Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 



ANA SAYFA


KIZLARINDAN BABALARINA MEKTUPLAR

Doç. Dr. İsmet Galip YOLCUOĞLU

Sosyal Hizmet Uzmanı
    ismetgalip@gmail.com
 

 

Sevgili kızlarım, Buket’i, Meryem’i, Rukiye’yi, Sedef’i yeni yolcu etmiştik. Cemile, Safiye yeni gelmişti. Aynı olayları sürekli yaşıyorduk. Bu büyük çatının altında yaşam iklimi böyle sürüyordu.
Emre KONGAR’ın “Kızlarıma Mektuplar” kitabını geçen yıl okumuştum. 
Yurtta, yüzlerce kızımla geçirdiğim 8 yılı kendi yaşamımı, hayatın acıtan gerçeklerini sorguladığım zamanla, kendimi çok güçlü hissettiğim, zavallı ve çaresiz hissettiğim zamanlar aklıma gelmişti hemen…
Yaşamın kendisi garip çelişkilerle dolu. Bir baba için bu kadar çok sayıda mutluluk kaynağı ve bu kadar hüzün…
Üniversiteyi bitirerek beni gururlandıran, canla başla çalışıp liseyi bitrebilen, okullarında birini olan, elinden gelen çabayı gösteren, sabahlara kadar ders çalışan gençler…
        Ben bir yandan başarılarınızla övünüyorum, bir yandan da buradan sonraki yaşamınızda bir hata yapacaksınız korkusunu yaşıyorum. Yurttan çıktıktan sonraki yaşamınızda o kadar çok belirsizlikler, riskler ve zorluklar var ki. Her zaman düşünüyorum bunlarla gerektiği gibi baş edebilecek misiniz?
Bu yeni yaşantınızdaki dev dalgalarla, acımasız insanlarla, kronik sorunlarla, tek başınıza nasıl başa çıkacaksınız?
Yurtta iken hepinize sürekli söylediğim gibi, her zaman sizlere tamamen güvenmek istiyorum. Kazandığınız kişilik ve karakterinizin yolunuzu aydınlatacaktır. Eminim ki karşınıza çıkan sorunları çözmek için elinizden geleni yapacaksınız ve yeni şeyler öğreneceksiniz.
         Bu ülkede yaşayan hepimizin içinde yetiştiğimiz bu topluma bir şeyler verebilme katkı yapma sorumluluğumuz olduğunu hep söylerdim sizlere. İnsan kendi çocuklarının yaşayabileceği sorunları düşünürken kendi yaşamındaki zorlukları ve 40 yaşına nasıl zorluklarla uğraşarak geldiğini anımsıyor. Kendimi yapayalnız hissettiğim zamanlar. Her şeyin çok zor ve üstesinden gelinemez olduğunu düşündüğüm zamanlar. Orta son sınıfta sıcak bir Haziran günü subay okulu sınavlarına girmek için 13 yaşımda Erzurum’a gittiğim ve gece yarısı Ardahan’a döndüğümde dünya’nın ne kadar karanlık ve ne kadar dipsiz bir kuyu olduğunu ilk kez bu kadar yalın bir şekilde görmüştüm. 16 yaşımda 1984 yılında 17 yaşımda iken üniversite birinci basamak sınavına girmek için Kars’a gittiğimde büyüdükçe hayatın bizlere yeni, zor ve başa çıkılması gereken sorunlar yüklediğini iyice anlamıştım. Ankara’da bir sene Gazi Üniversitesi Fen Fakültesinde ‘Matematik’ bölümünde okuduktan sonra, 1985 yılında tekrar sınava girip Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulunu kazandığımda, 4 yıl sonra ‘sosyal Hizmet Uzmanı’ olarak mezun olup meleğe atıldığımda sorunlarla hangi yöntemlerle başa çıkabileceğim konusu kafamı meşgul etmeye başlamıştı bile. Sonuçta her birimiz neyin nasıl olacağını zamanla görüyoruz. Hiç kimsenin elinde hazır bir reçete yok.
Her insan ayrı bir dünya’dır. İçinde ne fırtınalar koptuğunu ve ne sevinçler ne üzüntüler yaşadığını hiç kimse tahmin bile edemez.
        Öğrenmeye açık kocaman beyinlerimizin sorduğu sorulara gücüm yettiğince akıllı ve doğru yanıtlar vermeye çalıştım. Ben de her şeyi bilmiyordum. Sizlere, bütün soruların yanıtının bilinmediğini bilimsel açıdan anlattım. Manevi dünyanızı desteklemek, her soruya yanıt bulabilmeniz için yaşamın kainatın yaratıcısı ve evrenin sahibinden yeri geldikçe söz ettim sizlere.
           Yurtta yeni bir şey yok. Günlük yaşam sizlerin bildiği gibi ayrıntılarla dolu. Günler aynı tempoda akıp gidiyor. Yurda yeni kabul edilen kızlar, onların hemen okula kayıt edilmesi, forma, önlük, defter, kitap, kırtasiye malzemesi ve yeni okula, yurda alışma dönemi…
Ailelerinizden bir büyüğün zamansız ve ani ölümü, boşanma, olumsuz yaşam olayları, sorumsuz anneler-babalarınızın hataları sizlere yuvalara sürüklemişti. Bizlerin görevi ise sizlere tekrar devletin sıcak elini uzatmak ve aslında hayatın o kadar acımasız olmadığını ispatlamak, ev dışında yaşamınızı sürdürdüğünüz Yetiştirme yurdu ortamında örselenmeden, mutlu bireyler olarak yaşamınızı sağlamaktı.
Sevgili çocuklarım sizlere toplantılarda da söylediğim gibi cennet de cehennem de öbür dünyanın provası gibi bu alemde de vardır ve insanın içindedir. Yaşamını taşınmaz bir yük gibi görenler kendi görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyenler kendi ürettikleri bir cehennemde yaşarlar. Yaşamı, kendilerine sunulmuş bir armağan olarak algılayan ve çıkmaz sokaklarda evrenin sahibine sığınarak rahatlamayı bilenler, kendilerine cenneti bu dünyada inşa etmiş şanslı kişilerdir. Yaşam, gökkuşağının tüm renkleriyle ve güzellikleriyle donatılmıştır bunu unutmayın.
Her anne baba için dünyanın en güzel insanları kendi çocuklarıdır. Genç kızların sevme ve aşık olma ya da bu duygularını serbestçe yaşama özgürlükleri vardır. Ancak her şey yerinde ve zamanı gelince.
Çocuklar doğru şeyler öğrenerek ve iyi alışkanlıklar kazanarak büyümelidir. Onlara doğru şeyleri, çevre koşullarını ve sosyal ortamları öğretme görevi anne babalarındır.
Anne babalar çocuklarıyla karşılıklı güvene dayalı pürüzsüz bir iletişim kurabilmeli, çocuklarına onların çok değerli oluklarını hissettirmeli, kişiliklerinin önemli olduğunu vurgulayarak sevgi ve saygıya dayalı derinlemesine bir sevgi ilişkisi tesis edebilmelidirler. Sizlere her zaman ‘değerli’ olduğunuzu hissettirmeye çalıştım. Baskıcı değil açıklayıcı, ayrımcı değil eşitlikçi, kişiliği ezici değil geliştirici bir ilişki çocukların demokratik bir ortam içinde büyümelerini sağlayacaktır. 
İnsanlar hizmet sunulan eğitim, sağlık ve sosyal hizmet kurumlarında devlet görevlilerinin temelinde ilk şu olmalıdır: İnsanları karşılıksız seveceksin, çünkü sevgi, insanı insan yapan güzelleştiren, yücelten ve mutlu kılan bir duygudur. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Çok duyarlı, duygulu ve iyiliksever olabildiği gibi vefasız, hain, nankör ve kalleş de olabilir. Bunların hepsi ihtimal dahilindedir. Ama yine de insanları karşılıksız seveceksiniz. İnsanlara duyulan sevgi, güven ve ilgi aynı şekilde yansıtılarak sevgi ve güven tesis edilir. İnsanları sevmek, kabul etmek onlara şans vermek, kendini ve başkalarını sevmek, kendine ve başkalarına saygı duymak iradesi güçlü ve karakterli kişilere özgü yeteneklerdir.
Diğer insanları onlar için değil kendiniz için severseniz bitmez tükenmez bir enerji kaynağı emrinizde olur.
Benim hayatımda oldukça zor kimsenin tercih etmek istemeyeceği ödülü az üzüntüsü çok olan bir oyundu. Zor bir işim vardı ve mesleğim benim kendimi ifade ediş tarzımdı. Biraz da bu zorluklar sayesinde ayakta kalabiliyordum. Böylesine kayıpları, zorlukları görünce yaşamın daha kolay olabileceğini düşünüyordum.
Herkes hayalleriyle, cesaretiyle, korkaklıklarıyla, kabullendiği nevrotik yaşantısıyla en yapmacık halleriyle kendi yolunda ilerliyordu. Hepimiz artık bu oyunda yeterince ustalaşmıştık. Bu arızlarımızla da yaşayabileceğimizi öğrenmiştik.
      Ne kadar çok samimiyetsiz davranırsak o kadar kendimizden uzaklaşıyor ve ödüllendiriliyorduk. Bir türlü kendi kendimizi ödüllendirmenin ne kadar önemli olduğunu anlayamıyorduk. Hep başkaları için önemli olan şeylerin bizim için de önemli olduğunu sanıyorduk. Yine çok kötü yanılıyorduk.
Ama ne yazık ki yaşamak biraz kendimizi ve biraz da başkalarını kandırmak değil miydi? Kendimize ve başkalarına zarar vermeden. 
Artık çok şey öğrenmiştim. Gecelerin ne kadar uzun ve karanlık olduğunu, bazı istasyonların ne kadar dönülmez olduğun, birçok sevincin ne kadar büyük bir aldatmaca olduğunu birçok insanın ne kadar az insan olduğunu, dünyanın iyi insanların yüzü suyu hürmetine döndüğünü, geceden sabaha her şeyin değiştiğini ve hiç bir şeyin sürpriz olmadığını öğrenmiştim. Çok şey öğrenen insanların yaşamlarının çok daha çileli ve zor olduğunu da bu arada öğrenmiştim. 
       Yeni sorunları gördükçe yaşam daha başka ve kolay anlamlar kazanıyordu. Yediğimiz yemeklerin tadı değişiyordu ancak bir gerçek değişmiyordu. İnsan ne yaparsa yapsın kendisi için yapıyordu. 5 yaşında babasını kaybetmiş, 40 yıllık yaşamının dörtte birini kendisinin başkalarının eğitimine adamış biri olarak hep iyi bir baba olmak istemiştim. Sadece iyi bir baba olmak…
Ve işte bu hikaye böyle bir çabadan doğdu. Onlar benim yaralılarım, benim yalnızlıklarım, benim çocuklarım ve benim esirgediklerimdi… 

      Bir kere kendini daha yüksek bir amaca bağlayıp hayatının ana hedefini belirledin mi, hemen hayatına bunu karşılayacak bir ihtiras ve enerji dolar. Büyük bir amacı gerçekleştirmeye yönelik zihinsel, duygusal adanmışlık devreye girdiği anda insanın tekdüze ve bir o kadar da zavallı yaşamına heyecan akmaya başlar. 
Kendi amacımı ve hayat dayanağımı şimdi olduğum yerde bulabileceğimi hissettim. Olup bitenleri başka bir gözle görebilirdim. Verebileceğim en yüce en iyi şeyleri devreye sokan temel bir amaca kendimi bağladığım zaman, benliğimin en yüce kısmının hayatımı değerli bir şekilde harcamakta olduğumu hissediyordu. Böylesine büyük bir amaca, kolu kanadı kırılmış savunmasız binlerce genç kızın yetişmesine kendini adamak insanın zor günlerini aşmalarına da yardımcı oluyor. 


AYNUR

     Annem ve babam, çocukluğuma asla doyamayacağım, yanağımda izi boynumda kokusu kalacak birer öpücük bile konduramadan gittiler. Önce, beni ve kardeşimi terk ettiler sandım o küçücük çocuk aklımla. Oysa ölen insanlar birilerini terkettiklerini nereden bilsinler. Bilseler terk ederler mi?
“Ne olur bize öyle bakma” dediler beni ilk görenler. Nasıl baktığımı ne bileyim ben, bakıp bakmadığımın bile farkında değilken.
Üzüldüğüm zamanlarda olmuştu ancak çoğu zaman annemin sevgisinden dolayı büyük bir yaşama sevincim olduğunu hatırlıyordum. Ya şimdi…Boynu bükük, donuk bakışlı, annemin hasretiyle kavrulmuş, bir karanlık kuyuya atılmış gibiydim, önü yok sonu yok…
Durmuştu zaman. Bir süre saate ve tarihlere bakamadığımı hatırlıyorum. Bizim ailemizin kum saati bu kadar çabuk muydu? Annem çok sık hasta oluyordu ama ölmeyecekti, bana söz vermişti. Babamsa ondan kısa bir süre sonra kamyonuyla yolun kenarına yuvarlanıp, trafik kazasında ölmüştü.
Önce özlerim öksüz kaldı. Gözlerimde yaş ve yüreğimde kahır ve keder bitene kadar ağladım. Benim avutmaya çalışan komşu teyzelerin ve akrabaların kimine kızdım, kimini sevdim. Sonunda onları da ağlattım.
Duvarları rutubet kokan, duvarı çatlamış o küçücük, yoksulluk kokan evimizi özledim. Babam uzun yoldan döndüğü günlerde annem çok güzel yemekler yapar, evimiz mis gibi kokardı. Radyoda derinden türküler çalardı.
Ve halen ne zaman yoğun bir rutubet kokusu duysam ağlarım…
Son birkaç aydır kirasını bile veremediğimiz o küçük eski ev gitti, artık bizim ev değildi. Camın önünde salça kutusuna annemin ektiği menekşenin üzerinden yağan yağmurları seyrederdim. Yağmur bitene kadar annem beni camdan alamazdı. Büyük pencereleri ve delikli tahtalı döşemesiyle çocukluğumu biriktirdiğim o eski ev hiç aklımdan çıkmayacaktı.
Annemle babam yemekten sonra uzun uzun limonlu çay içerlerdi. Bende heveslenir ama hiç bir şey anlamazdım ne limondan ne çaydan.
İşte böyle anları her hatırladığımda dünyaya nemli gözlerle bakan 5 yaşındaki o zavallı çocuk olurum hemen. Odanın içinde var olup olmadığı belli olmayan bir eşya sessizliğimle kaybolurum, uzun süre konuşamam, söyleyecek bir şey bulamam.
Sonsuzluğa akıp giden o düş bulutlarının arasında annemi gördüm bir gün. Eskisinden bile daha güzeldi: “Yavrum Hatice’m sen ve kardeşin mutlu ol ki bende burada mutlu olabileyim. Güldüğünüzü görünce ben de gülebileyim, bir gün tekrar buluşup sizi kucaklayıncaya kadar” dedi. Cennetteydi. Her taraf yemyeşildi. İşte o an uğrunda yaşamam gereken bir kardeşim olduğunu ve annemin beni uzaklardan görebildiğini ilk kez anladım. Artık kardeşim ve ben ikimiz bir aileydik ve o benim yanımdan hiç ayrılmıyordu. Her şeyin bitmediğini o gün anlamıştım. 
Birkaç hafta halamlarda kaldığımızı hatırlıyorum. Onların evde de bir sürü çocukları vardı zaten. Bazen ekmek bulmakta bile zorlandıklarını hatırlıyorum. Derken bir gün eniştem, kardeşimle beni İstanbul Bahçelievler’de binlerce ağacın içinde bulunduğu yuvaya götürdü. Kardeşim Orhan’ı erkek çocukların olduğu ayrı bir yaş grubuna götürdüler. Ama onu bırakmadım, bıkmadan usanmadan her gün onun yanına gidip geldim.
Yalnızlığın soğuk kollarında ne zaman mahzunlaşsam Müdür baba bunu hisseder ve benimle konuşurdu. O an bütün dertlerimi unutur annemin “sen mutlu ol ki bende burada rahat uyuyabileyim” deyişi aklıma gelirdi. Ne zamanki o eski günlere dalıp kaybolsam, kardeşim kadar sevdiğim arkadaşlarımla dertleşsem nöbetlerde Emine öğretmenimle konuşsam çok mutlu olur dertlerimi unuturdum. Okuldan dönüp yurt binasına girdiğimde Müdür Yardımcısı Aysel abla beni koltuğunun altına alır, uzun uzun mıncıklayıp severdi. İşte o zaman ertesi gün okula gidecek gücü bulurdum kendimde. İşte böylesi zamanlarda çocukluğumun, yaralı geçmişimin izlerini siler annemin kokusunu bulur gözlerimi kapatıp, mutluluktan ağlardım.
Beni annemin koksusuyla, onun sıcaklığıyla seven kendi ailemmiş gibi sevdiğim bu insanlar beni okula, kendime, hayata ve her şeye bağlardı. Hasta olduğumda beni sabahın köründe yurdun arabasıyla hastaneye taşıyan Şoför Oktay abi, saatlerce benimle uğraşan Fatma Hemşire abla ve Fikriye abla, bizimle yurtta kalan uzman Mualla abla…
İşte böyle anlarda tekrar içimde kıpırdardı, çocukken içimde duyduğum o anlamsız yaşama sevinci ve neşe.
Birilerini yeniden sevmek, kendimi ve yaşamayı sevmek o kadar da kolay olmamıştı. Bazen kentin çamurlu yolları, gecenin sayısız yıldızları, ağaçların bitmeyen hışırtıları kadar anlamsız oluyordu hayat. Sevmek, yitirdiğim o çocuk kadar umutsuz, mutsuz geçmişim kadar uzak ve zor bir duyguydu benim için. 
Ama öğrendim işte! Çünkü hepimize ait olan bu gökyüzü ve güneşin altında sevmek gülmekti, arkadaşlarımla, öğretmenlerimle, uzman Songül ablayla, Metin İsmail ağabiyle, Metin ağabiyle, müdür babayla dertleşmekti. Sevmek direnmekti, hayalkırıklıklarına ve umutsuzluğa direnmek. Yitirdiğim o çocukluk şarkısını yeniden hatırlamaktı…
“Küçücükken başucumda bana ninni söylerdin
Sabahları uyanınca beni okşar severdin”
Devamını hiçbir zaman söyleyemezdim. Her seferinde dağılır, ağlardım ama çabuk toparlardım. Artık büyümüştüm. 
Yurttaki öğretmenlerimin ve kardeşlerimin hayatımın sonuna kadar yanımda olacaklarını biliyor, buna güveniyordum. Benim gibi ilgiye, sevgiye ve şfkate doyamayan çaresiz, küçük çocuklar, tutkulu, kıskanç yürekleriyle daha ne ister?
Asla beni sevmekten, benden vazgeçmeyeceklerine inanmak benim için müthiş rahatlatıcı bir duyguydu. Bende bu sevgiyi devam ettirmek için saatlerce ders çalışıyor, kitap okuyor bu sayede hem dertlerimi unutuyor hem de sürekli takdirler alarak okulda, yurtta öğretmenlerimin sıcacık sevgi dolu ödüllerine ilgilerine layık oluyordum.
Bir daha hiç kimseyi sevemeyeciğini düşünen o 5 yaşındaki çocuk aklıma gelirdi de tebessüm ederdim. Boşuna dememişler, “zaman her şeyin ilacıdır” diye.
Ne çok düşünmüştüm bu sorunların cevabını ve ne çok yanıtlar bulmuştum sonradan. Ne kadar çok soruya çözüm bulsam o kadar mutlu oluyor ve kendimi daha mutlu ve güçlü hissediyordum. Kendimi en zayıf hissettiğim zamanlarda müdür babanın bana “Senin Asil bir yüreğin var Hatice kızım” dediğini hatırlardım.
Bir taraftan yine kaybedecek bir şeylerim olduğu ve onları kaybedersem yine üzüleceğim aklıma geliyor bir taraftan da bu sevdiklerimin yaşama sevincimin ta kendisi olduğunu aynı anda görerek şaşırıp öylece kala kalıyordum…
Günler böylece geçip gitmişti işte! Bazen üzüntü neşeyle bazen sevinçle…
Orta sona kadar gelmiştim. Okulda ve yuvada hep en başarılı çocuklardan biriydim. Zaman zaman halen içimden bir şeyler kanarken.
Aslında hayat üzerine, sevgi üzerine, mutluluk üzerine fazla konuşmamak gerektiğini öğrenmiştim. Ama insan her öğrendiğini de her zaman hatırlamıyor ne yazık ki.
Çocukluğumda o kadar yoğun acılar yaşamak beni öylesine rahatlatmıştı ki şimdilerde neye üzülmem gerektiğine bile karar veremiyordum. Hayatımın hikayesi bana, ölüm kalım meselesi dışında hayatta önemli bir şey yoktur demeye çalışıyordu.
Bazen ben de herkesle aynı hataya düştüm. Takıldığım her engeli, çarptığım her duvarı suçladım. Böylesi hepimizin kolayına geliyordu.
Çok hırpalanmadan hayatta başarılı olmak mümkün değildi galiba. Ama bu kadar hırpalanmamız şart mıydı?
Artık yaşadığım çıkmazlardan düştüğüm açmazlardan, düş kırıklıklarından ötürü başkalarını suçlamayı çoktan bıraktım. Onların anne babası olması hepimizin sevgiye muhtaç, şaşkın, savunmasız küçük birer çocuk olduğumu gerçeğini değiştirmiyor.
Bazen hiçbir yere hareket edemiyorum, öylece kalakalıyorum. Kendi kaderimin dünyanın kaderiyle hiçbir ilişkisi olmadığını biliyorum. Derin bir umutsuzluğa kapılmanı ne kadar gereksiz olduğunu biliyorum. Arkadaşlarımı, kendimi, çevremdeki diğer insanları sevmemin hayatlarımıza ne kadar büyük anlamlar yüklediğini biliyordum.
Mutluluk avuçlarımdaydı onu yakalamıştım ama kaçtı diyoruz. Öyle olduğumuzu zannediyoruz. Yaşamanın bazen mutlu olduğumuzu hatırlamaktan ibaret olduğunu ne kadar da geç öğreniyoruz. Kim demiş bu dünyada yaşamanın şölen olduğunu, kim demiş bayram yer diye?
Akşam yemeğine oturmuş mutlu bir aile hayal ettim hep. Anne baba kardeşler bir sofrada birbirlerine bir şeyler anlatmak için yarışıyorlar. Ne alemi var bu mutluluğu bozmanın içim ısınırdı bu görüntüyü hayal ederken ve üzüntülü olduğum zamanlarda aklıma gelirse dayanamazdım ağlardım.
Bir aile niçin bir araya gelir niçin dağılır? Niçin olan biz çocuklara olur? Bilen var mı? Büyük bir sır gibi bunun cevabını aradım uzun bir süre. Çok uzaklara gitmek isterdim bazen. Ama bulunduğum mekanda bile bir çok şeye ne kadar uzak olduğumu hatırlar, utanırdım. Güneşli bir günde ansızın bastıran sağanak yağmur gibiydi bu tür düşünceler, İnsanı ıslatıyordu. Bu yüzden hep sinirli, mutsuz, hırçın ve kırgındık. Bu yüzden her şey iyi gidiyor görünürken fırtınanın kopacağını biliyorduk.
Beklenmedik bir misafir miydik her birimiz bu dünyada, yoksa gittiğine üzüldüğümüz birer sevgili mi?
Kimin hayalleriydi bu kadar kovaladığımız? Genç yaşında ölmüş babamın mı? Hiçbir zaman gerçekten ne istediğini bilmeyen ben mi?
Biliyorum hiç kapanmayacak bu yaram. Ne kadar uzak şehirlere gittiysem o kadar yaklaştığımı hissettim, kaçmaya çalıştığım acıya ve kedere. Ben de değişik şeylerden dolayı acı çeken bir insandım sadece. Bunu anladığımda kaçmaktan vazgeçtim ve birazcık mutlu olabileceğimi anladım. Ama yine de biliyorum hiç kapanmayacak bu yaram… 

©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.
 

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © Bütün hakları saklıdır.