğunda. Julien’in yaptığı rollerde kendisi gizlidir. Bu gizi deşmeye dönük her hareket daha bir yaralar Julien’i. Yaralanır.

İki aşkbaz, bir maceraya doğru sürüklenirken öyle farklı iki toplumsal kesitin eşit olmayan koşullarını bir kenara itip bir düş evrenine girerler. Madame de Rênal bazen Julien’i papa, Cardinal de Richeliev gibi bir başkan olarak bile canlandırır hayalinde. Kuşkusuz, onu refah yoksulu bir kimse kimliğinde kavramak istememektedir. Bu hayal duygusu Julien’e duyduğu aşkı toplumsalda eşit temellere taşımakla ilintilidir. Denilebilir ki yaşadığı sosyal kompleksi düşsel bir olanakla kırmak istiyor Madame de Rênal. Çünkü bu aşkın anlam bulduğu toplumsal yapı: İnsanlık tarihi içinde kralın, monarşinin ve kutsal dinin çıkarlarının egemen olduğu, insan değerinin maddesel olarak algılanabildiği bir dönemi yaşamaktadır.

Madame de Rênal: O bir günahkâr, vicdan azabıyla titriyor, bu aşkın eşiğinde cennet ve cehennemi beraber yaşıyor, eşini ve çocuklarını Julien ile aldattığından dolayı lânetli bir kadın olduğunu sanıyor. Ve Stendhal ekliyor: “Onların mutluluğu bazen bir cinayete benziyordu.”4 Gerek Madame de Rênal’in ateşler içindeki sevgisi gerekse sevdiği kişinin aşağı tabakadan bir kimse olması onun duyumsadığı cinayet ânını daha bir uzatıyordu.

Ya mektuplar, gerçeğin sözcüğe taşınmış hisleri: “…Seni o kadar çok seven çocuklarım, seni görmeye gidecekler. Tanrım! Çocuklarımı seni sevdiği için daha çok sevdiğimi hissediyorum…”5 diyen kadın, Julien’e olan aşkını daha bir yüceleştirir.

Roman daha bir örgülenir. Julien öğretmenlik yaptığı bu evden ayrılır. Rahip olmak için bir manastıra yerleşir. Yürekten gelen bir itaatle derslerine çalışır. O yıllar Fransa’sında kilise denen toplumsal kurum her tür özgür düşünceye şüpheyle yaklaşmaktadır. Julien kendince bir yaşama atılmıştır artık. Bütün ömrünce yapacaklarını planlamaktadır papaz okulunda…

Romancı, dönemin toplumsal çatışkılarını da aynasına yansıtır: “19. Yüzyıl’ın gidişi öyledir ki, güçlü ve soylu bir kişi yüksek ruhlu biriyle karşılaştı mı, onu mahveder, sürer, hapse atar ya da o kadar hakaret eder ki, öteki aptallık edip acından ölür.”6 Fransa’da yaşanan bu yüzyıl roman sayfalarına böyle taşınır.

Aşk ve sevgi, hayretler, karamsarlıklar, duraksamalar içinde geçen bir karışık duygular bütünüdür Mathilde ve Julien için. Zamanla bu durum sınıfsal bir çelişki görünümünü alır, “varlıklarını” aşar, onları yaralar. İhtilâl öncesi yaşanan bu aşkla ilgili olarak ara ara kendi kritiğini de yapar Julien: “Şöyle toptan bir karar verecek olursak anlamsız, bayağı, başkaları için can sıkıcı ve kendim için de tahammül edilmez bir yaratık olduğum meydana çıkar”7 der.

Romanda işlenen bu aşk ilişkisi bazı yönleriyle kölecedir. Gerek sosyal konumunun Mathilde’yi Julien karşısında okşaması, gerekse içinde bulunduğu varlık-eşya diyalektiği onun kalbinin boyun eğmesini, güçlü yanlarının olmasına rağmen yine de sağlamıştır. Ve bir gece buluşmasından sonra Mathilde’nin şu davranışı kurgumuzu doğrular niteliktedir: “(Pencereden saçından bir tutam atarak) İşte, cariyen sana bunu gönderiyor; bu ölünceye kadar itaat edeceğimin belgesidir, dedi. Ben artık kendi aklımla hareket etmekten vazgeçiyorum, sen benim erkeğimsin.” 8

Mathilde’yle Julien arasındaki gidiş gelişler, yaşanılan aşkın akışını yavaşlatır bazen. Nedeni: Aşkın eşitsiz temellerden beslenmesidir. Julien, Madame de Fervaguse’ye de mektuplar yazmaya başlamıştır. Bunlar, kuru, irdeleyici, beklentisiz mektuplardır. Bu mektuplar yazılan bayanı etkilemiştir. Mathilde’ye karşı büyüyen arzusuysa evliliğe döner. Bu evlilikte Julien “hakarete” ve “küçümsenmeye” gelemiyor, “soyluluğa” bağlı değil. Toplumsal bir eğilimi yok, yönsüz. Bu nedenle fethedilmez bir kişilik o. Aralarındaki aşk kazanmak üzerine kurulu. Mathilde, Julien’in “kişisel değerini” seviyor, zaten sevilecek bir serveti de yok. Mathilde’nin babası, kızı olmadan yaşayamayacağı için servetini sunuyor önlerine, kız da Julien’e bağlı. Bağımlı olacak kadar hem de.

Julien buhranlar geçiren bir tip. Kıskançtır o. Madame de Rênal’i öldürmek ister, bir kilisede yaralar onu ki öldürdüğünü zannetmektedir. Zindana atılır, bir büyük aşkın kurbanı olmuştur o. Vicdan azabı duyar. Bu sırada Mathilde’nin ona karşı olan aşkı ve ihtirası da hat safhadadır. Ama Julien Madame de Rênal’e daha sık açar kalbini… Julien Sorel’in bu davranışları onun melankolik ataklar geçirdiğini göstermektedir. Elde etmek ve kaçmaktır bu davranışının psikodinamik yönelimi. O nedenle Rênal’e olan aşkı da romanesk bir aşk macerası değildir.

Roman sayfalarının birinde birileri bir şeyler mırıldanır: “Sen çok sevdiğin için günahların da bu oranda bağışlanacak…”9 Aşk bir günahtır, bağışlanmaz; giyotinin bıçakları görünür ışıl ışıl ve yakından. Kimbilir bütün büyük romanlarda olduğu gibi Kırmızı ve Siyah’ın da roman kahramanlarından Julien Sorel de bir günahkardır. İçinde taşıdığı bir ikinci kişi, kararlarını, tasarılarını her defasında altüst etmektedir. Julien ölmek ister, öleceği için de ağlar; iki yüzlüdür.

Roman sayfalarında bir tipin bilinçaltı sergilenir. Kişiliğinin arka planının irdelenmesi için malzeme sunulur. Aynaya yansıyan siluet buğuludur, silinmez. Babasını sevmeyen Julien onu sevmediği için de vicdan azabı

duyar, bu nedenle suçlar da bazen kendisini. Baba figürü romanlarda kutsaldır. Sevgisi tabusal bir ritüeldir. Sevilmemesi sevmeyen kişi için bir içsel muhasebe kaynağıdır, azap vericidir. Roman kahramanı zindandayken babası çıkagelir. Babasını gören Julien için yaşam “olmak-olmamak” sınırındadır. Kendince kurguladığı: “ evet, para onlarda, zenginlik onlarda, ama kalp soyluluğu, ruh zenginliği bende” tezini mahvedecektir o kutsal baba. Herkesin inanabileceği baba ilk kez belki de Julien’in şuan yaşadığı toplum içinde korkak biri olduğunu anlatacaktır. Ama o, “baba sevgisini” bilmem kaç frank vererek babasından satın alır. Baba bundan sonra konuşmaz…

Julien için yaşam siyah giyinmiştir zindan karanlığında: “Artık ne gerçek yaşamda bir şeyden zevk duyuyor, ne de hayalinde gönlünü avutacak bir şey bulabiliyordu.”10 Ruhsal dünyası da kararmaya yüztutmuştur. Julien yoğunluğuna bir iç hesaplaşma yaşar, roman kahramanın aradığı şudur: “Gerçeği sevdim… Ama nerede o gerçek!.. Her tarafta ikiyüzlülük, sinsilik ya da hiç değilse şarlatanlık var, en erdemli insanlarda, en büyüklerde bile bu böyle…” Stendhal’in yol boyunca gezdirdiği aynaya bu görüntüler de yansımaktadır. Julien zindan karanlığında yaşarken bir ân olsun Mathilde onu yalnız bırakmaz. Bu arada Madame de Rênal, Julien’e olan ilgisini sürdürmektedir. Kıskançlık duygusu içinde kıvranan Mathilde Julien’den hamiledir de…

Julien yani o genç çocuk işlediği suçtan dolayı yargı kurumunca suçlu bulunur. Mahkeme atmosferi görülmeye değerdir. Bütün kent bu davayla çalkalanmaktadır. Julien giyotine verilir…

“Mathilde, Julien’in kesik başını önündeki mermer masaya koymuş, alnından öpüyordu…”11 “Mathilde, siyahlara bürünmüş bir araba içinde, yapayalnız, sevgilisinin kesik başını dizleri üzerinde taşıyordu.”12 Beyaz bir perdeye yansıyan bir senaryo gerçekliğinde sürer herşey.

Roman kara bir romandır. Aynaya bir siyahlık bulaşır çıkmak bilmez. Mathilde kendi elleriyle Julien’i gömer. Onun bedenini gömdüğü mağarayı kabartma heykellerle süsler. Okuyucunun intihar edeceğini beklediği Madame de Rênal intihar etmez, ne var ki Julien’in giyotine gönderilişinden üç gün sonra o da ölür…

Roman bir akıştır: Aşkın, tutkunun, sevginin, ölümün rengiyle siyahtan kırmızıya ağan bir akıştır…

Kırmızı ve Siyah, Toplumsal Yapı, Aşk: Roman pencerelerinin beslenip biçim bulduğu toplumsal dinamik örgüsünde yer alanlar “ doğrusunu söylemek gerekirse, aklı başında dediğimiz bu insanlar o çevrede müthiş bir despotizmin uygulayıcılarıdır.”13 Artık ürünü elinde bulunduran bu toplumsal grup aynı zamanda toplumu şekillendiren bir güç kaynağıdır. Toplumsal etkileşimin yönüne bu gücün istemi yön verir.

Çağına göre insanlar ve toplumlar da değişiyor, adaletsizliğe uzak bir insanın adaletsizlik yapması da bir ân olsun normal karşılanabiliyor. Dürüst insanların, dürüst toplumların düşü daha çok tartışılacaktır bundan sonra da insan imgeleminde…

Kırmızı ve Siyah aşkın romanıdır. Romanda yazıldığı gibi yaşanır aşk duygusu. Aşka siyah bir giysi giydirilir, ama o tahripkar iç çekişlerle kendi gerçeğini yaşatır.

Aşk bir duygudur ki insanlaşmayla kültürler içgüdüsel yanını. Kuşku düşerse aşkın gölgesine, ölmesi, öldürmemesi elde değildir. Bu bir arayıştır ki insan bu arayışta kendisini bulduğu yerden daha başka bir yere taşır, iyi ya da kötü: “Aşk, eşitliği aramaz, onu kendisi yaratır.” Yine de aşkın yaşanmasına neden olan o çamurlu yollar o dolambaçlı ilişkiler, duraksamalar yaşayan heyecanlardır aslında aşkı aşk yapan. Ne diyordu Shakespeare, Fırtına adlı dramında: “Cümbüşleri fazla sınırlamayın; en güçlü yeminleri kandaki ateş bir samanmış gibi yakar.”

Stendhal, eserinin biçim bulduğu toplumda yaşayan kadın olgusunun sosyal durumunu şöyle ifade eder: “XIX. Yüzyıl’da, bir adam karısını herkesin önünde ettiği hakaretlerle, ona toplumun bütün kapılarını kapamak suretiyle öldürür.”14 Aşk böyle bir toplumda ölümle özdeşleştirilebilir. Madame de Rênal’in Julien’in kolları arasına atılıp şöyle söylemesi : “Ah, ölmek, senin kollarının arasında can vermek!...”15 anlatmaya çalıştığımız durumun somut kanıtlarından birisidir. Öyle ki Julien giyotine verilince, aynı kadının üç gün sonra çocuklarının kolları arasında nedensiz ölümü de aşkın bu yokedici sürecini doğrular gibidir.

Romanın kırmızısı aşktır. Siyah örtüye bürünmüş bir aşktır bu. Neden peki siyahlara bürünmüştür bu roman? Neden yas tutar gibi bir hali vardır? Bu başkalaşmanın nedenleri aynaya yansıyan yönleriyle de birçok çelişki sunar insana: “Kim ne derse desin, güzel kız doğrusu,” “onu elde edeceğim, sonra da kaçacağım; beni kaçmaktan alıkoymak isteyenin vay haline!” Bu elde ediş-kaçış süreci toplumsal konumlanışıyla da beraber birtakım psikodinamik özelliklerin belirleyiciliği altındadır özce. Mathilde’nin, Julien’de bulduğu şey bir karakter yoğunluğudur, bu ise az bulunan bir kişisel değerdi soylular arasında. Diyebiliriz ki Mathilde aşkı yaşayamamıştır tanığı olmak dışında.

Kırmızı ve Siyah’ta Roman Bilgisi: “…roman denilen şey, uzun bir yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bu ayna bize kâh göklerin maviliğini, kâh yolun hendeklerinde biriken çamurları gösterir. Bir de torbasında bu aynayı taşıyan adamı ahlaksızlıkla itham edersiniz! Onun aynası yolun çamurlarını gösteriyor diye aynayı kabahatli buluyorsunuz! Çamurların bulunduğu bu uzun yolu, daha doğrusu, suların birikmesine ve çamur olmasına meydan veren yol müfettişini suçlarsanız daha yerinde olur.”16 Bu ayna Kırmızı ve Siyah’ta insan ruhunu taşıdığı gibi toplumsal yapıyı da taşır görüntüsüne.

Aşkın imgesi görünür aynada, ama mutsuzdur, ölümle gider, vicdan azabıyla yoğruludur… aldırışsızlığı kaldırmadan oynamaz bir salonda, çünkü o, yaşamın kendisidir. Yaşamdır aşk!

Julien ve Aşk: Julien ölmek ister. Aşkın getirdiği ıstıraplara karşı bir intikam alacağını zanneder ölerek. Bir isyankardır o, yalancıdır da. Yaptığı her itiraf aldatıcıdır. Karar duruşmasında, “Madame de Rênal, bana analık etmişti”17 diyerek mahkeme salonunda aldatmaya yeltenir aşkını. Ya da romanda pek de anlatılmayan Freudyan bir kompleks gizlidir bu büyük aşkın içyüzünde. Stendhal, Julien’in refah yoksulu keresteci babasından bahsederken annesinden hiç bahsetmiyor. Julien’in çocukluğu anlatılmaz. Bazı sayfalardan öğreniyoruz ki babasını sevmemektedir Julien… Kadınlara çektirdiği acıların görünmeyen nedenleri de biraz bu anlatılarda saklı olsa gerek. Gerçi Julien’e sorarsanız, giyotine gönderilmesinin nedeni olarak, kendi varlığında cezalandırılan iyi eğitim almış ve yükselmiş yoksulların soylular arasında yarattığı kin ve öfkeyi gösterir.

Kısaca analiz edilen özellikleriyle roman, okuyucuya insan ve toplum bilgisi açısından önemli bulgular vermektedir.

KAYNAK

1. Stendhal: Kırmızı ve Siyah. Çev. Cevdet Perin. Remzi Yayınevi, İstanbul, 2002, s. 111

2. Stendhal: A.g.e., s. 111

3. Stendhal: A.g.e., s. 111

4. Stendhal: A.g.e., s. 146

5. Stendhal: A.g.e., s. 151

6. Stendhal:A.g.e., s. 184

7. Stendhal:A.g.e., s. 436

8. Stendhal: A.g.e., s. 439

9. Stendhal: A.g.e., s. 591

10. Stendhal: A.g.e., s. 609

11. Stendhal: A.g.e., s. 618

12. Stendhal: A.g.e., s. 618

13. Stendhal: A.g.e., s. 18

14. Stendhal: A.g.e., s. 168

15. Stendhal: A.g.e., s. 273

16. Stendhal: A.g.e., s. 435

17. Stendhal: A.g.e., s. 588

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org