Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 



MARKS’IN ÇEVRE ÜZERİNE GÖRÜŞLERİ-1

Sosyolog Sıtkı AKIN


|Birinci Bölüm | - |İkinci Bölüm|

“ Bugün hala açık olan yol, eleştiri yoludur”
I. Kant
 

1989 yılında Berlin duvarının yıkılması ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)’nin 1991’de resmen kapitalist sisteme geçmesiyle birlikte dünyada daha önce var olan iki kutuplu sistem Amerika merkezli olarak tek kutuplu bir hale gelmiştir. Dünya’da oluşan yeni sürece / duruma da “Yeni Dünya Düzeni” (YDD) ya da “Küreselleşme” denildi. Küresel dünya durumunda ideolojilerin sonunun geldiğini, hakim ve tek sistem olarak kapitalizme vurgu yapıldığını ve bu durumda Marksizm’in de tarihe karıştığını belirten egemen dünyanın ideologları, sözde bilim insanları, küreselleşmeyi yeni bir dünya düzeni olarak bize yutturmaya çalıştılar. Onlara göre kapitalist sistem küreselleşme dönemiyle birlikte kendi içindeki noksanlıkları gidermiş ve dünyada eşitlik ve özgürlük kavramlarının yeniden yaşam bulmasını sağlamıştır. Oysa sosyal bilimlerle az çok ilgilenen insanlar, bu söylemlerin gerçek olmadığını, bunların birer ideoloji olduğunu anlar ve küreselleşmenin yeni bir dünya düzeni ya da yeni bir olgu olmadığını bilirler. Küreselleşme, kapitalist sistemin günümüzdeki yeni adıdır. İnsanlara cenneti vaat eden küreselleşme, kapitalizmin bütün kirliliğini / kokuşmuşluğunu da beraberinde taşımaktadır. Küreselleşme, kapitalizmin bataklığını bütün dünyaya taşımıştır.

Küreselleşme ve onunla ilgili kavramlar 1960’lı yıllarda kullanılmaya başlanmıştır. Medya ve kültürel çalışmalarda küreselleşme durumuna yakın anlamda kullanılan “dünyanın küresel köy” olduğu belirlemesi Marshall McLuhan tarafından yapılmıştır. McLuhan özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlaşıp kullanılmasıyla birlikte dünyanın küresel bir köy haline geldiğini ifade etmiştir. Küreselleşme kavramını sosyolojide tartışmaya açan da 1985 yılında yazdığı bir makale ile Roland Robertson olmuştur. Küreselleşme kavramının 1985 yılında sosyolojide tartışmaya açılması düşündürücü bir olaydır; çünkü bütün dünyada 1970’lerin sonu ve 1980’li yılların başında neoliberal söylemler, kendisini teori ve pratiği ile göstermektedir. Bu yıllarda başta Avrupa ve Amerika’da olmak üzere bütün dünyada 1945’lerle başlayan “Sosyal Refah Devleti” anlayışı rafa kaldırılmaya başlanmış ve bunun yerine çok uluslu şirketler dünyanın her yerinde çok rahat bir biçimde at koşturmaya başlamışlardır. İşte neoliberal politikaların, pozitif bir sosyal bir bilim olan sosyolojiye yansımasıyla, ki bu durum bilimlerin bağımsız fenomenler olmadığını, hakim iktidar sistemleri doğrultusunda işlev gösterdiğini gösteren bir kanıttır, küreselleşme kavramı da sosyolojide tartışılmaya açılmıştır.

Küreselleşme söylemi, refah sistemlerini ortadan kaldırmak ve devlet harcamalarında kısıntı yapmak isteyen serbest piyasacıların ortaya attığı bir ideolojiden / söylemden başka bir şey değildir. Küreselleşme, bu anlamıyla kapitalizmin günümüzdeki boyutunu ve görünümünü ifade eder. Küreselleşme yeni bir sözcük olmakla beraber yeni bir olgu değil, kapitalizmin ta kendisidir ve bu anlamıyla küreselleşmenin kökeni 1492 Amerika’nın keşfine kadar gitmektedir. Frankfurt Okulu / Ekolü’nün en önemli düşünürlerinden biri olan Max Horkheimer yıllar önce, “kapitalizmin hakkında konuşmak istemeyen biri, faşizm hakkında da sessiz kalmalıdır” (Akt: Kızılçelik, 2000:251) diyordu; çünkü faşizmi yaratan sistem kapitalist sistemin kendisidir. İnsanlar arası ilişkilerin şeyler / nesneler arası ilişkilere dönüştüğü günümüz yaşamında ise kapitalizm hakkında konuşmak istemeyen, bu sistemi eleştirmeyen bir kimse, küresel çevre sorunları üzerinde de sessiz kalmalıdır; çünkü çevre sorunlarının küresel bir boyuta gelmesinin baş sorumlusu kapitalist sistemin ta kendisidir.

Günümüzde Marks ve Engels’in öncülüğünde oluşturulmuş Marksist dünya görüşünün temelinde, doğanın teknoloji aracılığıyla boyunduruk altına alınması olduğu, belirli alanlarda ekolojik duyarlılık sergilemiş olsalar da; Marks ve Engels’in teorik birikimlerinin teknoloji mükemmeliyetçiliğine dayandığı; bu nedenle de, Ekoloji ve Marksizm’in kesinlikle uyuşmaz olduğu görüşü yaygın olarak dile getirilen bir eleştiridir. Bu ve buna benzer eleştirileri dile getirenler de aslında Marks öldü diyen günümüz dünya sisteminin ideologlarından başkası değildirler. Marksizm’i çevreci örgütlerden uzaklaştırmak isteyen bu ideologlar, böylesi bir söylemin kendileri için yararlı olabileceğini düşünmektedirler. Bu ideologların yanında çevreci ve sol düşüncelerden de Marks ve Engels’e yönelik böylesi eleştiriler gelmiştir. Oysa ben, bu küçük makalede Marksizm savunuculuğu yapmamakla beraber John Bellamy Foster’in “Marks ve Çevre” adlı makalesinden de yararlanarak Marksizm’in teknoloji hayranlığı olduğu ve bu nedenle de “Ekolojik Toplum” modeli ile uyumlu olamayacağı eleştirilerine Marks ve Engels’ten de yararlanarak cevap vermeye çalışacağım. Temel savımız; Marksizm’in teknoloji hayranlığı olmadığı ve ekolojik toplum modeliyle uyumlu olduğu fikridir. Kaldı ki günümüz eko-anarşist ve çevreci örgütlerin Marksist düşünceden yararlanmadıkça, Marks ve Engels’in haklarını vermedikçe başarılı olamayacaklarını da belirtmek gerekir.

Marks ve Engels’in temel tezlerinden birisi olan “Tarihsel Materyalizm”, bazı yeşil çevrelerce F. Bacon’ın “doğaya hükmetme” nosyonunun modern dünyaya aktarılmasının bir aracı olarak nitelendirilmektedir. Sol düşüncenin kendi içindeki değerlendirmelerinde de sıkça görülen bu yoruma göre Marks ve Engels’in tarihsel materyalizm tezinde de teknoloji hayranlığı ve doğaya hükmetme anlayışı bulunmaktadır. Oysa tarihsel materyalizm tezi iyi incelendiğinde bu yorumların haksız olduğu görülecektir.


F. Bacon’a göre bilgi güçtür. İktidar / erk olmanın temelinde bilgi yatmaktadır. Deney ve gözleme dayalı olarak geliştirilen bilgi ve bu bilgilerin somutlaşmış hali olarak “teknik ve teknoloji” ile birlikte insanlar doğa karşısında güçlü bir konuma gelir. Bilim ve teknolojideki gelişmelerle birlikte insanlar doğaya hükmeder ve doğayı kendi toplumsal gelişmeleri için kullanır. Bilim ve teknolojinin yetersizliği durumunda ise insanlar doğadaki yasaları keşfedemediği için doğaya bağımlı kalır, doğadaki bütün felaketlere maruz kalmaktadır. İnsanlar doğanın felaketlerine maruz kalmak istemiyorlarsa bilim ve teknolojideki gelişmelere önem verip bu süreçleri desteklemelidir. Bacon’a göre doğa ruhsuz bir makinedir ve bu ruhsuz alan, insanın etkilenmelerine her zaman açıktır. İnsanlara düşen görev de, bilim ve teknolojinin rehberliğinde doğayı kendi çıkarları için kullanmak; yani doğaya hükmetmektir. Görüldüğü gibi Bacon insan merkezci bir düşünceye sahiptir ve bu düşüncesiyle Batının metafizik düşüncesine bağımlıdır. Bacon, her ne kadar da bilim ve teknolojinin önemine vurgu yapsa da, doğa alanını insan için kullanılabilir bir malzeme olarak görmesi ve her şeyin temelinde insanı görmesiyle Batının metafizik düşüncesi içinde kalmıştır.

Marks ve Engels de tarihsel materyalizm tezinde, toplumların değişip dönüşmesinde fikirler alanından ziyade, üretim güçlerine önem vermelerinden dolayı, onların bu analizi kimi çevrelerce teknoloji hayranlığı olarak algılanmıştır. Tarihsel Materyalizm tezine baktığımızda şunları görürüz: Toplumsal yaşam alanlarını belirleyen insanların bilinçleri değil; aksine insanların bilinçlerini belirleyen onların içinde bulundukları toplumsal yaşam alanlarıdır. Marks’a göre toplumların varlığının ve gelişmelerinin temeli maddi üretimdir. Toplumların maddi üretimi, toplumların zihniyet yapılarını belirler; yani toplumların üretim tarzları; din, felsefe, ahlak, eğitim gibi zihniyet yapılarını belirler. Üretim tarzının da iki yönü vardır. Bunlar; üretici güçler ve üretim ilişkileridir. “Üretici güçler, maddi üretici güçleri; yani makineler, gereçler, bilim de dahil olmak üzere genel olarak üretim tekniklerini ve insani üretici güçleri; yani emek gücünü bir arada ifade eder”(Durand, 2000:31). Marks, toplumda insanlar arasında oluşan ilişkiler bütününü, üretim ilişkileri olarak tarif etmiştir. “Üretim ilişkileri, bir bütün halinde toplumsal ilişkiler denilen şeyi, toplumu ve özellikle, belirli bir tarihsel gelişme aşamasındaki bir toplumu, özgün, ayrıt edici nitelikte bir toplumu oluşturur”(Marks, 2000:31). Marks’a göre toplumsal yapıda belirleyici olan, toplumsal alt yapıdır; toplumsal alt yapı da üretim tarzına bağlıdır. Toplumsal alt yapı, zihniyet yapıları olan toplumsal üst yapıyı belirler. Dolayısıyla Marks’a göre toplumsal değişmelerin motor gücü alt yapıdadır. Toplumsal değişmeleri anlamak istiyorsak toplumların üretim tarzlarına bakmamız gerektiğini söyleyen Marks, bütün sınıflı – ataerkil toplumların tarihsel gelişimlerini bu yöntemle anlamaya çalışmıştır.

Görüldüğü gibi Marks ve Engels, tarihsel materyalizm tezinde teknoloji hayranlığı yapmış değildirler. Onlar toplumların dönüşüp gelişmesinde toplumların üretim tarzlarına vurgu yapmışlardır. Toplumların üretim tarzlarında da teknik ve teknolojinin büyük bir ağırlığı varsa bu durum Marks ve Engels tarafından bir teknoloji hayranlığı olarak algılanmış değildir; onların yapmak istediği sadece toplumsal değişmeye dair bir belirlemedir. DEVAM EDİNİZ


(Bu yazı http://www.toplumvesiyaset.com/  yayınlanmaktadır) 
 

 


               Bize Ulaşın

Google
 

 

 

UYARI! ©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.