SOSYOLOJİ
(Toplum Bilimi )

MODERNLİK VE YABANCILAŞMA
Sosyolog Sıtkı AKIN

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

   
“Onlar, anlam yerine gösteri istemektedirler. Hiçbir çaba onları içeriklerin ya da kodun ciddiyetine inandırmada yeterince kandırıcı olamamıştır. Gösterge isteyen insanlara mesaj verilmeye çalışılmaktadır. Oysa onlar, içinde bir gösteri olması koşuluyla tüm içeriklere tapmaktadırlar. Yadsıdıkları şey, anlamın diyalektiğidir”
Jean Baudrillard

Modernlik ya da modernite, ortaya çıkışından bu yana farklı açılardan eleştiri almıştır. Modernlik oluşumunun içinde eleştiriye açık birçok alan olduğu için modernist oluşum ve onun söylemleri, eleştiri oklarının hedefi haline gelmiştir. Modernliğin bir yüzü değil, birçok yüzü vardır. Modernliğin birçok yüzü olmakla beraber, modernliğin nasıl bir oluşum ve söylem olduğu noktasında baskın olan iki kavram vardır. Bunlar, “özgürleşim” ve “disiplin” kavramlarıdır. Bu iki kavram ya da modernliğin bu iki yüzü, modernliğin ne olduğu ve nasıl bir hayat vaat ettiği noktasında bize önemli ipuçları vermektedir. Modernlik üzerine düşünen ve yazan düşünürlerin bir kısmı “özgürleşim” kavramını temele alırken, diğer bir kısım ise “disiplin” kavramını ön plana koyar. Modernlik projesinin söylemlerine baktığımızda ön plana çıkarılan kavram özgürleşim kavramı iken, modernliğin pratiklerine baktığımızda ise daha çok onun disipline edici, yabancılaştırıcı yönleri karşımıza çıkmaktadır. Yaşamda asıl olan insanın pratik etkinlikleri olduğuna göre, modernliğin ne olduğu noktasında da onun pratiklerine bakarak cevap bulabiliriz.
Bu küçük makalede, modernliğin disipline edici / hapsedici yönleriyle ilişkili olarak onun yabancılaştırıcı yönlerine değinilecektir. Her ne kadar da kimi düşünür modernlik – kapitalizm ayrımı yapsa da bize göre modernlik kapitalizmin isim değiştirmiş halidir. Bundan dolayı da bu makalenin başlığı “Kapitalizm ve Yabancılaşma” olarak da okunulabilir. Modernliğin yabancılaştırıcı yönlerine değinen bu çalışma, modernliğin eleştirilmesi noktasında postmodern analizlerden yararlansa da postmodernizmi, modernizm sonrası aşama olarak görmez. Postmodernizm, modernliğin günümüzdeki görünümüdür. İçinde bulunduğumuz evre, postmodern evre değil, modernliğin tüm dünyaya yayılmasıdır. Farklı bir biçimde ifade etmek gerekirse içinde bulunduğumuz evre kapitalizm sonrası evre değil, kapitalizmin, küreselleşme adı altında bütün dünyaya yayılmasıdır.
Aydınlanma hareketine bağlı olarak oluşturulan ve geliştirilen modernlik, kökleri 15. yüzyıla kadar giden ve 19. yüzyılda sanayi devrimiyle birlikte kurumsallaşan Avrupa toplumlarının sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını ifade eder. Bu anlamıyla modernliğin tarihine baktığımızda onun Avrupa kökenli olduğunu görmekteyiz. Modernlik oluşumunun içinde birbiriyle ilişkili Aydınlanma, kapitalizm, bürokrasi, pozitivizm, bilimin üstünlüğü, teknik ve teknolojinin önemi, ilerleme fikri, endüstriyalizm gibi kavram ve anlayışlar bulunmaktadır. Bu anlamıyla modernist oluşum bu anlayışları baz olan ve bu anlayışlar çerçevesinde toplumsal hayatları değiştirmeye ve düzenlemeye çalışan bir oluşumdur. Modernlik, kendi içindeki anlayışları bütün dünyaya yaymaya çalışan evrenselci bir oluşum ve söylemdir.
Modernlik üzerine düşünen ve yazan bazı düşünürler, modernliğin başlangıç dönemi olarak Rönesans, Reform ve 1492 Amerika’nın keşfini gösterirken, bazıları modernliğin çıkış yerinin İtalya olduğunu vurgular, bazıları ise modernliğin genellikle 16. ve 17. yüzyıllarda başladığını vurgular; ama en genel anlamıyla modernliğin tarihi 17. ve 18. yüzyılla birlikte başlar ve burjuva sınıfının oluşmasıyla yakından ilişkilidir. Marx ve Weber gibi düşünürlerin de değindikleri gibi modernlik, genel bir ifade ile Avrupa toplumlarında feodal / geleneksel toplumu izleyen dönemdir (Kızılçelik, 1996:12). Bu dönem de kapitalist toplum dönemidir. Bundan dolayı da modernlik kavramının içini dolduran, Aydınlanma rasyonalizminin “teknik akıl”ını yöntem edinen kapitalizmdir.

Modernlik, 18. yüzyıl Aydınlanma dönemiyle yakından ilişkilidir. Modernliği, Aydınlanma söylemi olarak da okumak mümkündür; çünkü modernlik içindeki anlayışlara baktığımızda bu anlayışların Aydınlanma döneminin söylemlerinde de var olduğunu görmekteyiz. Aydınlanma hareketinin özellikleri olan akılcılık, bireysellik, hümanizm, laiklik, deneysellik gibi olgular, modernliğin de sahiplendiği olgulardır. Modernlik, akıl temelli işleyen bir toplumsal düzen söylemidir. Toplumun merkezindeki tanırının yerine, bilim ve teknolojiyi yerleştirir. Modernlik, dinsel inançlara özel bir yaşama dâhilinde yer verir. Böylelikle modernlik sıkı sıkıya akılcılık düşüncesiyle yakından ilişkilidir. Modernlik, gelenek karşıtı bir hareket olduğu için feodal / geleneksel toplumun toptan bir reddedilişidir. Geleneksel toplumların merkezinde tanrı kavramı olduğu için, tanrı kavramı yerine aklı merkeze koyan modernlik kendisine I. Kant’ın Aydınlanma nedir? Sorusuna yanıtını rehber edinir. Kant, “Aydınlanma Nedir? Sorusuna Yanıt” adlı yazısında şöyle demektedir: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedeni de aklın kendisinde değil, fakat aklını bir başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yeterliliğini gösteremeyen insanda aranmalıdır. Sapere aude! ( bilmek ve tanımak yürekliliğini göster!) Aklını kullanmak cesaretini göster sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır” (Kant, 1984:213). Dolayısıyla Aydınlanma, akıl temelli bir toplumsal projedir. Aydınlanma döneminde egemen olan kavram akıldır. Her türlü proje akla uygun olmak zorundadır. İnsani özelliklerin en önemlisi akıldır. Aydınlanma döneminin temel amacı da, akıl merkezli bir yaşamı bütün toplumlara uygulatmaktır, bundandır ki Aydınlanma döneminin bir diğer ifadesi “akıl çağı”dır.
Aydınlanma döneminin “akıl”ı merkeze koyması, birçok düşünür tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin ortak ifadesi, Aydınlanma dönemiyle insani özellikler arasında aklın egemen iktidarlar lehine merkeze konulmasıyla, ileride oluşacak olan totaliter sistemlerin gelişmesinde rol oynamasıdır. Düşünsel köklerinden kopartılan Aydınlanma’nın aklı, araçsallaşmıştır. Araçsallaşan bu akıl, teknik ve teknolojinin de yardımıyla insanların tek boyutlu bir hale gelmesine neden olmuştur. Bu noktada Frankfurt Okulu’nun en önemli teorisyenlerinden birisi olan Max Horkheimer’ın tespitleri önemlidir . Horkheimer’e göre Aydınlanma döneminde akıl, düşünsel köklerinden kopartıldığı için araçsallaşmıştır. Hakim sınıf olan burjuvazinin yönlendirmesiyle aklın araçsallaştırılması, dünyanın büyüsünün çözülmesine neden olmuş ve yaşam mekanikleşmiştir. Horkheimer’a göre kapitalist sistemde oluşan tahribatların en önemli nedenlerinden birisi, aklın araçsallaşıp tekniki bir boyuta getirilmesidir. Aydınlanma dönemi düşünürlerince öznel aklın, nesnel akıl karşısında öncelikli bir hale getirilmesiyle “akıl” kendi düşünsel köklerinden kopartılmıştır. Ona göre, öznel ya da nesnel akıl bir diğeri karşısında öncelikli bir hale getirilmemelidir. O, aklın ayrılmış bir parçasına değil, iki görev alanına işaret eder. Horkheimer, aklın araçsallaşması / biçimselleşmesi üzerine şöyle demektedir: “Aklın biçimselleşmesinin sonuçları nedir? Adalet, eşitlik, mutluluk, hoşgörü, geçmiş yüzyıllarda aklın doğasında var olduğu ya da gücünü akıldan aldığı varsayılan bütün bu kavramlar, düşünsel köklerinden kopmuşlardır. Hala birer amaçtırlar, ama onları değerlendirecek ve bir nesnel gerçekliğe bağlayacak rasyonel bir etmen yoktur”(Horkheimer,2002:69). Horkheimer’ın analizlerinde, nesnel aklın görevi amaç belirtmektir. Nesnel akıl, olay ve olguları tarihsel bütünlüğü içinde anlamaya çalışır ve insanlara gelecek için toplumsal perspektifler de kazandırır. Öznel aklın görevi ise, araç belirlemektir. Öznel akıl, olay ve olguları pratik faydaları içinde anlamaya çalışır ve insanlara içinde bulundukları hayatta başarılı olmaları için perspektifler kazandırır. Bu anlamıyla baktığımızda öznel akıl, kapitalizmin isteyip teşvik ettiği akıldır. Bu akıl Aydınlanma dönemiyle beraber ön plana getirildiği için akıl, kendi düşünsel köklerinden kopup araçsallaşmış ve kapitalizmin bir formu haline gelmiştir. Öznel akılla birlikte, “tikel olan, evrensel olanın yerine sahip çıktı. Düşünce alanındaki bu el çabukluğu ve kuvvet gösterisi, siyaset alanında da kaba kuvvet iktidarına zemin hazırlar” (Horkheimer, 2002:67).
Modernliğin ya da modern toplumların hapsedici ve yabancılaştırıcı yönlerine değinen bir diğer önemli düşünür, Frankfurt Okulu’nun üyesi ve 1968 Öğrenci Hareketleri’nin liderlerinden birisi olan Herbert Marcuse’tur. Herbert Marcuse’a göre Klasik Marxizm 20. yüzyıl Avrupa’sını çözümlemede yetersizdir; çünkü var olan toplumsal sistem 19. yüzyıldan çok daha fazla karmaşık ve değişmiştir. Ona göre 20. yüzyılın en önemli baskı ve sömürüsü ekonomik değil, teknik ve teknoloji ile olmaktadır. Teknik ve teknoloji bir sınıfı değil, toplumsal sistemin bütününü kaplar ve sömürüyü de bütün topluma yaymaktadır. Teknik ve teknolojinin, insanları tek boyutlu bir hale getirerek onları hem kendilerine ve hem de içinde bulundukları toplum ve doğaya karşı yabancılaştırdığını söyleyen Marcuse’ün analizine geçmeden önce Marx’ın yabancılaşma üzerine değindiklerini hatırlatmakta fayda vardır.

Marx’ın gençlik döneminde yazdığı 1844 Elyazmaları adlı eseri “yabancılaşma” olgusu üzerine yoğunlaşır. Marx’a göre bütün sınıflı toplumlar beraberinde yabancılaşmayı getiriyor olsa da, asıl yabancılaştıran sistem kapitalist sistemdir. Bundandır ki yabancılaşma olgusunun ortadan kalkması ve insanların parçalanmışlıklarından kurtulup bütünsel bir hale gelmesi için bu sistemin ortadan kalkması gerekmektedir.

Kapitalist toplumların oluşup kurumsallaşmasında Sanayi devriminin önemi bilinmektedir. Sanayileşme süreciyle birlikte Batı toplumları feodal / geleneksel toplumdan, kapitalist / modern topluma geçmiştir. En genel anlamıyla kapitalizm, sermaye ve sermayenin yeniden biriktirilmesine dayalı olan sistemdir. Bu sistemin temel amacı, hakim sınıfın / tabakaların lehine olarak kar ve karın en yüksek seviyeye ulaştırılmasıdır. Bu sistemde üretim araçlarını ve kontrolünü elinde bulunduran bir azınlık gittikçe zenginleşirken, diğer tarafta ise üretim araçlarına ve onların kontrolünden uzak olan geniş halk kitleleri de gittikçe yoksullaşmaktadır. Hakim sınıf olan burjuvazi, üreten sınıf olan proletaryanın artık emeğine el koyarak; yani bu sınıfı sömürerek zenginleşmektedir. Bu sistemdeki emekçi ne kadar üretirse, o oranda yoksullaşıp yabancılaşmaktadır. Marx, 1844 Elyazmaları’nda şöyle demektedir: “İşçi ne kadar çok servet üretirse, üretim gücü ve kapsamı ne kadar artarsa, kendisi de o kadar yoksullaşır. İşçi ne kadar çok meta yaratırsa, kendisi de bir meta olarak o kadar ucuzlaşır. Şeyler dünyasının artan değeriyle doğrudan doğruya orantılı olarak insanlar dünyası değersizleşir. Emek yalnızca meta üretmez; kendini ve bir meta olarak işçiyi de üretir ve bunu da meta ürettiği oranda gerçekleştirir”(Marx, 2005:75). Marx’a göre kapitalizm koşullarındaki insanın, yabancılaşmasının temeli buradadır. Kapitalist üretim biçimi yabancılaştırır; ilk başta üretim süreci içindeki insanı ve daha sonra da toplum içindeki bütün insanları yabancılaştırır. Marx, üretim sürecindeki yabancılaşmayı en basit şekilde şöyle ifade eder: “Emeğin ürettiği nesne – emeğin ürünü – emeğin karşısına yabancı bir şey, kendini üretenden – emekçiden – bağımsız bir güç olarak dikilir”(Marx, 2005:75). Emekçi, ürettiği nesnenin sahibi değildir. Emekçi, ürettiklerine ulaşamadığı için, üretilen nesne emekçi tarafından fetişize edilir. Marx’a göre bu durum, emekçinin yabancılaşmasına yol açmaktadır. Kapitalist üretim biçiminin yabancılaştırıcı bu yönü, bütün topluma yayılmaktadır.
Bu süreçle birlikte insanlar arası ilişkiler, nesneler arası ilişkilere dönüşür ve metalar, insanlar arası ilişkileri yönlendiren bir güç konumuna gelmektedir. Marx, gençlik yazılarında yabancılaşma kavramını kullanırken, olgunluk döneminde yazdığı, temel amacı olarak da kapitalizmi tüm yönleriyle analiz etmek olan Kapital’de bu kavram yerine “meta fetişizmi” kavramını tercih etmektedir.
Marcuse’a göre Marx’ın yabancılaşma olgusuna ilişkin açıklamaları ekonomi temelli olduğu için, modern toplumları açıklamada yetersizdir. Ona göre modern toplumlardaki iktidar sistemleri, üst yapısal öğeleri kullanarak insanları kontrol etmekte ve kendi devamlılıkları sağlamaktadır. Ayrıca Marx’ın devrimci sınıf olarak gördüğü işçi sınıfı da, 20. yüzyılda karşı–devrimci bir boyuta gelmiştir. 20. yüzyıldaki işçi sınıfı değiştirici / dönüştürücü rolünden uzaklaşmış ve var olan totaliter sistemlere destek veren bir hale gelmiştir, bundan dolayı da 20. yüzyıldaki toplumların totaliter bir hale gelmesinde işçi sınıfının da rolü bulunmaktadır.
Modern toplumların akılcılığını, akıldışılık ile ilişkilendiren Marcuse’a göre modern toplumlar, total olarak akıldışılıklarla yüklüdür. Marcuse, modern toplumların tek – boyutlu bireyler ürettiğini belirttiği “Tek Boyutlu İnsan” isimli eserinde şöyle demektedir: “Modern toplumun üretkenliği, insan gereksinim ve yetilerinin özgür gelişimini yok edicidir, barışı, sürekli savaş gözdağı tarafından sürdürülmekte, büyümesi varoluş için savaşımı – bireysel, ulusal ve uluslararası – barışçıllaştırmanın gerçek olanaklarının baskılanması üzerine dayanmaktadır. Bu baskı toplumumuzun önceki, daha az gelişmiş evrelerini ıralandırmış olandan öylesine, ama tersine bir güç konumundan işlemektedir… Toplumumuz, merkezkaç toplumsal kuvvetleri, terör ile olmaktan çok teknoloji ile yenerek ezici bir etkinliğin ve yükselen bir yaşam ölçüsünün ikili temeli üzerinde ayırt edici yanını göstermektedir”(Marcuse, 1990:7-8). Modern toplumlar, toplum içindeki bireyleri şiddet yoluyla değil, teknik ve teknolojinin yardımıyla bir arada tutar ve onları eleştirmeyen, sorgulamayan; yani tek – boyutlu bireyler haline getirir. Modern toplumlarda teknolojinin işlevleri ile birlikte bireyler tek – boyutlu bir hale getirilmektedir. Buradan yola çıkan Marcuse, toplum hakkında olumsuz ve eleştirel düşünme yetisini yitiren ve dolayısıyla tek – boyutlu bir hale gelen bireylerin var olduğu teknik ve teknoloji yönelimli modern toplumları da tek – boyutlu toplum olarak kavramsallaştırmaktadır. Ona göre, modern toplumların ayırt edici yönü, rahatlığın demir kafesinde, yani modern toplumda, tek – boyutlu bir hale gelmiş olarak yaşayan bireylerin bir arada olmasıdır.

Adorno da, modern toplumların kültür endüstrisi merkezlerinde üretilip pazara sunulan popüler kültürün insanlar üzerindeki yabancılaştırıcı etkisinden yola çıkarak, modern toplumların yaşam alanlarını eleştirel bir şekilde inceler. “Adorno, meta üretiminin analizine dayanan Marx’ın fetişizm kavramını popüler kültürün tüketimine dek genişleterek bu kültürün eleştirisini yapmaktadır. Adorno’nun popüler kültüre yönelik eleştirisi popüler kültürün ‘standartlaştırma’, görüngüsü içinde ‘başarılı tipler’ yaratma çabasında olduğudur. Standartlaştırma, ‘yalancı bireycilik’ tekniğini kullanır. Bu kültür, bireylere yalancı, özgür seçim hilesi kazandırır”(Slater, 1989:195). Adorno, modern toplumlarda sanatın her dalının toplumsal işlevlerinden ve kültürel yaşam alanlarından kopartılarak, sanatım kendine yabancılaştığını ve gerçek / somut insandan soyutlanarak uzaklaştığını ve şeyleştiğini belirtir. Ona göre popüler kültür, sanki tüketicinin kendisi için üretilmiş bilincini uyandırır ve sürekli reklam yoluyla yalancı bireyciliğe dayanan meta tüketimini yaygınlaştırır. Adorno, popüler kültürün toplumsal yaşamın bütün hücrelerine yayıldığını vurguladıktan sonra böyle bir kültürler oluşturulmuş yaşam alanlarını şu şekilde ifade eder: “Hakikatin yalan, yalanında hakikat gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi. Her açıklama, her haber, her düşünce daha önce kültür endüstrisinin merkezlerinde biçimlendirilmiş olarak geliyor bize”(Adorno, 2005:111).
Adorno’ya göre modernliğin birey somutunda görünümü, bireylerin şeyleşmesi / yabancılaşması ya da ‘hiçleşmesi’dir. O, Yahudi kıyımını yaratan modernliği canavarlık olarak görmektedir. Bu konuda, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden birisi olan ‘Minima Moralia / Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar’ adlı eserinde şöyle demektedir: “ Dünya, sistematikleştirilmiş dehşettir; ama bu yüzden dünyayı bütünüyle bir sistem olarak düşünmek de ona fazla değer biçmek olur; çünkü birleştirici ilkesi nifaktır ve genelle tikelin uzlaşmazlığını olduğu gibi koruyarak sağlıyordur uzlaşmayı. Canavarlıktır dünyanın özü; ama görünüşü, sürüp gitmesini sağlayan yalan, bugün için hakikatin vekilidir”(Adorno, 2005:116).
Modern yaşamla birlikte insani ilişkilerin, metalar arası ilişkilere dönüştüğünü ifade eden Adorno’ya göre, birey de bu ruhsuz yaşamda bir ‘hiç’ konumuna gelmiştir. İnsanlığın sanayi cehennemi olan modernlikte, bireyler gittikçe bölünüyor ve yalnızlaşıyor; bölünüp yalnızlaşan bu bireyler sığınacak bir yer arıyor; ama irileşen yalnızlıklarına çözüm bulmak isteyen bu insanların sığınacak herhangi bir yerleri kalmamıştır. Modernlikte, bireylerin bedenleri de dahil olmak üzere her yer kuşatılmış bulunmaktadır. Adorno, modern toplumdaki bu kuşatılmışlığı trajik bir biçimde, yazar örneğinde şöyle ifade etmektedir: “Yazar, bir ev kurar metninde. Kâğıtları, kitapları, kalemleri ve evrakları bir odadan ötekine taşıyıp durukken yol açtığı kargaşanın aynısını düşüncelerinde de yaratır. Kâh memnun kâh huzursuz, içine gömüldüğü eşyalardır bu düşünceler. Onları şefkatle okşar, kullanır, eskitir, karıştırır, yerlerini değiştirir, tahrip eder. Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı… Sonunda, yazara kendi yazılarında bile yaşanacak yer kalmamıştır”(Adorno, 2005:89-90).

Günümüz modern toplumlarını eleştiri süzgecinden geçiren bir diğer önemli düşünür, kendisini kuramsal düzeyde bir teorist ve nihilist olarak tanımlayan Jean Baudrillard’tır. Baudrillard, günümüz modern toplumlarında (kendisine göre postmodern toplumlarında) medya ve enformasyon ağlarıyla toplumların sanallaştığını ve bu durumda da gerçek ile kurmacanın yer değiştirdiğini belirtmektedir. Ona göre günümüz modern toplumlarında gerçeği önceleyen modeller olarak taklit ve imajlar toplumsal hayata egemen olmuş ve bu taklit ve imajlar da toplumu ‘hipergerçeklik’ olarak oluşturmaya başlamıştır. Toplumsal hayatta taklit ve imajların her yere yayılmasıyla birlikte toplumsalın sonunun geldiğini belirten Baudrillard, bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Bugün böyle bir olaya tanık olmaktayız. Toplumsal düşüncenin parçalanması, toplumsalın içine kapanmasıyla, gölgesinin yok oluşuna tanık olmaktayız. Bu toplumsalı oluşturan ve onu üreten düşünceye karşı gerçek bir meydan okumadır. Üstelik bütün bunlar bir anda olup bitmektedir. Sanki daha önce toplumsal diye bir şey yokmuş gibi. Bu bir gelişme ya da devrime benzemekten çok, bir felakete benzeyen bir çöküştür. Bir toplumsal krizden çok, ürettiği düzenin emilişine benzemektedir. Çökmekte olan toplumsal için taze kan yerine geçen (deliler, kadınlar, uyuşturucu madde bağımlıları, suçlular vb.) marjinal kalıntılarla hiçbir ilişkisi yoktur. Bu süreç artık yeniden toplumsallaştırılamaz. Toplumsal gerçeklik ve rasyonellik ilkesi, güneşin doğuşuyla yok olan hortlak gibi buharlaşıp uçmaktadır”( Baudrillard, 2003:60). Baudrillard’a göre, enformasyon ve medyanın çoğalmasıyla birlikte toplumsallık yok olmuş ve bir ‘kitle’ haline gelmiştir. Bu kitleler gerçeklerden ziyade imaj ve taklitlerle ilgilenmektedirler. Her türlü anlamın, anlamsızlıklarla yer değiştirdiğini söyleyen Baudrillard bu bağlamda kitleler üzerine şöyle demektedir: “Onlar, anlam yerine gösteri istemektedirler. Hiçbir çaba onları içeriklerin ya da kodun ciddiyetine inandırmada yeterince kandırıcı olamamıştır. Gösterge isteyen insanlara mesaj verilmeye çalışılmaktadır. Oysa onlar, içinde bir gösteri olması koşuluyla tüm içeriklere tapmaktadırlar. Yadsıdıkları şey, anlamın diyalektiğidir” (Baudrillard, 2003:17).

Kitle iletişim(sizlik) araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yaşamda ‘benzeşme, normalleşme ya da nesneleşme’ giderek yaygınlaşmıştır. Bu süreçle birlikte artık, bireylerde görülen en önemli özelliklerden birisi de, bu bireylerin taklit ve imajların peşinde koşmasıdır. Taklit ve imajların peşinde koşan bu bireyler, gerçeğe benzeyen bomboş görüntüler içinde gidip gelmektedirler. Bu süreçle beraber yaşamın bütün alanları bir gösteri / müze haline gelmektedir. Günümüz modern toplumlarının bireyleri öyle bir duruma getirilmiş ki, temel gerçeklik aracı olarak kitle iletişim araçlarını ve özelde televizyonu, görmektedir. Bu durumla beraber bireylerin gerçek ile kurgulanmış olan arasında ayrım yapma olanağı yok olmaktadır. Böylece televizyondaki imaj ve taklitleri gerçek olarak gören bu kitlenin kendisi gerçek dışı bir konuma düşmekte ve işin en vahim tarafı da bu kitlenin kendi durumundan habersiz olarak yaşamasıdır. Görsel medyanın kuşatması altında bulunduğumuz günümüz modern toplumlarında iyimser ve mutlu olmak imkânsızdır. Bu durumda yapılması gereken belki de bu karanlık tabloya öylece bakıp bu karanlıkta kaybolmaktır ya da Adorno’ya kulak vermektir: “Umutsuzluk karşısında sorumlu bir biçimde sürdürülebilecek tek felsefe, her şeyi kurtarılmanın bakış açısından görünecekleri biçimleriyle düşünme çabasıdır. Kurtarılışın dünyaya saçtığı ışıktan başka ışığı yoktur bilginin; başka her şey kurgudur, tekrardır, sadece tekniktir. Perspektifler oluşturulmalı, öyle perspektifler ki dünyayı yerinden uğratsın, yadırgı kılsın, onu bütün çatlakları, kırışıklıkları, yara izleriyle birlikte bir gün mesihin ışığında görüneceği gibi sefalet ve çarpıklığıyla göstersin”(Adorno, 2005:257).

KAYNAKÇA
Adorno, T. (2005). Minima Moralia – Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, (Çev: Orhan Koçak – Ahmet Doğukan), İstanbul: Metis Yayınları.
Baudrillard, J. (2003). Sessiz Yığınların Gölgesinde – Toplumsalın Sonu, ( Çev: Oğuz Adanır), Ankara: Doğu Batı Yayınları.
Horkheimer, M. (2002). Akıl Tutulması, (Çev: Orhan Koçak), İstanbul: Metis Yayınları.
Kızılçelik, S. (1996). Postmodernizm Dedikleri, İzmir: Saray Kitabevleri.
Marx, K. (2005). 1844 Elyazmaları, (Çev: Murat Belge), İstanbul: Birikim Yayınları.
Marcuse, H. (1990). Tek Boyutlu İnsan – İleri İşleyim Toplumunun İdeolojisi Üzerine İncelemeler, (Çev: Aziz Yardımlı), İstanbul: İdea Yayınları.
Slater, P. (1989). Frankfurt Okulu, Kökeni ve Önemi, (Çev: A. Özden), İstanbul: Bilim/ Felsefe/ Sanat Yayınları.

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org