Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Elaman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri

 

  Hızlı Erişim
 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

KÜRESELLEŞME, KENTLEŞME ve SOSYAL SORUNLAR

   * Erdal KARADEMİR
                                                                                    İzmir Milletvekili
                                                                                Çocuk Hakları Derneği

Küreselleşme 

Küreselleşme sürecinin, ulus devletleri aşındırdığı, bu ulus devletlerin kontrolündeki yerel birimlere de önemli ölçüde özerklik kazandırdığı bunun da yerel dinamiklerin etki ve önemini artırdığı (Şengül T), ayrıca küreselleşme sürecinin, yerel dinamiklerin de etkisi ile ulus- devletin çözülmesini kaçınılmaz hale getirdiği düşüncesi yaygındır. 

 

Dünyanın bir çok ülkesinde küreselleşmenin olumsuz etkileri görülmekte ve her geçen gün hızla artmaktadır.  

Küreselleşme, serbest piyasa ekonomisinin dünya üzerindeki hakimiyetidir. Küreselleşmenin bir kaçınılmazlık olmadığı ve siyasi bir proje olduğu bilinmektedir.  

Ülkemizde de 2000’ li yıllarda” küreselleşme”, “özelleştirme”, “yerelleştirme” üçgenine hizmet eden  yeniden yapılanma yasaları gündeme getirilmişlerdir. 24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları ile atılan ilk adım bu güne kadar fiili olarak işleyen süreç ve mevcut hükümetler eliyle Küresel sermayenin çıkarlarının yasal güvenceye alınmasının düzenlemeleri gerçekleştirilmeye çalışılmış ve adım adım süreç devam ettirilmiştir. 

Küreselleşme projesinin varsaydığı yeni mekan örgütlenmesi şu şekilde özetlenebilir; üretimin  küreselleşmesi süreci karşısında, ulus devletlerin iktidar yatağı olma özelliği giderek ortadan kalkmaktadır. Sermaye artık yer seçimi süreçlerinde doğrudan yerel birimlerle müzakere etmektedir. Bu süreçte de sermaye, kendisi için önemli olan, en düşük maliyetleri sağlayan yerel birime yatırım yapmaktır ( Şengül. T). 

Küreselleşme projesi etrafında ortaya çıkan yeni kentsel yapılanma ve ilişkiler, çalışan sınıflar ve diğer ezilen gruplar için dikkate değer olumsuzluklar içermektedir. 

Yasal Düzenlemeler 

“Küreselleşme” olarak adlandırılan süreç “sosyal devlet” in tüm kazanımlarını “özelleştirme-yerelleştirme” politikaları ile yok etmekte ve piyasaya ve dünya ölçeğine taşımaktadır. 

Son zamanlarda çıkan veya tartışılan yada meclis gündemine taşınan tasarılara bakıldığında, Uluslar arası tahkim yasası, teknoloji bölgeleri geliştirme yasası, hazineye ait tarım arazilerinin satışı hakkında yasa, doğrudan yabancı sermaye yatırım yasası ve turizm teşvik yasası, köy yasası ve tapu kanununda yapılan değişiklikler ile orman vasfını yitirmiş arazilerin satışı, kıyılar ve sit alanlarında yapılması düşünülen değişikliklerin, Küresel sermayenin önündeki engellerin kaldırılması olduğu görülmektedir. 

Bununla birlikte, yeniden yapılanma yasaları (Avrupa Birliğine Uyum Yasaları) kapsamında da yasal düzenlemeler yapılmaktadır. Bunlardan “Bilgi Edinme Yasası” gibi ki; demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak kişilerin bilgi edinme hakkını kullanmalarına ilişkin düzenlemelerde gerçekleştirilmektedir. Ancak, yasal düzenlemelere rağmen uygulamada farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, tüm bu düzenlemelerin yönetimi elinde bulunduranlar tarafından benimsenmesi ve adil bir şekilde uygulanması gerekmektedir.  

Kent topraklarının, sermayenin iştahını kabarttığı ve doğal, kültürel ve kentsel kaynakların fiziksel ve ekolojik etkileri dikkate alınmadan benzeri girişimlere heba edildiği bilinmektedir. 

Yeniden yapılanma yasaları kapsamında hazırlanan bu düzenlemeler, eğitimden sağlığa, enerjiden ulaşıma, sosyal hizmetlerden sosyal güvenliğe kamu hizmetlerini piyasaya taşımaktadır. 

Oysa ki, Sosyal Hizmet sunumunun odak noktası insandır. İnsana yönelik hizmetlerde de “insan hakları” ve “sosyal adalet” esastır. Anayasamızda da uluslar arası sözleşmelerde de sosyal hizmet bir yurttaşlık hakkıdır. Bu hakların kullanılmasında da insan hakları ve adalet ilkeleri gözetilmek zorundadır.  

Ancak, sosyal hizmetlerin piyasaya taşınması ile bu hizmetlerin adaletli bir şekilde kullanıcılara yani insanlara ulaştırılması şansıda ortadan kaldırılmış olacaktır. Dolayısıyla, sosyal hizmetlerin doğru olarak dağıtılamadığı bir toplumda da sosyal adaletten bahsetmek mümkün olamayacaktır. Bunun sonucunda da, sosyal hizmetlerden hak ettikleri gibi faydalanamayan toplumun ezilen kesimi ile bu hizmetleri kendi çıkarlarına göre yöneten ve para ile satın alıp adeta metalaştıran kesim arasında ki çatışma son derece korkunç boyutlara ulaşabilme tehlikesini taşımaktadır.  

Sosyal Adalet, Sosyal Sorunlar 

Gelişmekte Olan ülkelerde ve Üçüncü Dünya ülkelerinde gelişen kent bölgeleri sanayileşmiş ülkelerde ki kentlerden çarpıcı bir biçimde farklıdır. Bu ülkelerde insanlar ya kendi geleneksel kırsal üretim sistemleri çözüldüğü için, ya da kent bölgeleri daha iyi iş olanakları sunduğu için kentlere gelirler. Gelenlerin bir bölümü bir süre sonra gerçekten döner, ancak çoğu orada kalmak için kendisini zorunlu hisseder, çünkü şu ya da bu nedenle daha önceki yaşam alanlarındaki kurumlarını, olanaklarını kaybederler. Aslında, kentler geldikleri yerlerden daha iyi durumda da değildir çünkü gerek altyapı gerekse de sosyal ve kültürel donatılar açısından yeni gelenlerin ihtiyaçların karşılayabilecek bir donanıma sahip değildirler. Dolayısıyla, kente yeni gelenler öncelikle kent bölgelerinin ‘mikroplu kıyı’ olarak adlandırılan yerlerine yerleşirler. Buralarda mantar gibi üreyen gecekondu yerleşimleri beraberinde son derece sağlıksız koşulları da getirmektedir (Giddens, 2000). Bu noktada, sosyal adalet kavramının içinde yer alan hiç bir görüş ki bunlar, değişik toplum kesimleri arasında gelir dağılımı, yaşam standardı, refah düzeyi vb. gibi ölçütler açısından belirli bir dengenin sağlanmış olması; kamplaşmalara yol açabilecek gelişme farklılıklarının, uçurumların ortadan kaldırılmış olması (Demir & Acar, 1997) şeklinde özetlenebilir, gecekondu yerleşimlerinde kendisini göstermez.

 Günümüzde kentleri adeta kemirerek yaşanamaz alanlar haline getiren en önemli kavramın, küreselleşmenin, ortaya çıkardığı ‘SOSYAL ADALETSİZLİK VE SOSYAL HİZMETSİZLİK’ kent merkezlerinde kendisini bir başka kavramla daha ortaya koymaktadır. “Kentsel Çöküntü” olarak ifadesini bulan bu kavram, kent merkezlerinde patlamaya hazır birer bomba gibi görülmektedir. Kentin çöküntü alanlarının yöneticiler tarafından algılanan görünüşü, bu alanların kentin bütünü için tehdit oluşturduğu ve kentin diğer kısımlarını olumsuz etkilediğidir. Oysa ki, çöküntü alanlarında yaşamaya çalışan topluluklar, içinde bulundukları sosyal adaletsizlik ve sosyal hizmetsizlik sebebiyle çevrelerine tehdit oluşturmaktan çok kendileri olumsuz olarak etkilenmektedirler. Çünkü bu kesimler kentin diğer kesimleri tarafından reddedilmekte ve kendi kaderleriyle baş başa bırakılmaktadırlar. Bunun sonucunda da, çöküntü alanı yerleşimcileri günümüz dünyasının hiçbir olanağından (altyapı, sağlık, eğitim, kültür vb.) yararlanamamaktadırlar.  

“Kentsel çöküntü” kavramı, temelinde fiziksel yıpranma ve köhneleşme ile ilgili görünmesine karşın sosyoekonomik bir profil ortaya koyar. Bu tip çevrelerde ucuza konut bulan, hatta zaman zaman işgalci bir tutum sergileyen ve “kent yoksulları” denebilecek alt gelir grupları önemli bir sosyal profildir. Kent merkezlerinde yaşayıp, kentin alt hizmet işlevlerinde hatta marjinal sektörde çalışmak, az kira ödemek ve kentin alt yapı hizmetinden nasibini almayan konut çevrelerinde yaşamı idame ettirmek, bu tip yerlere dair bir yaşama biçimi olarak kabul edilebilir. Kent merkezlerindeki çöküntü alanlarının diğer önemli sosyal göstergesi de sürekli kullanıcı değişimi ve bununla ilgili olarak “göç” ile birlikte ortaya çıkan sosyal karmaşıklaşmadır (Ünlü, 2003). 

“Kentsel Çöküntü” kavramına en güzel örneklerden birisini İstanbul – Tarlabaşı semtinde görebilmekteyiz. İstanbul’un hem kültür, hem tarih hem de eğlence merkezlerini içinde barındıran Beyoğlu İlçesi’nin içerisinde yer alan ve Taksim Meydanı’na sadece birkaç dakikalık yürüme mesafesinde olan Tarlabaşı tam bir çöküntü alanı imajı taşımaktadır. Semtin birbirinden farklı kültürleri taşıyan yerleşimcileri, alt gelir grubu olarak tanımlanan fakir kesimlerden oluşmaktadır. Bu kişiler, bölgeye Türkiye’nin farklı coğrafyalarından ve farklı kültürlerinden koparak gelmişler ve yerleşmişlerdir. Bu göç süreci halen devam etmekte ve iş-aş için yaşadıkları coğrafyaları terk eden bu insanlar, kendilerini sosyal hizmet ve adaletin bulunmadığı bu tip alanlarda yaşamaya mecbur görmektedirler.  

Ancak farklı kültür ve aile yapılarına sahip bu kişiler, yeni yaşam alanlarında karşılaştıkları köyden kente göçün getirdiği kültürel çatışmaya ilave olarak bir de ekonomik yoksulluk ile baş etmek zorunda kalmaktalar ve bunun sonucunda da kent yaşamının dışına itilerek toplumla çatışmaya mecbur bırakılmaktadırlar. Tarlabaşı’nda olduğu gibi, benzer yerleşimlerde yaşamaya çalışan ailelerin çocukları da bu çatışmadan en fazla nasibini alan ve son derece kötü etkilenen kesimi oluşturmaktadır. Bölge çocukları, hiçbir sosyal hizmetten yeterince faydalanamadıkları gibi, eğitim ve kültür faaliyetlerini de sürdürememekte ve sonucunda da “sokak çocuğu” olarak kentin içlerine yayılmaktadırlar. Aynı şekilde, bölge gençleri de gerek kültürel çatışmalar gerekse de işsizlikle mücadele etmekte ve bu konularda da gerekli desteği alamadıkları için çoğunlukla bu mücadeleden mağlup olarak çıkmaktadırlar. Bu mağlubiyeti, olmadığı halde, kader olarak kabul eden ailelerde küreselleşmenin önünde direnme gücünü her geçen gün kaybetmektedirler.

 Dolayısıyla, kentin fakir halkları ve ezilen kesimleri, bu kaderden kurtulmanın tek çaresi olarak, kendilerine kentin çöküntü alanlarının dışında bir yaşam alanı bulabilmek ve buralara göç etmek olarak görmektedirler. Yani, aslında hedeflenen kendileri için “sınıf atlama” olarak ifade edilebilecek olan bir geçiş sürecidir. Bu şekilde, gerek yöre halkı gerekse de toplumun diğer kesimleri o andan itibaren toplumu sınıflara bölmeyi ve her bir sınıf arasına da maddi güç ve kudret uçurumları koyan bir sistemi onaylamış olmaktadırlar. Bu sebeple de, hedeflenene ulaşabilmek için “her yol mübahtır” dan yola çıkan toplum, kentin tüm marjinal sektörlerine yayılmakta ve kendisine bu sektörlerde bir yer aramaktadır.

 Bu düşüncenin yerleşmesi için tüm altyapıyı hazırlayan Küreselleşme sayesinde din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımı yapmaksızın insanlara yeteneklerini değerlendirebilecekleri eğitim ve çalışma imkanlarının sağlanması, onlara istedikleri yerde yaşama fırsatının tanınması ve çalışmaları karşılığında hak ettikleri ücretin verilmesini (Demir & Acar, 1997) amaçlayan sosyal adaletin gecekondu ve çöküntü alanlarında hayat bulması imkanı tanınmamaktadır. Bu imkanın ortadan kaldırılmasında da gerek sosyal hizmetleri piyasalaştırmaya çalışan gerekse de kentsel rantın adil dağıtılmasına olanak tanımayan yöneticilerinde payı çok büyüktür. 

Bu noktada işaret edilmesi gereken önemli bir nokta da, kentin çöküntü alanlarının da aslında birer rant olarak görülmesidir. Ancak bu rant yine adil olarak dağıtılmamakta ve kentsel çöküntü alanlarının rehabilitasyonunda, doğru olarak yönlendirilememektedir. Aslında, rehabilitasyon projeleri ile hedeflenenin, rehabilite edilecek alanlarda yaşayan kent fakirlerinin sosyal hizmetlerden faydalanabilmesi ve bu bölgelerde de sosyal adaletin sağlanabilmesi olmalıdır. Oysa, hazırlanan rehabilitasyon projelerinin neticesinde, uygulamaya geçiş sürecinde yapılan, bu yöre insanının başka alanlara kaydırılmasından ve bölgenin, ekonomik gücü elinde bulunduran “holdinglere” terk edilerek bu sektörlere rant sağlamaktan öteye gidememektedir. Bununla birlikte, yöreden uzaklaştırılan halk ise kendisine yerleşecek başka gecekondu alanları veya çöküntü alanları bulmakta ve toplumdan izolasyonu artarak sürmektedir. Bu da toplum içindeki sınıflaşmayı ve çatışmayı arttırmaktadır.

 Ülkemizde üretim dışı gelir olarak rantların ulusal gelir içindeki payı %50’lerin üzerindedir. Bu haksız kazancın, %65’ lere varan bir kesimini kentsel rantların oluşturduğu da bilinmektedir. Bir çok ülkede olduğu gibi kentsel rantların kamuya dönüşünü sağlayan düzenlemelerin getirilmesi spekülasyonu önleyecek, kentsel gelişmeleri disipline edecektir (TMMOB).

 Hava, su gibi doğal bir kaynak olan ve yaşamın sürdürülmesi için vazgeçilmez olan toprak üzerinde mülkiyet değil, onu sürekli koruyarak yararlanma söz konusudur. Topraktan yararlanma hakkı, toplum yararına aykırı olarak kullanılamayacağına göre, rant politikalarından vazgeçilmek durumundadır (TMMOB).

 Kentsel ranttan kent halkı veya kullanıcılar tarafından adil bir biçimde faydalanılması, sosyal adaletin de vazgeçilmez bir sonucu olmalıdır. Aksi takdirde, sosyal adalet ve sosyal hizmetlerden gereği gibi yararlanamayan toplumun, bazı politikacıların günümüzde de ifade ettiği gibi, “patlamaya hazır bomba” etkisi yaratması kaçınılmaz olacaktır.

 Habitat II raporlarında da belirtildiği gibi, kentlerdeki çöküntü alanlarının sosyoekonomik yansımaları, kişilerin marjinalleşmesi, belirli bazı grupların toplumdan izole edilmesi, konut programlarında ve toplumsal çıkarlarda niteliksel ve niceliksel yetersizlikler ile genç insanların işsizliğidir (Ünlü, 2003).

 Kentlerin içinde bulunduğu sorunlara ve “sosyal adaletsizlik ve sosyal hizmetsizlik” kaynayan çöküntü alanlarına kent yöneticilerinin ve hükümetlerin bakışı popülist ve geçici çözümlerden öteye gidememektedir

 Sonuç olarak bu kişiler, kendilerine yaşam alanı olarak gecekonduları veya çöküntü alanlarını tercih etmektedirler. Bu alanlar ise sosyal adaletsizliğin ve küreselleşmenin kendisini en şiddetli gösterdiği alanlar olarak ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda buna bağlı olarak, bu alanlar “suç” olgusundan ve “afetlerden” en fazla etkilenen alanlar olarak da kendisini göstermektedir. Dolayısıyla tüm olumsuzluklardan en fazla etkilenebilenler, en az seçenekleri olanlar, politik olarak güçsüz olanlar, fiziksel eksiklikleri olanlar, eğitim ve gelişmişlik düzeyi düşük olanlar, hastalık tehdidi altında olanlar, kanunların eksikliği ve bu grupları marjinalleştiren diğer faktörlerin etkisi altında olanlardır. Genelde, sosyal bir kategori olarak fakirlerin, bu tip faktörlerden daha çok etkilenmeleri durumu söz konusudur, bu sebeple de fakirlik ve etkilenebilirlik arasında kuvvetli bir bağ olduğunu söylemek mümkündür. Sosyal sınıflar düşünüldüğünde, düşük gelirli gruplar içerisinde bulunan konut sahipleri, afetlerle mücadele edebilecek veya etkilerini azaltabilecek önlemleri alabilecek gelire sahip değildirler. Dolayısıyla, bu gelirlerini çevrelerinde bulunan kaynaklara yönlendirme ve afete karşı direnç kazanma kapasiteleri bulunmamaktadır. Aynı şekilde bu gelirleri sebebiyle, afet sonrasında, konutlarında gerekli onarımları yapma veya ağır hasar almış konutlarını yeniden yapma kapasiteleri de yoktur (Bolin & Stanford, 1998). 

Sonuç 

Küreselleşmenin, toplumun sosyal adaletine indirdiği ağır darbeler neticesinde, sosyal, kültürel ve fiziksel etkilenebilirlik de artmaktadır. Bu bir gerçeği işaret etmektedir, eğer bir toplumun sosyal ağları, ilişkileri güçlü ise, afetten daha az etkilenir ve afet sonrası daha hızlı iyileştirme imkanı bulur. Eğer toplumdaki sosyal organizasyonlar sağlam temelli ve temsil edilebilirse ve güçlü, örnek liderlikler varsa, toplum için içsel ve dışsal afetlerle yüzleşmek ve bunlara karşı kendilerini başarıyla geliştirmek çok daha mümkün olabilmektedir. Dayanışmanın tüm toplum içinde paylaşıldığı bir topluluğun, dayanışmanın hiç bilinmediği bir topluluğa göre riske ve afete direnmesi çok farklıdır. Aynı şekilde, sadece erkekler tarafından yönetilen bir topluluğa göre, kadınların ve çocukların da bir şansa sahip olduğu topluluklar daha dirençlidir (Wilchex-Chaux, 1992). 

Oysa ki, kentlerdeki çöküntü alanlarında izole edilmiş toplulukların sayısı hızla artmakta ve bu toplulukların marjinalleşmesi yayılarak devam etmektedir. Bu alanlara göç eden kişiler arasında hemşerilik ve ırkdaşlık gibi bazı kavramlar ortaya daha net çıkmakta ve “kendilerinden olmayanı yaşam alanlarına sokmama” gibi bir yaklaşım gözlenmektedir. Bunun sonucunda da, çöküntü alanlarında yaşayan kişiler kentten ve kentin diğer kişilerinden daha da kopmakta ve yabancılaşmaktadır. Son derece yetersiz sosyal ve fiziksel donatılara sahip olan yaşam alanlarında kentin legal olmayan işlerinde çalışmaya zorlanmaktadırlar. Sosyal adaletsizliğin getirdiği uçurumlar ile kentin diğer kesimlerinden görünmeyen (sanal) duvarlarla ayrılan bu bölge insanı, kentin diğer sakinleri ile sürekli bir çatışma içerisine sürüklenmektedir. Sosyal adaletsizlik ve hizmetsizliğe kısa zamanda kalıcı çözümler bulunamaması durumunda, yakın gelecekte kentlerin içerisindeki çatışmalar daha da şiddetlenecek ve kaçınılmaz olarak tüm kentin çöküşüne neden olabilecek kadar büyük sorunlara dönüşebilecektir.                                                                                 

 Referanslar 

  • Bolin, R. C., Stanford, L., 1998. The Northridge earthquake: vulnerability and disaster, London: Routledge.
  • Bukhary, S. M. H., 1999. Urban Housing Policy in Bangladesh, pp. 153-163 in Housing Science International, Vol. 23, No: 3.
  • Demir, Ö., Acar, M., 1997. Sosyal Bilimler Sözlüğü, Vadi Yayınları, Ankara.
  • Giddens, A., 2000. Sosyoloji, Ayraç Yayınları, Ankara.
  • Şengül, H.T.,2001Kentsel Çelişki ve Siyaset,WALD Yayınları, İstanbul.
  • TMMOB Kentleşme Çalışma Grubu, 2003.
  • Ünlü, A. & Diğerleri, 2003. Avrupa Birliği Uyum Programları Kapsamında Pilot Bölge Olarak Beyoğlu Çöküntü Alanlarının Aktif Kullanım Amaçlı Rehabilitasyonu Projesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi – İTÜ Çevre ve Şehircilik Uygulama Araştırma Merkezi Ortak Projesi, İstanbul

 

 

 


 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.