|
|
Yedi nolu evin sakinleri bir
önceki günün yorgunluğu ile pazar sabahına uyanmaya başladılar. Bu gün bütün
resmi daireler ve birçok özel iş yeri kapalı. Yedi nolu ve diğer evlerde çalışan
kadınlar bu gün de mesaideler.
Sümbül, odasından gerinerek diğer ev sakinlerinden önce salona indi. Çerçevesi
kırılmış, simleri dökülmüş aynadan makyajsız bir hortlağa benzeyen yüzünü ve
gözlerinin altındaki morlukları gördü. Salonda sarı mı siyah mı renkte olduğunu
ilk sahibinin de unuttuğu tekli koltuğa bir külçe gibi geniş kalçalarını
bıraktı. Lale figürleri işlenmiş tabakasından bir sigara çıkarak kibrit ile
yaktı. Gözleri, mavi dumanlar arasından salonun içine dolan güneş ışıklarına
daldı.
Hayatı boyunca güneşin üzerine nadir doğduğu evin patronu Minnoş Hanım yakın
gözlüklerinin üzerinden Sümbül’ün hareketlerini izliyordu.
—Ne o hanım efendi bugün hiç keyfimiz yok herhalde, dedi.
—Yok be! Abla. Hiç keyfim yok, dedi yüzünü patroniçeye döndürerek.
—Neden kız?
—Pazar günleri mesai yapmak canımı sıkıyor. Herkes evinde dinlenirken çalışmak
reva mı? Biz de insanız, bir pazarımız bile yok!...
Altmış dört yaşında, feleğin çemberinden geçmiş, saçlarının akı griye çalan ve
ülkenin birçok genelevlerinde çalıştıktan sonra biriktirdiği parayla bu evi
satın alan Minnoş Hanım yılların deneyimi ile konuştu.
—E! Ekmek parası kızım, beğenmiyorsan memur olsaydın, o zaman hafta sonunda
olurdu bayram tatilinde, dedi.
Ağdası gelmiş de geçen kıllanmış bacağındaki kermeyi kaşıyan Sümbül,
—Ekmek parası, diye homurdandı ve sigarasının dumanlarında boğulmaya devam etti.
Patroniçe olduğu kadar kızlarının annesi de olan ve hepsinin sorunlarını ayrı
ayrı dinleyip onlara yardımcı olan Minnoş Hanım, kızına nasihat eder gibi,
—Bizim yazgımız bu yavrucuğum, dedi.
Böyle yazgının yazıyı yazanın diye kalaya başlayan Sümbül,
—Abla ya! Ben Pazar günleri çalışmasam olmaz mı? Diye sordu.
—Neden?
—Neden olacak? Birazdan müşteriler dolacak. Pazar günleri inşaat işçileri,
ameleler gelecek. Bir haftalık ter kokuları ile teke gibi domuzlar. Nasıl da
vidanjör gibi koktuklarından haberleri yok ayıların. Keçi sidiği gibi kokan
vücutlarıyla midemi bulandırıyorlar, üstüne üstlük bir de özel muamele
bekliyorlar.
Sümbül’ün burnunu tutarak kokuyu tarif edişine gülen Minnoş Hanım,
—Katlanacaksın şekerim. İşler kesat, bu develer için bir de hamam mı kurduralım.
Altı üstü üç dakika burnunu kapayacaksın, dişini sıkacaksın hepsi bu.
Minnoş Hanım, kokudan iğrenerek yüzünü buruşturan Sümbül’e çay suyunu koymasını
söyledikten sonra önündeki defterden hesap kitap işlerine daldı.
Bu arada yedi numaralı evin diğer sakinleri de salona indiler. İşvenaz,
Antalyalı Bebek Mine, İzmirli Şenay ve Nesrin.
İzmirli Şenay, kahvaltının hazırlanıp hazırlanmadığını sordu.
Minnoş Hanım, hesap makinesine bakan gözlerini kaldırmadan,
—Orospuya bak! Hilton otelinde sanıyor kendini. Hanımefendi hazretleri telefon
etseydi oda servisi ile yollardık kahvaltılarını, yatağınızda kahvaltı keyfi
yapardınız.
Kendi aralarında sürekli şakalaşan ve kendileriyle eğlenen kızlar kahkahalarla
gülmeye başladılar.
Minnoş Hanım’ın azarlayan sesi salonu doldurdu.
—Çeneyi bırakın da kahvaltıyı hazırlayın. Birazdan kocalarınız damlamaya başlar,
dedi.
Nesrin ve Şenay kahvaltı hazırlıklarına yardım etmek üzere Sümbül’ün yanına
mutfağa gittiler.
…
Kahvaltı şen kahkahalarla edildi. Bu evde en çok da kahkaha sesi duyulurdu.
Kadınlar duvarları bile yerinden oynatan, bayram sabahları kaleden atılan top
gülleleri gibi seslerle kocaman gülerlerdi. Kahkahalar ile kahvaltı devam
ederken evlerin bulunduğu avlunun giriş kapısı açıldı. Polis ve bekçi gelen
müşterilerin kimlik kontrolünü yaptıktan sonra içeriye alıyordu.
…
Pazar günleri genelevin avlusu mahşer yeri kadar kalabalık olur. Gelen
müşteriler hep birbirine benzerler. Çünkü çoğunluk, memleketlerinden ve
memleketlerindeki eşlerinden ayrı olan gurbette çalışan beden işçileridir.
İnşaat kalıpçıları, betoncular, ameleler, seyyar satıcılar… Kürek tutmaktan ve
sıva yapmaktan ellerinin içi zımpara taşına dönen işçiler bir hafta boyunca
pazar gününü bekler ve aldıkları haftalıktan ilk harcamayı da burada yaparlardı.
Oval avluda bulunan evlerin geniş camekânları mağaza vitrininde mal sergileyen
dükkânlar gibidir. Bu camekânların arkasında duran yarı çıplak kadın bedenleri
kısa bir süreliğine satılmak üzere sergilenmektedir. Kendi reklâmlarını
yaparken; ucuz dantelli iç çamaşırlarından göğüslerini çıkaranlar, dikkat çekmek
için bacaklarını ayırarak oturanlar, kapı ağzında bekleyerek, onları izleyen
müşterileri kışkırtan ve yüreklendirenlerin hepsi de çığırtkanlık yaparak
dolaşan seyyar satıcılar gibi tezgâhlarında duran malları satmaya
çalışmaktadırlar.
Bir haftadır kadınsızlıktan kudurmuş vaziyette ağızlarından salyalar akarak
kadınlara bakan bu insan grubu gözüne kestirdiği kadınla pazarlığa
tutuşmaktadır.
…
Yedi numaralı evin camekânı önünde uzun süre Mine’ye bakan orta yaşlı, köylü
kılıklı bir adama Mine işaret parmağını uzatarak yaklaşmasını söyledi. Parmağın
ucundaki adam başkası mı işaret ediliyor diye yanına yöresine baktı ama pembe
oje sürülmüş kalın parmak kendisini gösteriyordu.
Pazarlıkta anlaşıp adamı üst kattaki odasına gönderen Mine, yayık ağzı ile
arsızca arkadaşlarına,
—Siftah benden! Dedi ve adamın peşinden merdivende koca poposunu arkadaşlarına
sallayarak odasına yürüdü.
Tekli karyolanın üzerinde bomba yağdırılmış cephe gibi çukurlar olan yatakta
adam soyunmuş bekliyordu. Sarı badanalarının yenilenme zamanı geçmiş odanın
içinde muşambası firar etmiş bir sandalye ve üzerinde sürahi ile bardak duran ve
insana sırıttığı hissi veren bir etajerden başka mobilya yoktu.
Üzerindekileri iki saniyede çıkaran Mine,
—Sevgilim, para peşin kırmızı meşin, dedi.
Adam sandalyenin üzerine bıraktığı kireç lekeli pantolonun cebinden vizite
ücretini gönlünden kopan bahşişle süsleyerek verdi.
Mine, parayı etajerin üstüne bıraktıktan sonra yeni traş edilmiş kadınlığı ile
adamın yanına uzandı. Adam, hoyrat ellerini kadının omuzlarına bastırdığında
göründüğünün aksine ayı gibi güçlü olduğunu hissettirip bütün gücü ile abandı.
Gözleri dışına çıkan Mine adamı üstünden atmaya çalışırken,
—Oha! Ayı mısın ulan? Damlataş mağarasına mı giriyorsun deveoğlu deve, diye
küfretti.
Adam, belinde bir haftadır biriken erkekliğini küfürlere ve kadının
çırpınmalarına aldırmadan hırıltılar ile boşalttıktan sonra yatakta yan tarafa
devrildi. Üzerinden kalkan ağırlıktan sonra kuş kadar hafifleyen Mine, iki parça
iç çamaşırını giyindikten sonra söylenerek salona indi. Adamdan aldığı parayı
kasada duran Minnoş hanıma verdikten sonra bir sigara yaktı ve yeni müşterileri
kesmeye başladı.
…
Öğlene doğru kalabalık artmaya, camekânlarda daha fazla göz ışımaya başladı.
Avluya yukarıdan bakıldığında irili ufaklı, genç yaşlı erkeklerin karınca gibi
evler arasında gidip geldiği görülüyordu.
Kasada paraları toplayan Minnoş erkek bereketinden memnun bakışlarla evinde
çalışan kadınlara talimatlar yağdırıyordu. Kimine odada fazla kaldığı için
kızıyor, kimine makyajını tazelemesini emrediyordu.
—Canlanın biraz hanımlar, diye her çıkışmasından sonra yedi numaralı evin
çalışanları camekânlarda kadınlara bakan erkekleri kışkırtmak ve pohpohlamak
için neler söylemiyorlardı ki.
—Kocacım, seni çok özledim!
—Aslanım!
—Sevgilim hadi gelsene.
—Şşt! Yakışıklı.
—Beyzadem!
—Herkülüm, ez beni!
İnsanın erkeklik gururunu okşayan, kedi olanın bile kendini aslan gibi
hissetmesini sağlayan, kışkırtan sözler ile dışarıdan bakan erkekleri baştan
çıkarmaya çalışıyorlardı. Avluda ve evlerin içerisinde hayat böyle devam
ediyordu. Avluya giriş kapısında ise başka bir pazarlık vardı.
…
Polis, dört kişilik arkadaş grubundan birinin yaşı küçük olduğundan küçüğün
içeri girmesine izin vermiyordu. Kapı dışında kalan ve olacakları merakla
bekleyen on altı yaşındaki İsmail arkadaşlarının polisi ikna çalışmalarını
izliyordu, yalvaran bakışlarla. Arkadaşları, yaşının kimlikte küçük olduğunu
ancak İsmail’in aslında on sekiz yaşında olduğunu dilleri döndüğünce anlatmaya
çalışıyorlar ama bir türlü muvaffak olamıyorlardı. En sonunda polise bir öğle
yemeği parası ve bir paket kaliteli sigara alınca İsmail’in yaşının on sekiz
olduğu onaylandı.
Dört kafadar hemşeri avludan içeri girdikten sonra sıra ile evleri dolaşmaya ve
kadınlara bakmaya başladılar. Aynı inşaat şantiyesinde çalışan bu üç arkadaş,
köyünden geldiğinin ilk haftasında hemşerileri İsmail’e mektebe gidiyoruz
diyerek genelev gezisine gelmişlerdi.
Tecrübeli hemşerilerinin yanında ürkek bakışlar ve birbirine dolaşan uzun
bacakları ile geneleve ilk kez gelen İsmail tüm acemiliği üzerinde yarı çıplak
kadınlara bakıyordu. Bir kadın vücudunun çıplaklığını ilk kez bu kadar yakından
gören çocuğun yuvalarına sığmayan gözleri sarkmış memeler, yağ bağlamış kalçalar
ve kalın beller üzerinde geziniyordu. İki bacağının arasında uyanan ve
pantolonun ön tarafında çadır kuran erkekliğini cebine soktuğu eli ile gizlemeye
çalışıyordu.
Dört hemşeri, avludaki bütün evleri gezdikten ve gözleri ile kadınları yedikten
sonra yedi nolu evin önünde durdular. Üç arkadaş birer kadın beğendikten sonra
üst kattaki odalara çıktılar.
Kapı önünde tek kalan İsmail’i, nereye gideceğini bilemeyen gemi gibi sallanmaya
ve yerinde kıvranmaya başladığında Minnoş Hanım bakkal çırağını çağırıcasına
eliyle yanına çağırdı.
—Aslanım, mektebe ilk kez geliyor galiba, dedi.
Çocuk boğuk sesi ile kadına cevap verdiğini sanıyordu ama sesinin çıkmadığının
farkında değildi. Kafasını tulumba gibi sallamasından derdinin ne olduğu
anlaşılıyordu.
Minnoş Hanım, İzmirli Bebek Şenay’a göz kırptıktan sonra,
—Bu aslanım mektebe ilk defa geliyor. Şuna okuma yazma öğretip bir sınav yapıver
de senin öğretmenliğini unutamasın hayatı boyunca, dedi.
Kısa kalın bacakları ile kırıtarak bir orospu kahkahası atan Şenay, çocuğun
koluna girerek, onu merdivenlerden odasına doğru sürüklemeye başladı. Bütün
kontrolün Şenay’da olduğu ilk derse katılmak üzere odaya girdiler.
Şenay, pratik iki hareketle külotunu ve sutyenini çıkardıktan sonra yatağa
uzandı. Karyolanın kenarında bekleyen İsmail, büyük şehre geldiği ilk gün ki
gibi acemi ve her şeye yabancıydı. Yanı başında yatan kadına bakamayan gözleri
kalabalıkta kendini kurtaracak bir tanıdık arıyor ama o an kendisine yardımcı
olacak kimseyi bulamıyordu.
Soyunmasını isteyen Şenay’ın sözünü emir almış asker gibi anında yerine getirdi.
Çırılçıplak ayakta beklerken bir salyongaza benzeyen yumuşak erkekliğini elleri
ile gizlemeye çalıştı. İsmail’in ellerinden tutarak üzerine yatıran Şenay,
çocuğun soğukta kalmış gibi titrediğini ve memelerinin üzerinde gümbürdeyen
kalbinin sesini duyuyordu. Kalbi parkta kendisine simit kırıntıları atılan
güvercin gibi ani bir harekette uçup gidecekti.
İsmail’in heyecan ve utangaçlığından uyanmayan erkekliği; ani bir şok ya da
korku karşısında konuşma yetisini kaybeden bir laldı. İlk kez görülen çıplak
kadın bedeni onun erkekliğini yok etmişti.
Onun bu haline acıyan ve kahkahalarla güldükçe erkekliğini daha çok yok eden
Şenay bildiği bütün yolları denedi ama çocuğun erkekliği kış uykusuna
yatmışçasına bir kere olsun kıpırdamadı. Önünde sallanan et parçasını kesip
atsan yine de bir etkisi olmayacaktı.
İki müşterilik zamanı İsmail ile harcayan Şenay baktı olacak gibi değil, çocuğa
gerçekten acıdığını belli eden şefkatli sesi ile,
—Aslanım, sana ev ödevi veriyorum. Bu ödevleri iyi çalış, haftaya seni sınav
yapacağım, dedikten sonra iki parçalı iç çamaşırını giyip odadan çıktı.
Kasada bekleyen Minnoş Hanım, odada uzun zaman geçiren Şenay’a dersin nasıl
geçtiğini soran kafa işaretine, Şenay gözlerinden yaşlar gelene kadar güldü ve
sonra:
—Kerataya sözlüden sıfır verdim, haftaya yazılı sınav yapacağım dedi.
Çocuk odada birkaç dakika yalnız kaldıktan sonra gözlerine hücum eden yaşları
geriye gönderdi. Kendisine ilk cinsel ilişkisinde ihanet eden sönmüş erkekliğine
sövdükten sonra giyindi ve aşağıda kendisini bekleyen hemşerilerinin yanına
inmek üzere odadan çıktı.
Merdivenlerden inerken hayat mektebinde mahcup olduğu öğretmeninin bakışları ile
karşılaşmamak için başı önünde hızlı adımlarla yedi nolu evden dışarı çıktı.
Bir haftadır bellerinden taşan erkekliklerini yedi nolu eve bırakan arkadaşları
İsmail’in bunca zaman odada kadınla uzun kalmasını hayra yorarak çocuğun düşük
omuzlarına vurup onu başarısından dolayı kutlayarak genelevin ana kapısından
çıktılar.
İsmail, yüzünün ortasında zorlamayla kulaklarına kadar yaydığı ağzı ile hayat
mektebinde daha ilk derste sınıfta kaldığını kimseye anlatamadı.
|
|