Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Kaynak Bilgiler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 

 

Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

Küreselleşmenin Tarihsel ve Düşünsel Temelleri

Doç.Dr. H. Nur ERKIZAN
hnerkizan@yahoo.com

       İnsanı ilgilendiren hiçbir olgu ya da olay insanın kendi tarihinden bağımsız olarak ele alınamaz; çünkü her insan bireysel bir töz, bireysel bir varlık olarak şimdiki zamanda var olmakla beraber kendi varlığının anlamını şu ya da bu biçimde geçmişine dayanarak yaratır.O nedenledir ki; bu çalışma küreselleşme olgusunun tarihsel ve düşünsel temellerinden bağımsız olarak kavranılamayacağından hareketle sözü edilen olguyu tarihsel-düşünsel bağlamda analize yönelecektir. Çünkü küreselleşme olgusunun kendisi, genelde sanıldığı ya da inanıldığı veya gösterildiği gibi tek bir boyuta- örneğin, salt ekonomik ya da salt sosyolojik- sahip değildir. Buna ek olarak, küresel terimi sözlük anlamıyla üzerinde yaşanılan dünyayı ifade etmiş olsa da küreselleşme bir olgu olarak aslında gizil olarak küreselleştiren özneye ya da öznelere gönderimde bulunur.Yani, dünyayı etkisi altına alan küreselleşme süreci dünya üzerinde yaşayan her ulusun, her toplumun ve her insanın hep beraber gerçekleştirmekte karar kıldığı bir olgu değildir. Küreselleşme, küreselleştirmeyi düşünsel, kültürel ve ekonomik bir proje olarak tasarlayıp uygulamaya yönelenlerin olayıdır. Kısaca küreselleşme düşünsel, kültürel ve ekonomik bağlamda yani bütününde, öznesinden bağımsız düşünülemez. Hiç kuşkusuz bu özne tarihsel, düşünsel ve ekonomik olarak Batının, Batı uygarlığının kendisidir.




           Küreselleşmenin Başlangıcı

Her ne kadar küreselleşme olgusunun dikkate değer önemli çözümlemelerinden biri Giddens tarafından verilmişse de bu konudaki en önemli yaklaşımlardan birini Robertson’a atfetmek yerinde olur.1 Robertson küreselleşme olgusunu daha kapsayıcı bir biçimde açıklamaya çalışırken esas açıklayıcı nedenler arasına devletler arası etkileşim yerine sosyo-kültürel süreçleri alır. Buna göre, küreselleşme ex nihilo ortaya çıkmamıştır. Aslında küreselleşme dünyayı yeniden yapılandırma isteminin ve teşebbüsünün tarihsel bir sonucudur.O nedenledir ki; aslında ve esasında küreselleşme olgusu tarihsel süreçte kendini açığa çıkaran sosyal, kültürel, ekonomik ve düşünsel süreçlerden bağımsız olarak kavranamaz. Çünkü küreselleşme ne yalnızca Marmaris’te Mc Donald’a gidebilme olarak ve ne de bir Hıristiyan rahiple ilişkilendirilen Sevgililer Günü’nü kutlamaktır. Hiç kuşkusuz onlar küreselleşmenin kimi basit tezahürleri olarak görülebilir; ama küreselleşme özü itibari ile kendini ekonomik, sosyal ve düşünsel olarak, azgelişmiş ülkelere empoze eden gelişmiş ülkelerin başlattığı bir olaydır.

Bu bağlamda Robertson, küreselleşmeyi birbirini izleyen beş ayrı süreçte ele alıp inceleyerek ilk küreselleşmenin 15. yüzyılda başladığını öne sürer.2 Ben, bu yaklaşımın oldukça sorgulanabilir olduğu kanısındayım. Neden, örneğin, İ.Ö. 6.yüzyıl değil de 15. yüzyıl? Robertson, küreselleşmeyi Ortaçağın sonunda kendini somutlaştıran bireyselcilik ve hümanist düşünce akımı ile ilintiler. Hiç kuşkusuz bu dönem Ortaçağın politik yapılanımına karşıt olan ulusal devlet sistemini, ulusalcılığı da tanımlar ama sözü edilen dönemin düşünsel arka planı tarihsel olarak çok daha gerilere gider.Burada Robertson’nın küreselleşmeyi bireyselci, hümanist ve ulusalcı düşünce gelişimi ile bağıntılaması her ne kadar yerinde görünse de vurgulanması son derece önemli olan iki nokta var: Birincisi; küreselleşme olgusunun gerçek anlamda nesnelliğinin olmaması yani, onun öznesiz bir süreç olmaması; ikincisi ise onun Avrupa merkezli olmasıdır. Eğer durum böyle ise, küreselleşmeyi noetik (bilen, rasyonel ) öznenin ortaya çıkışı ile başlatmak neden mümkün olmasın? Felsefenin başlangıcı ile noetik öznenin tarihsel olarak ortaya çıkış tarihi Batı söyleminde eş anlamlı olarak kabul edildiğine göre, özellikle Sokrates’in ve Platon’un söyleminde dile gelen evrenselci kavranımın kendisi hiç kuşkusuz küreselleşmenin gerçek düşünsel temelini oluşturur.Ve ben, aslında ve esasında, önemli olan noktanın tam da bu olduğu inancındayım; çünkü o dönemin toplumlarının yapısına baktığımızda, özellikle Mısır’da, politik yapılanımın güçlü olmasının yanında bilimlerin değil de tekniğin etkin ve etkili olduğunu görmekteyiz.Ancak geçmişten günümüze kadar geldiğimizde bu güçlü Doğu imparatorluklarının etkilerinin sınırlılığına tanık olmaktayız. Bugün Batı, kendi düşünsel ve kültürel temellerini Antik Yunan’da bulmaktadır; ve hiç kuşkusuz bugünün yapıbozumcu, nominalist ve hatta hermeneutik geleneği bile farklı anlamda ve bağlamda Antik Yunan düşünce geleneğini izleyerek evrenselcidir. Batı düşüncesi özünde evrenselcidir ve o, bu bakımdan tarihsel olarak küreselleşmenin nüvesini kendi içinde potansiyel olarak hep taşımıştır. Dolayısıyla, küreselleşme hiç kuşku yok ki, ekonomik boyuta sahip olmakla beraber aslında düşünsel niteliklidir; ve o, bu sonuncusundan bağımsız olarak kavranamaz. Bugün, Japonya ekonomik ve askeri bir güç olarak önemli bir işleve sahip görünse de gerçek anlamda bu böyle değildir; çünkü o ne post- modern tartışmalar aracılığıyla dünyanın etnik, düşünsel ve kültürel temelde yeniden yapılanmasını ve ne de diğer gelişmemiş ülkeleri insan hakları ve demokrasi söylemi kapsamında nesneleştirmeye yönelebilmektedir.3 Dolayısıyla, küreselleşme Avrupa merkezli bir söylemin dünyayı yeniden yapılandırma tasarı ve projesinden başka bir şey değildir. Ve o, Robertson’un ifade ettiği gibi 1400-1750 yılları arasında kendini somutlaştıran bireyselci, hümanist ve ulusalcı söylemle başlamamıştır.

Küresel Özne Üzerine

Konunun açıklıkla kavranabilmesi bakımından öncelikle küresel özne teriminden ne anlaşılması gerektiğinin belirtilmesi gerekmektedir. Küresel özne, bireysel bir varlık olarak kendini akla dayalı olarak evrenselleştirendir; yani insanın kendini salt noetik bir varlık olarak kavramasından hareketle evrensel kılmasıdır.Küresel öznenin tarihsel olarak kendini göstermesini, önce de değinildiği gibi, felsefenin ortaya çıkışıyla eş zamanlı olarak görmek mümkünse de onun kuruluşuna giden en önemli adımın Sokrates’le beraber atıldığını söylemek mümkün. Sokrates’in evrensel ve zaman-üstü bilgi, doğruluk, erdem, iyilik ve güzellik anlayışı hem diğer özneleri akılsal birer varlık olarak görmeyi gerektirir ve hem de yaşamı onlara bağlı olarak kurmayı. Platon’un oluş dünyasının yetkinsizliğine ilişkin hoşgörüsüzlüğü ve iç bulantısı hiç kuşkusuz Sokrates’in evrensel ve zaman-üstü olana ilişkin duyduğu derin ilginin devamıdır. Öyle ki, Yeni Platon’cu felsefenin kurucusu Plotinos için bile mistik deneyim aslında ve esasında oluş alanında kalan doxa’nın (sanı) yerini nous’a yani, akla bırakmasından başka bir şey değildir.Felsefenin din ile önemli karşılaşmalarından birini oluşturan Ortaçağ Avrupa’sı aslında noetik özne ile inanan öznenin çatışmasından başka bir şey değildir. Ancak, noetik özne ile kendini inanma temelinde tanımlayan özne arasındaki diyalog her şeye karşın yine de akılsal temelde sürmüştür. Noetik özne doğası gereği etkindir.O dünyayı ve kendini, kendi aklına dayanarak kurmayı arzular.Rönesans’ta beliren işte bu öznedir. Yine, kendini akla dayanarak her alanda yeniden kuran ve meşrulaştıran Aydınlanma döneminin öznesi de noetik özneden başkası değildir.Çünkü noetik özneyi yeniden ve yeniden kuran Avrupa düşüncesi en iyi ifadesini Aristoteles’in şu düşüncelerinde bulur: Gerçek ben akıldır; ve gerçek ben etkin olandır( energeia, entelecheia ).4 Pasif olanın, edilgen olanın karşıtını ifade eden energeia / entelecheia terimlerinin ilk defa Aristoteles tarafından bulunması hiç kuşkusuz tesadüf olamaz.5 Yine bu ayrıma bağlı olarak duyguların, etkilenmelerin patolojik olarak değerlendirilmesi de ayrıca son derece önemlidir. Türkçe’de duygu terimi olumlu bir anlam içeriğine sahip ise de Batı felsefe söyleminde, genel olarak, duygu edilgen olarak algılanmıştır. Buna göre insan duygularına boyun eğen patolojik bir varlık değil, tam tersine akla dayalı olarak kendini kuran etkin bir varlıktır.İnsanın etkin bir özne olarak tanımlanması Kant’ta da devam etmiştir. Kant’ın olan ve olması gereken arasında yaptığı ayrım onun, doğal bir varlık olarak insanı, bütünüyle doğanın etkilediği ve belirlediği bir varlık olmaktan kurtarmaya yöneliktir.6 Kant, insanın kendini olan alanında yani etkilendiği ve belirlendiği alanda kuramayacağını görmüştür.Daha açık bir ifadeyle, insan kendini doğa alanında kuramaz ama tinsel alanda kurabilir.Öyle ki, Ficthe, Kant’ta önemli bir ayrımı ifade eden olan ve olması gereken ayrımından hareketle bütün her şeyi “I”yani benden türetir. Ben’in yarattığı dünya dışında hiç bir şey yoktur.7 Ayrıca, farklı felsefi gelenekten olsa da Berkeley’in “algılamadığım şey yoktur” önermesi ile Ficthe’nin düşüncesi arasındaki benzerlik acaba bir rastlantı mıdır? Dolayısıyla, bana göre, küreselleşme olgusu ya da gerçeği küresel öznenin neliğinden ve kimlik analizinden bağımsız olarak algılanamaz.Bu özellikle gelişmekte olan ülkeler ile üçüncü dünya ülkelerinin küreselleşme olgusu karşısındaki durumlarını anlamak için vazgeçilmez bir öneme sahip olmalarının yanı sıra, bu konudaki sosyolojik çözümlemelerin anlaşılması bakımından da son derece önemlidir.Ve yukarıda ifade edilen düşünceler, Robertson’un küreselleşmenin son aşaması olarak gördüğü belirsizlik aşamasında ortaya çıkan Postmodern söylemin anlaşılmasında da açıklayıcı bir işleve sahip görünürler. Acaba, küresel özne kendini diğer her şey karşısında etkin kılan ve diğer her şeyi kendisinden türeten Batıdan başkası mıdır? Acaba gelişmemiş ülkeler köle- efendi diyalektiğine uygun olarak Batının edilgin nesneleri konumunda değil midirler? Ancak bu noktaya çalışmanın ileriki aşamasında değinilecektir.Şimdi üzerinde durmak istediğim nokta, noetik öznenin kendini etkin ve akılsal temelde kurmasının sosyolojik boyuttaki göstergeleridir.

Küreselleşmeyi zaman ve mekan bağlamında açıklamaya çalışan Giddens, toplumların birbirlerinden etkilenmelerinde iletişim araçlarına önemli bir işlev yükler. Bu gerçektende önemli bir noktadır; çünkü iletişim araçları sayesinde küresel düzlemde bir bilgi alışverişi olanaklı hale gelmiştir; ama unutulmaması gereken nokta bu bilgi ortamının fiziksel-teknolojik ve aynı zamanda da içerik bakımından kim ya da kimler tarafından belirlendiğidir.Sudan ya da Arjantin’de meydana gelen bir olayın veya orada yaşayan halkın bir bilgi nesnesi konumuna getirilişi ve yorumlanması kimler tarafından yapılmaktadır? Küreselleşmeyi dünya kapitalist ekonomisi, ulus-devlet sistemi, dünya askeri düzeni ve uluslararası işbölümü bağlamında tartışan Giddens en önemli rolü küresel olarak kendini etkin kılan kapitalist ekonomiye verir.Küreselleşme aslında kapitalizmin dünyayı etkisi altına alma çabasıdır. Ulus-devlet sistemini küreselleştirmenin ikinci boyutu olarak gören Giddens her devletin küreselleşme olgusundaki yerini, o devletin sahip olduğu refah düzeyi ve askeri gücü ile sınırlar.Bu bir başka önemli noktanın altını çizmeye de olanak verir: Küresel gelişmeler, Post- modern söylemlerin ifade ettiği gibi, modernitenin karşıtı değil, onun bir devamı niteliğindedirler.Başka bir ifadeyle, günümüzdeki küresel gelişmeler aslında modernitenin kendisini küresel düzlemde yaratmasıdır.8

Şimdi şurası açıktır ki, küreselleşme modernitenin sosyal, kültürel, düşünsel ve ekonomik boyutta kendini dünya çapında yeniden kurmasıdır.IMF,BM,NATO,AB gibi oluşumlar küreselleşme sürecinde gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeleri ekonomik, politik, kültürel ve düşünsel bağlamda bir nesne, efendinin ( master ) bir nesnesi ( slave ) durumuna getirecektir.Kendini etkin olarak bilginin üretiminde gösteren küresel özne, yine kendini ekonomik özne olarak etkin kılarak bu etkinliğini askeri düzenle korumayı amaçlar.Buna örnek olarak ise Bosna-Hersek savaşı ve son olarak da Afganistan verilebilir. Her iki olayda da Batı, yerel olanı evrensel bir boyuta taşımıştır. Küreselleşmenin son boyutu olarak uluslar arası işbölümüne değinen Giddens, küreselleşmenin gelişmiş ve az gelişmiş ülkeleri nasıl etkileyeceği ve sonuçları üzerinde ayrıntılı olarak durmaz. Ancak Giddens şunu açık kılar: Küreselleşme modernitenin bir sonucudur. Daha açık bir ifadeyle, küreselleşme kapitalist modernitenin kendisini ekonomik, politik ve kültürel bağlamda yeniden kurmasından başka bir şey değildir. Bunun açık kanıtını Afganistan örneğinde açıkça görmekteyiz. Afganistan olayı birçok bakımdan diğer olaylardan daha önemlidir. Çünkü, Batı bu olay ile birlikte kendini etik bir özne olarak da meşrulaştırmaya girişmiştir. Küresel bağlamda kendini etkin kılan küresel özne, artık salt ekonomik hegemonya ile varlığını daim kılamayacağının bilincinde görünmektedir. Küresel özne, kadın hakları, çocuk hakları, insan hakları ve demokrasi bağlamında etkinliğini yayma çabası içindedir. Bu çabanın bir sonucu olarak modern söylemin düşünsel devamı olan Post- modern teoriler cinsiyet, etnik ayrım ve farklılığı evrensel bağlamda kurarak gelişmekte olan ülke insanlarına kendilerini nasıl görmeleri gerektiği konusunda da telkinde bulunmaktadırlar. Etnik, politik ve cinsiyet ayrımına dayalı mücadele veren üçüncü dünya ülkelerinin vatandaşları bunun bir Avrupa projesi olduğunun bilincinde gözükmüyor. Hatta azgelişmiş ülkelerin aydınları bile kendi düşünsel gündemlerinin kendileri tarafından belirlenmediğinin farkında değil gibiler. Küresel öznenin tuzağına düşen az gelişmiş özneler kendi kimliklerini bile küresel özneye borçlu gibidirler. Gerçekte ülkemizdeki entelektüel tartışmaların içeriğini belirleyen de bu post ya da küresel kılığa girmiş modern özne değil midir?

Son Ya da Belirsizlik Üzerine

İnsanın kendini, toplumu ve içinde yaşadığı dünyayı kendinden hareketle ve kendisi için yeniden kurmasının temelinde felsefi bilinç yatar. Bu öyle bir bilinçtir ki, insanı hem, genel olarak, dış dünya yani nesne ve hem de diğer bireylerin karşısında özgür ve bağımsız kılar. İnsanın gerçek tarihi belki de noetik tarihi- böyle bir bilincin tarihsel bağlamda kendini göstermesiyle başlamıştır.Aristoteles’in ve diğer İlkçağ filozoflarının Mısır ve Babil gibi toplumlarda geometri ve astronominin gelişmesini önemli bulmakla beraber yine de bunların gerçek anlamda bilimsel (philosophia) etkinliği temsil etmediklerinin gerisinde ilk başta ifade edilen düşünceler yatar.İnsanın yalnızca bilmek için bilmeyi arzulaması felsefi bilincin ilk ve en önemli koşuludur.Bir amaca araç olma, amaç ne kadar büyük olursa olsun, eksikliktir, yoksunluktur. Dolayısıyla, belli pratik gereklilikler için geometrinin, astronominin ve diğer pratik etkinliklerin varlığı philosophia’nın ortaya çıkması için yeterli olmamıştır. Ve daha İ.S. 2. yüzyılda Noumenious adlı biri bu tartışma bağlamında Platon’u Attika diliyle konuşan Musa olarak görmeyi deneyerek felsefeyi Doğuya götürmek istemiştir. Günümüzde M.Bernal ve J.Fontana’nın çabaları da aslında Batının ne kadar Doğulu olduğunu göstermeye çalışmaktan ibarettir.9 Ama günümüz gerçeğine ilişkin göz ardı edilemeyecek olan bir şey varsa o da Batının ekonomik, sosyal, toplumsal ve düşünsel olarak küreselleşme adı altında gelişmekte olan ülkeleri ve az gelişmiş ülkeleri etkisi altına almaya başladığıdır.Küreselleşen bir dünya gerçeği, ona karşı çıksak ta çıkmasak ta karşımızdadır. Aydınlanma felsefesi üzerine kurulan modern bilim ve felsefe hiç kuşkusuz bu süreçte çok büyük rol oynamıştır. Post-modernizm bazı postmodernlerin iddia ettiği gibi moderniteden bir kopuşu değil, tersine bir devamlılığı ifade etmektedir. Aslında, Post- modern durum aydınlanma felsefesinin ekonomik, sosyal, düşünsel boyuttaki başarısızlıklarına ve eksikliklerine bir çözüm arama çabasıdır. 1925’lerden 1960’lı yıllara kadar süren dönem çok büyük savaşlara, çatışmalara tanıklık etmiştir. Özellikle, atom bombasının kullanılması ve Avrupa’da faşizmin yıkıcılığından sonra insanın doğasına ve geleceğine ilişkin aydınlama felsefesinin taşıdığı iyimserlik ortadan kalkmıştır.Avrupa bir büyük özne olarak rasyonalite temelinde yarattığı uygarlığı sorgulamaya başlamıştır. Post-modern söylem içinde bütünüyle görülmese de ona yakınlığı inkar edilemeyecek olan hermeneutik yaklaşım en büyük eleştiriyi insanın nous/pathos yani bilen ve hisseden olarak parçalanmasına, ayrılmasına yöneltirken bazı Marksist yazarlar radikal demokrasiden, kimileri ise felsefeyi dışlayan bir toplumsal eleştiriden ve bazıları da Rorty gibi post-modern burjuva demokrasisinden söz etmeye başlamıştır.10 Bütün bunlar, Robertson’un küreselleşmenin son aşaması olarak tanımladığı belirsizlik sürecine son derece uygun bir tablo çizmektedir.Ona göre, 1960’larda başlayıp günümüze kadar gelen ve azgelişmiş ülkelerle beraber bütün dünyayı kapsayan bu dönem küreselleşmenin en uç noktasına ulaşılan belirsizlik dönemidir.

Hiç kuşkusuz Robertson’ın küreselleşme kuramı Avrupa-merkezcidir. Buna Giddens’ı, Wallerstein’i Featherstone’u ve Smart’ı da ekleyebiliriz. Yani onlar küreselleştiren dünyanın düşünürleri olarak kendilerini ve ötekileri tartışmaktadırlar.Her ne kadar Wallerstein kapitalist ekonominin genişleme sürecinde az gelişmiş ülkeleri nasıl sömürü kıskacına aldığını başarıyla açıklasa da açıklamasının temeline esas belirleyici olarak ekonomiyi almasından dolayı yetersiz kalmaktadır.Fakat Wallerstein, küreselleşmede merkezi bir rol oynayan ülkelerin azgelişmiş ülkeleri ekonomik, politik ve kültürel bağlamda boyunduruk altına alarak onların küreselleşmede merkez ülke konumuna gelemeyeceğini söylemekte de son derece haklıdır.Buna karşı çıkarak Güney Kore, Tayvan, Hong Kong ve hatta Japonya’nın belirli veya çok yüksek düzeyde ekonomik bir kalkınmayı başardığını öne sürenler dar bir ekonomizme düşmektedir. Ve onlar küreselleşmeyi yalnızca ekonomik bağlamda ele almaktadırlar. Tarih bize askeri ve ekonomik olarak çok güçlü ülkelerin varlığı ile onların etki alanları arasında her zaman doğrudan ve süreklilik arz eden bir ilişki olmadığını açıkça göstermiştir. O çok güçlü ve devasa Uzakdoğu ve Doğu uygarlıkları deyim yerindeyse cürümleri kadar etkili olmuşlardır. Oysa şehir devletlerinde başlayan ekonomik, politik ve felsefi gelişmeler bütünü bugün neredeyse dünyaya hükmeden Avrupa’nın, Batı uygarlığının temelinde yer alarak kendini yeniden ve yeniden evrensel boyutta yaratmaktadır. Bugün de Avrupa ve Amerika’nın dünyanın diğer ülkelerine göre oranı geçmişte şehir devletlerinin devasa imparatorluklara olan oranı kadardır.Bugün de bütün bir Ortadoğu’yu, Asya’yı ve Afrika’yı, aslında dünyayı, küçük bir yer yani Avrupa kontrol etmektedir.O nedenle, Japonya, Çin, Güney Kore gibi ülkelerin ileride küreselleşme sürecini belirleyen ülkeler konumunda olacaklarını sanmıyorum.Ve bu konuda Wallerstein’ın düşünceleri doğru görünmektedir.Fakat, Wallerstein konuya ilişkin çözümlemesinde tek belirleyici neden olarak ekonomik ölçütü alırken ben esas nedenin sosyal ve kültürel boyutlarda aranması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca ben küreselleşmenin en uç noktası olan belirsizlik durumunun da yine bu temelde biçimleneceği kanısındayım.
Küresel Aydınlanmaya Doğru: Global Etik

Bugün küreselleşme olgusunun içinde yaşanılan tüm dünyayı tek bir bakımdan değil ama bütünsel bir bakımdan etkilediği, ilgilendirdiği son derece açık ve seçik olarak karşımızdadır. Ancak bu olgunun kendisi tüm ülkeleri, tüm insanları bir ve aynı bakımdan bir ve aynı zamanda aynı biçimde etkilememektedir.Yani küreselleşmeden bir nesnel olgu gibi söz etmek aslında onun sahip olduğu tarihsel, sınıfsal, kültürel ve düşünsel boyutun ya farkında olmamak ya da farkında olarak onu yukarıda sözü edilen temellerinden bilerek koparma anlamına gelebilir. İlk başta da ifade edildiği gibi, küreselleşme Avrupa-merkezli insan ve evren anlayışının kendini ekonomik, sosyal, toplumsal ve politik alanda kurmasının ve yaratmasının önemli bir anını ifade eder. O böyle olması bakımından da küreselleşme olgusunun belirleyici öznesi durumundadır. Wallerstein’ın merkez ve çevre ülkeler üzerine olan düşünceleri hatırlanacak olursa ve yine onun çevre ülkelerinin merkez durumdaki kapitalist ülkelerin ekonomik, düşünsel ve toplumsal etkilerinden, boyunduruğundan ve sömürü kıskacından kurtulamayacağına ilişkin düşünceleri göz önüne alınırsa Batının bir bütün olarak diğer ülkeler karşısındaki konumunun (master and slave) köle ve efendi arasındaki ilişki bağlamında biçimleneceği hiç kuşkusuzdur. Aslında Wallerstein’nın küreselleşmeye ilişkin çözümlemesi köle- efendi diyalektiğinin sosyolojik boyuta taşınmasından başka bir şey değildir. Merkez ülkeler belirleyen, etkileyen durumunda iken gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkeler etkilenen,kabullenen ülke durumundadırlar. Başka bir ifadeyle, küreselleşme sürecinde az gelişmiş ülkeler efendinin nesnesi konumunda olmaları nedeniyle köleleri temsil etmekteler. Ekonomiden insan haklarına, etnik kimlikten cinsel kimliğe kadar birçok alanda merkez ülkeler/ efendiler kölelerine onların neleri yapması gerektiğini, kendileri için iyi olanın ne olduğunu empoze etmektedirler. Öyle ki, bu etkinin nesnesi konumuna düşen yalnızca az gelişmiş ülkelerin politikacıları, devlet adamları ve sanayicileri değil ama aynı zamanda bu ülkelerin entelektüelleri de aynı belirlenime maruz kalmaktadır. İslamcılar, Marksistler, liberaller yani Batı karşıtı olan ve olmayan ve de özgün olduğunu öne sürenlerin hepsinin düşünme içerikleri, düşünme gündemi bizzat karşı oldukları veya kabul ettikleri Batının söylemi tarafından belirlenmiyor mu? Bu durumun kendi başına trajik olduğu son derece açıktır. Batılı sosyologlar, ekonomistler ve düşünürler bugün Batı toplumları ile diğer toplumlar arasındaki gelişmişlik farkının nasıl kapatılabileceği veya kapanmadığı durumda da ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçlar üzerinde durmaktalar. Burada bile az gelişmiş ülkeler kendi varlıklarını, kendi problemlerini çözemeyen edilgen şeyler olarak görülüp nesne konumuna itilmiş durumdalar. Küreselleşmenin öznesi ve nesnesi vardır. Özne yüklemi, yani nesnesini her zaman belirler ve öznesiz yüklem olanaklı değildir. Dolayısıyla, küreselleşme olgusunu salt sosyolojik ya da ekonomik sınırlara hapsederek açıklamak ve anlamak mümkün değildir. Küreselleşme, insanı noetik temelde kavrayan bir uygarlığın kendini küresel düzlemde somutlaştırma anıdır ki bu Batı uygarlığından başkası değildir.İşte bu anın düşünsel boyuttaki söylemi olan post-modern söylem bir Batılı söylem olarak şimdiye kadar yapılanın tersine, farklılığı evrenselleştirmeye yönelmiştir. Gerçek şu ki, Batılı söylem her zaman evrensel bir temel üzerinde kendini kurmak istemiştir; Post- modern söylem her ne kadar bunun tersini iddia etmiş olsa da. Ancak benim burada altını çizmek istediğim şey önce de kısaca değindiğim noktayı biraz daha açık kılmaya çalışmaktır. Batılı söylem insana ilişkin ultra- rasyonalist kavranımın olumsuz sonuçlarını görmüştür. Bir başka ifadeyle, o, insanı yalnız aklın sınırları içine hapsetmenin insan gerçeği ile örtüşmediğinin ve hatta ona ters düştüğünün farkına varmıştır. Batı düşüncesi, insanın duygusal yanını patolojik ve pasif olarak görmekle onu değersizleştirmiştir. Bana göre, Post- modern söylemin temelinde yatan esas gerçek de budur. Ve yine bana göre, Post- modern aydınlanmayı (küresel aydınlanma) ne onun çoğulculuğu, farklılığı ve ne de nominalist - ontolojik tutumu tanımlamaktadır. O, bizzat Aydınlanma düşüncesinde kendini meşrulaştıramayan rasyonalist ve evrenselci (özünde Platoncu ) söylemin yeniden sorgulanışını ifade etmektedir. Aristotelesçi düşünce geleneğinde ise gerçeklik ile düşünce arasındaki öncelik- sonralık bağıntısı yerini karşılıklı ilişkiye bırakır.11 Post- modern aydınlanma aklın soyutlamalarını gerçekliğin kendisinden üstün tutan anlayışın eksikliğini gidermeye ilişkin yeni bir kavranımın başlangıcını teşkil eder. Ancak, şimdiye kadar belirli bir epistemolojik ve ontolojik temele sahip görünmeyen bu hareketin post-modern veya küresel aydınlanma olarak da tanımlanabilecek yeni bir oluşuma öncülük ettiği söylenebilir ki, bu oluşumun kendisi esas olarak etik bir temel üzerinde yükselir görünmektedir.

Çalışmanın başında da ifade edildiği gibi, küreselleşme olgusu tek bir boyuta sahip olmadığı gibi o, bütün küreyi de bir ve aynı bakımdan bir ve aynı biçimde etkilememektedir. O, insanlık tarihinde ortaya çıkmış noetik temelli bir bilincin kendini farklı bir biçimde gerçekleştirdiği bir anı ifade eder. Bu noetik bilinç hiç kuşkusuz tarihsel olarak Batının bilinç içeriğini tanımlar. Dolayısıyla, Post-modern söylemin kendisi moderniteden bir kopuşu ifade etmez; aynı biçimde Rönesans’ın da Ortaçağdan bir kopuşu ifade etmediği gibi. Ancak devamlılık ya da süreklilikten anlaşılması gereken benzerliğin sürekliliği olmayıp aslında ve esasında söylemin özüdür.Ve bu söylemin ana niteliği tarihsel süreçte şu ya da bu biçime bağlı olarak farklı içeriğe sahip olmuş olsa da o, her zaman bireyselci ve rasyonalist niteliğini korumuştur.Bunu görmek için Antik Yunan’da Thales’i, Herakleitos’u, Parmenides’i hatırlamak yeterlidir. Ortaçağa baktığımızda ise Augustinus, Aquinas ve Okham’lı William bize aynı olmasa da benzer bir farklılığı çizecektir. Günümüzde ise Post- modern söylemin kendisi rasyonalist temelli farklılığı ve çoğulculuğu çok daha canlı bir biçimde göstermektedir.

Şimdi, bu noetik söylemi sahiplenen, noetik söylemin gerçek öznesinin kendisi olduğunu savunan Batı, hiç kuşkusuz bütün insanlığa armağan ettiği başarılarının yanı sıra hayal kırıklıklarını da kabul etmek durumundadır. Bana göre, Post-modern söylem, işte tam da Batının bu anlamda kendi kendisiyle başlattığı ve sürdürdüğü bir tartışmadan başka bir şey değildir. Ve o, bu bakımdan hem ekonomik hem politik ve hem de düşünsel olarak köklerini tarihte bulur.Batılı noetik öznenin tarihsel süreçte yarattığı bir an olarak küreselleşme olgusunun söylemsel düzeyde yansımaları olan çoğulculuk, farklılık, bölünme ve parçalanma stratejisinin bizzat kendi kendini ( self- destructive ) yok etme tehlikesini içermediğini kimse iddia edemez. Ancak, insanın ve onun gerçekleştirdiği tarihin özünde olumsal olduğu gerçeğinden hareket eden bir bilinç ile de küreselleşmenin, küresel bir aydınlanmayı yaratabileceği de iddia edilebilir. Ve öyle görünüyor ki, Post-modern durumdan küresel aydınlanmaya doğru bir yöneliş halihazırda başlamış durumda. Bu henüz son derece başlangıç aşamasında bulunan yönelişin evrensel boyuttaki iki temsilcisi arasında Yasin Ceylan ve R.Glassman gelmektedir.12 Gerek Ceylan ve gerekse Glassman küreselleşme olgusuna ilke olarak karşı çıkan bir söylemi benimsememektedirler. Onlara göre, küreselleşme tarihte bir an olarak insanın kendini gerçekleştirmesine izin veren bir şans olarak da görülebilir. Ancak burada yalnızca Ceylan’ın konuyla ilgili düşüncelerine yer verilecektir. O, Islam and Terrorism adlı makalesinin sonlarında şöyle der: “Günümüzde büyük güçler tarafından başlatılan küreselleşme stratejisi, hangi şüpheli niyetlere sahip olursa olsun, varlığını sürdüremeyecektir; eğer tanrısal olarak görünen bu hareket etik bir anlayışla temellendirilmezse, ki o insanın insan olarak kutsallığını başka hiçbir koşula başvurmadan savunur.”13 Bana göre, bu küresel aydınlanmanın temelinde yer alan ve alacak olan en önemli noktadır. Ceylan, etik-free bir küreselleşme olgusunun kendi kendini yok edeceğine ilişkin düşünceleri hem Post-modern durumun her türlü Post-modern teorilerine karşı bir uyarıyı ifade eder ve hem de transendental etiği işlevsiz kılar. O, transendental ve evrenselci zeminlerden hareket eden söylemleri metafizik alana hapsederken global etik’in imkanlarını araştırır. Ceylan, insanın ilineksel yanını ya da özelliklerini oluşturan ilineksel tartışmaları – cinsiyet, ırk, din, dil v.b.gibi- özsel kılmayan bir bilincin ışığında global kimliği tanımlamaya çalışır. Buna göre: “ Global kimlik, bireysel ve ulusal kimliklerde büyük değişimlere yol açan bir kişilik türüdür. Diğer kimliklere göre daha gelişmiş ve evrilmiş bir kimliktir. Bu sebeple evrensel kültür eğitimi ve derin bilinç tecrübesi gerekir; yüzeysel düzeyde evrensel hak ve hukuku savunurken, bireysel ve ulusal bencilliklerden sakınmamak, global etiğin şartını yerine getirmemektir. Günümüzde bazı hak ve iyiliklerin evrensel biçimde savunulması, evrenselliğin artık bir zorunluluk olduğunu göstermekle birlikte, bu parlak savların gerisinde hala ulusal ve kitlesel menfaatlerin gizli tutulması global etik için gerekli bilinç derinliğinin henüz mevcut olmadığını göstermektedir.” 14 Birçok önemli düşünceyi içermesinin yanında yukarıda alıntılanan pasajda önemle üzerinde durulması gereken noktalardan biri de Ceylan’ın global etik için gerekli bilinç derinliğinin henüz mevcut olmadığının altını çizmesidir. Ceylan, küreselleşme olgusunun kendisini ilke bağlamında sorgulamaz; ama küreselleşen dünyanın global etik bilincinden bağımsız olarak varlığını sürdüremeyeceğinin altını çizerek küreselleşme ile post -modern söylem arasındaki bağıntının taşıdığı tehlikelere dikkatimizi yöneltmemize neden olur. Her türlü farklılığı evrensel boyuta taşıyan post- modern söylem global etik bilinci ile taban tabana zıttır; çünkü “ Global etik bireysel ve ulusal etik bilincini aşan, dünyadaki tüm insanları kapsayan etik bir duyarlılığı ve sorumluluğu ifade eder. Yani, bireyin, eylemlerinde kendisini tüm insanlığa karşı görevli ve sorumlu bilmesi, aile, kavim ve ulus sınırlarını aşmasıdır.”15 Yani global etik insanın insan olması bakımından kutsal olduğu bilincine dayanır ki bu da insanın insan olmasını onun ilineksel niteliklerine dayanarak tanımlamayı zorunlulukla dışarıda bırakır.

Küreselleşme Avrupa’nın başlattığı bir süreçtir. Küreselleşmenin söylemi olarak post-modernizm her ne kadar yukarıda da ifade edildiği gibi ilineksel olanı özsel kılmaya çalışarak ya da başka bir ifadeyle farklılığı evrenselleştirerek son derece tehlikeli sonuçları içinde barındıran bir düşünsel yönelime girmişse de onun, insanı tek yanı ile tanıyan, kavrayan aydınlanma düşüncesinin sınırlayıcılığını tanıması ve eleştirmesi bakımından da önemli olduğu söylenebilir. Bu nedenle post- modernizm, modernizmin eksikliklerini, başarısızlıklarını giderme ve onu aşma denemesidir de aynı zamanda. Onun çoğulculuğu, farklılığı temel olan söyleminin temelinde insanın kendini ve evreni yeniden tanımlama çabasının radikalliğini göz ardı etmek pek haklı bulunamaz. Ancak, bu radikal kavranımın kendisi, kendi varlığını etik temelde kurma gerekliliği gibi tarihsel bir görevle karşı karşıyadır. Ceylan, Batı dünyası ile Batılı olmayan dünya arasındaki ilişkinin ( İslam dünyası da dahil )köle-efendi ilişkisine dönüştüğünü belirtir. Ona göre, Batının diğer kültürlere karşı alçaltıcı, aşağılayıcı ve emperyalist tavırlarının temelinde diğer toplumların bilime ve teknolojiye sahip olmadığı inancı yatar. Ancak bu inanç kendini diğer alanlara da taşır; örneğin kültür, sosyal yaşam ve ahlak. Çünkü onlara göre, Avrupa insanı yalnızca bilim ve teknoloji alanında diğerlerine üstün olmakla kalmayıp, bu üstünlüğünü sosyal, etik ve dinsel alanda da sürdürür. Ceylan, bütün bu iddiaların bütünüyle doğru olmasa bile en azından bir bölümüyle gerçekliği yansıttığını kabul etmekte tereddüt etmez. Ayrıca Ceylan, Batının bu tavrını güç politikası bağlamında son derece de olağan bulur; çünkü etikten bağımsız güce dayalı politika, insanın insan tarafından köleleştirilmesinden başka bir şey değildir. Ceylan’ın problematik bulduğu şey ve bana göre de son derece önemli olan nokta, Batının bilim ve teknolojinin yanı sıra etik değerlere de sahip çıkarak kendini insan hakları ve demokrasi bağlamında etik bir özne olarak tanımlamasıdır. İşte bu noktada Batı, küreselleşme ve onun yarattığı sonuçlardan sorumlu durumdadır. Eğer, Wallerstein’in dediği gibi, küreselleşme sürecinde merkezi öneme sahip olan ülkeler diğer ülkeleri ekonomik, sosyal ve politik olarak sömürmeye devam edecek olurlarsa bu en azından Batının etik değerlerin de öznesi olduğu iddiasını geçersiz kılar. Ayrıca Ceylan, gelişmemiş ülkelerin var olmaları bakımından varlığını da önemsemez görünür. Ancak her ne olursa olsun köle, efendisi için hep bir tehdittir; ve efendi kendi eşiti tarafından kabul görmediği için de hep mutsuzdur. O nedenle, Batı kendi kültüründe içkin olan bu köle-efendi çatışmasını çözümlemek durumundadır. Böyle bir çözümlemeye doğru ilk adımı, ki bana o küresel aydınlanmanın da temelinde yer alır, Ceylan’ın global etiğe ilişkin düşüncelerinde bulmak mümkün görünmektedir. O, meta-anlatıları olumsuzlaması bakımından post- modern söylem ile bir karşıtlık içinde görünmemekle beraber, insana ilişkin her ilineksel şeyi- örneğin, etnisite, cinsiyet, din, dil, kültür- evrenselleştirmeye karşı çıkarak, insanın, insan için kutsallığını insan olmada bulur. Ayrıca Ceylan’ın her türlü transendental evrenselliği red ederek global etiği bir yaşama felsefesi olarak kurmayı denediği de söylenebilir. Batıda Glassman’ın söyleminde dile gelmeye başlayan bu yeni etik anlayışın ya da yaşama felsefesinin Doğuda Ceylan’ın söylemiyle birleşmesi acaba post-modern durumun aşılarak küresel aydınlanmaya doğru bir hareketin, bir gidişin başlangıcı olarak değerlendirilebilir mi ? Bunu şimdiden tam bir kesinlikle ifade etmek olanaksız; ama post-modern durumun söylemi olarak post modernizmin sona ermekte olduğu rahatlıkla söylenebilir.Küresel aydınlanmanın temelinde etik vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Bu ise kendini ilineksel özelliklere göre tanımlamayan yeni bir özne anlayışının geliştirilmesini gerektirir. Bu özne, kendisinin herhangi bir dinsel, bilimsel ve felsefi söylem tarafından nesneleştirilmesine karşı çıkar. Başka bir ifadeyle, o, etik bir varlık olarak kendini etkin kılma arzusunu taşır. Böyle bir öznenin kendini ilineksel temelde kurması olanaksızdır; o, var olmasının anlamını, önemini ve değerini ırkta, dinde, cinsiyette bulmaz. Global etik bilincine ulaşmış özne, doğanın ya da toplumun kendisine kattığı değerler tarafından belirlenmemiştir. Aslında global özne, şimdiye kadar tanımlandığı kadarıyla, felsefi özneden başkası değildir. O, ne doğanın ve ne de toplumun edilgin bir nesnesidir. Aristoteles’in dediği gibi, eğer etkin olma edilgenliğe karşıt olarak tanrısallığı ifade ediyorsa, global özne de bu bağlamda tanrısallığını kendini özgür, bağımsız ve etkin bir özne olarak yaratmada bulabilir. Böyle bir varlık olarak insan, ne doğanın ve ne de toplumun yarattığı herhangi bir kültürün mutlak belirlenimi altındadır. İnsanın kendi kendini yaratması ancak nesneleşmeden mümkün olabilir. Böyle bir özne anlayışı, dünyayı küreselleşme adı altında yeniden düzenlemek isteyen Batının etik dışına çıkarak meşruluğunu kaybetmemesi için gerekli olduğu kadar Doğulu öznenin Batının ekonomik, sosyal, politik ve de düşünsel nesnesi olmaktan çıkması için de elzemdir. Global etik’in temelini oluşturan global özne anlayışı hiç kuşkusuz küreselleşme olgusu açısından son derece büyük bir önem arz eder. Ceylan’ın, küreselleşme sürecinin anlaşılmasına ışık tutan şu düşünceleri son derece açıklayıcıdır. O, şöyle der: “İnsan yeteneklerini kullanarak tarihte birçok şeyi başarmış bulunmaktadır; fakat kimi zaman insanı tanımlayan yeteneklerin bazıları, diğerlerinin göz ardı edilmesi pahasına, daha önemli görülmüştür. Ancak, onlar arasındaki son derece hassas ve nazik denge, ki etrafı çevreleyen belirsizlikte doğru istikamet için tek ölçüt, kaybedilmiştir. Ve sonuç olarak, insanın kendisini gerçekleştirmek üzere kendisine yüklediği görev kesintiye uğramıştır. İnsanın bütün eylemleri arasında moral eylem diğerlerine karşı önceliği olan tek eylemdir.Onun yokluğunda diğer bütün eylemlerin geçerliliği kuşkuludur.”16 Küreselleşmeyi, küresel boyutlu ekonomik bir sömürünün aracı ve ifadesi olarak görenlere önemle duyurulur.

NOTLAR
Robertson,R., Küreselleşme: Toplum Kuramı ve Küresel Kültür (Çev: Ümit Hüsrev Yolsal), Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara,1999. Küreselleşme üzerine önemli tartışmaları içeren şu çalışma için: Sugur,Nadir., “Küreselleşme Üzerine”, Birikim, Sayı: 73, s:56-66, 1995.
a.g.e. s.98-102.
Küreselleşme olgusunu düşünsel- kültürel bağlamda ele alıp inceleyen R.M.Glassman Japonya’nın ve benzeri ülkelerin teknolojik gelişmeye duydukları ilgi ile otoriter toplum yapıları arasında içsel bir bağıntı olduğunu öne sürerek, bu tür kültürel arka-plana sahip toplumların düşünsel ve kültürel anlamda küreselleşmede önemli bir yer teşkil etmeyeceklerini belirtir. Glassman,R.M., The new Middle Class and Democracy in Global Perspective, Mc Millan Press, Ltd, London,1997.
Aristotle; Metaphysics: 1072 b 19-26; 1168b 35; 1169a 2.
Blair, G.A., “The Meaning of Energeia and Entelechia in Aristotle”, International Philosophical Quarterly,1967.
Cassirer,E., Kant’ın Yaşamı ve Öğretisi, (Çev: Doğan Özlem), İnkılap Kitabevi,1996.
Fichte,J.G., Science of Knowledge, (Trans. By: P.Heath and J.Lachs), Cambridge Uiversity Press, Cambridge, 1982.
Giddens,A., Modernity and Self-Identity,Polity Press,London,1991; ayrıca Post- modern söylemlerin son derece iyi bir analizini ve özetini veren şu çalışmaya da bakılabilir: Bertens,H., The Idea of the Post Modern,Routledge,London,1995.
Bernal,M., Kara Atena: Eski Yunananistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi?, (Çev: Özcan Buze), Kaynak Yayınları, İstanbul, 1998; Burnet,J., Early Greek Philosophy,A.C.Black Ltd, London,1930; Fontana,J., Avrupa’nın Yeniden Yorumlanması (Çev: Nurettin Elhüseyni), Afa, İstanbul,1995.
Özlem,Doğan., Metinlerle Hermeneutik (Yorumbilgisi Dersleri), İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1996. Postmodernizm üzerine birbirinden değerli çalışmaları içeren Postmodernism: Critical Concepts (Ed. By:V.E.Taylor and C.E.Winquist), Routledge, London,1998. Bu Kitapta R.Rorty’nin ve Chantal Mouffe’nin makaleleri özel bir yer oluşturmakta. Bkz: s.261-281.
Guthrie,W.K.C., Aristotle: an Encounter, Cambridge University Press, Cambridge, 1981; özellikle sayfa 100 ve İlerisi.
R.M. Glassman, özellikle The New Middle Class and Democracy in Global Perspective adlı çalışmasının son bölümünde küresel köyün, insanı ve onun haklarını temele alan demokratik bir oluşumla gerçekleştirilmesine ilişkin düşünceleri ele alır ve tartışır. Bknz; s.163-219 ve 255-262.
Yasin Ceylan’ın Islam and Terrorism adlı yayınlanmamış çalışması Batı Uygarlığının , İslamiyet’in ve içinde bulunduğumuz mevcut durumun son derece derin ve ince bir analizini içerirken, o, aynı zamanda birçok önemli tartışmaları da bağrında taşır. Burada şu kadarını söylemekle yetinelim ki, sözü edilen çalışma hiç kuşkusuz Batıda ve Türkiye’de birçok çalışmaya esas ve neden teşkil edecektir. Ancak sözü edilen çalışma akademisyenler ve home-made filozoflar arasında okunmakla beraber henüz yayınlanmamış bulunmaktadır.
Ceylan,Yasin., ‘Global Etik’. İlgili çalışma Muğla Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi tarafından aylık olarak düzenlenen Bilim ve Felsefe Toplantıları’nda sunulmuştur.
a.g.e.
Ceylan,Yasin., “Islam and Terrorism”.

http://www.ankaraenstitusu.org




Bize Ulaşın