Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 



 MICHEL FOUCAULT’DA İKTİDAR İLİŞKİLERİ-1

Sosyolog Sıtkı AKIN


|Birinci Bölüm | - |İkinci Bölüm|

Genel olarak sosyal bilimler ve özelde sosyolojinin kabul ettiği genel kanıya göre her insan, içinde bulunduğu toplumdan ve yaşadığı çağdan etkilenir. İçinde bulunduğumuz, havasını soluduğumuz toplumsal yaşam bizim düşüncelerimizi, hayata bakışımızı etkiler. Bu kanı, insanı toplumsal olay ve olgular karşısında edilgen gören, insanı mutlak etkilenen şeklinde konumlandıran bir kanı değil, insanın toplumsal olay ve olgularla olan ilişkilerini belirten ve bu ilişkilerin insanlar üzerinde önemli derecede etkili olduğunu gösteren bir durumdur. Yıllar önce Hegel de “her insan, çağının çocuğudur”(Akarsu, 1994:83) derken, insanın içinde bulunduğu toplumdan / çağından bağımsız olamayacağını belirtmek istemiştir.
Kimilerine göre post-modernist ve kimilerine göre de post-yapısalcı ve ona sorduklarında ise kendisinin bu kavramların ne olduğunu bilmediğini!, kendisini hiçbir “izm” içinde görmediğini belirten Fransız düşünür Michel Foucault’yu da bu çizdiğimiz perspektiften değerlendirmek gerekir. 20. yüzyıla düşünce ve pratiğiyle damgasını vuran Michel Foucault’yu sağlıklı değerlendirebilmek için onun da içinde bulunduğu 20. yüzyılı sağlıklı bir biçimde değerlendirmemiz gerekir. Her düşünür ya da birey, çağının çocuğuysa, Michel Foucault da 20. yüzyılın çocuğudur ve bizim yapmamız gereken genel olarak 20. yüzyıl düşüncesinin tablosuna bakmaktır.
Genel olarak 20. yüzyıl düşüncesinin tablosuna baktığımızda şunları görmek pekâlâ mümkündür: 20. yüzyıl düşüncesi, kendisinden önceki yüzyıl düşüncesinin kritiğidir, 19. yüzyıl düşüncesiyle bir hesaplaşmadır. 20. yüzyıl düşünürü, 19. yüzyılda sistemleşen aydınlanma temelli modernliğin kritiğini yapmış, modernlik içinde bulunan çoğu kavramın yeniden değerlendirmesini yapmıştır. Modernliğin, insan ve toplumlar için vaat ettiği daha iyi bir dünya gerçekliği, insan ve toplumların daha ileri bir seviyede olduğu bir dünya durumu 20. yüzyılda oluşmamıştır. Toplumlar daha ileri bir evreye girmemiş; teknik ve teknoloji insanlar üzerinde hükümranlık kurmuş; aydınlanma döneminin eleştiren, sorgulayan bireyi sıradanlaşmış; eleştiren, sorgulayan yaratıcı akıl, teknik akıl haline gelmiştir. Daha da ötesi 20. yüzyılda savaşlar bitmemiş ve bu savaşların tahrip etme gücü, daha önceki yüzyıllarda ortaya çıkan savaşlardan çok daha fazla olmuş ve milyonlarca insan bu savaşlarda ölmüştür. İşte Michel Foucault da 20. yüzyılın çocuğu olarak bu karanlık 20. yüzyıl tablosundan etkilenen bir düşünür olarak karşımıza çıkar.
Michel Foucault, genel olarak modernliği ve özelde de modernliğin unsurları olan Aydınlanma felsefesi, pozitivizm, pozitif bilimler, aydınlanmanın ilerleme fikri, modern devlet, hümanizm, modern kurum ve kuruluşlar ( hastane, ordu, klinikler, okullar, bakımevleri vb) gibi kavram ve oluşumları eleştirel bir tarzda incelemiştir.
Genel olarak Batı düşünce geleneği düşünüldüğünde / değerlendirildiğinde Michel Foucault, bu düşünce geleneğinde ayrıksı bir figür olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendi dönemine kadarki tüm Batı metafizik düşüncelerinin yeniden değerlendirmesini yapıp bu dogmatik düşüncelerden kopan Foucault için “çarpıcı derecede özgün, aynı zamanda rahatsız edici derecede alışılmışın dışında”(Altunok, 2008:51) yorumu yapılır ki bu yorum Foucault için yerinde bir belirlemedir. Kitaplarının molotof kokteyli, mayınlar ya da havai fişekler gibi kullanıldıktan sonra küllere dönüşmesini isteyen Michel Foucault; insan doğasına yönelik özcü, birey ve bilgiye yönelik aşkın (transcendental) yaklaşımları ve aydınlanma felsefesinin Hıristiyan gelenekten aldığı ereksel (amaçsal) tarih algısına karşı çıkmaktadır. Ona göre Marx da bu erekselci tarih algısından kurtulabilmiş değildi ve Foucault’nun Marx’a yönelik eleştirilerinin bir kısmı bu yöndeydi.
Foucault kendi düşüncelerini, sistematik ve kapsamlı bir sosyal / siyasal kuram olmaktan ziyade, felsefi ve tarihsel perspektifi bir araya getirmeye çalıştığı yazılarını, düşünce denemeleri olarak tanımlar. Foucault, totalleştirici siyasal kuramlara dolaylı olarak şöyle değinmektedir: “Aslında deneyimlerimize dayanarak biliyoruz ki, başka bir toplum, başka bir düşünme tarzı, başka bir kültür ve başka bir dünya görüşü için bütüncü programlar ortaya koymak amacıyla güncel sistemden kurtulma iddiası, bizi en tehlikeli geleneklere geri götürmekten başka sonuç vermemektedir”( Foucault, 2005:189).

Foucault’nun düşünce serüveninin üzerinde özellikle Nietzsche ve Heidegger’in büyük etkisi olmuştur. Özellikle Nietzsche’nin Batı düşünce tarihine ve bu düşünce tarihinin metafizik yönlerine yönelik eleştirilerini neredeyse çekincesiz kabul etmiştir. Foucault, 1950’li yıllarda okumak zorunda olduğu; ancak o dönemde ilginç gelmeyen Nietzsche’yi Heidegger ile birlikte okumanın kendisi için felsefi bir şok olduğunu söyler. Foucault farklı iki röportajında Nietzsche’nin kendisi üzerindeki etkisini şöyle ifade etmiştir: “Nietzsche, benim için bir vahiydi, gerçekliğin aydınlanmasıydı”( 2005:102) ve “çalışmalarımı özellikle etkileyen kişi Nietzsche’dir”(a.g.e., 129). Nietzsche’nin Foucault üzerinde etkisini Edward Said de şöyle belirtmiştir: “O, sanırım en iyi, Nietzsche’nin modern havarilerinin belki de en büyüğü ve aynı zamanda 20. yüzyıl batısının muhalif entelektüel yaşamının en dikkate değer açılımlarında merkezi bir sima olarak anlaşılabilir”(1999:186).
Foucault, Nietzsche’nin soykütüksel analizini tarihsel çalışmalarında kullanmıştır. Foucault kendisi için önemli olan üç alan ve bu alanlar arasındaki ilişkileri soykütük yöntemle anlamaya çalışır. Bu üç alan;bilgi,etik ve iktidar alanlarıdır.Ona göre bu üç alan içinde “iktidar” merkezi bir yapıdadır ve bilgi ve etikle iç içedir. Foucault, soykütüksel analizi, özellikle iktidar ilişkilerini anlama noktasında bir yöntem olarak kullanır. O ereksel bir tarih anlayışını, nedenselliğe ve tarihe aşkın bir değer atfetmeyi reddeden bu yöntemi çalışmalarının merkezine koyar. Bu yöntem, tarihi, rastlantısal ilişkilerin ve güçler çarpışmasının bir sonucu olarak görmektedir. Tarihin rastlantısal olduğu ifadesi tarihin saçma ya da tutarsız olduğu anlamına gelmez. Foucault, tarihin bir anlamı olmadığını, ki tarihin anlamlı olduğu fikri metafizik bir söylemdir, ancak güç ilişkilerinde kullanılan stratejiler ve taktikler bakımından anlaşılabilir olduğunu ifade eder. “Tarih, belli dönemlerde çeşitli nedenlerle karşı karşıya gelen güçler (söylemler, insan grupları, inanışlar) arasında çıkan mücadelede, kazananların yazdığı ve geleceğe aktardığı bir yaratımdır”(Altunok, 2008:64). Ona göre tarihi anlamak için, Batının metafizik tarih anlayışından uzaklaşmak gerekir. Geleneksel tarih anlayışı metafiziktir ve bu anlayışla bilgi, etik ve iktidar arasındaki ilişkiler ortaya çıkartılamaz.

Foucault, geleneksel tarih anlayışına karşı çıktığını çoğu yazısında belirtmişti. Ona göre geleneksel tarih anlayışı, geleneksel Batı metafiziğine bağımlıdır. Geleneksel tarih anlayışı, tarihini yazdığı şeyin kökenini arar, tarihi çizgisel bir gelişme olarak betimler; tarihi yazılan şeyin bu gelişme sürecinde anlamını koruduğunu, tek bir yönde hareket ettiğini varsayar ki bu tarih anlayışının yöntemi metafizik bir yöntemdir (Keskin, 2005:22).

Foucault’nun Nietzsche’den devraldığı soykütüksel analiz ona göre; sabit, donmuş özleri reddeder ve farklı kimliklerin / öğelerin olabileceğini varsayar; verili bir kimliğin kökenini bulmak yerine bu kimliği çözmeyi, ayrıştırmayı hedefler. Soykütüksel tarih anlayışı / yöntemi, tarihini anlamaya çalıştığı kimliğin değişmez, mutlak bir doğruluğu olduğunu reddeder. Bu yüzden, tarihin içinde bulunduğumuz anında bize dayatılmış olan kimlik ve sınırların zorunlu olmadığını ve bu kimlik ve sınırların aşılabileceğini göstermek için yapılan tarihsel araştırma, geleneksel / metafizik tarih yöntemini değil, soykütüğü izlemelidir. “Soykütük, bize verilmiş olan kimliklerin reddedilmesinin yöntembilimsel aracıdır”(a.g.e., :22). Foucault’ya göre, bu yöntem, bizim kendimizi iktidar ilişkileri ağının dışında yeniden kurmamız için bize bir özgürlük alanı vermektedir. Bu özgürlük alanı, bize iktidar sistemleri karşısında direnme azmi ve gücünü verir. Keskin’in (2005:23) bu noktada Foucault üzerine olan analizi önemlidir: “Soykütüksel eleştirinin sağladığı arka planda özgürlük pratiği Foucault’ya göre, bir sanat, bir varoluş estetiği biçimini almalıdır. Özgürlüğün pratiği, yani etik, bir ethos, bir davranış biçimi, bir kendimizi yönetme, kendi davranış alanlarımızı yapılandırma, yaşamımıza her tür biçim ya da yapı vereceğimize karar verme sanatıdır. Bu, özgürlüğü kullanmak, kendimizi kendi davranışlarımızın öznesi olarak yeniden kurmak; yani bir ahlaki özneleşmedir”.
Foucault, çalışmalarını üç ana sorun / alan üzerinde yapmıştır. Bunlar; bilgi, iktidar ve etik* alanlarıdır. Bu tanım çerçevesinde her deneyim belli kavramlar ve kuramlar içeren ve ürettiği hakikatlerle ifade bulan bir bilgi alanı, belli normlar ve kurallar içeren bir iktidar alanı ve bu bilgi ve iktidar alanları bağlamında bireyin kendisiyle kurduğu belli bir ilişki biçimini bir araya getirir. Bu yüzden kendimizin tarihsel bir ontolojisini yapmak; bilgi öznesi, iktidar ilişkilerinin öznesi ve kendi eylemlerimizin etik öznesi olarak nasıl kurulduğumuz sorularını sormayı gerektirir (Keskin, 2005:14).

Foucault; bilgi, etik ve iktidar olguları üzerinde duruyor olsa bile onun asıl anlamak istediği iktidar ve iktidar ilişkileridir. İktidar ilişkileri noktasında Foucault’nun ilk tespiti ve karşı çıktığı nokta, geleneksel siyasal düşüncenin, iktidarı egemen – kral modelinde gördüğüdür. Foucault’ya göre bu model metafiziktir ve kökeni Platon’a kadar gitmektedir. Bu modele göre iktidar, sahiplenilebilen bir mülk ve işleyişi anlamıyla baskıcı bir güçtür. Liberal siyasal düşüncenin esin kaynaklarından önemli birisi olan T. Hobbes’un Leviathan’ında ve Marxist düşüncede de bu model kabul görmüştür. Hobbes’a göre insan, doğası gereği bencildir. Kendi amaçlarına ulaşmak için diğer insanlarla çatışır. İnsan, insanın kurdudur. Doğal durumda insanlar arasında çatışma / kargaşa vardı. İnsanlar doğal durumdan toplumsal duruma geçmek için üstün bir otoriteyi; yani devleti yarattılar. Devlet, toplumsal kargaşayı gideren üstün bir kuvvettir. Bu üstün otorite, şiddet kullanmayı da tekeline aldığı için toplumsal dengeyi gerekirse zorla oluşturacaktır. Mülkiyet ilişkilerinin devamı, toplumsal düzenin oluşturulup korunması bu üstün otoritenin sayesinde olmaktadır. Hobbes’a göre toplumsal sistemin dengeli bir biçimde ayakta durması için üstün bir otorite olan devlete gereksinim vardır. Benzer biçimde Marxizm de, iktidarı sınıf baskısı ile ilişkilendirmekte ve iktidarı, bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki baskısı olarak algılamaktadır. Marx’a göre, bütün sınıflı toplumların tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir. Sınıf savaşımlarında hakim sınıf hangisi ise iktidar (devlet) da onun bir baskı aracıdır. Toplumsal ilişkilerde üretim güçlerini hangi sınıf elinde bulunduruyor ise devlet de o sınıfın bir baskı aracıdır. Egemen sınıflar, toplumsal hayatı kendi istek ve hayalleri doğrultusunda kurmak için devleti bir baskı aracı olarak kullanırlar. “Devlet, bir baskı aracı olduğu gibi aynı zamanda ideolojik bir aygıttır da. Devletin bir yönü değil, iki yönü vardır: Baskıcı bir aygıt olma ve ideolojik bir aygıt olma”(Althusser, 1991:83). İktidar, kapitalist sistemde de hakim sınıf olan burjuva sınıfının,

* Foucault,etik terimini daha çok Helenistik felsefeye özgü “insanın kendiyle kurduğu ilişki” anlamında kullanır.Bakınız, Michel Foucault, Kendini Bilmek, Çev. G. Ç. Güven, İstanbul:1999, Om Yayınevi
sömürülen sınıf olan proleterya üzerindeki baskısıdır. Foucault’ya göre, “Liberalizm ile Marxizmin saptayamadığı 17. ve 18. yüzyıllardan itibaren Batı toplumlarında sermaye birikimini mümkün kılan tekniklerin, insan birikimini yönetme tekniklerinin de gelişimine neden olmasıdır. Verimlilik ve etkinlik gibi ekonomik ölçütler egemen iktidar modelinde gördüğümüz süreksiz, pahalı, gösterişli ritüelleri ve şiddete dayalı iktidar tekniklerini kısa sürede kullanışsız hale getirmişler, yerlerine daha ince hesaplanmış tabi kılma teknolojilerini geliştirmişlerdir”( Foucault, 2006:352). Böylece egemen iktidardan daha etkili, topluma çok daha fazla nüfuz etmiş yeni iktidar ilişkileri doğmuştur. DEVAM EDİNİZ

(Bu yazı http://www.toplumvesiyaset.com/  yayınlanmaktadır) 
 

 


               Bize Ulaşın

Google
 

 

 

UYARI! ©Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.