Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

KÜRESELLEŞMENİN BARBAR DOĞASI 2

Aziz ŞEKER/Sitemiz yazarı
Sosyolog Gökhan KURT

   Dünya tarihi sömürünün de tarihidir. Barbarca savaşların, köleliğin, emek sermaye çelişkisinin, açlıktan ölümlerin, türlü oligarşilerin, terörün, sosyal eşitsizliklerin de tarihidir, Dünya halklarının yazgısı…

Emperyalizmin yeni adı olarak küreselleşme, Kristof Kolomb'un Amerika macerası yerli halktan ve topraktan mümkün olduğu kadar servet koparma kararlılığı açısından önemli olmakla beraber, daha da önemlisi 450 yıllık Avrupa sömürgeciliğine kapıyı açan bir dönüm noktası olmasıydı. Günümüzün küresel ekonomisinin temellerini atan işte bu yüzyıllar süren sömürgecilik çağıydı (Elwood, 2003: 14).





 
  Bu durumu Marx: Amerika'da altın ve gümüşün bulunması, yerli halkın kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu Hint Adalarının ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlanması, Afrika'nın, kara-deri ticaretinin av alanı haline getirilmesi kapitalist üretim çağının pembe renkli şafak işaretleriydi (Aktaran: Kızılçelik, 2004b: 138-139) şeklinde de tarif etmiştir.

Batı'nın hegemonyası olarak kapitalist küreselleşme ise gerçekleri gizlemek amacıyla ortaya atılmış bir kavramdır ve kapitalizmin içine girmiş olduğu yeni bir aşamayı / süreci ifade etmektedir. Son 25 yıl içerisinde dünyada kapitalist sistemin yeni bir inşa sürecine girdiği doğrudur. İşte bu inşanın belli başlı ayakları bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Doğu Avrupa'da ve Rusya'da kapitalizme geçilmesidir ki bu değişim bizzat komünistlerin eliyle yapılmıştır. İkincisi: Kamu iktisadi teşekküllerin özelleştirilerek serbest pazarın yaratılmasıdır. Sonuncu ve en önemlisi ise III. Dünya ülkelerinin yeniden kolonileştirilmesi; yeni sömürgecilik ilişkileridir (Kagarlitski, 2005: 6).

Özde anlatılmak istenen 20. Yüzyıl'ın sonlarına doğru yeni dünya düzeni olarak sunulan ve aslında yeni olmayan emperyalizmin ad değiştirerek küreselleşme kavramı ile ifade edilmesidir. Buna bir ölçüde neo emperyalizmin vahşi çağı da denebilir.

Küreselleşme, en genel anlamıyla, Batı'nın doymak bilmez ekonomik çıkarına yönelik düzen inşa eden bir süreçtir. Küreselleşmenin, "üç kutuplu" / "üçlü"; yani Amerika, Japonya ve Batı Avrupa'nın çıkarına yönelik bir dünya düzeni kurduğunu söyleyen Amin'e göre, yeni küreselleşmenin karakteristik özelliği, şimdiye dek eşi görülmemiş "üç kutuplu" karşılıklı iç içe geçmedir. (ABD, Japonya ve AT arasında): Bu, salt merkezler arasında, ticari değişimin yoğunlaşmasında değil aynı zamanda ve özellikle karşılıklı sermaye nüfuzunda kendini göstermektedir (Amin, 1993: 23).

Büyük Ortadoğu Projesini düşündüğümüzde küreselleşmeyi özellikle Amerika'nın hegemonyası olarak değerlendirmek de mümkündür. Bu süreçte Amerika askeri üstünlüğünden dolayı tartışmasız bir süper güç olmanın yanı sıra günümüzde de "acımasız bir dünya polisi" (Ragin ve Chirot, 1999: 278) gibi davranmaktadır. Ortadoğu halklarından Irak bu dünya polisinin ilk hapishanesi olma özelliğine şimdiden kavuşturulmuştur.

ABD'yi 1945'le 1990 arasında tutan şey SSCB'nin varlığından doğan askeri çift kutupluluktu, bugün ABD'nin kavuşmakta olduğu konum daha önce –Hitler'in rüyaları hariç- hiç kimseye nasip olmamıştır: dünyanın askeri hakimliği (Amin, 2000: 87).

SSCS dönemi antikomünizm yeşil kuşak sevdası; 21. Yüzyıl'da küresel biçimlemenin de etkisiyle reel anlamda ılımlı İslam rötuşu almıştır.

Soğuk Savaş'ın bitimi ile beraber artık "tarihin sonu" ilan edilmişti. Öyle ki, insanlığın ulaşacağı son nokta belirlendi ve alternatifsiz bir yeni dünya düzeni ideolojisi ilan edildi. Aslında "'YDD' ABD bunun üzerini örtmeye çabalasa da, dünyayı yeniden şekillendirme ve paylaşma amaçlı emperyal bir projedir. 'Küreselleşme' ise bunun koşullarını sağlayacak ideolojik bir açılımdır. 'Küreselleşme'yle hedeflenen, emperyalist sermayenin önünde hiçbir engel çıkarılmaksızın, dünyanın her yerinde istediği biçimde hareket edebilme koşullarının yaratılmasıdır. Bilgi ve iletişim teknolojisi de bu akışın teknik alt yapısını hazırlamıştır" (Parmaksız, 2004: 25). Ya da 'bilimişim devrimi'…

Küreselleşme, dünya toplumları içinde en güçlü, güçlü olduğu için de uluslararası arenada söz sahibi olan Amerika'nın egemenliğindeki bir süreç, yani Amerikanlaşmadır (Kızılçelik, 2002: 250). Amerika'nın bu hakimiyeti özellikle neoliberal politikaların tüm dünyaya ve küresel kurumları (IMF, Dünya Bankası, DTÖ) aracılığıyla yapmaktadır. Bu sürecin en büyük sosyal acısını ve sosyal sonuçlarını endüstri devrimi gibi temel dönüşümlerden geçememiş tarım/feodal/geleneksel toplumlar çekmektedir.

Neoliberal küreselleşme son 20 yıldır dünya sistemi içindeki en güçlü aktörlerin yaptığı tercihlerin bariz sonuçlarından başka bir şey değildir. ABD'nin bu dünya görüşünün önde gelen temsilci olması nedeniyle bu tercihler Washington mutabakatı (Washington Consensus, kısaca wc) adı altında özetleniyor (George, 2005: 28). Günümüze damgasını vuran bu dolarizasyon süreci ve Amerikanlaşma somut bir gerçeklik olan dünya sistemini belirlemektedir.

Amerika bu sonuca ulaşmak için dünyayı çoğunlukla ekonomik ve askeri hakimiyeti ile şekillendirmektedir. Amerika çokuluslu şirketleri ve kurumları (IMF, DB, DTÖ) aracılığıyla dünyayı yönetmektedir. Küreselleşme, Amerika'nın kültürel, politik, sosyal ve ekonomik ürün modelleri ile donanmıştır. Nitekim küreselleşmenin önemli kültürel öğeleri örneğin, Pepsi, Coca-Cola, Mc Donald's, CNN ve MTV Amerikalıdır (Kızılçelik, 2002: 269).

Küreselleşme, çok boyutlu bir süreçtir. Sürecin siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutları vardır.

Küreselleşmenin siyasal boyutuna baktığımızda, temel görüngü uluslararası ilişkilerde ve dünya ekonomisinde zaman zaman devletlerden daha çok etkiye sahip yeni aktörlerin ortaya çıkışıdır. Çokuluslu şirketler, hükümet dışı örgütler, medya kartelleri, araştırma ve düşünce (think-thank) kuruluşları, hatta bazı devletlerin yıllık GSMH'sından daha fazla servet sahibi olan bireyler uluslararası sistemin yeni aktörleri olarak ön plana çıkmışlardır. Özellikle çokuluslu şirketler, dünya sistemini ulus devletlerden sonra ortaya çıkmasına rağmen günümüz uluslararası sistemi etkileyen ve yönlendiren aktörlerin başında gelmektedir.

Küreselleşmenin siyasi boyutunda özellikle "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ilkesi yerine "egemenlik kayıtsız şartsız uluslararası sermayenindir" ilkesi egemen kılınmak istenmektedir (Işıklı, 2002a: 37). Yani uluslararası pazar güçlerine kayıtsız şartsız teslimiyet olarak özetlemek mümkündür. Bu bağlamda küreselleşme ulus-devletlerin işlevlerini yok etmeye yönelik, gelişmiş ülkelerin az gelişmiş ülkeler üzerinde sömürüsünün yeni adı görülmektedir (Kocacık, 2001: 193).

Kapitalist küreselleşme sonucunda ulus aşırı şirketlerin tahakkümü ve hegemonyası ulus devletleri yıpratmıştır. Küresel sistemde iktidar, ulus aşırı kapitalist sınıfın yanı sıra ulus aşırı bir biçimde yönlendirilmiş devlet yöneticileri ve Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Trilater Komisyonu ve Dünya Ekonomi Formu gibi kamusal ve özel ulus-aşırı kurumların kadroları gibi, ulusaşırılaşmış gruplar ve tabakalarda yoğunlaşmıştır. Bizler yeni bir tarihsel bloğun ortaya çıkışında kendini dışa vuran, global ölçekte ulus aşırı sermayenin hegemonyası üzerine temellenmiş, belirlemekte olan bir ulus aşırı hegemonyaya tanılık ediyoruz (Robinson, 2005: 164).

Günümüzü şirketler yüzyılı olarak değerlendirebiliriz. Özel şirketler ulus-devletlerden daha güçlüdürler. Örneğin, BM kalkınma programı (UNDP) 1999 insani kalkınma raporunda artık birçok küresel şirketin ulus devletlerden daha fazla ekonomik güce sahip olduğu belirtiliyor. Bugün dünyadaki en büyük 100 ekonomiden 50'si ülke değil, çokuluslu şirket. Mitsubishi, Suudi Arabistan'dan; General Motors Yunanistan'dan, Norveç'ten veya Güney Afrika'dan daha büyük. En büyük 200 şirketin toplam yıllık gelirleri dünya nüfusunun % 80'inin yaşadığı 182 ülkeninkinden daha fazladır (Elwood, 2003: 51).

Küreselleşme süreci ile birlikte siyasal alanda büyük değişim ve dönüşümler meydana gelmiştir. Artık Dünyanın gerçek sahipleri, siyasal iktidarı görünüşte ellerinde tutanlar değil; mali piyasaları denetleyenler, artık, dünya çapında medya grupları, iletişim oto yolları, enformatik sanayiler ve genetik teknolojiler… Dünyanın gerçek hükümeti ve belli başlı aktörleri de şunlarıdır: Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü, yani NATO olmuştur (Tanilli, 2002: 413).

Tanilli, küreselleşme ile sömürgeciliğin halkların bağımsızlıklarını umursamadan gezegenin en ücra köşelerine kadar yayıldığını belirtmiştir. Ona göre, bunun kapitalist ekonomide ikinci bir devrim olduğu açıktır. Söz konusu olan ve dünya, tıpkı XV. ve XVII. Yüzyıldaki coğrafi keşifleri ve sömürgeleştirme gibi yeni bir fetih çağına tanıklık ediyor. Ne var ki, o yüzyıllardaki yayılışların başta gelen aktörleri devletler olduğu halde, bu kez dünyaya egemen olmak isteyenler, özel büyük sanayi ve maliye girişimleri ve gruplarıdır. Gezegenimizin sahipleri hiçbir zaman bu denli az sayıda ve bu kadar güçlü olmamıştır. Bu gruplar –Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Japonya olmak üzere- bir üçlü topluluğun içindedirler. Ve onların yarısı Birleşik Devletlerde mevzilenmiştir. Böylece olgu, aslında bir Amerikan olgusudur (Tanilli, 2002: 119).

Küreselleşme ile dayatılan neoliberal politikalar sonucunda ulus devletlerin önemini azaltmıştır. Bu, günümüzde bariz görülen bir değişimdir. Sermaye hareketliliği, devletlerin tam istihdam politikaları izleme ya da şirketlerin işleyişine belirli düzenlemeler getirme güçlerinin altını oydu. Uluslararası kuruluşlar ve anlaşmalar giderek artan şekilde çevreyle ilgili ve sosyal amaçlı korumayı kısıtladı. Neoliberal ideoloji, hükümetin ne yapması gerektiği ve neyi başarabileceğine dair fikirleri yeniden şekillendirdi (Brecher ve diğerleri, 2002: 22).

Küreselleşmenin ulus-devletler üzerinde etkisine karşın Ulusal, eyalet düzeyinde ve yerel hükümetlerin ekonomilerini yönetme gücü kısıtlanmıştır. Tüm bu değişim ve dönüşümlere rağmen ulus-devlet fenomenin ortadan kaldırılması mümkün değildir. Daha fazla özgürlük, serbestlik talebi, devletin küçültülmesi, özelleştirilmesi gibi söylemlerine koşul olarak ulus-devletten vazgeçilmez. Çünkü, ulus aşırı şirketler güçlü devlet kurumları, özellikle de merkez alanlarda, güçlü devlet kurumları olmadan faaliyet yürütemezler, güvenliklerini sağlayamazlar, nispi tekeller oluşturamazlar ve rekabet edemezler. Güçlü devlet yapılarını; kapitalizmin garantisi, yaşam alanı ve büyük kârların elde edilmesinde vazgeçilmez öneme sahip unsurlarıdır. Güçlü devlet yapıları olmaksızın, sermayenin sonsuz birikimi mümkün değildir (Özcan, 2002: 11).

Kuşkusuz yeni küreselleşme ekonominin ulusal devletlerce yönetiminin verimliliğini aşındırdı. Gene de ulusal devletlerin varlığını ortadan kaldıramaz (Amin, 1999: 52).

Giddens'e göre, egemenlik artık ya hep ya hiç konusu yapılmamaktadır. Aksine, bununla birlikte, ulus-devlet henüz varlığını sürdürmektedir ve bütünüyle ele alındığında, ulus-devlet yönetiminin etki sahası küreselleşme geliştikçe küçüleceğine genişleme göstermektedir (2000: 44).

Küreselleşmenin siyasi boyutunda ulus-devletler bağlamında belirtilmesi gereken nokta, insan hakları, özgürlükler, uluslararası güvenlik konularında ulusal ve uluslararası düzeyde ulus-devlete büyük görevler düşmese de bu görevlerin uluslararası kuruluşlara düştüğü açıktır. Bu bağlamda Kongar'a göre, küreselleşme, en azından sözde de kalsa, insan hakları kavramını ve demokrasi anlayışını yaygınlaştırıcı bir etki yaratmaktadır (2003: 33). Günümüzde göze çarpan uluslararası sivil toplum örgütlerinin (insan hakları, çevreye tüketici hakları) gücü yadsınamaz. Öte yandan küreselleşme ile birlikte artan terörizm olaylarını da unutmamak gerekir.

Küreselleşmenin üzerinde en çok durulan bir başka boyutu ise ekonomiktir. Küreselleşmenin dinamiği, esas olarak, neoliberal politikalara dayanır. Küreselleşmenin ekonomik boyutunda göze çarpan en önemli nokta, neoliberal politikalar sonucu eşitsiz ve adaletsiz bir dünyanın oluşturulmasıdır. "Neoliberal anlayış 19. yüzyılda Büyük Britanya İmparatorluğu ve diğer emperyalist devletlerin bir yandan kendi ülkelerinde kapitalizmi, öte yandan sömürgeleştirmeyi meşrulaştırmak üzere kullandıkları piyasa rekabeti ve serbest ticaret ideolojisine dayanan klasik liberalizmin, günümüzün küresel kapitalist düzenin gereksinimlerine uyarlanmış biçimidir" (Şensever, 2003: 16). Neoliberal ekonomik düzeni, tüm sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamın sermayenin çıkarlarına tabi kılınması olarak tanımlayabiliriz.

Neoliberal ideoloji, "piyasaların verimli bir şekilde çalıştığını ve piyasalara yapılan devlet müdahalesinin hemen her zaman kötü olduğunu öne sürer. Politikalar düzlemindeki sonuçları -özelleştirme, deregülasyon, açık pazarlara denk bütçe, deflasyonalist kemer sıkma politikaları ve sosyal devletin ortadan kaldırması- dünyanın her yanındaki hükümetlerce kabul edildi ya da hükümetlerce dayatıldı" (Brecher ve diğerleri, 2002: 21-22).

Amin, tarihsel bir sistem olan kapitalist dünya ekonomisi, büyük tekelleri vasıtasıyla sermayenin belirli ellerde yoğunlaşmasına ve merkezleşmesine dayanan eşitlikçi olmayan bir sistem kurmuştur. Sermayenin yoğunlaştığı ve merkezileştiği ülkeler, yani merkez ülkeler teknoloji, finans ve medya tekelleri gibi çeşitli tekeller sayesinde dünya ölçeğinde hiçbir zaman olmadığı ölçüde gelir dağılımı eşitsizliğini ve hiyerarşisini derinleştirmiş, çevre ülke sanayilerini bir çeşit taşeron konumuna indirgemiş ve önemsizleştirmiştir (Kızılçelik, 2004b: 20).

Tarihsel bir toplumsal sistem olan kapitalizm hakkında Wallerstein'in görüşleri daha kapsayıcıdır: Modern dünya sisteminin, kapitalist dünya ekonomisinin gerçekliği, hiyerarşik, eşitsiz, kutuplaştırıcı bir sistem olmasıdır: siyasi yapısı da bazı devletlerin öbürlerinden bariz biçimde daha güçlü olduğu bir devletlerarası sisteme dayanır (2004: 119). Sonsuz sermaye birikimi sürecine yardım noktasında, daha güçlü devletler sürekli olarak daha zayıf devletlere kendi iradelerini mümkün olduğu ölçüde dayatırlar. Buna emperyalizm denir. Buna güçsüzün ölümü denir!

   ©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz. Kaynak göstermek ve izin almak etik kuraldır.




Bize Ulaşın