SOSYAL HİZMET MESLEĞİ

 


KÜRESELLEŞEN DÜNYADA KURTLAR SOFRASINDA SOSYAL HİZMETLE DANS…

Aziz ŞEKER / Sosyal Hizmet Uzmanı

Sitemiz Editörü 
shuaziz@gmail.com

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   

 “…bir yandan Batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş halkları milletlerarası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç dünya işçilerince kavrandığı gün, burjuvazinin gücü sona erecektir.”


Mustafa Kemal / 22 Ekim 1922 -bir mektup-


Sosyal devleti değil, artık onun yıkımından sonraki süreci hararetle tartışır haldeyiz. Bunu da yalnızca duyumsayabilen, fark edebilenler tartışabiliyor. Çünkü bu yetkinlik insan türü içerisinde yalnızca onlara ait. Tartışmanın nedeni ise yüzü dışında ruhunu değişmeyen sömürü esprisi… Yeni yüzüyle yüzyılları kapsayan küreselleşme olgusu. Şuh ve bir o kadar evrensellik adına yerelleştirici bir süreç. Elbette bir dönem ulusallığı baş tacı edinmiş olan kapitalizmin yaşadığımız yüzyılda yerelliği tanrı kılmasıyla ilişki bir sorunsal. Hayale âşık olmak gibi bir şey. Ve daha baştan söyleyelim ki, küreselleşme, kavram olarak emperyalizmin yerine geçmiştir ve bu terminolojik değişim, aynı olgulara iki farklı biçimde bakmak anlamına gelmektedir.1


Bugünkü dünyaya egemen ideolojinin kibirle öne sürdüğü ‘küreselleşme’ tezi sistemin içkin emperyalist doğasının otoritesini kuracağı yeni bir yoldan başka bir şey değildir. Bu anlamda, ‘küreselleşme’nin lanetli emperyalizm sözcüğü için bir yumuşatma olduğu söylenebilir.2 Özde, küreselleşme, eski bir süreci tarif eden yeni bir sözcüktür: Aslen beş yüzyıl önce başlayan Avrupa sömürgecilik dönemiyle beraber küresel ekonominin bütünleşmeye başlaması. Ancak, bu süreç son çeyrek yüzyılda bilgisayar teknolojisindeki patlama, ticari engellerin kaldırılması ve çokuluslu şirketlerin politik ve ekonomik güçlerinin artmasıyla hız kazanmıştır.3

Küreselleşme sermayenin bütünlüğü adına bir “etnikleştirme” projesidir de. Denilebilir ki, içinde yaşadığımız zaman diliminde hiçbir toplumsal sorun düşünülemez ki kendisini giderek yoğun bir biçimde çerçeveleyen küreselleşme olgusundan bağımsız bir biçimde ele alınıp incelenebilsin. Ancak, küreselleşme günümüzün bir gerçekliği olmakla birlikte, biliyoruz ki; onun insanlık tarihinin daha önceki dönemlerinde de ortaya atılmış bir özlem, hatta bir gerçeklik olduğudur.4

Küreselleşme ile sunulan kültürel pratik olan postmodernizm ise emperyalizmin ekonomik politik ilişkilerinin bir yansımasıdır. İktisadi akışın odak kılındığı sivil toplumun inşasından tutun da mekâna, hatta günlük diyet menülerine, gazinolara, psikososyal sağaltım departmanlarına, kullanılan prezervatif türlerine, hatta iç çamaşır çeşitlerine, aşk sözcüklerine, yürek kirlenmelerine, çocuk bakımına, seri cinayetlere, düşlere, aldatmalara dek yayılan, yansıyan ve değiştiren bir özellikler dizisine sahiptir. Koşulları yönlendiren ve akla ilk çırpıda neden olarak gelen IMF, Dünya Bankası gibi ekonomik politik kurumlar ise aslında tarih olarak 1930 yıllara damgasını vuran sıkıntıların var ettiği örgütlenmeler olmalarına rağmen ne var ki, yüzyılımızda da felaket gemileri olmayı sürdürmektedirler. Dünya gelişmiş ülkelerin dünyasıdır. Daha doğrusu zengin şirketlerin dünyasıdır. Yeryüzünde artık finans kapitalin acımasız diktatörlüğü hüküm sürüyor…

Küreselleşmenin pervasız bir hâl almasında elbette “sosyal” içerikli projelerin anlamını yitirmesi bir ölçüde yeni anlatısızlık da etkili olmuştur. Akla sosyalizmin çöküşü de gelebilir. Bazı gerçeklikleri unutmadan, bu altı çizilen üst anlatıyı da hakkıyla kavramak gerekiyor. Marx 150 yıl önce, ‘bir hayalet -sosyalizm ya da komünizm hayaleti- Avrupa’ya musallat oluyor’ diye yazmıştı. Fakat bu görüş varlığını Marx’ın düşündüğünden farklı nedenlerle devam ettirmektedir. Varlıklarını yitirmekle beraber sosyalizmi ve komünizmi yakamızdan silkip atamadık. Sosyalizme ve komünizme özgü değerleri ve idealleri elimizin tersiyle bir çırpıda kenara atamayız. Çünkü bu değerlerden ve ideallerden bazıları iyi bir yaşam için toplumsal ve ekonomik gelişmenin yaratılmasının temel öğelerini teşkil etmektedir.5 Bakın Batı’nın yukarı ve yumuşak siyasal rejimlerine büyük oranda Keynes’in hayaletini andırır sözü edilen düşünce sistematiğinin yansımalarını görürsünüz.

Öte yandan büyüyen işsizler ordusunun, enformal sektör çalışanlarının, marjinalize olanların, artan şehirli sefaletinin kızgın aktörleri olarak giderek her şeyi zorladıkları da ortada. Bu zorlayışın alacağı biçimleri, taşıdığı potansiyelleri önceden kestirmek zor olmakla birlikte, milyonlar için İslam’ın ve Pentecostalizm’in şimdilik en etkin ideolojik cazibe merkezlerini oluşturduğunu teslim etmek durumundayız. Sol’un dağınıklığı, toparlanamayışı sürdükçe bu gidişattın değişmesini de beklememek gerekiyor.6 Tarihsel bir anımsatma yapmak yerinde olacaktır: tarihsel bir sistem olarak kapitalizm bakımından dikkati çeken, eşitsiz değiş tokuşun hangi yolla gizlenebildiğidir; gerçekten de gizleme öylesine iyi yapılmıştır ki sistemin açık muhalifleri bile mekanizmanın işleyişini örten perdeyi sistemli bir biçimde kaldırmaya ancak beş yüz yıl sonra başlayabilmiştir.7

Evet, küreselleşme birçok toplumsal kategorinin durumuyla oynadı. Yalnızca toplumsal sorunların varlık alanında bir oynama değil, demokrasiden ulus devlete ondan yoksulluğa birçok sosyal olguya yaklaşımda türlü değişiklikleri beraberinde getirdi… Örgütlenmiş sosyal hizmetler ise, yalnızca halkla ilişkiler rolü oynar bir konuma getirildi. Günümüz dünyasında toplumsal sorunlara karşı çözümler üretilmiyor. Uluslararası güçler yerel sorunların çözümünü kendi lehlerine olacak şekilde belirleyebiliyor. Ancak bu güçlere karşı biçimlenen en iyimser mücadele biçimiyse örgütlü emekçi kitlesinden geçiyor. Kimileyin ulus devletin bekçiliği de bu kitleden geçiyor denebilir. Emekçi sınıfının siyasaya egemenliği sosyal hizmet anlatısına da kesinlikle yansıyacaktır. Aksi halde küreselleşme yani neo emperyalizmle geleneksel politika araçları giderek felce uğramakta; siyasi iktidarlar ulusal düzlemde sosyal ve ekonomik politikaları hayata geçirme çabasından vazgeçmektedirler.8 Bunu kaçınılmaz bir süreç olarak algılamak belki de emperyalizmin ekmeğine yağ sürmekle eştir diyebiliriz. Ki, azgelişmişler için dış destek talebi hep bir tavizler geleneğiyle eştir.

İşçi sınıflarının kazanılmış haklarını yok etmek, sosyal güvenlik ve istihdamı koruma sistemlerini parçalamak, yoksulluk ücretlerine dönmek, üretici sistemlerine taşeron statüsü yükleyerek, görece sanayileşmiş ülkelerin fırsatlarını sınırlandırırken, belli çevre ülkelerini hammadde sağlayıcıları olarak modası geçmiş statülerine döndürmek ve gezegenin kaynaklarının çar çur edilmesini hızlandırmak: İşte bugünkü egemen güçlerin programı budur.9 Ve, son 30-40 yıl, dünyanın ‘adil’ olarak algılanmasına çok az katkıda bulunmuştur. Aksine, refah ve yaşam kalitesi göstergelerinin neredeyse tamamı artan eşitsizliğe ve, gerçekten de, hem küresel düzeyde ve hem de ayrı ayrı toplumsal / siyasal birimlerin neredeyse tamamında dolu dizgin bir kutuplaşmaya işaret ediyor: bir taraftaki hızlı zenginleşme, öteki taraftaki hızlı yoksullaşmayı daha dayanılmaz ve zalim kıldı.10 Hal böyle olunca mevcut sömürü düzeninin savunmasını yapanlar, inandırıcı olmalarının olanaksızlığını görmüş olmalılar ki artık, onda herhangi bir erdemin veya üstün değerin barındığını ileri sürmekten vazgeçmişlerdir. Yapabildikleri tek şey, kamusal ve sosyal olan ne varsa kötülemekten ve böylece alternatifsiz olduklarını iddia etmekten ibarettir. Başlıca iddiaları, kamusal olan her şeyin bireysel vurguna zemin hazırlamaktan başka bir işlev görmesinin mümkün olmadığıdır.11 Keynes haklıydı belki de kumarhane kapitalizmi (casino capitalism) derken. Şimdilerde o görkemli kumarhanede kurulan sofrada kurtlarla sosyal hizmet kuzusu arsız bir dansa tutuşmuş. Eyvah ki! Eyvah! Yıkılası Dünya…

Yaşanan bütün acılar ve çözümsüzlük diye dayatılanlar; bizleri insanlık ailesi için şu değerde birleşme gerekliliğine itiyor; maddi üretim potansiyelinin büyümesi ve iktisadi bağımsızlığın yanı sıra, toplumun bütün kesimlerinin refah artışının da sağlaması gerekir. Kalkınmanın nihai amacı toplumsal refahtır.12

Başka bir açıdan sosyal mimar Üçüncü Yol’un akıl babası Anthony Giddens’in ileri sürmüş olduğu sosyal devlet yerine pozitif bir refah toplumu bağlamında hizmet gören sosyal yatırımcı devleti koymalıyız, alternatifini de görmezden gelmemek gerekiyor.13 Bunun ne değin realite bulacağını ise tarih gösterecektir. Şu da bilinmelidir ki, 19. Yüzyıl kapitalizmi, geniş yığınları proleterleştirmiş; emeğinden başka satacak şeyleri olmayanların oluşturduğu bir işçi sınıfının doğuşuna ortam hazırlamıştı. Öyle görünüyor ki yeni bir binyılın eşiğinde boy vermekte olan kumarhane kapitalizmi, insanlara emeklerini dahi satmak olanağı tanımayan bir dünya sunmaktadır.14

Radikalizmi içermeyen, bu çevrende bir dünya için Üçüncü Yol denenebilir mi? Ya da başka bir dünya mümkün mü? Ancak, bugün insanın, bir gazete açıp da merkezileşmiş iktidarın yarattığı sorunların yüzlerce örneğini okumaması mümkün değil: Gelişmiş ve gelişmekte olan dünyadaki halkların çoğu için daha düşük yaşam standartları; dünya çapında artan işsizlik; ölümcül bulaşıcı hastalıklar; kitlesel çevre tahribatı ve doğal kaynak kıtlığı; giderek artan siyasi kaos; ve umut ve iyimserlik yerine geleceğe yönelik küresel bir umutsuzluk duygusu tam gaz gidiyor…15

Ama biz eğer cinayet cinayettir diyorsak, dünya bu kadar bolluk içindeyken başka insanların yoksulluk ve açlıktan ölmesine seyirci kalmak da rezilce ve kesinlikle kabul edilmeyecek bir durumdur. Dünyanın yarısı için hayatın koşulları zaten şiddet içermiyor mu? Eğer tedavi edilebilir hastalıklar yüzünden her gün bin çocuk ölüyorsa, Angola’da olduğu gibi tüm çocukların üçte biri beş yaşına girmeden ölüyorsa, buna çocuklara ve ailelerine karşı şiddet denmez mi? Eğer çevre kirliliği ve toprak verimliliğinin azalması insanların geçim kapılarını kapatıyorsa, doğaya karşı kullanılan şiddet, ekmeklerini o doğadan çıkartan insanlara karşı da kullanılmış olmuyor mu? Afrika’daki AIDS hastalarının daha normal bir yaşamlarının olmasını sağlayacak ilaçlar varken yavaş yavaş ölmeleri onlara karşı şiddet kullanıldığı anlamına gelmiyor mu? Günde 12 saat ağır işlerde çalıştırılan, tüm sosyal güvencelerden yoksun kadın ve çocuklara karşı şiddet kullanıldığı doğru değil mi? Örnekler saymakla bitmez.16

Bu nedenle Başka Bir Dünya Mümkün, bu dünya düzeni muhakkak insan hakları ve uluslararası hukuk kuralları etrafında oluşmalı, hiç kuşkusuz bölüşüm ve paylaşım ekonomilerini yeniden gündeme getirmeli ve bunun evrensel ölçekte nasıl temellendirilebileceğini sorgulamalıdır. Bu, yeni dünya düzeninin moral değil etik değerler üstüne inşa edilmesi anlamına gelecektir.17 Sosyal hizmet de payına düzeni kesinlikle alacaktır.

Ne ki, yaşadığımız bu dünyada nefes alınabilecek bir dünya inşa etmek hiçte kolay görünmüyor… Sosyal hizmet düşüncesi de bu yolunu şaşırmış dünyada ya önüne sunulan eşitsizleştirici iktidar örüntüsünü onaylayarak yok oluşunun altına imza atacak ya da kendi olanaklarını insanlık ailesinin refahı için artıracağı bir sistem anlayışının antrenörlüğünü yapacaktır. Küreselleşen finans kapitalin iteklediği toplumsal sorunlara ancak bu şekilde baskın bir karşı koyuş sergileyebilir.

Ve sona doğru gelirken; görev temelinde Wallerstein’in hepimiz için ileri sürdüklerini anımsamakta da yarar var; gerçekliği eleştirel ve ayık bir kafayla analiz etmekle ilgili entelektüel görev, bugün öncelik vermemiz gereken değerlerin neler olduğuna karar vermekle ilgili ahlaki görev ve dünyanın, kapitalist dünya sistemimizin şu anki kaotik yapısal krizinden çıkıp, mevcut sistemden gözle görülür ölçüde daha kötü değil de gözle görülür ölçüde daha iyi olacak farklı bir dünya sistemine geçmesi olasılığına derhal nasıl katkıda bulunabileceğimize karar vermekle ilgili siyasi görev.18

Görevlerimiz bizi bekliyor gibi…

DİPNOTLAR

Boratav, Korkut: “Emperyalizm mi? Küreselleşme mi?” (Küreselleşme. Der: E.Ahmet TONAK) İmge yay. Ankara, 2004, s. 21-33
Amin, Samir: Kapitalizmin Hayaleti. Çev. Cengiz Algan. Sarmal Yay. İstanbul, 1999, s. 47
Ellwood, Wayne: Küreselleşmeyi Anlama Kılavuzu. Çev. Betül Dilan Genç. Metis Yay. İstanbul, 2003, s. 13
Işıklı, Alpaslan: Kumarhane Kapitalizmi. Otopsi Yay. İstanbul, 2002, s. 34-35
Giddens, Anthony: Üçüncü Yol. Çev. Mehmet Özay. Birey Yay. İstanbul, 2000, s.13
Tonak, Ahmet: Küreselleşme. (Küreselleşme. Der: E.Ahmet TONAK) İmge Yay. Ankara, 2004, s. 10-11
Wallerstein, Immanuel: Tarihsel Kapitalizm. Çev. Nemciye Alpay. Metis yay. İstanbul, 2002, s.27
Boratav, Korkut: “Emperyaliz mi? Küreselleşme mi?” (Küreselleşme. Der: E.Ahmet TONAK) İmge Yay. Ankara, 2004, s. 21-33
Amin, Samir: A.g.e., 1999:9
Bauman, Zygmunt: Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları. Çev. İsmail Türkmen. Ayrıntı Yay. İstanbul, 1997, s. 82
Işıklı, Alpaslan: A.g.e., 2002: 9
Somel, Cem: “Bağımlılık Kuramı ve Güney Kore Deneyimi” Cem Somel. (Küreselleşme. Der: E.Ahmet TONAK) İmge Yay. Ankara, 2004, s. 69-114
Giddens, Anthony: A.g.e., 2000:131
Işıklı, Alpaslan: A.g.e., 2002:118
Wallach, L. Sforza, M: DTÖ: Kimin Ticaret Örgütü. Çev. Deniz Aytaş. Metis Yay. İstanbul, 2002,s. 12
George, Susan: Başka Bir Dünya Mümkün. Çev. Ali Tonak. Metis Yay. İstanbul, 2005, s. 199
Kahraman, H.Bülent: ABD Bu 11 Eylül’ü Çok Sevdi. Agora kitaplığı. İstanbul, 2006, s. 7-8
Wallerstein, Immanuel: Amerikan Gücünün Gerileyişi. Çev. Tuncay Birkan. Metis yay. İstanbul, 2004, s. 16


©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org