Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
Web sosyalhizmetuzmani.org

KÜRESELLEŞME SÖYLEMİ ve KARŞI STRATEJİ TARTIŞMALARI

Dr.Betül  ALTUNTAŞ

Sosyal Hizmet Uzmanı



Son dönem tartışmaların ağırlık noktasını, küreselleşme, yeni dünya düzeni, ekonomik yeniden yapılanma, dünya piyasası, üretimin ve emeğin yeni örgütlenme biçimleri, esnekleşme gibi tartışmalar oluşturmuştur. Bütün bu tartışmaların arka planında ise sermayenin girdiği karlılık krizini aşma çabası bulunmaktadır. Özellikle 1970’li yıllardan itibaren yaşanan kriz, krizi aşma yönünde gerçekleştirilen makro ve mikro ölçekli mekanizmalar, sermayenin kriz karşısında yeniden yapılanma stratejilerinin sonucudur. Bu stratejilerin ideolojik arka planını ise neo- liberalizm oluşturmaktadır. Bu yazı, son dönem tartışmaların özellikle emekçi kesimler açısından ne anlama geldiğini belirlemeye çalışacaktır. Aynı zamanda karşı stratejilere ilişkin tartışmalar da yazının diğer ana eksenini oluşturmaktadır.

Küreselleşme Emekçiler Açısından Ne Anlama Gelmektedir:

II. Dünya Savaşı sonrası, kapitalist toplumsal ilişkilere özgü olan eşitsiz gelişme merkez ve çevre arasında bir dizi sürecin varlığına neden olmuştur. Merkez’ de Refah Devleti, Sosyal Devlet gibi bir devlet anlayışı hakim olurken, Çevre’ de Ulusal Kalkınmacı Devlet, hakim devlet anlayışı durumuna gelmiştir. Sürecin arka planına bakıldığında ise 1929 Ekonomik ve Toplumsal Bunalımı ve onu izleyen kriz koşullarını aşma çabası yönünde izlenen ekonomi politikalarının varlığından söz etmek mümkün. Bu döneme damgasını vuran Keynesyen Politikaların dinamiğini , devletin ekonomik ve sosyal yaşama bir dizi müdahalesi oluşturmuştur. Süreç aynı zaman da, Sosyalizmin yayılma tehlikesine karşı bir strateji olarak gelişirken , kapitalizmin kriz koşullarını aşmasının koşullarını da yaratmıştır.

İthal İkameci Sanayileşme Modeli , çevre ülkelerinin kalkınma iktisadı çerçevesinde geliştirdikleri ekonomi politikalarının ana eksenine otururken, aynı zamanda ulusal sanayileşmenin oluşması anlamında sanayi burjuvazisinin de ete kemiğe bürünmesine ve dünya kapitalizmiyle bütünleşme sürecinin hızlanmasına neden olmuştur. İthal İkameci Sanayileşme Modelinde iç pazara yönelik üretim ağırlık taşıdığından ücretler hem bir maliyet unsuru hem de talep unsurudur. Dolayısıyla ekonomik model, üretilen malların iç piyasasını genişletmeye bağlı olduğundan, gelir dağılımına ilişkin makro- ekonomik hedefler açısından, sermayedarlar işçi sınıfının bir bölümünün daha yüksek alım gücüne sahip olmasında bir terslik görmediler. Başka deyişle, yeni ekonomik modelin bir bileşeni olarak ortaya çıkan yasama reformizmi, sanayi burjuvazisinin kabullenici bir tavırla yaklaştığı işçi hareketinin, eskisine oranla daha güçlü hale gelmesine elvermiştir. İthal ikameci sanayileşme, Fordizm dengelerini yansıtıp bazı işçileri modern sanayi ürünlerinin tüketicisi haline dönüştürdü.

Bu dönem de, geçici bir emek- sermaye mutabakatının sağlandığı söylenebilirse de merkezde işçi aristokrasilerinin oluşumu adına, kuzey ve güney arasındaki çelişkiler derinleşmeye başladı. İşçi sınıfının bölünmüşlüğü ve bu bölünmüşlüğün bir ucunda görece daha yüksek sosyal ve ekonomik haklara sahip bir işçi sınıfının olması ve bu refah içindeki sınıfın kendi sermayedarları ile uzlaşması tarihsel bir olgu iken dünyanın sadece belli bir bölgesinde ve sınırlı bir nüfusu kapsayan bu ilişkiler tüm dünyaya ve tüm tarihsel dönemlere genellendirilmeye çalışıldı. 1970’li yıllarla birlikte Çevrede ithal ikamesine dayanan kalkınma, kitlelerin artan yoksullaşması, sınırlı sanayileşme, bölgesel eşitsizlikler, ekonomiyi sürdüremeyecek ölçekte dış borçlanma ile sonuçlandı .

Merkezin 1970’lerde içine girdiği karlılık krizi, işçi sınıfının talepleri ile kapitalist birikimin birbiriyle çatışmadığı hatta uzlaştığı yolundaki projenin de iflas ettiğini göstermiş oldu. 1970’lerle birlikte Avrupa’ da garanti altına alınmış bulunan refah sarsılmaya , emek sermaye mutabakatı yıpranmaya başladı. Yine 1970’li yıllar kapitalizmin bütünsel olarak içine girdiği krize karşı yeniden yapılanmayı sağlayacak makro ve mikro ölçekte yeni mekanizmaları hayata geçirdiği yıllar olmuştur. Tüm bu uygulamalar ise kapitalizmin tarihsel olarak sürekli başvurduğu ideolojik çerçeve yani liberalizm ekseninde uygulamaya geçirilmiştir.

Neo- liberallere göre ; ekonomi ancak kendi içsel dinamikleri ile yani dışarıdan hiçbir müdahale olmaksızın daha rasyonel ve etkin sonuçlar doğurabilir. Bu hem gelişmiş kapitalist ülkeler hem de azgelişmiş ülkeler için geçerli olan genel bir ilkedir. Dolayısıyla neo-liberal görüş her türlü devlet müdahalesinden uzak bir piyasayı savunur. Oysa bugün yaşanan devletin aradan çekilmesi değil sermaye lehine işlevlerini yeniden tanımlamasıdır. Bunu 1990’ ların başlarından itibaren devletin piyasa yanlısı ekonomik reformlara gitmesi gerektiğini vurgulayan Dünya Bankası çok iyi ifade etmiştir.

Neo- Liberaller ekonomik küreselleşmenin işlevselliğini demokrasi ile eşgüdümlü değerlendirmektedirler. Örneğin; Hayek , bütün partilerin pazar ekonomisi üzerinde uzlaşmaları gerektiğini söyleyerek demokrasiyi piyasanın işlerliğine indirgiyor. Küreselleşme ideologlarının temel iddiası, küreselleşme yoluyla kuzey ve güney arasındaki temel çelişkilerin giderileceği ve tek bir pazar yoluyla dünya çapında türdeşleşmiş bir ekonomik yapılanmanın gerçekleşeceği yönündedir.

Oysa son dönemde yapılan çalışmalar ( Amin, Emmanuel, Braun ) kapitalizmin dünyaya yayılmasının farklı gelişme düzeylerine sahip bölgeler arasında giderek büyüyen farklara yol açacağı gibi bir ortak görüşe sahiptirler. Küreselleşme ideolojisinin en militan savunucuları bile kaynak, değer, işlem ve yararların eşitsiz dağılımının gelecekte de süreceğinin farkındadırlar. Dünya Bankası bunu açıkça kabul etmektedir, 1995 yılı raporunda; ‘Ülkeler arasında olduğu kadar farklı bölgeler arasında da olan eşitsizlik , dünya ekonomisinin hatırı sayılır bir karakteristiği olmaya devam etmektedir’, ‘Gelecek yıllarda zenginlerle yoksullar arasındaki eşitsizliğin daha da artması yoksulluğun şiddetlenmesi çok muhtemeldir’ vurgusu yer almaktadır.

Söylenenin tam aksine küreselleşen sadece sermayedir ve son yirmi yıllık göstergeler eşitliğin ve toplumsal adaletin değil, emekçiler açısından bir eşitsizliğin ve adaletsizliğin göstergeleridir. 1978’de gelişmiş ülkelerde kişi başına gelir ortalaması 8500- 9000 dolara yakınken gelişmekte olan ülkelerde ( bu en yoksullara dahil değil ) 1500 dolar civarındaydı. Oysa 1990’lara gelindiğinde gelişmişler için rakam 23000 doları geçmesine rağmen diğerlerin de 2500 dolar civarında kalıyor. Dünya nüfusunun en yüksek % 20’ si dünya zenginliğinin %85’ ine sahipken en düşük % 20 ise dünya zenginliğinin % 1.4’ü kadar küçük bir pay alıyor.

Dünya ölçeğinde en zengin % 20’lik nüfus diliminin dünya geliri içindeki payı 1960 ile 1991 arasında % 70’den % 85’e çıkmıştır. Daha sı dünyanın en zengin 358 kişisinin servetleri toplamı dünya nüfusunun en yoksul % 45’lik bölümünün yani 2,3 milyar insanın toplam yıllık gelirine denk düşmektedir. Bu konuda BM Kalkınma Programının 1996 tarihli Beşeri Gelişmeler Dünya raporu yeterince veri sunmaktadır. 1997 Le Monde’ a konuşan BM Kalkınma Programı yöneticisi: ‘ Eğer mevcut eğilim devam ederse, sanayileşmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki ekonomik farklılık eşitsiz olma aşamasından gayri insani aşamaya geçecek’ diyor.

Merkezin 1970’lerde içine girdiği karlılık krizi , beraberinde krize karşı yeniden yapılanmayı sağlayacak farklı mekanizmaların geliştirilmesine neden olurken yeniden yapılanma sürecinde, sermayenin 1940’lardan itibaren başlayan uluslararasılaşması süreci özel bir önem kazanmaya başladı. Çokuluslu şirketler sermayenin uluslararasılaşması sürecinde özel bir önem kazanırken, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu sermayenin hegemonik konumuna uygun olarak yeni dinamikleri için gerekli altyapıyı hazırlayacak ekonomi politikaların üretildiği uluslararası kurumlar olarak sürecin başlıca aktörleri konumuna geldiler.

Dünya piyasası olgusunun azgelişmiş ülkeler için formüle edilmesi ise İhracata Yönelik Sanayileşme ekseninde gerçekleştirildi. Bu ise Dünya Piyasası ile bütünleşme ve rekabet edebilme adına, azgelişmiş ülkelerde ucuz emeği gündeme getirdi. Özellikle Uzak Asya da oluşturulan Serbest Ticaret Bölgeleri ve Dünya Fabrikaları her türlü emek sömürüsü ile uluslararası sermayenin hizmetine sunuldu. Az gelişmiş ülkeler, uluslararası sermaye için ‘ucuz emek cenneti’ ne dönüştü. Yapısal uyum ve istikrar politikaları ile azgelişmiş ülke ekonomilerinin hızla liberalizasyonu yaşanırken bu tür programlar genellikle yüksek işsizlik, sosyo - ekonomik eşitsizlik ve yoksullukla sonuçlandı.

Bugün yaşanan gerçeklik, gelir ve servet dağılımında, yaşam standartlarında var olan uçurumların büyümesi her düzeyde kutuplaşmanın artması, kitlelerin, ulusların, bölgelerin, kıtaların marjinalleşmesi, gelişmiş kapitalist ülkelerde bile yoksulluğun sosyal bir afet halini almaya başlaması dünya ölçeğinde gelir eşitsizliğinin dayanılmaz boyutlara gelmesidir. Emekçilerin yüzlerce yıllık mücadeleleri sonucu ele geçirdiği haklardan ve kazanımlardan hızlı bir geriye dönüştür. İş güvencesi kurumunun ortadan kalkması, emek piyasasının bölünmesi, istihdam koşullarının daralması ve yaygınlaşan işsizlik, varolan istihdam koşullarının enformel sektörde yoğunluk kazanması , emek örgütlerinin güç kaybı, reel ücretlerdeki düşüş, esneklik, esnek üretim sistemleri gibi emeğin ve üretimin yeni örgütlenme biçimleri ile işgücü piyasasına hakim olan deregulasyon ve özelleştirme politikaları sürecin emekçiler açısından ne anlama geldiğinin göstergelerinden birkaçıdır. Devletin küçülmesi gerektiği tartışmalarının ardında gerçekleşen ise devletin sosyal yönünün küçülmesidir, sosyal güvenlik sisteminin sonlanmasıdır. Bu da sosyal hak ve hizmetlerden geriye dönüştür.

Karşı Strateji Tartışmaları :

Yukarıda sözü edilen tartışmalar da ki amaç, küreselleşme diye bir olgunun olmadığını kanıtlamak değil gerçekte bu olgunun eğilimini ve göreli konumunu doğru değerlendirebilmektir. Buraya kadar anlatılanlar, küreselleşmenin gerçekte sermayenin küreselleşmesi anlamına geldiğini göstermektedir. Sermayenin ve piyasanın küreselleşmesi ise, sermayenin var olan iktidarını pekiştiren bir olgu olmaktadır. Sermaye bugünkü hareket serbestisi ile hem ulusal devletlerin sosyal politikalarının getirdiği ek maliyetlerden, hem de emeğin pazarlık gücünden kaçabilme olanağı bulmakta, bunlar karşısında özgürleşmektedir. Bu ise her türlü kamusal politikadan geriye dönüşü ifade etmektedir.

Geleneksel olarak sosyal politika, birbirini tamamlayan iki stratejiye sahip olmuştur. Bunlardan ilki sosyal adaletin gerçekleştirilmesi yönünde sosyal hak ve hizmetlerin geliştirilmesi, diğeri sosyal düzenin oluşturularak korunmasıdır. Günümüzde bu amaçlardan ilki piyasa düzenine havale edilmiştir, ikinci amaç ise devletin baskı aygıtlarının dolaysız müdahale alanını oluşturmaktadır.

Neo- liberal strateji, bir yandan sermayenin çıkarını toplumun çıkarına genelleştirmektedir. Bu ise toplumun çıkarlarının sermayenin çıkarlarına indirgenmesi anlamına gelmektedir. Diğer yandan yaratılan sonucun toplumsal maliyeti sermayenin alanından çıkartılarak kamusal alana havale edilmektedir.

O halde sermayenin çıkarını toplumsal çıkardan bağımsızlaştırmak ve emek yanlısı politikaların ve emek yanlısı taleplerin iktidara taşınmasını sağlamak gerekecektir. Bu ise kuşkusuz demokratikleşme sürecini gerektirmektedir. Sendikal düzeyde, örgütlenmeye güç katacak değişimler ise kaçınılmaz görünmektedir. Bu konuda özellikle Latin Amerika ve Güney Afrika deneyimleri yol göstericidir.

Küresel anlamda karşıt strateji ise sermayenin küreselleşmesine karşı emeğin küreselleşmesidir. Emeğin küreselleşen sermaye karşısında kendi ideolojisini oluşturması ve bunu savunacak bir güce ulaşması gereklidir. Bu noktada emek örgütlerinin dayanışması etkili sendikal stratejiler geliştirme ve tüm emekçileri içine alan örgütlenme yapılarının geliştirebilmeleri son derece önem taşımaktadır. Evrensel bir demokrasi ve evrensel bir sosyal adaletin sağlanmasıdır. Küreselleşen sermayeyi küreselleşen bir ekonomi içine almak ve bu ekonominin de küresel çıkarları dikkate alacak demokratik bir işleyiş içinde çalışmasını sağlamak önemli görünmektedir.

KAYNAKLAR

Beşeli, Mehmet ‘ İşçi Sınıfı ve Sendikacılık Hareketinde Uluslararası ‘Yeni’ Eğilimler’1997

Türk- İş Yıllığı, 1990’ların Bilançosu( Değerlendirme Yazıları) s. 87- 115.

Ercan, Fuat ( 1997) ‘ Kalkınma(dan) Yapısal Uyuma, küreselleşmeden Marjinalleşmeye Afrika’

Özgür Üniversite Forumu- Küreselleşme, Cilt 1, Sayı 1, s.90- 118

Koray, Meryem (1995) ‘Esneklik ya da Emek Piyasasının Küreselleşmesi’ 1995- 1996

Petrol- İş Yıllığı, s. 747-772.

Oyan, Oğuz (1997) ‘Küreselleşme Paradoksu: Söylenceden Gerçeklere’ 1997 Türk- İş Yıllığı,

1990’ların Bilançosu( Değerlendirme Yazıları) s. 9- 19

Özuğurlu, Metin (1997) ‘Sosyal Politika’ da Yeni Strateji Arayışları’ Çalışma Ortamı, Ocak-

Şubat 1997 sayı:30

Vilas, Carlos. M.(1997) ‘ Küreselleşmeye Dair altı Yanlış Görüş’ Özgür Üniversite Forumu-

Küreselleşme, Cilt 1, Sayı 1, s. 54- 80


 

 

 

 


 


 

 

 

Sitemizin Yazarları