Sosyal Hizmet Mesleği

Bilgiler
Yayınları
Araştırmalar
 


Sosyal Hizmet Alanları

Çocuk
Gençlik
Yaşlılık
Aile
Sosyal Sorunlar
Engeliler
Tıbbi Sosyal Hizmet


Kaynak Bilgiler

Bireysel Gelişim
Sosyoloji
Psikoloji
İnsan Hakları
İletişim Bilgisi

 

 

 

 

 
 


ANA SAYFA

GODOT BEKLENTİSİ, KÜRESEL SOSYAL HİZMET VE YOKSULLUK

 Aziz ŞEKER - Editör

 
 

“Hayattan korkanlar kendilerini koruyan yanılsamalar
kurarlar ve bunlara ‘gerçek’ adını verirler fakat
gerçekte bunlar bilinçli olmayan yalanlardır”
                                                     
                                    Nietzsche     

Beklentileriyle yaşayan; yalnızca beklentilerinin getirisi olan huzur-huzursuzluk psikolojik gerçekliğini yaşayan insan için hayat bir trajikomedi değil de nedir?
Samuel Beckett’in Godot’yu beklerken adlı iki perdelik oyunu, insan yaşamında beklentilerin ve beklentiler sosyolojisinin ne değin önemli olduğunu göstermektedir okuyucuya. Sosyal hizmet mesleği kendine özgü değerlerin yöneliminde odak noktası insan
beklentilerini-ihtiyaçlarını karşılayabilmekle ilintili olan bir sosyal meslektir. Öyleki birbiriyle ilişkili sosyal sorun alanlarında yaşayan insan gruplarının yaşam stratejileri de beklentiler dinamiği üzerine kurulmuştur.
Godot tiyatrosunda karakter olan Estragon, Vladimir,Pozzo, Lucky ve Çoban’ın hayatlarıyla ilgili beklentilerini geniş bir çerçeve içinde tiyatro oyununa yerleştirip baktığımızda şunu görürüz: Oyuncular, sürekli yoğunlaşan bir beklenti içindedirler. Beklentilerini karşılayacak olan, onları doğrulayacak olan, bir şeyleri değiştirecek bir kimseyi yani tiyatroda dile getirilen Godot’yu beklemektedirler.
Sanat yaratımındaki Godot simgeleminin akışı, Godot gelirse yaşamımıza olumlu şeyler getirecektir ve sorunlarımız çözülecektir yönündedir. Bu nedenle umut etmek gerekiyor, çünkü biri gelecek ve sorunlarımız bitecektir. Yoksulluk olgusu, toplumsal gerçek içinde çözümü için nesnel analizler gerektiren yapısal bir sosyal-iktisadi dönüşüm yaşanmadıkça kısır döngü halinde seyredecek olan bir sosyal sorundur. Yoksullaşma sürecinde, yoksulluğu bir süreç içinde yaşayan birey kendi öznel yaşam perspektifi içinde
umutsuzdur, hatta yaşamın gerçekleri karşısında korku ve kaygı duymaktadır, bu dinamiksel durum gelecek endişesiyle ilişkilidir. Ne var ki çağımızda umut etmek ve beklemek baskın duygudur endişeyle mücadele konusunda. Elbette bu umut-umutsuzluk ikilemi sosyal psikolojik bir süreçtir. Katı ve net değildir, birey umutsuz bir yaşam dinamiğinin yönsüzlüğü içinde kıvranıyorsa dahi bir umut penceresini taşır her dem içinde.
Godot tiyatrosundaki o akşam üstünde, bir ağacın altında bekleyen tiyatro kahramanlarının bitmek bilmeyen sabrının,iyimserliğinin dinamiği vardır. Bu tür duyguların, insanın yaşam öngörüsü içinde felsefi sosyolojik bir temellendirilebilirliği de vardır. Sosyal antropoloji yazınında yer etmiş bir örnek aktarmak istiyorum: Oscar Lewis’in yoksulluk-yokluk kültürünü analiz etmeye dönük yapmış olduğu müthiş araştırma neticesinde ortaya çıkan belgesel roman,“İşte Hayat” a konu olan aile üyeleri Soledad,Fernanda, Cruz, Felicita,Simplicio… Godot Beklentisini yansıtırlar kuşaktan kuşağa, yoksulluğu aktardıkları gibi. Roman kahramanlarının yoksulluğu algılayışları,kabullenişleri, beklentileri ve bu beklentilerini karşılama düzeylerine baktığımızda umut fenomenini de
görürüz. Söz konusu romanda umutsuzluğundan ve yoksulluğundan dolayı intihar eden bir kimseye de rastlanmamaktadır.
Disiplinlerarası bir meslek konumunda olan sosyal hizmetin meslek elamanları, hedef guruplarıyla çalıştıklarında; sorun sahibi insanların yönelimlerinin hayata dönük olduklarını görürler çoğunluk. Altını çizerek söylüyorum ki sosyal hizmetin başarısı insan olanaklarındaki bu Godot Beklentisini ya da bu tür duyguyu yaşam etkinlikleri içinde kullanmasıyla ilgilidir. Başta bahsettiğimiz gibi Godot’yu Beklerken adlı tiyatro oyunu bir trajikomedidir… tiyatrodan geriye kalan yalnızlık, sessizlik ve acıdır. Oyunun bir
yerinde geçen şu diyalog bu konuyu daha bir somutlar: Estragon- Düşünmek için Vladımır- Özrümüz var Estragon- Duymamak için Vladımır- Nedenlerimiz var. Gördüğümüz gibi, ölümün çaresizliği karşısında zamanla dans etme tevazusunu gösteren insan, yaşama dair amaçlarını gerçekleştirmek isterken beklemeyi de tercih etmektedir, yani eylemsizliği.
İnsan, yeryüzüne onurlu bir yaşam sürdürmek için gelmiştir. Kuşkusuz kendi hayatının öznesi olan insan aynı zamanda kendi eylemlerinin de sahibidir. Toplumsal gerçek içinde bir toplumsal varlık olan insan, birey olma telaşıyla yaşarken nesnel
sosyo-ekonomik koşulların belirlediği oranda özgürlüğünü yaşar, amaçlarını gerçekleştirir. Bazen yolunu şaşırıp bir belirsizliğin içleminde kıvranıp durur. Deyim yerindeyse beklemeyi seçer. Ve o esnada hayat akıp gider. Beklemek hayatın dışına düşmektir
çoğunluk… Didi ve Gogo’nun başına gelenler gibi. Beklemek neyi değiştirir, beklenen şey gelmeyecekse?... beklenen şey uzaksa payımıza korku,heyecan ve belirsizliğin sırrı düşer. Yoksul da bekler. Uzamın karanlığında zamanın ufuksuzluğunda… Yoksulluk kültürüyle ilişkilendirilebilir bir yerde beklemek. Bir piyango bileti almak ve geleceğin zenginleşeceğini beklemek…
hayal kırıklığı da olsa yoksulun yaşamı, yaşam kültürü içinde beklemek fenomeninin apayrı bir önemi ve işlevi vardır.
Yoksulluğu yaşayan beklemeyi bir kenara bırakıp ya eyleme geçeçek bir toplumsal muhalefet öğesi olarak sosyal politikayı belirlemede rol alacak ya da kader-yazgı deyip “oyun” oynayacak ölünceye dek, hem de beklemek oyununu…
Yoksul insan, yetersiz toplumsal koşullarda yaşar,giderek yoksullaşır, yoksulluğun sosyal karakterini bu sosyal tez örgüler.
Sokak çocuklarının bir gün sıcak bir aile ortamı bulacağı, fahişenin mesleğini bırakıp onurlu bir yaşam yaşayacağının düşü, yoksulun barınma sorununu kira ödemeden çözebilme düşüdür Godot. Godot’yu Beklerken’in üstyapısının “bekleme olgusu”
olduğu çoğu araştırmacı tarafından kabul edilir bir gerçek oldu. Bu bağlamda yoksulluk olgusu kısır döngüsü yaşayan insan simgesel anlamda Godot’yu bekler… yoksulun refah göreceği bir gündür bu. Godot Beklentisi bireyde psikiyatrik bir süreçtir, ki
bu süreç beklemek ve yaşamak arasında bir seçme durumunu imlemektedir… Godot beklentisi umut etmeyi terk etmektir reel anlamda. Yoksulun çocuğunun üniversite kapısı görmesi, eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması, özürlünün iş bulması, insanoğlunun,
özgürlüğün maddeleştirildiği çağda tüketimle edinilen sosyal kimliğin karşısında ezik düşmeyeceği bir “gün”beklemesidir adeta.
Yoksulların dünya üzerinde göstereceği evrensel bir tavır bu gerilimli bekleyişi toplumsal değişmeye taşıyabilir; yoksullar bir sosyal alternatifi göğüsleyebilirler, sosyal yasaları değiştirebilir,sosyal adaleti yeryüzüne indirebilirler ki sosyolojik çözümlemenin tarihi bunu gösteriyor bize.
Sağlık, eğitim, barınma, gıda gereksinimlerini insanca karşılayamayan insanların savruluşlarında yaşayan yoksul gurupların türlü türlü umutlarıdır Vladimir ile Estragon arasında geçen oyunun perde arkası aslında. Yoksul kitlelerin acı gerçeğidir beklemek. Beklemek, duygusal-sosyal bir enerji birikimi yükler akan zamana, bu enerji yoksul kitlenin yazgısını değiştirmesi için durağanlığını kırma olanağı sunar tarihe. 
Kitlesel yoksulluğun yaygın olarak yaşandığı dönemlerde ise Godot Beklentisidir yoksul insan yığınlarını durağanlaştıran,tutuculaştıran. Beklemenin bedelini yoksullar yoksullaşarak ödemişlerdir. İkinci dünya savaşı yıllarında sahneye taşınan Godot’yu Beklerken isimli oyun dönemin politik psikolojisi içinde anlam arayışını, büyük acılarla çevreleyen Avrupa insanının sarsıcı yönlerini de açığa çıkarmaktadır. Bekleme süreci içinde yaşanan koşulları anlamdıramamakla birlikte anlam kazanır süreç.
Türkiye sosyo-ekonomik koşullarında geliştirilen sosyal politikada bir sosyal güç unsuru olamayan,toplumsal gelişme umutlarını toplumsal gerçeğe işleyemeyen yoksulluk kitlesinde gelecek düşüncesi bu beklenti umut diyalektiği üzerine kurulmuştur.
Yoksulluk yaşam tarzı Godot Beklentisi kavramlaştırmasında bulur karşılığını. Yaşamını mantıksal bir bütünlük içinde yaşam doyumuna dönük sürdüren insan kolay kolay bir Godot Beklentisi psikolojisine girmez. Çünkü etkindir yaşam uğraşısında. Yoksul insan, yaşam beklentisi içinde kıvranarak Godot’yu bekler. Bu bekleyiş entelektüel bir bekleyiş değildir aksine somuttur yani yoksuldur.
Ütopya kavramı ile Godot Beklentisi arasında yakın bir diyalekt vardır. Uzak olansa ütopya da soyutluğa doğru bir kaçışın olmasıdır. Ütopyada ideallerin kolektif bir dille dışa vurumudur söz konusu olan. Ülkemizi de içine alan asyatik toplumlarda umut,
beklenti bg. sosyo-duygusal süreçler mistifize edilmiştir. Bu toplumsal gerçekliklerde mitsel yönelimler ön plandadır. Bu toplumlarda eylemsizlik ortak grup davranışıdır yoksullar için. Eş deyişle,toplumsal dönüşümde etkin olma bilinci yok denecek kadar azdır, kitle çözümsüzdür. Bir şeylerin düzelmesi sanki onların dışında gerçekleşecektir. Şu da var, yoksulluğun getirdiği çaresizliğin bir gün
aşılacağına inanılır. Bu inanışla bekler yoksul ve bekleyerek ölür. Yoksul halk kitlelerinin kolektif belleğinde bu nakaratın izi vardır: “Bir el inecek gökten ve kurtulacağız biz” diye. Yoksullar neden örgütlenmezler? Neden örgütlenme cesareti gösteremezler? Neden yalnızca hep iyi şeylerin kendilerini gelip bulacağını zannederler?Neden sosyal bir dayanışmaya girip insan ilişkilerini
kolektif bir örgütlenme tarzıyla birleştirmezler? Ki onlar bilmezler mi kendilerini ancak kendilerinin kurtarabileceklerini.
“Godot’sal Etik” ile yoksulluk arasında kuruduğumuz bu bağ, yoksul umudunun umutsuzluğa dönüşmesi umutsuzluğunda eyleme dönüşmesiyle kırılabilir ancak.

KÜRESEL SOSYAL HİZMET VE SOSYAL BİLİMLER

XIX yüzyıl, batı toplumlarının içinden çıkıp gelen sosyal akımların, ayrışan disiplinlerin yüzyılıyken,kapitalizm üretim formasyonun da bütün hızıyla,çelişkileriyle toplumsal yapılara indiği bir zaman dilimidir… Bu yüzyıl özce değişimin yüzyılıdır. Doğu yorgun, yönsüz, şaşkın ve konuşamıyor. Batıda kapitalizm gençleşiyor, sömürüyor insan yığınlarını,uluslararasılaşıyor, tekelleşiyor, insanların bir
kısmı çaresiz bu sömürü çemberinde… ve sosyal bilimler doğuyor. Sömürüyü yumuşatıyor, üstyapı kurumlarını cilalıyor… Dünya küreselleşiyor, ki küreselleşme Sovyetlerin çöküşüyle en çok konuşulacak realite olacaktır. Evet birilerinin umurunda değil bu realite,bir kısım insanlar baskı altında, sesleri cılız çıkıyor.Yüzyılımızda ise sosyal disiplinler mahcup, yalnız, ne yapacağını bilemiyor, sırtını dayadığı halk kitleleri uyutuldu, afyonlandı. Onlarsa holdinglerin,şirketlerin bilgi işlemlerini yapar konuma geldiler.
Eş deyişle anestezi görevi gördüler.Sosyal hizmet yeni bir disiplin, bir meslek. Yaşı insanlık tarihiyle eş, örgütlenmesiyse kapitalizmle eş. Toplumsal sorunları teorize etmek, kendi epistemolojisi içinde kurgulamak, sorunların çözümüne metodolojik bir çehre kazandırmak istiyor, kısmen başarıyor. Toplumsal bütünlük içinde bir pazar hemşiresi o; güçsüz, nafaka dağıta biliyor ancak.
Kısaca toplumsal yaşamda sosyal hizmet disiplini sırtını halk kitlelerine dayamalıdır. Küresel-postmodern hizmetlerin getirisiyle
beslenmemelidir. Ne yaptı sosyal hizmet akademisyenleri Türkiye’de; yurtdışından çevirerek ya da bir biçimde görgü alış verişiyle bilgi alarak,sosyal hizmet bilgisini ülkesinde metalaştırdı hem de evrensellik adına. Bilimde küresel alışveriş deniyor buna. İnanın, ülkemizin sosyal hizmet enformasyonundan bir şey anlamıyorum. Çokuluslu bir sosyal hizmet prizması inşa ediliyor, akademisyenlerin çoğu ne yazdıklarını bilmiyorlar: İngiliz dil sömürüsünün hengamesinde, akademik unvan keşmekeşliğinde, sosyal
hastalıkları azaltma projelerinde sosyal mimarlık yapmak bir fikrin kıskacında, yapısal bütünlük içermeyen çalışmalarda soluyorlar nefeslerini…
unutulmamalı ki, sosyal hizmet geriliyor bu ülkede,radikal bir eylem tarzına ihtiyacı var. Sosyal hizmet ideolojisi her ne hal ise bir anda status guo’nun işbirlikçisi konumuna geldi, evraklaştı ülkemizde. Oysa bu mesleğin praksisi, özgüllüğü, sine gua non
(olmazsa olmaz) koşulu eşitsizliklere karşı göstermiş olduğu mücadele tarzıydı. Bu mesleğin mimarlarının biran önce alanlara çıkması gerekiyor. Türkiye’de toplumsal değişme yönsüz, toplumsal gelişme bir ütopya, planlı değişim arayışları yok… toplumsal
sorunlar çözümlenecek gibi değil. Sosyal kılıf üstüne sosyal kılıf, sosyal hizmet düşünürleri yok, meslek elemanları cesaretsiz, akademisyenleri makale çevirme telaşında, Türkiye toplumsal gerçekliğine ilişkin olarak neler olup bittiğini dillendirecek bir
yeterliliğe-özgünlüğe sahip değiller. Anlamadığım bir şey var! Küresel bir sosyal hizmet tavrı geliştirilirken, postmodern kültürle
yetiştirilen meslek elamanı ne verebilir Godot’yu Bekleyen yoksul halk kitlelerine? Yapılan bir çevirinin somut manada ne yararı var sokak çocuğuna,süt alamayan bir anneye. Bu yoğun çeviri ortamı bir tahakküm sürecidir aynı zamanda bilimi ulusal bir birikime taşımak isteyenlere karşı. Küreselleşmenin getirisi bulanık bir ortamdır. Sosyal hizmet harcamaları her gecen gün biraz daha fazla
kısılıyor. Kapitalizm ancak daha hızlı böyle yayılabiliyor, kanser gibi. Sosyal disiplinlerin uygulayıcıları bu süreçte birer serf, kont, ağa gibi birilerinin adamı oldular… özelliklede sermaye merkezlerinin. Dışardan yani alandan gelen uyarıları ise tehlikeli buldular, ve tüm bunlar yaşanırken akli yozlaşma, sefalet, yoksulluk arttı. Sosyal bilimlerin içinde bir iz bırakmak isteyen hiç kimse unutmasın, küreselleşme, kapitalizmin en “saf”halidir. Biçim değiştirmiş özüdür. Ne düşünüyor sosyal çalışmacılar, sosyal hizmet akademisyenleri küreselleşmenin sosyal hizmet boyutu hakkında. Küreselleşmeyi savunanlara söylüyorum: Küreselleşme eşitsizlik getiriyor toplumsal problematiği aşamayan insan gruplarına: Mutsuzluk getirmiştir azgelişmiş demokrasilerin ülkelerine. Küreselleşme sosyal hizmetlere karşı bir saldırıdır. Kim ne derse desin küreselleşme( globalleşme) sosyolojik bir ifadeyle yeni vahşi kapitalizm, Türkiye toplumunun olgunlaşamamış kurumlarını örseleyecektir.Kimse uydurmasın ki bilginin kullanımı da küreselleşti diye. O zaman neden azgelişmiş ülkeler bu bilgiyi kullanarak gelişemiyor. Çünkü boyunlarından bağlılar,sözcüklerden değil. Zaten “azgelişmişlik” kavramı da batının kendisi dışındakileri ‘ötekileştirmek’ için kullandığı bir kavram değimli ki ? Sözün özü, Batıyı reddetmek gerekiyor artık. Evet konu çok basit. Satırların altını çizmeye gerek yok. Sosyal hizmet disiplini hızla İngilizleşti,
amerikanlaştı ve “rıldı”. Sağolsunlar, Türkiye gibi bir ülkede bunu yapmayı başardılar, küreselleştirdiler bir mesleği. Türkiyeli bir kimlik edinme sürecini tamamlayamayan sosyal hizmet, küresel bombardıman altında kimliksizleştirilme yoluna gidildi; sosyal
hizmet toplumsal politikadan uzak tutuldu, sosyal hizmetin diasporası sivil toplum örgütlerinde anlam buldu bir anda. Küreselleşme safsatası küresel gelir dağılımı bozukluğunu artırdı. Yoksulların küresel refahtan aldığı pay giderek azaldı. İnsanların bir kısmı sağlık, gıda, eğitim, barınma gibi ihtiyaçlarını karşılayamaz oldu.
2000’ li yıllarda Türkiye’de sosyal hizmet haritasına baktığımızda neyi mi görüyoruz? Toplumsal koruma sistemlerinin çöktüğünü, sosyal hizmet kurumlarının menteşelerinden çıkmak üzere olduğunu, yoksulluğun artığını… görüyoruz. Her kim küreselleşmeyi
savunuyorsa en bariz yönleriyle emperyalizmin sözcülüğünü yapıyordur diyebiliriz. Toplumsal sorunlarla mücadele etmek için onları
tanımak, oluşum dinamiklerini analiz etmek gerekiyor…bunu başarabilen bir disiplin ancak tutunabilir.Sosyal hizmet, unutulmasın ki nasıl bir sanayileşme ateşinde piştiyse, liberal ideolojiyle de kadeh tokuşturduysa günümüzde de küreselleşmeyle yer yer 
örtüştürülmesini de saygıyla karşılamak gerekiyor, ne var ki “özgüllük ve yerellik” adına temel yönelimimiz bunu kaldırmıyor. Yinede diyoruz ki sosyal hizmet etiği ve etkinliği, insanlığı, bilimi temsil etmelidir. Ne yazık ki sosyal hizmet sosyolojisine dair bir bilgiyi de paylaşmakta fayda var: Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi, büyük bir işçi sınıfının yanı sıra irili ufaklı çok sayıda toplumsal muhalefet
gurubu oluşturdu. Bunlar tarihin ibresini dönüştürmek için dizginlenmesi imkansız bir hızla kalabalıklaşıyordu, yani muhaliftiler, reel
sosyalizmin kapısını çalıyorlardı ki… sosyal hizmet düşüncesi de ortaya atıldı; devletlerin sosyal hizmet tasarımı da böyle oluştu. Belki de tarihin yönüyle oynandı, artık sosyal hizmet iktidarla birlikte;iktidarın sosyal koruma yönü olarak şampanya patlattı 
yoksul halkların sofrasında. Nasıl ki oryantalizm-antropoloji, Batının, Batı değişmesinin karşısında yalnızlaşan-sömürülmek istenen doğu toplumlarını kendisine benzetmek için kurgulandıysa,sosyal hizmet ve sosyoloji disiplinleri de toplumsal muhalefeti içeriksizleştirmek, toplumsal sorunların görünür nedenlerini çözümlemek için formüle edildiler.Sosyal hizmet, evrensel epistemolojik motiflere bağlı olduğundan kimi kez yereli önemsemez. Ne var ki toplumsal sorunları araştırır, çözüm önerileri sunar,toplumsal hareketlenmeyi de sağlar. Bu nedenle yerelleşmesi gerekir.Küreselleşme kavramı yeni girmiştir sosyal hizmet edebiyatına… ne yapmalı sosyal hizmet akademisyeni,dünyanın farklı yerlerinden çeviriler toplayıp getirmesinin yanında dünyanın farklı ülkelerinde,
bölgelerinde yaşayan toplumsal sorunların kavranışı hakkında bir tutum geliştirmek küresel bir tavır takınmak için de zemin oluşturmalıdır. Disiplinlerarası bir işbirliğine gitmeli, sosyal bilimlerin inşasında aktifleşmelidir.

 



Editörler




Google
 

 


 


KURUMSAL VE BİREYSEL İŞ İLANLARI

 


 

 

SOSYAL MEDYA




 

 

Yasal Uyarı , Gizlilik Beyanı ve Künye

sosyalhizmetuzmani.org © 1999-2017- Bütün hakları saklıdır. Sitemizde yayınlanan  yazarlarımızın yayınları ve sitemizin yayınları  kaynak gösterilerek ve içeriği değiştirilmemek şartıyla alıntı yapılabilir.