SOSYOLOJİ
(Toplum Bilimi )


KÜRESELLEŞMENİN BARBAR DOĞASI

SHU.Aziz ŞEKER  ve Sosyolog Gökhan KURT
shuaziz@gmail.com
 

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   

 Küreselleşme, günümüz dünyasında en çok tartışılan sosyo ekonomik olguların başında gelmektedir. Eşitsizleştiren ve bunu derinleştiren küreselleşme olgusu hakkında belirtilmesi gereken ilk şey, onun kavram olarak yeni olmasına karşın içeriğinin yeni bir şey olmadığı gerçeğidir. Öyle ki, düşün adamları 20. yüzyılın son yıllarını karakterize eden sosyo-ekonomiye siyasal ve kültürel değişim ve dönüşümleri tanımlamada farklı yollar işlemiştir. Ancak 20. yüzyılın son yıllarını adlandırmada tanımlamada düşünürlerce öne çıkarılan ana kavram, kuşkusuz ki küreselleşme olmuştur (Kızılçelik, 2001: 1).

Düşün adamlarınca küreselleşme kavramı üzerinde halen ortak bir tanıma ve anlayışı birlikteliğine ulaşıldığı söylenemez. Günümüzde herkesin dilinden düşmeyen küreselleşmenin özellikle anlamına tam olarak uygun kullanılmasa da içeriğine ilişkin argümanlar ileri sürülmesine ve bizatihi kendisi bir sorunsal olarak tartışılmasına karşın neliği netleşmemiştir. Çünkü küreselleşme ile birlikte aynı zamanda, yenidünya düzeni, postmodernizm, yerelleşme ve neo-liberalizm gibi anlayışlar entelektüel alanda tartışılmaya başlanmıştır (Kızılçelik, 2001: 3). Ve bu tartışmalar değil mi ki, dünyayı algılamaya çalışmamızın gerekçesi?

Küreselleşme son çeyrek yüzyılın en gözde konularından birini oluşturmakta, akademik ve siyasi çevrelerde çeşitli boyutlarıyla tartışılmaktadır. Kimi yazarlar küreselleşmeyi çok daha önce başlayan bir sürecin devamı olarak algılarken, kimi yazarlarca geçmişten farklı, özellikle son çeyrek yüzyılda enformasyon teknolojileriyle öne çıkan bir süreç olduğu belirtilmektedir.

Bazıları küreselleşmenin tamamıyla bir mit olduğunu ya da çoğunlukla uzun-süreli yönelimlerin bir devamı olduğunu ileri sürmektedirler. Söz konusu bu kişiler için, küreselleşme yeni liberallerin bir icadıdır. Diğer kutupta ise, küreselleşmenin sadece gerçek değil, aynı zamanda son derece yaygınlık kazandığını söyleyen yazarlar ve politika-üreticileri bulunmaktadır (Giddens, 2000: 40).

Bu farklılık sol eğilimli araştırmacılar için emperyalizmin farklılaşmış bir 'mutant' versiyonu, sağ eğilimli araştırmacılar için ise liberal bir cennet modeli olarak özellikle 1990'ların ikinci yarısından itibaren tartışmalarda yerini almıştır (Karadeli, 2005: 4).

Yine küreselleşmenin doğasına ilişkin farklı görüşler ileri sürülmektedir. Wallerstein'a göre, 1990'lar küreselleşme söyleminin sağanağı altında geçti. Neredeyse herkes şu anda ve ilk kez bir küreselleşme çağında olduğumuzu söylüyor. Küreselleşme her şeyi değiştirmiştir: Devletlerin egemenliği gerilemiş, herkesin piyasa kurallarına direnme yeteneği yok olmuş, kültürel özerklik imkânımız neredeyse hükümsüzleşmiş ve bütün kimliklerimizin istikrarı ciddi biçimde sorgulanıyor olmuş. Bu farazi küreselleşme durumu kimilerince övülürken, kimilerince hayıflanacak bir şey olarak görülmüştür (2004: 47).

Dünya çapında toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması olarak küreselleşme, sadece ya da öncelikle ülkelerin ekonomik açıdan karşılıklı bağımlılıkları anlamına gelmemekte, fakat içinde yaşadığımız dönemde zamanın ve mekanın dönüşümü ile ilgili bir kavramdır. Ekonomik olsun ya da olmasın uzakta meydana gelen hadiseler bizleri önceki dönemlere göre daha doğrudan ve anında etkilemektedir. Öte yandan bireyler olarak kararlar etkileri bakımından küresel etkiye sahiptirler. Örneğin, sağlık amacıyla bireylerin uyguladıkları diyetler, belki de dünyanın öteki ucunda geçimini gıda üreticisi olarak temin eden insanları etkilemektedir (Giddens, 2000: 42).

Kongar'a göre, küreselleşmenin çok kısa olarak iki kaynağı var. İletişim-bilişim devrimi ve Sovyetlerin çökmesi, soğuk savaşın bitmesi. Küreselleşme üç ayaklı bir olay: Siyasal olarak Birleşik Amerika'nın dünya liderliği ve dünya jandarmalığı. Ekonomik olarak uluslararası sermayenin egemenliği. Kültürel olarak iki kolu var, tekdüze bir tüketim kültürünün empoze edilmesi ve kültür farklılığı olan her gruba ayrı siyasal özerklik verilmesi eğilimidir ( 2003: 29).

Küreselleşme, malların, hizmetlerin, paranın, teknolojinin, fikirlerin, enformasyonun, kültürün ve halkların hızlı ve sürekli bir biçimde sınır ötesine çıkışı şeklinde tanımlanmaktadır. Küreselleşme bir dizi ekonomik, politik, teknolojik ve toplumsal bileşiminden doğan bir süreç olarak da kavranabilir.

Tüm bu tanımlamalara karşın küreselleşmenin tarihine bakıldığında, küreselleşme eski bir süreci tarif eden yeni bir olgudur. Kürerselleşme olgusunun tarihselliğine ilişkin geniş bir literatür bulunmaktadır. Bu literatürü irdelemeden önce belirtilmesi gereken nokta, küreselleşme retoriği üzerindeki vurgunun esasen kapitalist ekonomik sistemin kendisi olduğudur. Dolayısıyla küreselleşme, özde tarihsel bir sistem olarak kapitalizmin, modern ekonomi-politiğidir.

Kapitalist ekonomik sistem, yani modernlik "yapısal olarak küreselleştiricidir" (Giddens, 1998: 66). Yine, bu kapitalist ekonomik sistem her şeyin metalaşması yoluyla sonsuz sermaye biriktirilmesi önceliğine dayanan bir sistemdir (Wallerstein, 1999: 20). Bu nedenle kapitalizmi anlamak ve onun üzerinde konuşmak, yaşadığımız çağın gerçekliğinin anlaşılmasında oldukça önemlidir. Bugün, kapitalizmin ördüğü ve biçimlendirdiği bir dünyada yaşıyoruz o nedenle, kapitalizmin doğru tahlil edilmesi gerekir (Kızılçelik, 2004a: 145).

20. yüzyılın sonlarına doğru en çok tartışılan kavram olan küreselleşme yeni bir şey değildir. Aslında küreselleşmeden bahsettiğimizde genellikle kast edilen süreçler aslında hiç de yeni değil, yaklaşık beş yüz yıldır vardır (Wallerstein, 2004: 47). Amin'e göre, küreselleşmenin (globalleşme) kendisi beş yüzyıl önce Amerika'nın keşfiyle başlayıp Aydınlanma Çağı'nın evrenselliğinde devam ettiği için pek yeni bir şey değildir (1993: 11). Elwood'a göre, ise küreselleşme aslen beş yüzyıl önce başlayan Avrupa sömürgecilik dönemiyle beraber küresel ekonominin bütünleşmeye başlamasıdır. Ancak, bu süreç son çeyrek yüzyılda bilgisayar teknolojisindeki patlama, ticari engellerin kaldırılması ve çok uluslu şirketlerin politik ve ekonomik güçlerin artmasıyla hız kazanmıştır (2003: 13).

Ve kapitalizm, yaklaşık 500 yıl önceki başlangıcından bu yana küresel bir olgu olarak canlılığını sürdürmektedir (George, 2005: 24).

Şaylan'a göre, kapitalizmin tarih sahnesine çıktığı andan itibaren küresel bir özellik taşıdığı söylenebilmektedir. Bir bakıma küreselleşmenin 15. yüzyılın sonunda dünyayı dolaşmayı başaran Vasco da Gama ile başladığını söylemek yanlış olmayacaktır. Kapitalizmin kendini yeniden üretebilmesinin koşulu olan sermaye birikimi için bir taraftan ticaretin diğer taraftan da para hacminin sürekli gelişmesi gerekmektedir. Bu nedenle, kapitalizm başlangıçtan itibaren küreseldir ( 2003: 37).

Tarihsel bağlamda küreselleşme, Batı dünyasının sosyal, ekonomik, politik ve kültürel temelleri olan kapitalizmin ve emperyalizmin yeni adıdır. Küreselleşme, kapitalizmle yaşıttır ve onunla eş anlamlıdır; dolayısıyla iddia edilenlerin tersine yeni bir süreç değildir. Küreselleşme, 16. yüzyılda temellenen, ancak 19. yüzyılda dünya toplumlarına önemli ölçüde nüfuz eden kapitalizmin, günümüzde yer küreyi kaplaması ve dünyanın tamamına yayılmasıdır (Kızılçelik, 2004b: 51). Görülüyor ki, küreselleşme, emperyalizmin yerine geçen bir kavramdır, emperyalizmin yeni adıdır (Boratav, 2004: 28). Küreselleşme emperyalizmin yeni ideolojisidir ve gücünü esasen alternatifsizliği iddiasından almaktadır.

Küreselleşme, daha çok ekonomik alanda ön plana çıkmıştır. Küreselleşme, kökünden de anlaşılabileceği gibi genellikle ekonomi ve dünyayı içine alan ekonomi ile ilgili bağlantılar şeklinde anlaşılmaktadır (Giddens, 2000: 41). Bu yüzden küreselleşmenin dinamikleri, kapitalizm dinamikleriyle özdeştir.

Kuşkusuz, kapitalizm, her şeyden önce, tarihsel bir toplumsal sistemdir (Wallerstein, 2002: 11). Temel iktisadi amacı veya yasası sınırsız sermaye birikimi olan kapitalizmin zamanla ve mekânla sınırlı olduğunun bilinmesi de gerekir.

Tarihsel sistemin doğuşunun 15. yüzyılın sonları Avrupa'sında yer aldığı, 19. yüzyılın sonlarına doğru tüm yerküreyi kaplayacak şekilde mekân içinde de genişlediği, bugün hâlâ tüm yerküreyi kaplamakta olduğu bir gerçekliktir. Wallerstein'in bildirdiği üzere, kapitalist bir dünya dünya-sistemi, uzun 16. yüzyıldan itibaren bu yana var olagelmiştir. İlk olarak yalnızca yerkürenin bir bölümünde, öncelikle Avrupa'nın çoğu bölgesinde yaratıldı. Nihayetinde, içsel bir dinamikle genişledi ve tedrici olarak yerkürenin başka bölgelerini kendi yapısına dahil etti. Modern dünya-sistemi coğrafi bakımından ancak, 19. yüzyılın son yarısında küresel hale geldi ve ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında, yerkürenin iç tarafları ve daha uzak bölgeleri fiilen entegre etti ( 2001: 19).

Dünya tarihi sömürünün de tarihidir. Barbarca savaşların, köleliğin, emek sermaye çelişkisinin, açlıktan ölümlerin, türlü oligarşilerin, terörün, sosyal eşitsizliklerin de tarihidir, Dünya halklarının yazgısı…

Emperyalizmin yeni adı olarak küreselleşme, Kristof Kolomb'un Amerika macerası yerli halktan ve topraktan mümkün olduğu kadar servet koparma kararlılığı açısından önemli olmakla beraber, daha da önemlisi 450 yıllık Avrupa sömürgeciliğine kapıyı açan bir dönüm noktası olmasıydı. Günümüzün küresel ekonomisinin temellerini atan işte bu yüzyıllar süren sömürgecilik çağıydı (Elwood, 2003: 14).







Bu durumu Marx: Amerika'da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu Hint Adalarının ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması, Afrika'nın, kara-deri ticaretinin av alanı haline getirilmesi kapitalist üretim çağının pembe renkli şafak işaretleriydi (Aktaran: Kızılçelik, 2004b: 138-139) şeklinde de tarif etmiştir.

Batı'nın hegemonyası olarak kapitalist küreselleşme ise gerçekleri gizlemek amacıyla ortaya atılmış bir kavramdır ve kapitalizmin içine girmiş olduğu yeni bir aşamayı / süreci ifade etmektedir. Son 25 yıl içerisinde dünyada kapitalist sistemin yeni bir inşa sürecine girdiği doğrudur. İşte bu inşanın belli başlı ayakları bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Doğu Avrupa'da ve Rusya'da kapitalizme geçilmesidir ki bu değişim bizzat komünistlerin eliyle yapılmıştır. İkincisi: Kamu iktisadi teşekküllerin özelleştirilerek serbest pazarın yaratılmasıdır. Sonuncu ve en önemlisi ise III. Dünya ülkelerinin yeniden kolonileştirilmesi; yeni sömürgecilik ilişkileridir (Kagarlitski, 2005: 6).

Özde anlatılmak istenen 20. Yüzyıl'ın sonlarına doğru yeni dünya düzeni olarak sunulan ve aslında yeni olmayan emperyalizmin ad değiştirerek küreselleşme kavramı ile ifade edilmesidir. Buna bir ölçüde neo emperyalizmin vahşi çağı da denebilir.

Küreselleşme, en genel anlamıyla, Batı'nın doymak bilmez ekonomik çıkarına yönelik düzen inşa eden bir süreçtir. Küreselleşmenin, "üç kutuplu" / "üçlü"; yani Amerika, Japonya ve Batı Avrupa'nın çıkarına yönelik bir dünya düzeni kurduğunu söyleyen Amin'e göre, yeni küreselleşmenin karakteristik özelliği, şimdiye dek eşi görülmemiş "üç kutuplu" karşılıklı iç içe geçmedir. (ABD, Japonya ve AT arasında): Bu, salt merkezler arasında, ticari değişimin yoğunlaşmasında değil aynı zamanda ve özellikle karşılıklı sermaye nüfuzunda kendini göstermektedir (Amin, 1993: 23).

Büyük Ortadoğu Projesini düşündüğümüzde küreselleşmeyi özellikle Amerika'nın hegemonyası olarak değerlendirmek de mümkündür. Bu süreçte Amerika askeri üstünlüğünden dolayı tartışmasız bir süper güç olmanın yanı sıra günümüzde de "acımasız bir dünya polisi" (Ragin ve Chirot, 1999: 278) gibi davranmaktadır. Ortadoğu halklarından Irak bu dünya polisinin ilk hapishanesi olma özelliğine şimdiden kavuşturulmuştur.

ABD'yi 1945'le 1990 arasında tutan şey SSCB'nin varlığından doğan askeri çift kutupluluktu, bugün ABD'nin kavuşmakta olduğu konum daha önce –Hitler'in rüyaları hariç- hiç kimseye nasip olmamıştır: dünyanın askeri hakimliği (Amin, 2000: 87).

SSCS dönemi antikomünizm yeşil kuşak sevdası; 21. Yüzyıl'da küresel biçimlemenin de etkisiyle reel anlamda ılımlı İslam rötuşu almıştır.

Soğuk Savaş'ın bitimi ile beraber artık "tarihin sonu" ilan edilmişti. Öyle ki, insanlığın ulaşacağı son nokta belirlendi ve alternatifsiz bir yeni dünya düzeni ideolojisi ilan edildi. Aslında "'YDD' ABD bunun üzerini örtmeye çabalasa da, dünyayı yeniden şekillendirme ve paylaşma amaçlı emperyal bir projedir. 'Küreselleşme' ise bunun koşullarını sağlayacak ideolojik bir açılımdır. 'Küreselleşme'yle hedeflenen, emperyalist sermayenin önünde hiçbir engel çıkarılmaksızın, dünyanın her yerinde istediği biçimde hareket edebilme koşullarının yaratılmasıdır. Bilgi ve iletişim teknolojisi de bu akışın teknik alt yapısını hazırlamıştır" (Parmaksız, 2004: 25). Ya da 'bilimişim devrimi'…

Küreselleşme, dünya toplumları içinde en güçlü, güçlü olduğu için de uluslararası arenada söz sahibi olan Amerika'nın egemenliğindeki bir süreç, yani Amerikanlaşmadır (Kızılçelik, 2002: 250). Amerika'nın bu hakimiyeti özellikle neoliberal politikaların tüm dünyaya ve küresel kurumları (IMF, Dünya Bankası, DTÖ) aracılığıyla yapmaktadır. Bu sürecin en büyük sosyal acısını ve sosyal sonuçlarını endüstri devrimi gibi temel dönüşümlerden geçememiş tarım/feodal/geleneksel toplumlar çekmektedir.

Neoliberal küreselleşme son 20 yıldır dünya sistemi içindeki en güçlü aktörlerin yaptığı tercihlerin bariz sonuçlarından başka bir şey değildir. ABD'nin bu dünya görüşünün önde gelen temsilci olması nedeniyle bu tercihler Washington mutabakatı (Washington Consensus, kısaca wc) adı altında özetleniyor (George, 2005: 28). Günümüze damgasını vuran bu dolarizasyon süreci ve Amerikanlaşma somut bir gerçeklik olan dünya sistemini belirlemektedir.

Amerika bu sonuca ulaşmak için dünyayı çoğunlukla ekonomik ve askeri hakimiyeti ile şekillendirmektedir. Amerika çokuluslu şirketleri ve kurumları (IMF, DB, DTÖ) aracılığıyla dünyayı yönetmektedir. Küreselleşme, Amerika'nın kültürel, politik, sosyal ve ekonomik ürün modelleri ile donanmıştır. Nitekim küreselleşmenin önemli kültürel öğeleri örneğin, Pepsi, Coca-Cola, Mc Donald's, CNN ve MTV Amerikalıdır (Kızılçelik, 2002: 269).

Küreselleşme, çok boyutlu bir süreçtir. Sürecin siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutları vardır.

Küreselleşmenin siyasal boyutuna baktığımızda, temel görüngü uluslararası ilişkilerde ve dünya ekonomisinde zaman zaman devletlerden daha çok etkiye sahip yeni aktörlerin ortaya çıkışıdır. Çokuluslu şirketler, hükümet dışı örgütler, medya kartelleri, araştırma ve düşünce (think-thank) kuruluşları, hatta bazı devletlerin yıllık GSMH'sından daha fazla servet sahibi olan bireyler uluslararası sistemin yeni aktörleri olarak ön plana çıkmışlardır. Özellikle çokuluslu şirketler, dünya sistemini ulus devletlerden sonra ortaya çıkmasına rağmen günümüz uluslararası sistemi etkileyen ve yönlendiren aktörlerin başında gelmektedir.

Küreselleşmenin siyasi boyutunda özellikle "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesi yerine "egemenlik kayıtsız şartsız uluslararası sermayenindir" ilkesi egemen kılınmak istenmektedir (Işıklı, 2002a: 37). Yani uluslararası pazar güçlerine kayıtsız şartsız teslimiyet olarak özetlemek mümkündür. Bu bağlamda küreselleşme ulus-devletlerin işlevlerini yok etmeye yönelik, gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkeler üzerinde sömürüsünün yeni adı görülmektedir (Kocacık, 2001: 193).

Kapitalist küreselleşme sonucunda ulus aşırı şirketlerin tahakkümü ve hegemonyası ulus devletleri yıpratmıştır. Küresel sistemde iktidar, ulus aşırı kapitalist sınıfın yanı sıra ulus aşırı bir biçimde yönlendirilmiş devlet yöneticileri ve Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Trilater Komisyonu ve Dünya Ekonomi Formu gibi kamusal ve özel ulus-aşırı kurumların kadroları gibi, ulusaşırılaşmış gruplar ve tabakalarda yoğunlaşmıştır. Bizler yeni bir tarihsel bloğun ortaya çıkışında kendini dışa vuran, global ölçekte ulus aşırı sermayenin hegemonyası üzerine temellenmiş, belirlemekte olan bir ulus aşırı hegemonyaya tanılık ediyoruz (Robinson, 2005: 164).

Günümüzü şirketler yüzyılı olarak değerlendirebiliriz. Özel şirketler ulus-devletlerden daha güçlüdürler. Örneğin, BM kalkınma programı (UNDP) 1999 insani kalkınma raporunda artık birçok küresel şirketin ulus devletlerden daha fazla ekonomik güce sahip olduğu belirtiliyor. Bugün dünyadaki en büyük 100 ekonomiden 50'si ülke değil, çokuluslu şirket. Mitsubishi, Suudi Arabistan'dan; General Motors Yunanistan'dan, Norveç'ten veya Güney Afrika'dan daha büyük. En büyük 200 şirketin toplam yıllık gelirleri dünya nüfusunun % 80'inin yaşadığı 182 ülkeninkinden daha fazladır (Elwood, 2003: 51).

Küreselleşme süreci ile birlikte siyasal alanda büyük değişim ve dönüşümler meydana gelmiştir. Artık Dünyanın gerçek sahipleri, siyasal iktidarı görünüşte ellerinde tutanlar değil; mali piyasaları denetleyenler, artık, dünya çapında medya grupları, iletişim oto yolları, enformatik sanayiler ve genetik teknolojiler… Dünyanın gerçek hükümeti ve belli başlı aktörleri de şunlarıdır: Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, yani NATO olmuştur (Tanilli, 2002: 413).

Tanilli, küreselleşme ile sömürgeciliğin halkların bağımsızlıklarını umursamadan gezegenin en ücra köşelerine kadar yayıldığını belirtmiştir. Ona göre, bunun kapitalist ekonomide ikinci bir devrim olduğu açıktır. Söz konusu olan ve dünya, tıpkı XV. ve XVII. Yüzyıldaki coğrafi keşifleri ve sömürgeleştirme gibi yeni bir fetih çağına tanıklık ediyor. Ne var ki, o yüzyıllardaki yayılışların başta gelen aktörleri devletler olduğu halde, bu kez dünyaya egemen olmak isteyenler, özel büyük sanayi ve maliye girişimleri ve gruplarıdır. Gezegenimizin sahipleri hiçbir zaman bu denli az sayıda ve bu kadar güçlü olmamıştır. Bu gruplar –Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Japonya olmak üzere- bir üçlü topluluğun içindedirler. Ve onların yarısı Birleşik Devletlerde mevzilenmiştir. Böylece olgu, aslında bir Amerikan olgusudur (Tanilli, 2002: 119).

Küreselleşme ile dayatılan neoliberal politikalar sonucunda ulus devletlerin önemini azaltmıştır. Bu, günümüzde bariz görülen bir değişimdir. Sermaye hareketliliği, devletlerin tam istihdam politikaları izleme ya da şirketlerin işleyişine belirli düzenlemeler getirme güçlerinin altını oydu. Uluslararası kuruluşlar ve anlaşmalar giderek artan şekilde çevreyle ilgili ve sosyal amaçlı korumayı kısıtladı. Neoliberal ideoloji, hükümetin ne yapması gerektiği ve neyi başarabileceğine dair fikirleri yeniden şekillendirdi (Brecher ve diğerleri, 2002: 22).

Küreselleşmenin ulus-devletler üzerinde etkisine karşın Ulusal, eyalet düzeyinde ve yerel hükümetlerin ekonomilerini yönetme gücü kısıtlanmıştır. Tüm bu değişim ve dönüşümlere rağmen ulus-devlet fenomenin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Daha fazla özgürlük, serbestlik talebi, devletin küçültülmesi, özelleştirilmesi gibi söylemlerine koşul olarak ulus-devletten vazgeçilmez. Çünkü, ulus aşırı şirketler güçlü devlet kurumları, özellikle de merkez alanlarda, güçlü devlet kurumları olmadan faaliyet yürütemezler, güvenliklerini sağlayamazlar, nispi tekeller oluşturamazlar ve rekabet edemezler. Güçlü devlet yapılarını; kapitalizmin garantisi, yaşam alanı ve büyük kârların elde edilmesinde vazgeçilmez öneme sahip unsurlarıdır. Güçlü devlet yapıları olmaksızın, sermayenin sonsuz birikimi mümkün değildir (Özcan, 2002: 11).

Kuşkusuz yeni küreselleşme ekonominin ulusal devletlerce yönetiminin verimliliğini aşındırdı. Gene de ulusal devletlerin varlığını ortadan kaldıramaz (Amin, 1999: 52).

Giddens'e göre, egemenlik artık ya hep ya hiç konusu yapılmamaktadır. Aksine, bununla birlikte, ulus-devlet henüz varlığını sürdürmektedir ve bütünüyle ele alındığında, ulus-devlet yönetiminin etki sahası küreselleşme geliştikçe küçüleceğine genişleme göstermektedir (2000: 44).

Küreselleşmenin siyasi boyutunda ulus-devletler bağlamında belirtilmesi gereken nokta, insan hakları, özgürlükler, uluslararası güvenlik konularında ulusal ve uluslararası düzeyde ulus-devlete büyük görevler düşmese de bu görevlerin uluslararası kuruluşlara düştüğü açıktır. Bu bağlamda Kongar'a göre, küreselleşme, en azından sözde de kalsa, insan hakları kavramını ve demokrasi anlayışını yaygınlaştırıcı bir etki yaratmaktadır (2003: 33). Günümüzde göze çarpan uluslararası sivil toplum örgütlerinin (insan hakları, çevreye tüketici hakları) gücü yadsınamaz. Öte yandan küreselleşme ile birlikte artan terörizm olaylarını da unutmamak gerekir.

Küreselleşmenin üzerinde en çok durulan bir başka boyutu ise ekonomiktir. Küreselleşmenin dinamiği, esas olarak, neoliberal politikalara dayanır. Küreselleşmenin ekonomik boyutunda göze çarpan en önemli nokta, neoliberal politikalar sonucu eşitsiz ve adaletsiz bir dünyanın oluşturulmasıdır. "Neoliberal anlayış 19. yüzyılda Büyük Britanya İmparatorluğu ve diğer emperyalist devletlerin bir yandan kendi ülkelerinde kapitalizmi, öte yandan sömürgeleştirmeyi meşrulaştırmak üzere kullandıkları piyasa rekabeti ve serbest ticaret ideolojisine dayanan klasik liberalizmin, günümüzün küresel kapitalist düzenin gereksinimlerine uyarlanmış biçimidir" (Şensever, 2003: 16). Neoliberal ekonomik düzeni, tüm sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamın sermayenin çıkarlarına tabi kılınması olarak tanımlayabiliriz.

Neoliberal ideoloji, "piyasaların verimli bir şekilde çalıştığını ve piyasalara yapılan devlet müdahalesinin hemen her zaman kötü olduğunu öne sürer. Politikalar düzlemindeki sonuçları -özelleştirme, deregülasyon, açık pazarlara denk bütçe, deflasyonalist kemer sıkma politikaları ve sosyal devletin ortadan kaldırması- dünyanın her yanındaki hükümetlerce kabul edildi ya da hükümetlerce dayatıldı" (Brecher ve diğerleri, 2002: 21-22).

Amin, tarihsel bir sistem olan kapitalist dünya ekonomisi, büyük tekelleri vasıtasıyla sermayenin belirli ellerde yoğunlaşmasına ve merkezleşmesine dayanan eşitlikçi olmayan bir sistem kurmuştur. Sermayenin yoğunlaştığı ve merkezileştiği ülkeler, yani merkez ülkeler teknoloji, finans ve medya tekelleri gibi çeşitli tekeller sayesinde dünya ölçeğinde hiçbir zaman olmadığı ölçüde gelir dağılımı eşitsizliğini ve hiyerarşisini derinleştirmiş, çevre ülke sanayilerini bir çeşit taşeron konumuna indirgemiş ve önemsizleştirmiştir (Kızılçelik, 2004b: 20).

Tarihsel bir toplumsal sistem olan kapitalizm hakkında Wallerstein'in görüşleri daha kapsayıcıdır: Modern dünya sisteminin, kapitalist dünya ekonomisinin gerçekliği, hiyerarşik, eşitsiz, kutuplaştırıcı bir sistem olmasıdır: siyasi yapısı da bazı devletlerin öbürlerinden bariz biçimde daha güçlü olduğu bir devletlerarası sisteme dayanır (2004: 119). Sonsuz sermaye birikimi sürecine yardım noktasında, daha güçlü devletler sürekli olarak daha zayıf devletlere kendi iradelerini mümkün olduğu ölçüde dayatırlar. Buna emperyalizm denir. Buna güçsüzün ölümü denir!

 Küreselleşme sürecinin en önemli süreçlerinden biri olan sermayenin yapısı, akışı da değişmiştir. İçerik, sömürü denkleminde aynı kalmak koşuluyla biçimde şuh oynamalar olmuştur. Küreselleşmeyle birlikte sermaye akışları hızlanmış, gümrük engelleri ve kısıtlamaları kaldırılmış, ticaret ve serbest müdahalelerin yoğunlaşmasıyla paradan para kazanma yani havadan kazanç önemli hale gelmiştir. Keynes'in yıllar öncesinden işaret etmiş olduğu ve 'Casino Capitalizm' (kumarhane kapitalizmi) olarak nitelendirdiği bu durum, günümüzün reddedilemez ve belirleyici bir gerçekliği haline gelmiş bulunuyor. Kumarhane kapitalizmin temel özelliği, spekülatif kazançların giderek ağırlıklı bir yer kazanmasıdır ve bugün de görünen bundan başkası değildir (Işıklı, 2002a: 115).

Kumarhane kapitalizminde üretmeyen, iş alanları yaratmayan, ama sınırsız kâr elde etme olanağına kavuşmuş bulunan bir sermaye türü ortaya çıkmıştır. Faiz, repo, borsa oyunları, döviz ticareti gibi değişik kılıklarda ortaya çıkan faaliyetlerin ürünü olan bu sermaye türünün ortak özelliği spekülatif olma özelliğidir. Yani insansızlığıdır!

Küresel kumarhane hakkında düşünür Chomsky ise şu rakamları vermektedir: 1971'de uluslararası mübadele içindeki sermayenin % 90'ının kaynağı reel ekonomiydi. % 10'u ise spekülasyon kaynaklıydı. Bu gün ise kapitalin % 95'inin spekülasyon kaynaklı olduğu tahmin ediliyor. Kalan pek küçük bir oran reel ekonomiden geliyor (Robert ve Zarachowicz, 2003: 50). Söz konusu olan sanayi kapitalizmi değildir artık, söz konusu olan finans kapitalin kayganlığıdır.

Elwood'a göre: son otuz yılın en büyük ve tehlikeli değişimi küresel finans alanında yaşandı. Şirketler birbiri ardı sıra yabancı sermaye yatırımlarının önündeki engelleri azalttıkça, dünya çapında döviz işlemleri hacminde bir patlama oldu. Günlük ortalama döviz ticareti 1980'de toplam 80 milyar dolar değerindeyken bugün küresel döviz piyasalarında günde 1,5 trilyon doların el değiştirdiği tahmin edilmektedir (2003: 67). Öyle ki, bu paranın sadece yüzde biri yeni zenginliklerin yaratılmasına ayrılmıştır, geri kalanı ise spekülatif niteliktedir (Tanilli, 2002: 396).

Küreselleşme, ekonomik bakımından dünyada daha büyük eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Küreselleşme ile hem ulusal hem de uluslararası boyutta bir eşitsizlik yaratılmıştır. Günümüzde toplumsal eşitsizliklerin temel kaynağı küresel korsanlardır!

Neoliberal politikalar sonucu üretimin esnekleştirilmesi ve sermaye akışlarının hızlanması ile küresel kumarhanede bahisler artmaktadır. İlginçtir ki, küresel kumarhanede kaybedenler genelde gelişmekte olan ülkelerdir. Oysa bu ülkelerdeki krizlerin ana nedeni de spekülatif sermaye hareketleridir. Bu krizlerin bariz örneklerinin toplumsal sonuçlarını Güneydoğu Asya, Rusya, Arjantin ve Türkiye'de gün içinde yapacağımız sosyal gözlemlerde de görebilmekteyiz.

Küreselleşmenin diğer önemli boyutu ise toplumsal boyutudur. Küreselleşmenin toplumsal boyutunda göze çarpan ve en çok eleştirilen yönü eşitsiz ve adaletsiz bir dünya meydana getirmesidir. Küreselleşmenin ekonomik boyutu daha fazla ön plana çıkmasına rağmen sosyal koruma sistemleri ihmal edilmiştir. Küreselleşme süreci ile zengin daha zengin olurken yoksul daha fazla yoksullaşmıştır. Doğası gereği küresel kapitalizm tarihsel olarak kutuplaştırıcı bir sürece sahiptir. Kutuplaşma şu ya da bu durumun özel ve somut koşullarının sonucu değil, dünya çapında birikim yasasının bir sonucudur (Amin, 2000: 8).

Dizginlenemeyen piyasa ekonomisi nedeniyle günümüzde toplumsal kesimler arasında derin eşitsizlikler ortaya çıkmıştır. Dünya üzerinde veya bir ülke içinde insanlardan % 20'si toplam gelirin % 80'ini alırken, geriye kalan % 80'inin sadece kalan % 20'yi paylaşmak durumunda olduğunu görüyoruz. Birleşmiş Milletler'e bağlı kuruluşlar tarafından ülkelerin içindeki ve ülkeler arasındaki eşitsizliklerin tavana vurduğu sonucuna varan sayısız araştırma yayımlanmıştır. Uluslararası Çalışma Örgütü'ne (ILO) göre dünya nüfusunun yarısı, daha doğrusu 3 milyar insan yoksulluk içinde yaşamakta ve dünyanın en zengin % 20'si ile en yoksul % 20'si arasındaki oran son 40 yıl içinde ikiye katlanmış durumdadır (George, 2005: 35)

Küreselleşmenin yol açtığı eşitsizlikler de derinleşiyor. Dünyanın en zengin ülkesi olan Birleşik Devletlerde 60 milyondan fazla yoksul var; önde gelen bir ticaret gücü olan Avrupa Birliği'nde ise 40 milyondan fazla. Birleşik Devletlerde nüfusun yüzde biri, ülke zenginliğinin yüzde 39'una sahip ve dünya çapında bir gerçektir, dolar milyarderi en zengin 358 kişinin serveti en yoksul insanların yüzde 45'inin yıllık gelirinden fazladır ki, o yoksullar da 2,6 milyarlık bir kitledir (Tanilli, 2002: 397).

Küreselleşmenin önemli sonuçlarından bir diğeri dünyanın artık yaşanılmaz bir yer olduğudur. Görülüyor ki, küreselleşme dünyada adil ve insani bir düzen değil, tam tersine adaletsizliklerin, eşitsizliklerin, krizlerin, belirsizliklerin, risklerin ve kaosların başat olduğu bir düzene kaynaklık ediyor. Küreselleşme, kriz sisteminden, belirsizlik dünyasından, risk düzeninden ve kaos imparatorluğundan başka bir şey değildir (Kızılçelik, 2004b: 31).

Kapitalist ekonomik sistem, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başında inanılmaz ve gittikçe hızlanan büyümesi kontrolden çıkmış ve her yere yayılan kanserli dokular yaratmış gibidir adeta (Wallerstein, 2004: 45).

Küreselleşme ile bir yandan üretim, teknoloji, bilgi, siyaset küreselleşirken bir yandan da toplumların sorunları küreselleşmiştir. Toplumsal düzeyde emekçilerin sömürülmesi yoğunlaşmış "yeni kölelik" durumu söz konusu olmuştur. Ücretlerde gerilemeler gözlenmekte, çocuk istihdamı artmakta, işten çıkarmalar yoğunlaşmakta, işsizlik sorunu yapısallaşmakta, sosyal huzursuzluklar ve şiddet artmaktadır. Dünya toplumu bir açmazlar toplumu olmuştur.

Küreselleşmenin bir başka boyutu ise kültüreldir. Küreselleşmenin kültürel boyutunda gözlemlenen en somut gerçeklik, geleneksel kültürlerin muhafazasının artık imkânsız hale gelmesidir. Küreselleşme ile kültürel yapılarda değişiklikler meydana gelmiştir. Küreselleşme aslında kültürel homojenleşmeye yol açmıştır. Ulusal kimlikler parçalanmanın eşiğine gelmiştir.

Küreselleşme, tüm dünyada çeşitlilik gösteren yerel ve yerli cemaatlerin ekonomik tabanının altını da oymuştur. Birkaç ülke hariç ve şirketçe yönlendirilen küresel medyanın artan hakimiyeti, daha çok çeşitliliğe değil, ulus ötesi şirketlerin hakimiyetindeki küreselleşmenin giderek tek tipleşen kültürüne yol açmıştır (Brecher ve diğerleri, 2002: 22-23).

Küreselleşme ile tekdüze tüketim kültürünün bütün dünyaya yayıldığını görüyoruz. Yani bütün insanlar aynı gazozu içmekte, aynı köfteyi yemekte, aynı ayakkabıyı ve aynı pantolonu giymektedir (Kongar, 2003: 27). Örneğin, Coca-Cola, Pepsi Cola; McDonald's, Burger King; Lewis, Wrangler; Nike, Adidas vs. Bu popüler kültür kaynaklı tüketim kalıpları dünyanın her yanında geniş kitleleri etkilemektedir.

İster New York sokaklarında olsun ister Nairobi, Pekin ya da Buenos Aires, Sivas, Tunceli olsun küreselleşme tamamen homojen bir ticari kültür yaratmış durumdadır. Parıltılı, klimalı alışveriş merkezlerini birbirinden ayırt etmek olanaksızdır. Fast-food lokantalar yerel damak zevkini çok az aldıran, yüksek karbonhidratlı aynı yiyecekleri satmaktadır. Gençler aynı meşrubatları aynı sigaraları içmekte, aynı markaların giysi ve ayakkabılarını giymekte, aynı bilgisayar oyunlarıyla oynamakta, aynı Hollywood filmlerini izlemekte ve Batı kaynaklı aynı müziği dinlemektedirler (Elwood, 2003: 50). Bu bakımdan denilebilir ki küresel kitle kültürü Batı merkezlidir ve daima İngilizce konuşur (Hall, 1998: 49).

Küresel tüketim kültürü her bir ülkenin kendi ulusal kültürünü çökertmeye yöneliktir. Küreselleşmenin kültürel dinamiği konumundaki tüketim kültürü insanları tüketici olarak görmeyi ve onları sürekli olarak aldatmayı sürdürmektedir. Tüketim kültüründe tek tipleştirme, sıradanlaştırma, standartlaştırma ve monotonlaştırma doruk safhaya çıkmıştır (Kızılçelik, 2004b: 61).

Son tahlilde küreselleşme, emperyalizmin maskelenmiş yüzüdür ve dünya halklarının refahına karşıdır!

Küreselleşme Karşıtı Hareketlerle Devam edecek

KÜRESELLEŞME KARŞITI HAREKETLER

Küreselleşme süreci ile birlikte dünya sisteminde eşi benzeri görülmemiş ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel bir takım değişiklikler meydana gelmiştir. Özellikle, küreselleşme süreci ile tüm dünya toplumlarında derin bir eşitsizlik ve adaletsizliğin ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu olumsuz toplumsal sonuçlara karşı yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde tepkiler ve küresel muhalefet hareketleri de gündeme gelmiştir. Son yıllarda tüm toplumlarda, küreselleşmeye karşı örgütlenmeler, eylemler ve protestolar organize edilmektedir. Biz de bu bölümde, küreselleşmeye karşı oluşan bu hareketlerin nedenlerini, tarihsel gelişimlerini, örgütlenme yapılanmalarını, aktörlerinin genel taleplerini, sorunlarını ve geleceğini inceleyeceğiz.
20. yüzyılın son çeyrek yarısında dünya-sisteminde önemli değişiklikler olmuştur. Özellikle SSCB’nin dağılması ve soğuk savaşımın bitmesiyle kimi düşünürlerce “tarihin sonu” ilan edilmiştir. Küresel kapitalist sistem, alternatifsiz bir sistem olarak tüm dünya toplumlarının zihinlerine kazınmaya çalışılmıştır. Bu yıllarda toplumsal eşitsizlikleri besleyen neoliberal politikalar tüm acımasızlığı ile uygulanmıştır. Küreselleştirici merkezler olan egemen güçlerce yürütülen neoliberal politikalara uyulursa ve uygulanırsa insanlığın sonsuz mutluluğa ve huzura kavuşacağı vaat edilmiştir. Tüm dünya toplumlarının kapitalist sistemin nimetlerinden faydalanacakları söylenmiştir. Bu sosyo-ekonomik vaatlere rağmen sonuçların böyle olmadığı gün gibi ortadadır. Ne var ki, küreselleşmenin sonuçlarının insanlığa getirdiği yıkımlardan sonra küreselleşme ideolojisi sorgulanmaya başlanmıştır. Bunu hem küreselleşme taraftarları hem de karşıtları farklı şekillerde dile getirmişlerdir.

Öyle ki, küreselleşme sürecinin birtakım olumsuzluklara kaynaklık ettiği uygulayanlar tarafından da zaman zaman itiraf edilmiştir. Örneğin, Şubat 2000’de görevinden ayrılan Dünya Bankası eski baş ekonomisti ve kıdemli başkan yardımcısı Joseph Stigtiz’in 10 Ocak 2000 tarihinde yaptığı bir söyleşide, altını çizdiği şu cümle IMF politikalarının kimler tarafından ve hangi amaçlarla hayata geçirildiğine ışık tutmaktadır: Sermaye piyasalarının serbestleşmesi, sadece halklara yükseleceği vaad edilen refahı getirmekle kalmamış, aynı zamanda yaşanan finansal krizler üzerinden işsizliği birkaç katına çıkarmış ve ücretleri % 40’lara varan düzeylerde geriletmiştir. Asya Krizi sırasında bölge ülkelerine dayatılan IMF reçeteleri doğrudan Washington politikaları doğrultusunda belirlenmiş ve sadece düz işçileri hedef almıştır. IMF reçetelerinin tüm ülkelerde uygulanmasını istediği standart cevap ise ‘işgücü piyasalarının esnekleşmesi, ücret düzeylerinin geriletilmesi ve işsizliği artması’ şeklinde olmuştur (Aktaran: Yılmaz, 2000: 15).
21. yüzyılda, 1990’ların egemen tezinin aksine, küreselleşmenin zengini daha zengin yaparken yoksulu daha yoksul konuma ittiği ve yoksul oranın büyüdüğü giderek daha kabul gören bir görüş haline gelmiştir. Dünyaya yön veren merkezler içinde de yeni küresel dünya düzeninin sürdürülemez olduğu yolunda görüşler yükselmeye başlamıştır (Şaylan, 2003: 8).
Küreselleşme taraftarları, küreselleşmenin herkesin yararına olacağını vaat ederken, onun ‘herkesin kesesini dolduracağını da dile getiriyorlardı.’ Özellikle de yeryüzündeki işçilere ve ekonomik gruplara eğer küçülürlerse, devlet müdahalesinden kurtulurlarsa, sosyal hizmetleri ortadan kaldırırlarsa ve genel olarak iktisadi işleyiş daha rekabetçi hale gelirse, küreselleşmenin faydalarından nasiplenecekleri söylendi. En fakir ve en çaresiz olanlara, eğer neoliberal kemer sıkma tedbirlerini kabul ederlerse, yaşam standartlarının yükseleceğini görecekleri masalı anlatıldı. Anlaşmanın kendi paylarına düşen tarafını uyguladılar; ama yukarı küreselleşme karşılığında hiçbir şey vermedi. Bunun yerine küreselleşme eski sorunları daha da ağırlaştırırken, insanlar ve çevre için yeni sorunları yarattı (Brecher, 2002: 23).
Özde, küreselleşme süreci sonucunda en çok Üçüncü Dünya ülkeleri olumsuz etkilenmişlerdir. Küreselleşme, işçilerin, cemaatlerin ve ülkelerin tamamının, hareket halindeki sermayeyi çekmek için iş gücü maliyetlerini sosyal ve çevreyle ilgili harcamaları düşürmeye zorlandığı yıkıcı bir rekabeti desteklemiştir. Çok sayıda ülkenin her biri bunu yaptığında, sonuç korkunç bir ‘sıfır noktasına doğru yarış’ olmuştur (Brecher, 2002: 24).
Bu “sıfır noktasına yarış” hem Batı ülkelerinde hem de Batı dışı toplumlarda görülmüştür. Biliyoruz ki, bunun başlıca nedeni küreselleşme sürecinin temelini oluşturan kapitalist ekonomik sistemdir. Kapitalist ekonomik sistemin doğasını oluşturan her şeyin metalaştırılması ve sonsuz sermaye biriktirme mantığı dünya toplumlarında eşitsizlikleri gün geçtikçe bir uçurum haline getirmiştir. Örneğin, temel beslenme ürünlerinin dünya çapındaki üretimi ihtiyaçların yüzde 110’undan fazlasına ulaştığı halde, her yıl 30 milyon insanın açlıktan ölmesi sürüyor ve 800 milyondan fazla insan da eksik besleniyor. 1960’ta, dünya nüfusunun zenginleri olan yüzde 20, en yoksul yüzde 20’nin gelirinden 30 defa daha yüksek bir gelire sahipken bugün o zenginlerin geliri aynı yoksul yüzdesininkinin 82 katına çıkmıştır. Gezegenimizde 6 milyar insanın hemen hemen 500 milyonu gönenç içinde yaşarken, 5,5 milyarı ihtiyaç içindedir. 1,2 milyardan fazla insanın, yani insanlığın neredeyse dörtte birinin, günlük; giyinmek, barınmak, yer değiştirmek, hastalandığında iyileşmek ve yemek-içmek için harcayabileceği olsa olsa bir doları vardır (Tanilli, 2002: 414).
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programının (UNDP) 2002 İnsani Gelişme Raporu’na göre, dünyanın en zengin % 5’inin geliri en fakir % 5’inin gelirinin 114 katı idi. Amerika’nın sadece en zengin % 10’undan geliri (yaklaşık 27 milyon kişi, dünya nüfusunun % 1’i bile değil) dünyanın en fakir % 43’ünün toplam geliriyle aynı düzeyde. UNDP’ye göre, eğer bu hızla devam edersek dünyada açlığa son vermek için 130 yıl geçmesi gerekecek (George, 2005: 33).
Küreselleşme karşıtı hareketler, işte tarihin bu anında küreselleşme sürecinin yol açmış olduğu sosyal adaletsizlikleri teşhir etmek ve ona karşı mücadele vermek amacıyla yerel ve ulusal düzlemde yaygınlık kazanmışlardır. Wallerstein, sürekli bir sınıf mücadelesi içeren bir sistemde yaşıyoruz. Halkları -ekonomik olarak, siyasi olarak, toplumsal olarak ve hatta şimdilerde demografik olarak- düzenli bir biçimde kutuplara ayıran bir sistemde yaşıyoruz. Irkçılık ve cinselliği en başından beri kendi yapıları içine yerleştirmiş bir sistemde yaşıyoruz. Ve tabii ki bizatihi sistemin meşrutiyetine ve yaşayabilirliğine meydan okumuş olan sistem karşıtı hareketleri yapılandırmış olan bir sistemde yaşıyoruz, demektedir (2004: 44).
Boratav ise, yaşanabilecek alternatif bir dünya öngören bu başkaldırıyı haklı kılan nedenleri şöyle sıralamıştır: Küreselleşme denen olgudan hemen hemen her ülkede yoksulluğun ve emeğin aleyhine, zenginin ve sermayenin lehine sonuçlar verdiği, dünya çapında azgelişmiş ve metropol ülkeler arasındaki farkları daha da açıp derinleştirdiği algılanmaktaydı. DT֒nün çalışma gündemini oluşturan Uruguay anlaşmalarının ve onların uygulanmasının azgelişmiş ülkeler için önem taşıyan her alanda, örneğin, tarım, tekstil, anti-damping uygulamaları, fikri hakları hizmet ticareti ve yatırımlar gibi konuların hepsinde gelişmişlerin lehinde, yoksul ülkelerin aleyhinde sapmalar içerdiği de bütün tarafsız gözlemciler tarafından görülmüştür (2000: 127).
Kuşkusuz küreselleşme insanlığın ürettiği tüm zenginliklerin ve kaynakların çok küçük bir azınlığın çıkarları doğrultusunda adaletsiz ve eşitsiz bir şekilde yeniden dağıtılmasının adıdır. Küresel olarak tanımlanan olgu, aslında kapitalizmin son 500 yılında sürmekte olan, dünya nüfusunun çok büyük bir kısmını dışarıda bırakan sanayileşmiş ülkelerin içine hapsedilmiş bir süreç. Ancak bu sürecin mantığı gereği, sanayileşmiş kapitalist ülkelerin içindeki geniş emekçi ve yoksul halk da paylaşım sürecinin dışına itilerek, küresel kapitalist dünyanın nimetlerinin sınırları olabildiğince küçük tutulmuştur. Bu anlamıyla, beş kıtada birden mücadele eden, milyonları seferber edebilen, ulusal sınırları aşan bir şekilde örgütlenmiş küreselleşme karşıtı hareketlerin, çok daha küresel (Şensever, 2003: 106) olması bir zorunluluktur.
Arrighi ve diğerlerine göre; bir bütün olarak modern dünya-sistemi, giderek daha fazla, hareketlerin alanı bakımından dünya ölçeğinde, kapsamları bakımından da devletler-ötesi bir duruma gelmektedir. Ve böylelikle ulusal arenalar, giderek daha fazla, aslında yalnızca dünya çapında değil, eylemciler tarafından giderek daha sıkı bir biçimde -yaygın kullanılan terimiyle- ‘küresel’ olarak da adlandırılan, mücadele içinde birbirine bağlanmış yerelliklerden oluşan bir hale gelmektedir (2004: 128-129).

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org