|
|
KIZLARINDAN
BABALARINA MEKTUPLAR
Sosyal Hizmet Uzmanı. İsmet
Galip YOLCUOĞLU
Yazarımızın
yayınları hakkında görüşlerinizi ve yorumlarınızı
ismetgalip@gmail.com
ulaştırabilirsiniz.
Sevgili kızlarım, Buket’i, Meryem’i, Rukiye’yi, Sedef’i yeni yolcu etmiştik.
Cemile, Safiye yeni gelmişti. Aynı olayları sürekli yaşıyorduk. Bu büyük
çatının altında yaşam iklimi böyle sürüyordu.
Emre KONGAR’ın “Kızlarıma Mektuplar” kitabını geçen yıl okumuştum.
Yurtta, yüzlerce kızımla geçirdiğim 8 yılı kendi yaşamımı, hayatın acıtan
gerçeklerini sorguladığım zamanla, kendimi çok güçlü hissettiğim, zavallı ve
çaresiz hissettiğim zamanlar aklıma gelmişti hemen…
Yaşamın kendisi garip çelişkilerle dolu. Bir baba için bu kadar çok sayıda
mutluluk kaynağı ve bu kadar hüzün…
Üniversiteyi bitirerek beni gururlandıran, canla başla çalışıp liseyi
bitrebilen, okullarında birini olan, elinden gelen çabayı gösteren,
sabahlara kadar ders çalışan gençler…
Ben bir yandan başarılarınızla
övünüyorum, bir yandan da buradan sonraki yaşamınızda bir hata yapacaksınız
korkusunu yaşıyorum. Yurttan çıktıktan sonraki yaşamınızda o kadar çok
belirsizlikler, riskler ve zorluklar var ki. Her zaman düşünüyorum bunlarla
gerektiği gibi baş edebilecek misiniz?
Bu yeni yaşantınızdaki dev dalgalarla, acımasız insanlarla, kronik
sorunlarla, tek başınıza nasıl başa çıkacaksınız?
Yurtta iken hepinize sürekli söylediğim gibi, her zaman sizlere tamamen
güvenmek istiyorum. Kazandığınız kişilik ve karakterinizin yolunuzu
aydınlatacaktır. Eminim ki karşınıza çıkan sorunları çözmek için elinizden
geleni yapacaksınız ve yeni şeyler öğreneceksiniz.
Bu ülkede yaşayan hepimizin
içinde yetiştiğimiz bu topluma bir şeyler verebilme katkı yapma
sorumluluğumuz olduğunu hep söylerdim sizlere. İnsan kendi çocuklarının
yaşayabileceği sorunları düşünürken kendi yaşamındaki zorlukları ve 40
yaşına nasıl zorluklarla uğraşarak geldiğini anımsıyor. Kendimi yapayalnız
hissettiğim zamanlar. Her şeyin çok zor ve üstesinden gelinemez olduğunu
düşündüğüm zamanlar. Orta son sınıfta sıcak bir Haziran günü subay okulu
sınavlarına girmek için 13 yaşımda Erzurum’a gittiğim ve gece yarısı
Ardahan’a döndüğümde dünya’nın ne kadar karanlık ve ne kadar dipsiz bir kuyu
olduğunu ilk kez bu kadar yalın bir şekilde görmüştüm. 16 yaşımda 1984
yılında 17 yaşımda iken üniversite birinci basamak sınavına girmek için
Kars’a gittiğimde büyüdükçe hayatın bizlere yeni, zor ve başa çıkılması
gereken sorunlar yüklediğini iyice anlamıştım. Ankara’da bir sene Gazi
Üniversitesi Fen Fakültesinde ‘Matematik’ bölümünde okuduktan sonra, 1985
yılında tekrar sınava girip Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler
Yüksekokulunu kazandığımda, 4 yıl sonra ‘sosyal Hizmet Uzmanı’ olarak mezun
olup meleğe atıldığımda sorunlarla hangi yöntemlerle başa çıkabileceğim
konusu kafamı meşgul etmeye başlamıştı bile. Sonuçta her birimiz neyin nasıl
olacağını zamanla görüyoruz. Hiç kimsenin elinde hazır bir reçete yok.
Her insan ayrı bir dünya’dır. İçinde ne fırtınalar koptuğunu ve ne sevinçler
ne üzüntüler yaşadığını hiç kimse tahmin bile edemez.
Öğrenmeye açık kocaman beyinlerimizin
sorduğu sorulara gücüm yettiğince akıllı ve doğru yanıtlar vermeye çalıştım.
Ben de her şeyi bilmiyordum. Sizlere, bütün soruların yanıtının
bilinmediğini bilimsel açıdan anlattım. Manevi dünyanızı desteklemek, her
soruya yanıt bulabilmeniz için yaşamın kainatın yaratıcısı ve evrenin
sahibinden yeri geldikçe söz ettim sizlere.
Yurtta yeni bir şey
yok. Günlük yaşam sizlerin bildiği gibi ayrıntılarla dolu. Günler aynı
tempoda akıp gidiyor. Yurda yeni kabul edilen kızlar, onların hemen okula
kayıt edilmesi, forma, önlük, defter, kitap, kırtasiye malzemesi ve yeni
okula, yurda alışma dönemi…
Ailelerinizden bir büyüğün zamansız ve ani ölümü, boşanma, olumsuz yaşam
olayları, sorumsuz anneler-babalarınızın hataları sizlere yuvalara
sürüklemişti. Bizlerin görevi ise sizlere tekrar devletin sıcak elini
uzatmak ve aslında hayatın o kadar acımasız olmadığını ispatlamak, ev
dışında yaşamınızı sürdürdüğünüz Yetiştirme yurdu ortamında örselenmeden,
mutlu bireyler olarak yaşamınızı sağlamaktı.
Sevgili çocuklarım sizlere toplantılarda da söylediğim gibi cennet de
cehennem de öbür dünyanın provası gibi bu alemde de vardır ve insanın
içindedir. Yaşamını taşınmaz bir yük gibi görenler kendi görev ve
sorumluluklarını yerine getirmeyenler kendi ürettikleri bir cehennemde
yaşarlar. Yaşamı, kendilerine sunulmuş bir armağan olarak algılayan ve
çıkmaz sokaklarda evrenin sahibine sığınarak rahatlamayı bilenler,
kendilerine cenneti bu dünyada inşa etmiş şanslı kişilerdir. Yaşam,
gökkuşağının tüm renkleriyle ve güzellikleriyle donatılmıştır bunu
unutmayın.
Her anne baba için dünyanın en güzel insanları kendi çocuklarıdır. Genç
kızların sevme ve aşık olma ya da bu duygularını serbestçe yaşama
özgürlükleri vardır. Ancak her şey yerinde ve zamanı gelince.
Çocuklar doğru şeyler öğrenerek ve iyi alışkanlıklar kazanarak büyümelidir.
Onlara doğru şeyleri, çevre koşullarını ve sosyal ortamları öğretme görevi
anne babalarındır.
Anne babalar çocuklarıyla karşılıklı güvene dayalı pürüzsüz bir iletişim
kurabilmeli, çocuklarına onların çok değerli oluklarını hissettirmeli,
kişiliklerinin önemli olduğunu vurgulayarak sevgi ve saygıya dayalı
derinlemesine bir sevgi ilişkisi tesis edebilmelidirler. Sizlere her zaman
‘değerli’ olduğunuzu hissettirmeye çalıştım. Baskıcı değil açıklayıcı,
ayrımcı değil eşitlikçi, kişiliği ezici değil geliştirici bir ilişki
çocukların demokratik bir ortam içinde büyümelerini sağlayacaktır.
İnsanlar hizmet sunulan eğitim, sağlık ve sosyal hizmet kurumlarında devlet
görevlilerinin temelinde ilk şu olmalıdır: İnsanları karşılıksız seveceksin,
çünkü sevgi, insanı insan yapan güzelleştiren, yücelten ve mutlu kılan bir
duygudur. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Çok duyarlı, duygulu ve iyiliksever
olabildiği gibi vefasız, hain, nankör ve kalleş de olabilir. Bunların hepsi
ihtimal dahilindedir. Ama yine de insanları karşılıksız seveceksiniz.
İnsanlara duyulan sevgi, güven ve ilgi aynı şekilde yansıtılarak sevgi ve
güven tesis edilir. İnsanları sevmek, kabul etmek onlara şans vermek,
kendini ve başkalarını sevmek, kendine ve başkalarına saygı duymak iradesi
güçlü ve karakterli kişilere özgü yeteneklerdir.
Diğer insanları onlar için değil kendiniz için severseniz bitmez tükenmez
bir enerji kaynağı emrinizde olur.
Benim hayatımda oldukça zor kimsenin tercih etmek istemeyeceği ödülü az
üzüntüsü çok olan bir oyundu. Zor bir işim vardı ve mesleğim benim kendimi
ifade ediş tarzımdı. Biraz da bu zorluklar sayesinde ayakta kalabiliyordum.
Böylesine kayıpları, zorlukları görünce yaşamın daha kolay olabileceğini
düşünüyordum.
Herkes hayalleriyle, cesaretiyle, korkaklıklarıyla, kabullendiği nevrotik
yaşantısıyla en yapmacık halleriyle kendi yolunda ilerliyordu. Hepimiz artık
bu oyunda yeterince ustalaşmıştık. Bu arızlarımızla da yaşayabileceğimizi
öğrenmiştik.
Ne kadar çok samimiyetsiz davranırsak o kadar
kendimizden uzaklaşıyor ve ödüllendiriliyorduk. Bir türlü kendi kendimizi
ödüllendirmenin ne kadar önemli olduğunu anlayamıyorduk. Hep başkaları için
önemli olan şeylerin bizim için de önemli olduğunu sanıyorduk. Yine çok kötü
yanılıyorduk.
Ama ne yazık ki yaşamak biraz kendimizi ve biraz da başkalarını kandırmak
değil miydi? Kendimize ve başkalarına zarar vermeden.
Artık çok şey öğrenmiştim. Gecelerin ne kadar uzun ve karanlık olduğunu,
bazı istasyonların ne kadar dönülmez olduğun, birçok sevincin ne kadar büyük
bir aldatmaca olduğunu birçok insanın ne kadar az insan olduğunu, dünyanın
iyi insanların yüzü suyu hürmetine döndüğünü, geceden sabaha her şeyin
değiştiğini ve hiç bir şeyin sürpriz olmadığını öğrenmiştim. Çok şey öğrenen
insanların yaşamlarının çok daha çileli ve zor olduğunu da bu arada
öğrenmiştim.
Yeni sorunları gördükçe yaşam daha başka ve
kolay anlamlar kazanıyordu. Yediğimiz yemeklerin tadı değişiyordu ancak bir
gerçek değişmiyordu. İnsan ne yaparsa yapsın kendisi için yapıyordu. 5
yaşında babasını kaybetmiş, 40 yıllık yaşamının dörtte birini kendisinin
başkalarının eğitimine adamış biri olarak hep iyi bir baba olmak istemiştim.
Sadece iyi bir baba olmak…
Ve işte bu hikaye böyle bir çabadan doğdu. Onlar benim yaralılarım, benim
yalnızlıklarım, benim çocuklarım ve benim esirgediklerimdi…
Bir kere kendini daha yüksek bir amaca bağlayıp
hayatının ana hedefini belirledin mi, hemen hayatına bunu karşılayacak bir
ihtiras ve enerji dolar. Büyük bir amacı gerçekleştirmeye yönelik zihinsel,
duygusal adanmışlık devreye girdiği anda insanın tekdüze ve bir o kadar da
zavallı yaşamına heyecan akmaya başlar.
Kendi amacımı ve hayat dayanağımı şimdi olduğum yerde bulabileceğimi
hissettim. Olup bitenleri başka bir gözle görebilirdim. Verebileceğim en
yüce en iyi şeyleri devreye sokan temel bir amaca kendimi bağladığım zaman,
benliğimin en yüce kısmının hayatımı değerli bir şekilde harcamakta olduğumu
hissediyordu. Böylesine büyük bir amaca, kolu kanadı kırılmış savunmasız
binlerce genç kızın yetişmesine kendini adamak insanın zor günlerini
aşmalarına da yardımcı oluyor.
AYNUR
Annem ve babam, çocukluğuma asla doyamayacağım,
yanağımda izi boynumda kokusu kalacak birer öpücük bile konduramadan
gittiler. Önce, beni ve kardeşimi terk ettiler sandım o küçücük çocuk
aklımla. Oysa ölen insanlar birilerini terkettiklerini nereden bilsinler.
Bilseler terk ederler mi?
“Ne olur bize öyle bakma” dediler beni ilk görenler. Nasıl baktığımı ne
bileyim ben, bakıp bakmadığımın bile farkında değilken.
Üzüldüğüm zamanlarda olmuştu ancak çoğu zaman annemin sevgisinden dolayı
büyük bir yaşama sevincim olduğunu hatırlıyordum. Ya şimdi…Boynu bükük,
donuk bakışlı, annemin hasretiyle kavrulmuş, bir karanlık kuyuya atılmış
gibiydim, önü yok sonu yok…
Durmuştu zaman. Bir süre saate ve tarihlere bakamadığımı hatırlıyorum. Bizim
ailemizin kum saati bu kadar çabuk muydu? Annem çok sık hasta oluyordu ama
ölmeyecekti, bana söz vermişti. Babamsa ondan kısa bir süre sonra kamyonuyla
yolun kenarına yuvarlanıp, trafik kazasında ölmüştü.
Önce özlerim öksüz kaldı. Gözlerimde yaş ve yüreğimde kahır ve keder bitene
kadar ağladım. Benim avutmaya çalışan komşu teyzelerin ve akrabaların kimine
kızdım, kimini sevdim. Sonunda onları da ağlattım.
Duvarları rutubet kokan, duvarı çatlamış o küçücük, yoksulluk kokan evimizi
özledim. Babam uzun yoldan döndüğü günlerde annem çok güzel yemekler yapar,
evimiz mis gibi kokardı. Radyoda derinden türküler çalardı.
Ve halen ne zaman yoğun bir rutubet kokusu duysam ağlarım…
Son birkaç aydır kirasını bile veremediğimiz o küçük eski ev gitti, artık
bizim ev değildi. Camın önünde salça kutusuna annemin ektiği menekşenin
üzerinden yağan yağmurları seyrederdim. Yağmur bitene kadar annem beni
camdan alamazdı. Büyük pencereleri ve delikli tahtalı döşemesiyle
çocukluğumu biriktirdiğim o eski ev hiç aklımdan çıkmayacaktı.
Annemle babam yemekten sonra uzun uzun limonlu çay içerlerdi. Bende
heveslenir ama hiç bir şey anlamazdım ne limondan ne çaydan.
İşte böyle anları her hatırladığımda dünyaya nemli gözlerle bakan 5
yaşındaki o zavallı çocuk olurum hemen. Odanın içinde var olup olmadığı
belli olmayan bir eşya sessizliğimle kaybolurum, uzun süre konuşamam,
söyleyecek bir şey bulamam.
Sonsuzluğa akıp giden o düş bulutlarının arasında annemi gördüm bir gün.
Eskisinden bile daha güzeldi: “Yavrum Hatice’m sen ve kardeşin mutlu ol ki
bende burada mutlu olabileyim. Güldüğünüzü görünce ben de gülebileyim, bir
gün tekrar buluşup sizi kucaklayıncaya kadar” dedi. Cennetteydi. Her taraf
yemyeşildi. İşte o an uğrunda yaşamam gereken bir kardeşim olduğunu ve
annemin beni uzaklardan görebildiğini ilk kez anladım. Artık kardeşim ve ben
ikimiz bir aileydik ve o benim yanımdan hiç ayrılmıyordu. Her şeyin
bitmediğini o gün anlamıştım.
Birkaç hafta halamlarda kaldığımızı hatırlıyorum. Onların evde de bir sürü
çocukları vardı zaten. Bazen ekmek bulmakta bile zorlandıklarını
hatırlıyorum. Derken bir gün eniştem, kardeşimle beni İstanbul
Bahçelievler’de binlerce ağacın içinde bulunduğu yuvaya götürdü. Kardeşim
Orhan’ı erkek çocukların olduğu ayrı bir yaş grubuna götürdüler. Ama onu
bırakmadım, bıkmadan usanmadan her gün onun yanına gidip geldim.
Yalnızlığın soğuk kollarında ne zaman mahzunlaşsam Müdür baba bunu hisseder
ve benimle konuşurdu. O an bütün dertlerimi unutur annemin “sen mutlu ol ki
bende burada rahat uyuyabileyim” deyişi aklıma gelirdi. Ne zamanki o eski
günlere dalıp kaybolsam, kardeşim kadar sevdiğim arkadaşlarımla dertleşsem
nöbetlerde Emine öğretmenimle konuşsam çok mutlu olur dertlerimi unuturdum.
Okuldan dönüp yurt binasına girdiğimde Müdür Yardımcısı Aysel abla beni
koltuğunun altına alır, uzun uzun mıncıklayıp severdi. İşte o zaman ertesi
gün okula gidecek gücü bulurdum kendimde. İşte böylesi zamanlarda
çocukluğumun, yaralı geçmişimin izlerini siler annemin kokusunu bulur
gözlerimi kapatıp, mutluluktan ağlardım.
Beni annemin koksusuyla, onun sıcaklığıyla seven kendi ailemmiş gibi
sevdiğim bu insanlar beni okula, kendime, hayata ve her şeye bağlardı. Hasta
olduğumda beni sabahın köründe yurdun arabasıyla hastaneye taşıyan Şoför
Oktay abi, saatlerce benimle uğraşan Fatma Hemşire abla ve Fikriye abla,
bizimle yurtta kalan uzman Mualla abla…
İşte böyle anlarda tekrar içimde kıpırdardı, çocukken içimde duyduğum o
anlamsız yaşama sevinci ve neşe.
Birilerini yeniden sevmek, kendimi ve yaşamayı sevmek o kadar da kolay
olmamıştı. Bazen kentin çamurlu yolları, gecenin sayısız yıldızları,
ağaçların bitmeyen hışırtıları kadar anlamsız oluyordu hayat. Sevmek,
yitirdiğim o çocuk kadar umutsuz, mutsuz geçmişim kadar uzak ve zor bir
duyguydu benim için.
Ama öğrendim işte! Çünkü hepimize ait olan bu gökyüzü ve güneşin altında
sevmek gülmekti, arkadaşlarımla, öğretmenlerimle, uzman Songül ablayla,
Metin İsmail ağabiyle, Metin ağabiyle, müdür babayla dertleşmekti. Sevmek
direnmekti, hayalkırıklıklarına ve umutsuzluğa direnmek. Yitirdiğim o
çocukluk şarkısını yeniden hatırlamaktı…
“Küçücükken başucumda bana ninni söylerdin
Sabahları uyanınca beni okşar severdin”
Devamını hiçbir zaman söyleyemezdim. Her seferinde dağılır, ağlardım ama
çabuk toparlardım. Artık büyümüştüm.
Yurttaki öğretmenlerimin ve kardeşlerimin hayatımın sonuna kadar yanımda
olacaklarını biliyor, buna güveniyordum. Benim gibi ilgiye, sevgiye ve
şfkate doyamayan çaresiz, küçük çocuklar, tutkulu, kıskanç yürekleriyle daha
ne ister?
Asla beni sevmekten, benden vazgeçmeyeceklerine inanmak benim için müthiş
rahatlatıcı bir duyguydu. Bende bu sevgiyi devam ettirmek için saatlerce
ders çalışıyor, kitap okuyor bu sayede hem dertlerimi unutuyor hem de
sürekli takdirler alarak okulda, yurtta öğretmenlerimin sıcacık sevgi dolu
ödüllerine ilgilerine layık oluyordum.
Bir daha hiç kimseyi sevemeyeciğini düşünen o 5 yaşındaki çocuk aklıma
gelirdi de tebessüm ederdim. Boşuna dememişler, “zaman her şeyin ilacıdır”
diye.
Ne çok düşünmüştüm bu sorunların cevabını ve ne çok yanıtlar bulmuştum
sonradan. Ne kadar çok soruya çözüm bulsam o kadar mutlu oluyor ve kendimi
daha mutlu ve güçlü hissediyordum. Kendimi en zayıf hissettiğim zamanlarda
müdür babanın bana “Senin Asil bir yüreğin var Hatice kızım” dediğini
hatırlardım.
Bir taraftan yine kaybedecek bir şeylerim olduğu ve onları kaybedersem yine
üzüleceğim aklıma geliyor bir taraftan da bu sevdiklerimin yaşama sevincimin
ta kendisi olduğunu aynı anda görerek şaşırıp öylece kala kalıyordum…
Günler böylece geçip gitmişti işte! Bazen üzüntü neşeyle bazen sevinçle…
Orta sona kadar gelmiştim. Okulda ve yuvada hep en başarılı çocuklardan
biriydim. Zaman zaman halen içimden bir şeyler kanarken.
Aslında hayat üzerine, sevgi üzerine, mutluluk üzerine fazla konuşmamak
gerektiğini öğrenmiştim. Ama insan her öğrendiğini de her zaman hatırlamıyor
ne yazık ki.
Çocukluğumda o kadar yoğun acılar yaşamak beni öylesine rahatlatmıştı ki
şimdilerde neye üzülmem gerektiğine bile karar veremiyordum. Hayatımın
hikayesi bana, ölüm kalım meselesi dışında hayatta önemli bir şey yoktur
demeye çalışıyordu.
Bazen ben de herkesle aynı hataya düştüm. Takıldığım her engeli, çarptığım
her duvarı suçladım. Böylesi hepimizin kolayına geliyordu.
Çok hırpalanmadan hayatta başarılı olmak mümkün değildi galiba. Ama bu kadar
hırpalanmamız şart mıydı?
Artık yaşadığım çıkmazlardan düştüğüm açmazlardan, düş kırıklıklarından
ötürü başkalarını suçlamayı çoktan bıraktım. Onların anne babası olması
hepimizin sevgiye muhtaç, şaşkın, savunmasız küçük birer çocuk olduğumu
gerçeğini değiştirmiyor.
Bazen hiçbir yere hareket edemiyorum, öylece kalakalıyorum. Kendi kaderimin
dünyanın kaderiyle hiçbir ilişkisi olmadığını biliyorum. Derin bir
umutsuzluğa kapılmanı ne kadar gereksiz olduğunu biliyorum. Arkadaşlarımı,
kendimi, çevremdeki diğer insanları sevmemin hayatlarımıza ne kadar büyük
anlamlar yüklediğini biliyordum.
Mutluluk avuçlarımdaydı onu yakalamıştım ama kaçtı diyoruz. Öyle olduğumuzu
zannediyoruz. Yaşamanın bazen mutlu olduğumuzu hatırlamaktan ibaret olduğunu
ne kadar da geç öğreniyoruz. Kim demiş bu dünyada yaşamanın şölen olduğunu,
kim demiş bayram yer diye?
Akşam yemeğine oturmuş mutlu bir aile hayal ettim hep. Anne baba kardeşler
bir sofrada birbirlerine bir şeyler anlatmak için yarışıyorlar. Ne alemi var
bu mutluluğu bozmanın içim ısınırdı bu görüntüyü hayal ederken ve üzüntülü
olduğum zamanlarda aklıma gelirse dayanamazdım ağlardım.
Bir aile niçin bir araya gelir niçin dağılır? Niçin olan biz çocuklara olur?
Bilen var mı? Büyük bir sır gibi bunun cevabını aradım uzun bir süre. Çok
uzaklara gitmek isterdim bazen. Ama bulunduğum mekanda bile bir çok şeye ne
kadar uzak olduğumu hatırlar, utanırdım. Güneşli bir günde ansızın bastıran
sağanak yağmur gibiydi bu tür düşünceler, İnsanı ıslatıyordu. Bu yüzden hep
sinirli, mutsuz, hırçın ve kırgındık. Bu yüzden her şey iyi gidiyor
görünürken fırtınanın kopacağını biliyorduk.
Beklenmedik bir misafir miydik her birimiz bu dünyada, yoksa gittiğine
üzüldüğümüz birer sevgili mi?
Kimin hayalleriydi bu kadar kovaladığımız? Genç yaşında ölmüş babamın mı?
Hiçbir zaman gerçekten ne istediğini bilmeyen ben mi?
Biliyorum hiç kapanmayacak bu yaram. Ne kadar uzak şehirlere gittiysem o
kadar yaklaştığımı hissettim, kaçmaya çalıştığım acıya ve kedere. Ben de
değişik şeylerden dolayı acı çeken bir insandım sadece. Bunu anladığımda
kaçmaktan vazgeçtim ve birazcık mutlu olabileceğimi anladım. Ama yine de
biliyorum hiç kapanmayacak bu yaram…
©Sitemize
ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak
göstermek ve izin almak etik kuraldır.
|