|
|
|
|
|
KIZILIRMAK “ölüm âdildir aynı haşmetle vurur şahı fakiri” Bir Acem Şairi Selim Issızada
Saçlarını serin suyla tarayan birkaç söğüt ağacı, kıyıda yan yana dizilmiş gözü açların boş çiftlik evleri, çam ağaçlarıyla nakışlanmış Kardeşler tepesi, nehrin kenarında yağmur geçirmez çadırlarıyla geceye sinmiş, gitmek üzere bekleyen birkaç Çingene ailesi, her zamanki vakurluğuyla eski bir tarihten gelen Eğri köprü ve dünyaya dair ne varsa gecenin kıyısında eriyip bitmişlerdi. Gece alıp götürmüştü. Göz gözü görmez bir karanlık, bozkır sonbaharının hışım gibi yağmurunda yıkanıp koygun koygun sızıyordu zamana. Zaman alıp gittikleriyle ürkek mahcup bir telaştaydı. Zamanın da telaşı vardı. Yağmur beraberinde estirdiği rüzgara Kızılırmaktan gelen iç bunaltıcı bir kokuyu da katmış at kuyruğunda savrulup duruyordu… Doğa saçlarını yağmurla ıslatıp rüzgarla tarıyordu. Sonbaharla beraber dağlardan kopan sel suları kimi dalgın çoban sürülerini kapıp içine almış Kızılırmak suyuna kokan leş yığınları olarak dökülmüştü. Bu aralar nehrin çevresine yaklaşmak mümkün değildi. Nehir sası sası, irinli, lağımlı, çürümüş etlerle bayılta bayılta kokuyordu. Şehrin aç köpekleri, dağın pavlayan çakalları, kocamış kurtlar, nesli Kızılırmak yöresinde tükenmeye yüz tutmuş üç beş alıcı kuş bir sofra zenginliğindeydi. Kavgasız, hepsi kendi sırasında hayvanca bir ağırbaşlılıkta… Yağmur ve karanlık bir şehvette birleşmişlerdi. Eriyip çoğalıyorlardı. Bazen coşuyor, bazen dinginliyor bazen de akıp gidiyorlardı. Aşk dolu bir susamışlığı gideriyorlardı. Uzunyayla taraflarında birkaç şimşek çaktı. Parçaları maviden kızıla değişip yiten bir ışık topu gibi şehrin üzerine doğru serpildi. Şırıltıları dağlara şavkıyıp parça parça kırıldı…her parçada doğanın gizemi. Tüm bozkır çığlık atarcasına kavrulup durdu. Doğa o esrarengiz yüzüyle demliyordu hüzün veren sonbaharı… Sonbahar sararan bir hüzünde kış mevsiminin yolunda çıplak ayaklı bir çocuk gibi. Aç, yoksul düşe kalka yürüyordu… Az ilerdeki şehir yüzyıllık bir uykudaydı. Uykularında şehrin insanları düşleriyle ne kadar da güzellerdi. Uyku alıp götürüyordu insanın insana olan sevgisizliğini, korkunç zulmünü, çirkefliğini, aldatmalarını, yozlaşmışlığını. İnsanın, insan keşke hep uykuda yaşasa diyesi geliyordu. Oysa insan alabildiğine bir derya değil miydi ki? İnsanın uçsuz bucaksız bir sevgi dünyası bir sevme yetisi vardı. İnsan düşlerinde daha dolu sevebiliyordu. İnsan düşlerinde insan gibi kalabiliyordu… İnsan bir düşlerinde mi tüm hak edilmişliklerini yaşıyordu? Eli tabancasının kabzasında. Sıktıkça sıkıyor. Avuç içinde aşınmış bir ıslaklık. Kan ya da ter. Bilmediği. Duyumsadığı. Korkuyordu. Korku içine işleyip bir duman gibi sarıyordu. Korku başına vuruyordu. Gözlerinde yaş yüreğinden süzülüp gelen, bırakılmış… Ara ara gök karanlığını bin türlü ışıltıya boğan şimşeklerden de bir güven geliyordu yüreğinin başına. Kaybettiklerini aydınlatıyordu bu güçlü ışık. Birkaç köpek ürüdü Eğri köprünün üstünde. Yakın köylerden karşılıklı bir süre ürüyüp durdu köpekler. Boğazına bir yumruk gelip dayandı. Durdu. Çıkmadı oradan. Derinden soluklansa hıçkırarak ağlayacaktı oracıkta. Kim olduğunun farkında değildi. Bir insan… Yaşamı yalnızlığa yoran bir insan… Yağmur hışımla bastırınca yakınlarda bir ağaç kovuğuna attı kendisini. Titriyordu. Üşüyordu. Saçlarından yağmur suları akıyordu. Isınmak istiyordu. Isınmak bir umuttu onun için. Öyle sus pus dururken. Dinginliği bir anda gidiverdi. Yağmurun içinde koşmaya başladı. Bir yalım parçası gibi Kızılırmaka koştu. Yer yer etrafında dönüp bir mengide oynar gibi... Çağlayan nehrin gümbürtüsüne atlamak istedi. Az sonra bekleye yazdı. Çamura battı. Yapamadı. Gerisin geri ağaç kovuğuna attı bedenini. Sel sele giderken tüm doğa, o kendisine yamanmış çamur içinde tir tir titriyordu. Gökyüzü delirmişti, delinmişti. Ağlar gibiydi. Şakırdayan dişleri alıp bir uykuya götürdü onu usuldan. Kanlı bir mendil. Kan değil kadın kokuyordu. Bir afsunlu buğuda sevgi kokuyordu. Terli terli… Bir mavi düşte ığranıp duruyordu sonra o düş kararıyordu. Boğuluyordu. “Öldü,” “öldü,” “o şimdi yok!” diye, bir ses kafasının içine çakıldıkça çakılıyordu. Ne olduysa bir yıldırım düştü yakınlara bir yerlere. Kabus dolu bir uykudaymışçasına sıçradı. Düşlerini yaşamla sınadı, kırılıp döküldü. Dişleri kenetlendi. Şehirler yanıp tutuştu. Denizler köpürüp durdu. Tüm dünya suya batıp çıktı. Dünya mavi karanlık sulardan görünmez oldu. Eli tabancasının kabzasına gitti geldi. Tabancayı kaldırdı. Terlemiş, yağmurda ıslanmış, karanlıkta yalnız kalmış alnına götürdü, eli tetikteydi. Alnında domur domur bir ter öfkeli ve umutsuz… İçinde isimsiz bir ağıt. Yok olacağına kendisini inandırmıştı… Gözlerini kapadı. Yapamadı. Erciyes dağı gözlerinde papatyaya batmış bir dağ gibi bir görünüp bir silindi. Geçmişe gitti… Tabancayı indirdi. Tabancayı beline götürdü. Yerine koydu. Geçmişi, tüm ömrü karanlığa çarpa çarpa dağıldı. Ömrü dökülüyordu kaybettiklerinin ve kazandıklarının arasında. Yaltaklanarak aşka ve ihanete ömrü zamana yenik düşüyordu. Bir çocuk sevimliliğinde geride kalan ne varsa süzülüp gitti duru mavi gökyüzüne, sonra uçurtma oldu düştü bir hapishane bahçesine, kırıldı, çalındı... Ağaç kovuğunda uzun bir süre kıpırtısız kalmıştı. Ağaç kovuğu çürümüş söğüt yaprağı kokuyordu. Yer yer canlılığını yitirmiş örümcek ağları, üstlerinde kurumuş birkaç yaz böceği… Bir cıgara olsa da ışığı yıldız gibi şavkıyıp geceye, dumanını bir güzel çeksem içime, diye, düşündü. Şimdi yanan kibritin kavı ne hoş kokardı… Eyüpte, Piyer Lotide “gümüş tepsilerde rakseden sultan!” Sultanın öpülesi gamzesi. Derin ışıl ışıl ela gözleri. Kıvırcık uzun kirpikleri. Ceren edası… Siyah uzun saçları. O bitmez başkaldırıda esmer Yörük türküleri. Beş kişi el ele verse tutulamayan çınarlar. Eyüp Sultan Hazretlerinin çınarları. Aşağıda cıgara yanmadan yayılan kavın kokusunu nefesleyen Haliç… Haliç bir şehrin mezarlığı: Haliç Bizansın, Osmanlının, İstanbulun düş mezarlığı… Rüşvet, riyakarlık, çöp yatağı, adem babaların pazarı, sevgi yaralılarının, esen yelden umut bulanların ocağı, sonu olmayan yalnızların cenneti, alkolik şairlerin, kusura bakmayan eşkıyaların otlağı, kemerli kapılarında özlem yitirenlerin toprağı, gurbeti yurt bilenlerin, birbirini gammazlayan kancık ruhlu piçlerin, o hep gelen kuşları katledenlerin, avratlarını üç kuruşa satan soytarıların, bezirganların, acıya ağıt yakanların, bilumum asilerin, baldırıçıplakların, tarih yazacağım diye ölenlerin, onurunu bir hiç uğruna satmışların, holdinglerin, korkakların, zavallıların, insanı kurt bilenlerin, cahillerin, öğrencilerin, adı sanı bilinmeyen yiğitlerin, alçakların, yıllanmış geniş kalçalı ihtiyar memeli orospuların, utanmazların, hokkabazların, aylakların, yoksulların, güzellerin, çirkinlerin, melankolik yalnızların, aşıkların, sokak çocuklarının, merhametsiz zalimlerin, paşaların, zincirlerinden başka kaybedecek birşeyleri olmayanların, travestilerin, martıların, kırılıp giden yunusların, kılıçların, mercanların… padişahların, prenslerin, homoseksüellerin, konakların, kardeş ölüsünü öpen şehzadelerin, sevenlerin, bin bir mutlulukta yaşam kuran romancıların, küsenlerin, gidenlerin, sarı saçlı mavi gözlü dilberlerin, ölenlerin Haliçi!… Umut yetimi haliç! Dostlukları piçleyen Haliç! Sevgi yetimi Haliç!.. Orhan Velinin, Vedat Türkalinin, Nazım Hikmetin, Necip Fazılın… Haliçi… “…bekle bizi İstanbul,” diye bilenlerin Haliçi… Nehirden leşlerle beraber kocaman kütükler de sürükleniyordu. Sığındığı yerden kalktı. Kardeşler tepesine doğru aldı yatırdı. Soluğu kesilinceye kadar koştu. Durduğunda körük gibi işliyordu göğsü. Olduğu yere çöktü. Ağzı havada, yağmur kirpiklerini usturalıyor, yağmur sağanağında yüzü, her bir yanı yanıyordu. Teninden bir buğu yükseliyordu. Yağmurla çamurlanan topraktan keskin, baş döndürücü ot, kök kokusu geliyordu. Ekin zamanı ekin kokardı buralar. Kardeşler tepesinin çamlarının kokusu… Kokuların dünyası! Kaç zamandır unuttuğunu sandığı bir dille türkü söylemeye başladı. Çağırdı bağırdı ta ki sesi kısılıncaya kadar. Ninesi daha ıhırcık karanlıkken köy, ayran yayardı. Çekilip gidince köyün sürüsü dağlara. Yeni doğan güneşe dönerdi gamzelerinde insanca bir gülümsemenin onuruyla, dua ederdi, toprağı öperdi. Hep güzel şeyler söylerdi insanın kutsallığı üzerine. Sevgi üzerine, dostluk üzerine, umut üzerine… İçinde bir acı yoğunlaşıyordu. Kardeşler tepesinin kayalıklarında yanıp yanıp sönen ışıklar vardı. Sazı omuzlarında bir insan etrafında dönüp duran yalımlarla çok eski bir Anadolu semahını dönüyordu. Sivas illerinden geçip gitti Şahına. Yıldızeli dağlarında Banaz yaylasında bir top ışık sağıldı karanlığa… Karanlık yandı tutuştu. Yüreğinde kabuk tutmuş bir yara kıpırdıyordu. Nalları kıvılcımda yanıp yanıp sönen bir Çerkez atı yağmuru dinlemeyerek Uzunyaylaya doğru çıkardığı patırtılarıyla geçti gitti. Ardında güller, karanfiller, güzel kokulu dağ otları… Terkisinde bir yaşlı kadın, üstünde Çerkez yamçısı, yağmur bir ışıkta vuruyor üstüne, dilinde unutulmuş yüzyıllardan gelen bir Çerkez ağıdı kimi kez Süryanice, Kürtçe, Türkçe, Asurice, Çerkezce, Yezidice, Lazca… Kanatları gerilmiş karşılıklı iki kuş üstlerinde nar topları, bir kartal; Hayat ağacı ölümsüzlüğün avlusunda boy veriyor. Ihlamur, meşe, sedir, servi, kayın, çam, dişbudak… her şey karmakarışık… Cabira, Diopolis, Sebastia, Sipas, Karana… bir şehir çıkıp gelen tarihten yangınlarla, küllerle… Bir ürperti sardı içini, kemirip durdu her bir yanını. Türlü türlü duygular çarpışıp duruyordu yüreğinin ta köküne dek işleyen o gidip gelen, gelip kaybolan sancısında… O güzel insanlar geçmişte kaldı. Yaşanıp giden güzelliklerde kaldı. İnsan kendisine benzeyeni sever, insan kendisine benzeyenden nefret eder. Yaşanmayan şeyler için kurulan düşler insanı Karun gibi zengin etmiyordu. İnsan yaşadıklarıyla anılıyor yaşadıklarıyla anıyordu. Yaşam, insan demekti. Zaman yeniyordu insanı! Zamansız yaşanmıyordu. Yağmur kesilmişti. Yoğunlaşarak bir sis yükseliyordu Kızılırmak üstünden dağlara doğru. Kızılırmak soluklanıyordu. Bir sürü nehir balığı pul pul ışıltılarıyla yorgun bir tatlılıkta yanıp sönüyorlardı nehrin akıntısında. Aşağıdaki ova da bir sise batmıştı. Gün Kardeşler tepesinin üstünden yekinmiş, ilk ışıklarını serpiştiriyordu doğaya. Boylu boyunca bir adam, kafasının etrafında kan göl olmuş, yatıyordu. Kan akmıyordu bir al kesik kaya gibi sekilenmişti. Donup kalmıştı. Köresinden yeni çıkmış bir tek karınca kana düşen yüzüne bakıp gerisin gerip köresine döndü sanki bir daha çıkmamacasına. Yarım kalmış bir ağıt gibi toprağa sokulmuş susuyordu karanlığa batar gibi… Birkaç alıcı kuş yerde yatana doğru bir süzülüyor bir kalkıyorlardı… Yerdeki kendi yalnızlığında, geride çığlıklarla üşüyen bir sonbahar, bembeyaz uykularda ima edilmeyen hep düşünülen sevgiler. Geride gözyaşlarıyla ağlayan bir sonbahar… |
| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|