NİHAT TARIMERİ İLE TÜRKİYE’DE SOSYAL HİZMET
ÇOCUK ve GENÇLİK HUKUKU ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

(İzmir-Urla 2010)
 

Ana Sayfa
 
Aile Sorunları
Çocuk Refahı
Engelli
Gençlik
Sosyal Sorunlar
Tıbbi Sosyal Hizmet
Yaşlılık

Mesleki Bilgiler

SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
SHU Yayınları
İnsan Hakları
Sosyal Siyaset
Sosyoloji
Söyleşiler
Psikoloji
 

 

 

 
Aziz ŞEKER: Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Nihat TARIMERİ: Sevgili Aziz; ben 1978 yılında Sosyal Hizmetler Akademisinden mezun oldum. İlk görev yerim Ankara’da Sanatoryumdu; daha sonra Ankara Hastanesinde çalıştım. Burada başhekim yardımcılığı gibi mühürleme hizmeti şeklinde yürütülen sıkıcı ve anlamsız bir işi yapmaktan bazen kaçıp servislerdeki hastalarla görüşerek bir ölçüde mesleki çalışma yapmak için çabaladım. 1980’de ise o zamanlar teröründe tırmanması nedeni ile İzmir’e atandım. Şimdiki adı Alsancak Devlet Hastanesi olan Trafik ve Travmatoloji Hastanesinde çalışmaya başladım. Burada ise mesleğin hiçbir şekilde bilinmemesi ve küçük bir hastanedeki doktorların kendilerine göre oluşturduğu sistemi aşmamın güçlüğünü görmem nedeni ile de 1981’de İsviçre’ye gittim. Buraya kadarki süreci anlatmamın sebebi ise benim 30 sene önce yaşadıklarıma benzer sorunların hâlâ yaşanmaya devam etiğini gözlemlememdir.

İsviçre’de madde bağımlılarına yönelik özelliklede eroin kullananların belli bir medikal tedaviden sonra “methadon” adlı ilaç ile birlikte psikolojik ve sosyal tedavilerinin yürütüldüğü Winterthur Gençlik Danışma Merkezinde sosyal hizmet uzmanı olarak çalışmaya başladım. 1983’den itibaren ise suça yönelen gençlere yönelik iddianame düzenleme dâhil hizmet veren Zürih Gençlik Savcılığında çalıştım.

1989 senesinin sonunda da Türkiye’ye döndüm. İsviçre’deki bu çalışma sürecinde mesleğin uygulaması ile ilgili gençlik alanında çeşitli deneyimler kazandım. Ek eğitimler aldım. Bu süreçte akademide aldığım eğitimin bana çok yararı oldu. Bu konuda İsviçre’li meslektaşlarımla kendi aramda büyük bir fark göremedim. Bunu özellikle bazı tartışmalardan dolayı dile getirmek istedim. Bu vesile ile başta Sema Hoca, Ertan Hoca, Işıl Hoca, Beril Hoca, Şener Hoca olmak üzere tüm Akademinin öğretim görevlilerine eğitimime katkı sağlamaları nedeniyle içten teşekkür etmek istiyorum. Bazen tartışmalarda bizdeki eğitim ile yurtdışındaki eğitim arasındaki farklıların gündeme geldiğini görüyorum. Şunu gayet açıklıkla belirtebilirim ki, o dönemde benim aldığım eğitim benim için oldukça yeterli idi, hatta fazlalıklarım bile vardı, diyebilirim. İsviçre özellikle bu konuda hassas bir ülke olup tüm süreçte bu konuda işverenim olan ne Sosyal Hizmetler Dairesinden ne de Gençlik Savcılığından bu yönde eksikliğimin giderilmesine yönelik herhangi bir talep gelmedi ve diğer uzmanlar ile aynı yetki ile çalıştım.

Ancak bu süreçte bana yardımcı olan en temel unsur bir “süpervizör” ile birlikte çalışmamdı. Bundan çok yararlandım. Mesleki açıdan iki ülke arasında bir değerlendirme yaptığım takdirde ise ortaya sadece mesleğini iyi şekilde yerine getiren uzman ile mesleğini kötü yerine getiren uzman şeklinde bir durumun konuyu belirlediğini düşünüyorum. Bu konuda milliyet farkının da bir önemi yoktur. Bu konuya yönelik kriterlerde de en belirleyici unsur olarak meslek seçiminin önemli rolü olduğunu düşünmekteyim. Buna bağlı olarak asıl bu konuda ülkeler arasında önemli farkların bulunduğu kanısına sahibim.
Özellikle İsviçre veya Almanya’da meslek seçimi oldukça önemli olup kişiliğe göre meslek sahibi olunması hedeflenmiştir. Sistem buna göre şekillenmiştir. Amaç bir mesleğin severek yapılmasıdır. Çöpçü olsanız bile... Ülkemizde kişiliğe göre meslek seçiminin yapıldığı bir yapı olmadığı için kediyi bile sevmeyenin veteriner olduğu bir eğitim modeli tüm mesleki uygulamaları belirleyen bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla meslek sonrası bir kişilik gelişimi genelde söz konusu olmakta ve de bu durum kişiliğin de önüne geçmektedir. Buda doğal olarak mesleği iyi uygulayanla kötü uygulayan arasında bir farkı oluşturarak ortaya çıkan hizmetin niteliğini etkilemektedir. Ülkemizde koltuk kavgasının sebebinin önce bu olduğunu düşünüyorum. Kazanılanı kolay kaybetmemek.

Türkiye’ye döndükten sonra ise 3 yıl Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP)’nın Soydaş Entegrasyonu Projesinin İzmir Bölge Sorumluluğunu yürüttüm. Daha sonra Dünya Bankasının istihdam ile ilgili projelerinde danışmanlık yaptım. İleriki yıllarda yoğun çalışma hayatıma ara verip emekli oldum. Arada bir danışmanlığa devam ettim. 2005 yılında çocuk ve gençlere yönelik ceza kanunlarında yeni düzenlemelere başlanması ile bu konulara yeniden yöneldim. İzmir Barosundan gelen bir talep doğrultusunda bu yönde bir çalışma yapmaya başlayınca konu ile ilgili bir kitap çalışmam da ortaya çıktı.

Özellikle 2005 yılında yürürlüğe giren Çocuk Koruma Kanunu ile ilgili hazırlık aşamasında İsviçre’deki ve Almanya’daki uygulamalarından yararlanıldığının belirtilmesi ve 1942 yılında bu konu ile ilgili yayınlanmış bir makaleyi bulmam nedeni ile bu alandaki deneyimimi ve görüşlerimi Çocuk Koruma(ma) Kanunu başlıklı iki kitapta yansıtmak istedim.

Şu aralar bu konudaki eksiklikleri ve sorunları gördükçe tepki gösteriyorum. Konuyu bazı arkadaşlarla paylaşıyorum. Seninle bu görüşmeyi de bu çerçevede yapmak istedim. Özellikle senin çabalarını görünce bu köyde bir tane “deli”ye gerek yok. Seni yalnız bırakmak istemedim...

Aziz ŞEKER: Her ne olduysa, Türkiye’de 2010 yılının Nisan ayının sonlarına doğru insanları dehşete düşüren cinsel istismar olaylarının ortaya çıkmasıyla sarsıldık. Ülkemizin bazı şehirlerinde basına yansıyan yönleriyle insanın yüreğini soğutacak bu sosyal manzaralar elbette yeni bir şey değil. Sosyal mevzuattaki değişimlerle daha çok gündeme gelmeye, getirilmeye başlandı. 21. yüzyılda yaşıyoruz. Sözünü ettiğim olgu üzerine düşüncesini belirtmeyen yok gibi! Ne ki, bir sıkıntı var gibi. Kendi çalıp kendi oynayan bir yönelimde kaldık. Açıkçası sorun doğru okunmuyor? Sorun nasıl algılanıyor? Nasıl algılanmalıdır?

Nihat TARIMERİ: Seninde dediğin gibi 2010’un Nisan ayının sonuna doğru başta cinsel istismar ve ihmalin yanı sıra çocuk suçluluğu gibi konular sık sık gündeme gelerek sorunun yönlendirdiği bir durum ile karşılaştık. Bu konu ile ilgili profesyonelliğin ve kurumsal yapımızın perişanlığını gördük ve bunun düzeyi de ortaya çıktı. Dolayısıyla herkesin kendine göre görüş belirttiği bir süreci yaşıyoruz. Herkeste kendine göre bir arayış içerisinde. Kendine göre de doğal olarak bazı çareler ve öneriler getirildiğini görüyoruz.

Bunlardan biride 2 Mayıs 2010 tarihli Pazar günü Radikal 2’de yayınlanan Avukat Seda Akço’nun “Çocuk İhmal ve İstismarı Önlenebilir!” başlıklı yazısıdır. Avukat Seda Akço’yu kişisel olarak da tanıyorum. Kendisi özellikle Unicef’te ve de Çocuk Koruma Kanununun hazırlanma sürecinde Barolar Birliği Temsilcisi olarak komisyon çalışmalarına katıldı. Sonraki eğitim süreçlerinde de yer alan bir kişidir. Bu konuyla ilgili alanda emek harcayan 5-10 kişiden birisidir. Bu yazısını o açıdan önemsiyorum. Önemsememiz de gereklidir. Çünkü konu ile ilgili bir yaklaşımı ortaya koymaktadır.

Aziz ŞEKER: Seda Akço’nun yazısı sözünü ettiğimiz konu açısından nasıl değerlendirilmelidir?

Nihat TARIMERİ: Seda Akço görüşlerine ve yaklaşımlarına mutlaka değer verilmesi gereken kişilerden birisidir. Bu yazıda / makalede ortaya çıkan sorunu “Nasıl önleyebiliriz?” diye sormuş ve “bu cümleyi 100 kere deftere yazma cezası verilmesi gerekiyor her birimize” şeklinde bir vurguda da bulunmuştur. Bakanlık kurulması dâhil çeşitli önerilerde yazıda yer alırken bu konu ile ilgili sorumlunun ve konusunun sahibinin belli olmadığı görülmektedir. Örneğin Siirt olayındaki mağdurlardan biri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yürütmenin sorumluluğunu yerine getirmemesinden dolayı başvurduğu zaman Başbakanlık dışında hangi kurumu sorumlu olarak gösterecektir. Hangi kanunda kimin ihmalinin olduğu gösterecektir. Böyle bir durum örneğin Almanya’da veya İsviçre’de olsa sorumlu kurum bellidir. Böyle bir sorun olduğu takdirde Jugendamt diye adlandırılan Gençlik Dairesini sorumlu kurum olarak görürsün.

Aziz ŞEKER: Peki bu konuda Bakanlık kurulması yeterli olmaz mı?

Nihat TARIMERİ: Bu konuda mutlaka bir bakanlığın kurulmasını ve çocuk genç ve ailelere yönelik tüm hizmetlerin verilmesinin gerektiğini düşünüyorum. Adı “Gençlik ve Aile Bakanlığı” olabilir. Bu bakanlık yapılanmasını ancak gereken birçok işlerden sonra kurmak gerekir. Ayrıca bunları düşünürken ve Seda Akço’nun bu yazısını okurken hemen aklıma Prof. Dr. Fikret Arık’ın makalesi geldi.

Aziz ŞEKER: Prof. Dr. Fikret Arık’dan söz eder misiniz?

Nihat TARIMERİ: Prof. Dr. Fikret Arık Türk Medeni Kanunu konusunda çalışmış bir hukukçudur. 1942 yılında doktor unvanlı iken Adalet Bakanlığının bir dergisi olan “Adliye Ceridesin”de “Resmi ve Mesleki Vesayet Nedir?” başlıklı bir makalesi yayınlanmış. Bu makaleyi Çocuk Koruma Kanunu’na yönelik bir araştırma yaparken tesadüfen buldum. Bu makalede 1942 yılında savaş nedeni ile de oldukça yoğun yaşanan başta köprüaltı çocukları olmak üzere suçlu çocuklar gibi çocuk ve gençlik sorunlarının ele alındığını görmekteyiz. Bu sorunların çözümünde İsviçre’de ve Almanya’daki uygulamalar ile ilgili bilgileri İsviçre’de aldığı hukuk eğitimi çerçevesinde verir. En önemli eksikliğin ise İsviçre Medeni Kanunu bağlamında oralardaki Jugendamt/Gençlik Daireleri şeklinde yapılandırılmış “Resmi Vesayet Kurumu” biçiminde bir kurumsal yapılanmanın olmadığını belirtmektedir. Yaşanan sorunların böyle bir kurumsal yapılanma ile çözülebileceğini açıklamaktadır.
Bizdeki bu yönde kurumsal yapının olmamasının sebebini ise İsviçre Yurttaşlar/Medeni Kanunun Türk Medeni Kanununa uyarlaması sırasındaki ilgili 373. maddenin çevirisinin yapılmamasına dayandırmıştır. Bu eksikliğin hukuki ve idari yollardan nasıl giderileceğini de açıklamıştır. Bir akademisyen olarak sorumluluğunu yerine getirmiştir.

Aziz ŞEKER: Yani bu konuda bir çözüm 1942 yılında gösterilmiş mi?

Nihat TARIMERİ: Evet taa 1942 yılında söylenmiş, ancak bu güne kadar bu konuda her hangi bir çabanın olduğunu görmüyoruz. Özellikle bu konunun “Resmi Vesayet Kurumu” ile ilgili boyutu bir tabu gibi kalmış daha sonra hiçbir şekilde tartışılmamıştır. Üstelik Almanya ve İsviçre’deki bu yapılar yeni değildir. 1910’lardan beri uygulanmaktır. Fakat nedense böyle bir yapı ve bunun hukuksal temeli ne hukuk ne de sosyal hizmet topluluğundaki işlevi ile birlikte değerlendirilmemiştir. Bunun nedenini şimdiye kadar anlamış değilim. Hâlbuki bu kurumsal yapı bir arabanın tekeri, motoru gibidir. Bunlar eksik olduğu takdirde arabanın gitmesi mümkün değildir. Ayrıca bir arabayı aldığınız takdirde bu eksiklik yokmuş gibi davrandığınızda bu arabanın her şeye rağmen yürümesi mümkün değildir.

Bu konuyu ve bu kurumsal eksikliği özellikle Çocuk Koruma(ma) Kanunu kitabımda değerlendirdim ve bunu bir tarihi tespit olarak ortaya koymak istedim. Ayrıca bu konuda bu yaklaşım devam ettiği sürece hem sorunları çok ağır bir şekilde yaşayacağımızı yazdım. Ayrıca bir 60 yıl sonra herhalde birilerinin benim yazımı bulup hâlâ 1942 yılındaki makalede kaldığımızı tespit edebileceğini belirttim.

Bu açıdan Seda Akço’nun bu yazısını oldukça önemsiyorum ve çözüm konusunda hukukçuların bazılarının belki de önemli bir kısmının hâlâ eskilerde olduğunu üzülerek görüyorum.

Aziz ŞEKER: Bu sorun alanını Medeni Kanun açısından olsun, sosyal hizmet açısından değerlendirir misiniz?

Nihat TARIMERİ: Bu konunun yani çocuk ve gencin dolayısıyla bireylerin toplumsal ve hukuksal olarak korunup kollanmasını Batı’daki Aydınlama Süreci ile birlikte düşünmemiz gerekmektedir. Buna bağlı olarak, laiklik, yurttaşlık, modern devlet, sosyal devlet, sosyal koruma ve sosyal hizmetlerin bu sürecin en önemli parçaları olduğunu düşünüyorum.

Bildiğiniz gibi insanın özgürleşmesi, kendini ifade edebilmesi tarihsel ve sosyal süreçte pek öyle kolay olmamıştır. Bunun için büyük savaşlar verilmiş, büyük toplumsal mücadeleler ve çabalar gösterilmiştir. Fakat bu konuda özellikle Batı’da gelinen bu noktaya rağmen özellikle başta İnsan Hakları olmak üzere Çocuk Hakları Sözleşmesi; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri Türkiye dâhil dünyadaki tüm ülkelerde bir evrensel hukuk normu olarak benimsenmedi. Ancak başta bireyin kendini ifade etmesi dâhil; özgürlükler ile ilgili haklar için ve sosyal adalet için mücadele edilmesi gereken bir süreci hâlâ yaşıyoruz. Daha da yaşayacağız. Modernleşme bence budur. Sanayide modernleşmek veya cep telefonu kullanmak modernleşme veya çağdaşlık değildir. Özellikle çocuk ve gençler açısından güncel olarak “koruma ve kollama” adına yaşadıklarımızda aslında bu sürecin ve kavram kargaşalarının bir parçasıdır. Bir ürünüdür…

Aziz ŞEKER: Demek ki bu süreç küreselleşmenin sosyal sorunları küreselleştirdiği içinde bulunduğumuz tarihsel dönemde de her şeye rağmen hala devam ediyor...

Nihat TARIMERİ: Evet bir mücadeleyi gerektiren bu süreç hala devam ediyor ve özelliklede “küreselleşme” kavramı bu konuda bir araç olarak kullanılarak asıl sorun perdeleniyor. O yüzden bu sürecin tarihi ve sosyal arka planını biraz bilmek gerekiyor. Anlamak gerekiyor. Kısaca bugünü belirleyen Batı uygarlığındaki gelişmeleri bu açıdan değerlendirdiğimizde orta çağdan itibaren Rönesans ile başlayan bir süreç vardır. Bu süreç özellikle insanın/bireyin din kurumu dâhil her türlü güce karşı ve bu güçleri kullanan yönetenine karşı kendini, konumunu ve özgürleşmesini belirlemeye yöneliktir. Aydınlanma süreci olarak da tanımlanan bu süreçte 1789’da Fransız Devrimi ve Napolyon dönemindeki 1804’deki “Cod Civil/Yurttaş Kanunu” önemli bir dönüm noktasıysa da bence asıl dönüm noktalarından birinin 1648’deki Katolikler ve Protestanlar/Reformistler arasındaki mezhepler arası savaşı sona erdiren Westfalya Anlaşması olduğunu söyleyebilirim. Bilirsin; Fransız Devriminin üç ilkesi vardır. Bunlar eşitlik, özgürlük ve adalettir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletlerinin 1776’da kurulmasını sağlayan Bağımsızlık Bildirgesi, Yurttaşlık ve Haklar açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Bunlara bağlı gelişmelerin sonunda ise örneğin 1803’de Almanya’da sekülerleşmenin kabulü ve 1900’de Bürgerliches Gesetzbuch (BGB) / Yurttaşlar Kanununun kabul edilmesi ile Alman İmparatorluğu bireylerinin tebaalıktan yurttaşlığa dönüştüğü bir süreçte yaşanmıştır. Bu dönüşümde bir dinsel topluluk yani cemaat üyeliğinden “yurttaş”lığa bir geçiş olmuş ve “yurttaşlık” birlikte yaşamak için ortak bir değer olarak tanımlanmış ve kabul edilmiştir. Bunlar yasalar çerçevesinde güvence altına alınmıştır. Çocuk, genç, yetişkin olarak tüm bireylerin eşit bir şekilde yasal olarak korunup kollandığı yeni bir dönem başlamıştır. Her ne kadar çocuk ailenin içinde bir parça olarak görülse de toplumun geleceği olarak kabul edilmiş, sorumluluk sadece aileye bırakılmamıştır. Toplumsal olarak korunup kollanma bir yükümlülük, bir görev haline getirilmiştir. Bu gelişim ve dönüşüm Modernleşmedir.

Aziz ŞEKER: Batı’da bunlar yaşanırken Türkiye’deki gelişmelerin seyri nasıl olmuştur?

Nihat TARIMERİ: Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Avrupa’nın zorlaması sonucu Tanzimat ile başlayan bir dönem başlatılmak istenmiştir. Ancak Osmanlı dönemi bu Aydınlanma sürecinin içinde yaşamadığı için doğal olarak İslam hukukunu ön plana almış ve onu koruyacak şekilde bazı girişimleri olmuştur. Yapılan düzenlemelerden biri 1877’de yürürlüğe giren Mecelle’dir. Bu kanun Fransız Yurttaşlar Kanunundan uyarlanmıştır. Ancak tam olarak değil, birçok eksikliklerle uyarlanmıştır. Ancak kanunun özellikle felsefesi yansıyamamıştır. Bizim için en büyük değişim, Atatürk’ün Cumhuriyet çerçevesinde yaptığı devrimlere bağlı olarak “Türk Medeni Kanununun 1926’da kabul edilmesi olmuştur. Bunun için 1912’de yürürlüğe giren İsviçre Yurttaşlar/Medeni Kanununun uyarlanarak dolaylı bir şekilde Batı’daki Aydınlanma sürecinin bir parçası olduk. Ancak Modernleşme denilen bu sürecin felsefesini tam olarak yaşayamadığımız ve algılayamadığımız için kanunun ruhunu anlamada ve algılamada önemli sorunlar yaşadığımız bir süreçle karşı karşıya kaldık. En son Siirt’te veya Bilge köyündeki yaşadıklarımız bunun en trajik yansımalarından biridir.

Aziz ŞEKER: Almanya ve İsviçre’deki kanunlardan söz ederken Yurttaşlar Kanunu olarak ifade ediyorsunuz. Kavramlar üzerinde biraz durur musunuz?

Nihat TARIMERİ: Çünkü öyle oldukları için ve öyle algılandıkları için diyorum. Toplumsal olarak bir arada yaşam için gerekli olan ortak değeri ve kuralları temsil eden bu kanunların adı her iki ülkede Yurttaşlar Kanunudur. Çünkü bireyin ortak konumunu belirliyor. Onu güvence altına alıyor. Almancada “Bürger” kelimesi “Yurttaş” veya “vatandaşın” karşılığına gelir. Roma Hukukundaki Latince “ius civil”in de karşılığıdır. Bu kelime; Kıta Avrupası dediğimiz İngiltere dışındaki Avrupa’nın sosyal felsefesini ve hukukunu belirleyen, şekillendiren Roma Hukukunda özgür Romalı yurttaşı tanımlamaktadır. Bizde uygar olma veya medeni olmayı tanımlamayan “Medeni” kelimesi ile bir ilişkisinin olmadığını düşünüyorum. Görüldüğü gibi işlevi açısından da öyle değildir. Bu farklı şekilde yansıtılmış olan tanımlama da şu anda yaşadığımız birçok sorunda bence önemli bir etkenidir. Dolayısıyla toplumda birlikte yaşamak için gerekli olan ortak bir kimliği ve değeri tanımlayan Yurttaşlık ile bu başlığı taşıyan kanunlar ile daha önce özellikle kralların, imparatorların veya gücü kullananların yanı sıra dinsel topluluklar/cemaatler tarafından uygulan kurallar veya uygulamalar “yurttaşlık” temeline dayandırılmıştır. Bir ortak değer oluşmuştur. Örneğin dinsel bir kurumsal yapının uygulamasında yer alan evlilik, boşanma, miras, dernek ve vakıf şeklinde örgütlenme gibi yapılar dünyevileşmiştir. Hesap sorulabilinir sorgulanabilinir hale gelmiştir. Bu şekilde Laik bir devlet yapısının temeli oluşturulmuştur. Bunun korunması ve geliştirilmesi toplumsal bir ihtiyaca dönüşmüştür. Bu tanım ve kavram bizde ise Osmanlı döneminde beri devam eden “medeni olma” çabası içinde “Medeni” kelimesi ile öne çıkarak birlikte yaşamak için gerekli olan ortak bir değer ve tanımı yansıtamamıştır. İnsanımız örneğin bir İsviçreli veya bir Alman gibi “Yurttaşlık Kanunu” çerçevesinde evleniyorum, diyememiştir. Bazen bir kelime çok önemlidir. Birçok şeyi anlatabilir. Çocuğun ise bir Yurttaşlık temelinde korunup korunması gerektiğini hâlâ anlaşılmamıştır...
Aziz ŞEKER: Sosyal hizmeti Batı’daki “dünyevileşme” sürecinde nereye oturtabiliriz?

Nihat TARIMERİ: Aydınlanma sürecinde mezhepler savaşını oluşturan nedenleri unutmamak gerekir. Bu mücadele ve savaş Alman Martin Luther’in Katolik kilisesinin cennette girmeyi bir ücret karşılığı belgeye bağlamasına itirazı ile başlamış bir mücadeledir. Uzun yıllar süren bir savaşa da neden olan bu mücadelede Katoliklerin ibadet dili olan Latince yerine her topluluğun, prensliğin üyelerinin ibadet ederken kendi dilini kullanması hedeflenmiştir. Diğer hedef ise cennete bir ücret karşılığı gidilmesi veya günah çıkarılması yerine çok çalışıp elden edilen gelirin bir bölümünün diğer “topluluktaki kardeşlerle” paylaşılmasıdır. Cennete gitmek için günahtan arınmak için başka değer ortaya konmuştur. Dolayısıyla sosyal dayanışma ve “hayırseverliğe” dayalı bir hedef söz konusudur. Fransa’da Calvenistlerin yer aldığı bu hareket bu yapının en belirleyici unsurudur. Yurttaşlar Kanunu bu unsurların arasındadır. Aslında sosyal hizmetler bu sürecin ürünlerinden biri olup süreçte önemli bir araç olarak ortaya çıkmıştır.

Zorlu ve uzun bir mücadelenin sonunda gelişen bu dinamikte örneğin Almanya’da yurttaşlar kanunu devreye girmeden önce din kurumları ile devletin yükümlülüklerini ayıran sekülerleşme ile ilgili bir toplumsal uzlaşma ve anlaşma olmuştur. Bu zemin ve toplumsal mutabakat çerçevesinde bireyin; sosyal adalet ve eşitlik çerçevesinde korunup kollanarak hem dinsel kurumlara hem de yöneten güce karşı özgürleşmesinin sağlanmasının hedeflendiğini görüyoruz.

Ortak bir sosyal felsefe ile oluşturulan Yurttaşlık Kanunu özellikle dinsel topluluklar tarafından dinsel kurallar çerçevesinde yürütülen başta bireyin korunup kollanması görevi olmak üzere çocuğun korunup kollanması dünyevileştirilmiştir. Aynı şekilde dinsel topluluklardaki sosyal dayanışmayı sağlamaya yönelik araçlardan bir olan “din kardeşliği” temelli dayanışma ve hayırseverlik bu kanunlar ile dünyevileşmiştir. Yasal güvence altına alınmak istenmiştir. Bu şekilde dinsel bir kurum olan “hayırseverlik” sosyal hizmetler adı ile dünyevileşmiştir.

O yüzden başta çocuk ve gençler olmak üzere tüm bireylerin korunup kollanması sadece hukuki bir durum olmayıp öncelikle “sosyal hizmet” dediğimiz kurumsal bir yapıyı içeren bir yükümlülüktür. Toplumsal ortak bir görevdir ve Yurttaşlar Hukukunun temel bir parçasıdır. Birlikte yaşamak için de çok çok gereklidir. Ülkemizde genellikle ”Sosyal Refah” denen Sosyal Korumanın en önemli bir parçasıdır.

Aslında konuya bu çerçevede baktığımızda ise özellikle “sosyal hizmet” veya “sosyal hizmetler” bireyi özgürleştiren en önemli araçlardan ve kurumlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bireyi tehditten ve baskıdan koruduğu gibi kendini, konumunu ifade etmesini de sağlar. Temel Hak ve Özgürlüklerin bir parçası olup bu haklara ulaşmada bir araçtır. Toplumların birlikte yaşaması için bunlar gereklidir. Hukuk ise buna ulaşmada bir güvencedir. Öylede olmalıdır. Hukuk bu güvenceye ulaşmada yardımcı olamayınca doğal olarak bir ölçüde özgürleşmeyi engellemektedir. Taraf olarak evrensel hukuk yerine gücün hukukunu koruduğu bir duruma neden olmaktadır. Bu nedenden dolayı hukukçuların bu konuda bakışı oldukça önemlidir. Olay sadece bir hukuksal çerçeveyi çizmek değildir. Kime yardımcı ve destek olunduğu bilinmelidir. Başta çocuk olmak üzere bireyin korunup kollanması sadece ailesine veya yaşadığı topluma ait bir görev değildir. Bir savunma bir eğitim hizmeti gibi idare tarafından yürütülmesi gereken kamusal bir görevdir. “Hak” kullanımı ve buna ulaşımda, bu kamusal görevin çocuk ve gençlere yönelik özellikle bir Resmi Vesayet Kurumu eli ile yürütülmesi gereklidir. Nedense konu bu yaklaşımla şimdiye kadar değerlendirilmek istenmemiştir.

Aziz ŞEKER: Sözünü ettiğiniz yaklaşım neden göz ardı ediliyor?

Nihat TARIMERİ: Bunu anlamaya çalışıyorum. Ancak iyi niyetin ötesinde bir durumdan söz etmek mümkün. Bu konudaki temel sorunu 1942 yılında Prof. Dr. Fikret Arık görmüş. Ama görmek yetmiyor. O tarihten günümüze Temel Hak ve Özgürlüklere ulaşmada engel olan bu yaklaşımda önemli sorunların olduğunu düşünüyorum. Bunlardan birisinin Hukuk felsefeleri arasındaki yaklaşım farkıdır. Benim bu konuda özellikle İsviçre ve Almanya’daki uygulamayı örnek almamın en önemli sebeplerinden birisi bu felsefeye bağlı olarak bu uygulamanın temelini oluşturan Türk Medeni Kanunun İsviçre’den alınması ve de bununda Almanya’dan alınmasıdır. Yoksa sempati ile ilgili değildir. Her iki ülke hukuk felsefesini Roma Hukukundan almaktadır. Yazılı Kurallara dayalıdır. Uygulamada aile ve bireyle ilgili olarak Özel Hukuk ile Kamu Hukuku ayrı ayrı ele alınmıştır. Kıta Avrupası hukuku denilen bu uygulamadan başka Anglo-Sakson veya Commen Low hukuku denilen başta İngiltere ve Amerika’da uygulanan bir hukuk uygulaması ve bir sosyal felsefe vardır. Bazı alanlardaki uygulamada bazen yaklaşsalar da Yargıcın öne çıkarıldığı bu ikinci uygulama arasında felsefe açısından önemli farklılıklar vardır. Biliyorsun İngiltere’de arabaların direksiyonları da farklı yerdedir. Ama oda arabadır. Trafikte ona göre düzenlenmiştir. Bu uygulama Kıbrıs’ta da vardır. Ve bu farklılıktan dolayı oraya giden birçok genç kazalar sonucu yaşamlarını kaybetmiştir. Bu yaklaşım ve sistem ile ilgili en son örneği İngiltere’de görmek mümkündür. Aile ile ilgili bazı uygulamalarda dinsel kurumların bazı kararlar vereceği ancak bunun sınırları olduğu yeni bir uygulama başlatılmıştır. Çok hukuklukta diye de sunulmak istenen bu konu kendi sisteminin içinde doğal karşılanan bir uygulamadır. Ancak bu onların benimsediği sosyal felsefe ve hukuk normu çevresinde doğal karşılanabilir. Fakat böyle bir uygulamanın Kıta Avrupasında uygulanması tarihsel ve sosyal geçmişten dolayı öyle kolay değildir. Böyle bir durum gündeme geldiği takdirde ise şimdiye kadar bu konuda oluşan uzlaşmanın bozulma riski doğal olarak ortaya çıkacaktır.

Bu ikili arasındaki farklılıklar ülkemizde hukuk başta olmak üzere sosyal hizmet alanında doğal olarak önemli kavram kargaşalarına neden olmaktadır. Özellikle son zamanlarda bu konudaki uygulamalarda Kıta Avrupası yerine başta İngiltere ve Amerika’daki örneklerin öne çıkarılması ile bu kargaşanın arttırıldığını düşünüyorum. Bazen ters direksiyonlu arabayla gitmeye benzetiyorum bazen de Çin yemek çubuğu ile çorba içmeye çalışılmasına benzetiyorum.

Aziz ŞEKER: Çocuk Koruma (ma) Kanunu kitabınızda bu konuya nasıl değiniyorsunuz?

Nihat TARIMERİ: Çocuk Koruma (ma) Kanunu kitabımda bu konuları incelemeye çalıştım. Özellikle de bu yönde çocuk ve gençlerin haklarının kısıtlamasına kadar giden çeviriler ile yapılan kavram kargaşalarının yanında ilgili analizlerimi yansıtmaya çalıştım.

Benim açımdan bu kavram kargaşalarından önemli yansımalarından birisi çocuğu koruyoruz, diye ortaya çıkıp çocuk ve gençlere yönelik ceza kanunu uygulamalarına yansıtılanlardır. Bunun için Çocuk Hakları Sözleşmesindeki Hakları bile değerlendirmeyerek dünyada Çocuk Ağır Ceza Mahkemelerini kuran tek örnek olduk. Bunu Çocuk Koruma Kanunu başlığında “koruma”nın öne çıktığı bir kanun ile yaptık. Asıl ilginci bu konuya ilgililerden ne de toplumdan hiç tepki verilmemesidir. Bu bile bizim çocuğun korunup kollanması ile ilgili ne konunun sosyal felsefesini ne de hukuk felsefesinin benimsenmediğinin maalesef en güzel göstergesidir. Bu kavram kargaşasının diğer bir yansıması ise yurttaşlık ya da medeni kanun uygulamasındaki resmi vesayet kurumu ile ilgili durumdur. Özellikle alandaki birçok kavram kargaşasını içeren bu durumların sosyal hizmet uygulamalarını ve bakışını önemli ölçüde etkilediğini ve belirlediğini görmekteyim.

Aziz ŞEKER: Avrupa’dan örneklerle yola çıktığımızda ne tür düzenlemeler yapılmalıdır?

Nihat TARIMERİ: Bunu yanıtlarken gene yurttaşlık hukukunun tarihsel ve sosyal arka planlarını ve bunun sosyal hizmetlere nasıl yansıyarak dünyevileştiğini diğer bir deyimle vicdan ve merhametten; hak ve hukuka nasıl dönüştüğünü daha iyi analiz etmek gerektiğini düşünüyorum. Bu arka planı bildiğimiz takdirde ise ne yapılması gerektiğinin ortaya çıkacağını düşünüyorum.

İstersen konumuzla ilgili çok temel ve basit bir örnekten yola çıkalım. Bildiğiniz gibi Hıristiyanlıkta bir vaftiz babalığı uygulaması vardır. Dinsel topluluğa ait olmanın tescil edilmesi bağlamında doğan her çocuk bağlı olunan kilisede din görevlileri tarafından vaftiz edilir. Bir kimlik kazandırılır. Çocuktan önce aile olarak anne baba sorumlu iken baba veya anneden birinin olmadığı zaman onun sorumluluğunu dinsel topluluk adına yerine getirmesi amacıyla bu konuda yapılan dinsel ritüelde aynı dinsel topluktan fakat aileden olmayan bir vaftiz anne ve baba ayrıca ilan edilir. Dolayısıyla çocuğun ailesi dışında gerektiği zaman korunup kollanması ile ilgili bir uygulama söz konudur. Bu dinsel uygulama; yurttaşlık hukuku bağlamında ailenin sorumluluk ve görevlerini yerine getirmediği durumlarda uygulanan vasilik ve kayyumluk şeklinde dünyevileştirilmiştir. Hukuksal bir araca dönüşmüştür. Bu hukuksal araç yetişkinler içinde sosyal yoksunluk halinde kullanılan bir araçtır. Yurttaşlık hukuku çevresinde bu şekilde kullanılarak dinsel toplulukların kullanımından ve kurallarından, uygulama ayrıştırılmıştır. İnsan odaklı hale getirilmiştir. Toplumun ortak alanına ve sorumluluğuna bu şekilde taşınmıştır. Bireyin topluluğuna karşı özgürleşmesi hedeflenmiştir. Çocuk dâhil yetişkinlerin kamusal olarak korunup kollanması sosyal koruma bağlamında sosyal hizmet açısından dünyevileşmiştir. Bu konudaki harcamalarda dinsel topluluk harcamasından çıkarak kamusal kaynağı oluşturan vergi verenlerin harcamasının bir parçası haline gelmiş olup hak ve hukuk bağlamında sorgulanırlık sağlanmıştır. Öte yandan eğitimde uygulanan yöntemleri bu gelişmelerin bir parçası olarak görebiliriz. Aileler çocuklarının eğitimleri ile ilgili sorumlulukları varken bu konuda dinsel toplulukların korunma ihtiyacında olan çocukların bakım ve eğitime yönelik yatılı kurumları oluşturduğunu görmekteyiz. Toplumsal değişme, savaşlar ve sanayileşme ile ortaya çıkan sorunlar bu yapıları daha ön plana çıkarmıştır. Uygulanan eğitim yönteminin ezberci sert ve disiplin odaklı olması nedeni ile 1770’lerde İsviçreli Pestolozzi gibi reformist eğitimciler eğitim yöntemlerinin gelişmesinde etken olmuştur. Bu süreçte eğitimde dünyevileşerek dinsel toplulukların parasal kaynaklarından kamu kaynaklarının kullanıldığı bir yapıya dönüşmüş ve aynı zamanda yurttaşlar hukukunun bir parçası olmuştur. Dinsel topluluklar tarafından sosyal yoksunluk içindeki yetişkin ve yaşlılara yönelik yapılan sosyal yardım dâhil koruyup kollamaya yönelik bakımı içeren örgütsel yapıda yurttaşlar hukukunda yer alan dernek ve vakıf ile ilgili düzenlemeler de dünyevileştirilmiştir. Hayırseverliğin dünyevileştiği sosyal hizmetlerinde bir parçası, bir uygulaması haline gelmiştir. Vicdan ve merhamet, hak ve hukuka dönüşmüştür.

Bu gelişmenin yoğun olarak yaşandığı Almanya’da 1900 yılındaki Yurttaşlık Hukuku ile dünyevileşen ve bugünkü sosyal hizmetlerin temelini oluşturan bu araçlarla ilgili özel çalışmaların ve araştırmaların yapılmasının konunun daha iyi anlaşılması için gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu şekilde birçok uygulamanın sosyal felsefesini anlayarak özellikle birçok sosyal hizmet uygulamasını daha bilinçli olarak uygulamamız söz konusu olabilir. Bu şekilde sosyal hizmet uzmanı olarak çalışanların konumlandırılmasını daha verimli yapabiliriz.

Gene örneğin dinsel toplumların kendi örgütlenme yapılanması içinde vicdan ve merhamet bağlamında hayırseverlik ve sosyal dayanışma için bir dinsel görev olarak yürütülen çocuğun korunup kollanması ile ilgili işlev yurttaşlık hukukunda bir Resmi Vesayet Kurumu şeklindeki kamusal göreve dönüştürülerek ailenin ve dinsel topluluğun çocuk üzerindeki sahiplenilmesine bir sınırlama getirmiştir. Bu kamusal görevi bu açıdan düşünmek gereklidir.

Ayrıca dinin devlet yapılanması ile ilişkisinin düzenlendiği sekülerleşme veya laikleşme ile birlikte her dinsel topluluğun kurumları dünyevileştirilmiş kurallar çerçevesinde sosyal dayanışma ve hayırseverlikle ilgili uygulamalar bu süreçte kurumsal olarak devam etmiştir. Bu konuda sadece çocuğun korunup kollanması değil çocuk ve gençlerin boş zamanın değerlendirilmesinin yanı sıra sosyal danışmanlıkla birlikte evde hasta bakımında dâhil olmak üzere hastane işletmeliği, yaşlılara yönelik bakım dâhil birçok destek hizmetleri gibi sosyal hizmet amaçlı hizmetler oluşturulmuştur. Örneğin Almanya’da Katolik inancında olanlar Caritas adında; Protestan, Reformist veya Evangelist diye tanımlanan inanca sahip olanlar Diakones Werk adlı yapılanmalarla bunu devam ettirirken Sendikalar ise Arbeiterwohlfahrt adlı bir yapı ile örgütlenmişlerdir.

Bu örgütsel yapılar için 1923 yılında Gençlik Sosyal Yardım ve Destek Yasası ile çocuğun korunup kollanması ile ilgili olarak Resmi Vesayet Kurumu olan Gençlik Daireleri ile oluşan işbirliğinin ilkeleri belirlenmiştir. Bu örgütler uygulamanın bir parçası haline gelmiştir. Bu şekilde aile ile birlikte yaşanan toplulukta çocuğun korunup kollanmasında bir öğe olmuştur. Bu yasadan bir sene sonra ise bu yapıya bağlı olarak çocuk ve gençlere yönelik gençlik ceza hukukunda yapılan düzenleme ile de Gençlik Mahkemeleri kurulmuştur. Bu bağlamda Gençlik Dairelerinde Gençlik Mahkemesi Yardımı şeklinde bir yapı kurularak Gençlik Dairesi bu ceza hukuku uygulamasının bir parçası haline getirilmiştir. Özellikle bir kamusal görevin ve yükümlülüğün ön plana çıktığı bu yapıda Gençlik Dairesince çocuk ve gencin koşullarını ve buna yönelik kamusal görevleri belirleyen bir raporlama çalışması ve öneriler bu ceza hukuku uygulama sürecinin temel bir parçası haline getirilmiştir. Düzenlenen bu rapor uygulamada bir delil niteliğinde değerlendirilmiştir. Bu şekilde çocuk ve gençlere öncelikle eğitimin odaklandığı ceza hukuku ile yurttaşlık hukuku arasında bir bağlantı oluşturulmuştur. Bu işleyişte bu örgütlerde verdikleri hizmetler çerçevesinde Gençlik Dairesinin gözetiminde yer almışlardır. Bu hizmetlerin daha sonra Çocuk ve Gençlik Koruma Yasası başlığı altında düzenlenmiş olup uygulama hâlâ bu temel çevresinde yürütülmektedir.

İsviçre’de ise bu ilişki İsviçre Yurttaşlar Yasasının 371. maddesindeki düzenleme ile sağlanarak çocuk ve gençlere yönelik bir ceza uygulaması öncesi Resmi Vesayet Kurumları ile ilgili işbirliği zorunluluk haline getirilmiştir. Dinsel topluluklara dayalı bu örgütlenme yapıları veya bu konular ile ilgili diğer yapılar ise ancak bu resmi vesayet kurumu üzerinden sürecinin bir parçası olabilmektedir. Ancak bu dinsel yapılanmada din kurumunun öne çıkması engellenmiştir.

Doğal olarak çocuğun ve gençlerin korunması ile ilgili Yurttaşlar Hukukunun kısaca anlatmaya çalıştığım gibi bir sosyal/tarihsel arka planı ve bir alt yapısı bulunmaktadır.

Bu örgütlenme yapısı oldukça önemlidir. Özellikle ülkemizde SHÇEK veya bir çocuk sorunu olduğu zaman yurtdışında sivil toplum örgütleri de bu hizmetleri yürütüyor, neden bizim ülkemizde yürütülmüyor şeklinde bir söylem dile getirilmektedir. Hâlbuki bunu dile getirenlerin bu sistemin nasıl olduğunu nasıl işlediğini tam olarak bilmediklerini düşünüyorum. Şayet bu sistem bilinerek dile getiriliyorsa o zaman bunu sosyal hizmet açısından olmak üzere yurttaşlık hukuku açısından da oldukça tehlikeli ve iyi niyetten uzak bir yaklaşım olarak görüyorum. Böyle bir yapı önce açıkladığım gibi öncelikle din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılarak başta hayırseverlik gibi dinsel kurumların dünyevileşmesi sekülerleşme veya laikleşme ile sağlanmıştır. Ortak bir değer olarak kabul edilen “yurttaşlık” kavramı çerçevesinde oluşturulan hukuk ile güvence altına alınması sağlanmıştır. Bunun bir kamu görevi olarak yürütülmesine yönelik bir yapı ve araçlar oluşturulmuştur. Bu yaklaşım ve bu yapı olmadan bu şekilde bir yapının oluşturulmak istenmesi birçok sorunu ortaya çıkaracaktır.

Almanya’da Gençlik Dairesi denilen Resmi Vesayet Kurumu yapılanması ile işbirliğinde olan bu örgütlenmede yer alan örneğin sendikaların oluşturduğu Arbeiterwohlfahrt örgütü 1919’da kurulmuştur. 600.000 aidat ödeyen üyesi bulunmaktadır. 100.000 üzerinde gönüllü çalışanı ile birlikte 10.000 sosyal hizmet biriminde 140.000 çalışanı ile hizmet vermektedir. Katoliklerin örgütü Caritas ise 1897’de kurulmuştur. 24.000 üzerinde hizmet noktasında 500.000 resmi ve gönüllüler ile birlikte sosyal hizmetler vermektedir. Protestanların örgütü Diakones Werk ise 1848’de kurulmuştur. 27.000 noktada 500.000 civarında gönüllü ve çalışan ile hizmet vermektedir. Bunlara Musevilerin örgütü de dâhil olup yasal olarak kurulmuş bir birlik çerçevesinde sistemde ve uygulamada yer almaktadır. Türk vatandaşlarına yönelik bu şeklide bir örgütlenme yapısı resmi olarak yoktur. Bunun sebebi ise İslam’ın resmi bir din olarak halen Almanya’da tanınmamasıdır.

Ortada bizim bahsettiğimiz ve gördüğümüz gibi bir sivil toplum örgütü denecek örgüt yapısı yoktur. Zaten burada sivil kelimesinin yanlış kullanıldığını düşünüyorum. Asıl tanımlandığı gibi NGO’daki Non Goverment yani devlet dışı örgütlerdir. Devletten bağımsızdır. Sürekli üyelerinin aidat ödediği ve bu aidat ödeyenlerin hesap sorduğu sorguladığı ve bunun güvence altına alındığı bir yapı vardır. Bir dini inanışla bağlantılı olsa bile dünyevi bir yapıdır. Ayrıca bu yapı Roma Hukuk yaklaşımının bir ürünüdür. Bu yapıyı İngiltere’deki veya Amerika’daki uygulamalar ile de birlikte değerlendirmemek, karıştırmamak lazımdır. Ortada iki farklı hukuka ve laikliğe bakış söz konusudur. Bazen bu konuda yanlış ve eksik değerlendirmeler bu farklılıklar değerlendirilmeden yapılmaktadır. Bu da ülkemizdeki kavram kargaşasını daha bir derinleştirmektedir.

Kamu harcamalarının kaynağı ve oluş şeklide bu sistemde önemlidir. Bugün İsviçre’de 18 yaşını giren herkes ister çalışsın ister annesinin babasının yanında yaşasın; yaşadığı yere vergi beyanında bulunarak bir yurttaş ve vergi veren ilişkisine girmektedir. Bu şekilde kullandığı oy ile verdiği verginin nereye harcandığı konusunda bir kültürün parçası haline gelmektedir. Başta sosyal koruma amacı ile yapılan harcamalar dâhil kamu harcamaları için toplanan vergilerin %70 gibi önemli bir oranı bu beyana dayalı vergiler ile sağlanır. Bizde bu oran %30 dolayında olup dolaysız vergiler ve borçlanma kamu harcamalarının temel kaynağını oluşturmaktadır. Bu ise bu harcamayı yapanlara hesap sormayı ve sorgulamayı engelleyen temel bir unsurdur. Bu bireyin, yurttaşın özgürleşmesini engelleyen bir noktadır. O yüzden bu farklılıklardan yola çıktığımız zaman örneğin Almanya’da ve İsviçre’de ister kamudan ister bu örgütlerden yapılan sosyal hizmet amaçlı harcamalar olsun, bizde olduğu gibi Allahın bu topluma karşılıksız olarak gönderdiği bir para değildir. Bir karşılığı vardır. Hesap sorulurluğu vardır. Ayrıca bu sistemde din hizmeti için ayrıca alınan bir vergi söz konusu olup bu kamu tarafından toplandıktan sonra ilgili örgütlere dağıtılarak bu konuda sınırlar belirlenmeye çalışılmıştır.

Bu nedenlerden dolayı sosyal hizmetler, vergi veren toplumlarda ve de laik bir sistemde en temel kurumlardan birisidir. Vergi verenle bu vergiyi harcamak için yetkilendirdiği siyasetçiler ile ilişkisini de belirleyebilmektedir. Dolayısıyla bazen dünya siyasetine yansıyan bir boyut vardır. Bunun ile ilgili en son örnek ABD’deki Obama yönetiminin sağlık hizmetinden yoksun %15’ün üzerindeki bir topluluğa yönelik yaptığı sağlık reformu çalışmasıdır. Bu reforma karşı çıkan özellikle dinsel topluluk liderleri bu reform uygulamasını aşırı solculuk, komünistlik ya da yaşlı Avrupalılık olarak eleştirmişlerdir. Buna karşılık maddi yoksunluk içinde olan ve sosyal olarak dışlanmış kişilerin belli bir sağlık güvencesine kavuşması karşılığında orta ve uzun vadede bu dinsel toplulukların finansal krizlere girecek olmalarının bu eleştirilerin kaynağı olduğunu belirten görüşlerde dile getirilmiştir.
Bu konu ile ilgili diğer bir örneği İspanya’dan vermek mümkündür. Bilindiği gibi İspanya hem koyu bir Katolik gelenekten hem de bu geleneğin desteği ile Franko döneminden AB sürecine geçmiştir. Özellikle AB sürecinde Avrupa Sosyal Şartı kapsamında olmak üzere sosyal koruma bağlamında AB uyum yasaları çevresinde yaptığı düzenlemeler çerçevesinde yeni bir döneme başlamıştır. 2009 yılında yapılan son seçimde Zapatero hükümetinin AB’ye uyum kapsamında eşcinsel evliliklerini yurttaşlar yasasında yapacağı değişikle ilan etmesine rağmen seçilmesi bu değişime en güzel örneklerden biridir. Bu sonuç seçim sürecinde Katolik kilisesinin kurumsal olarak muhalefetle birlikte hareket etmesine rağmen sağlanmış olup bazı gözlemciler İspanyanın artık Laik bir devlet olduğuna vurgu yapmışlardır.

Bizdeki durumu ise bu açılardan isterseniz daha sonra değerlendirelim.
Özellikle Yurttaşlık Hukuku ve sosyal hizmetler ile ilgili bu gelişmeler ve oluşan bu yapı çerçevesinde gördüğünüz gibi yurttaşlar hukuku bağlamında başta çocuk ve gençlerin yanı sıra tüm bireylerin korunup kollanması ile ilgili savunma hizmeti, sağlık hizmeti gibi kamusal bir görev ve yükümlülük ortaya çıkmaktadır. Bu da bu konuda nitelikli personel ihtiyacını dolayısıyla da sosyal hizmet mesleği ihtiyacını gerekli kılmıştır. Bu sistemin olmazsa olmaz bir parçası olmuştur. Din kurumunun ve onun görevlilerine bırakılmamıştır. Hiçbir şekilde bizde olduğu gibi sosyal hizmet uzmanı ne yapar şeklinde eğitilmiş insanların bile soruları ile karşılaşılmayan bir durum söz konusudur. İhtiyaç ve vergi verenin parasının doğru şekilde harcanmasının yanı sıra hak ve hukukun uygulanma ihtiyacı en temel belirleyici unsur olmuştur.

Özellikle Almanya’daki sosyal hizmet eğitimine baktığımız zaman; Berlin’deki Freie yani özgür üniversite gibi adlandırmaların yanı sıra Köln veya Aachen’de olduğu gibi bazı sosyal hizmet bölümlerinin olduğu yüksekokulların önünde geldikleri gelenekler ve dinsel topluluk açısından katolik veya evangelist gibi dinsel topluluklarla ilgili adlandırmaların olmasına rağmen sağlanan toplumsal uzlaşma ve laiklik ilkeleri çerçevesinde tüm yurttaşlara inancın öne çıkarıldığı bir eğitimin verildiğini görebiliriz. Bu durum bizde 1960’larda başlayan akademik sosyal hizmetinin diğer ülkelerdeki geçmişi konusunda da bir örnek olabilir diye, düşünüyorum. Bu arada son zamanlara bazı üniversitelerde hızlı bir şekilde gündeme gelip sosyal hizmetler bölümlerinin açılması bağlamında bu konuda bir eksiklik olarak gördüğüm sosyal eğitmenlik boyutunun ayrıca analiz edilip değerlendirilmesi gerektiğini, düşünüyorum.

Aydınlanma ve buna bağlı olarak Modernleşme sürecinde ülkemizdeki gelişmelere ve de çocuğun korunup kollanması bağlamında yurttaşlar hukuku açısından bir karşılaştırma yaptığımızda buna Osmanlı dönemindeki dinsel uygulamalardan başlayabiliriz. Örneğin İslam hukukuna göre kan bağından dolayı evlat edinme kurumu benimsenmiş bir uygulama değildir. Kimsesiz bir çocuğun yetiştirilmesi ise sevap olarak görülmekle birlikte miras hakkından yararlanılmadığı gibi bazı durumlar söz konusudur. Yurttaşlık Hukukundaki evlat edinme uygulamasının dinsel kurum açısından bizde dinsel olarak bir karşılığını bulmak zordur. Öte yandan vasilik ve kayyumluk bağlamında geleneksel bir kurum olarak kirveliği de uygulamada görebiliriz. Tanzimattan sonra ise Mithat Paşa’nın kimsesiz çocuklara yönelik yatılı bakım ve eğitim kurumlarının yanı sıra azınlıklarında bu konuda bir kurumsal yapı içinde olduğunu görmek mümkündür. Başka ailelerin yanına çalışma koşulu ile yerleştirme şeklindeki “besleme” uygulaması bir koruma uygulaması olarak uygulamada yer almıştır. Cumhuriyet Döneminde ise bu konuda en yaygın yapılanmayı Atatürk’ün öncülüğünde Çocuk Esirgeme Kurumu (Himayeyi Etfal Cemiyeti) şeklindeki yapılanmada görmekteyiz. Gene İslam uygulaması bağlamında yer alan fitre ve zekâtın hâlâ kurumsal yapıya dönüştürdüğümüzü görebilmek zordur. O yüzden bu konuların sosyal felsefe ve uygulamalar açısından ayrıca ve özellikle tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Bu konularda çokta güzel Akademik çalışmalar yapılabilir

Aziz ŞEKER: Bu gelişmeler ışığında başta hukuksal olmak üzere sosyal hizmet uygulamaları açısından önemli farklılıkların olduğu görülüyor mu?

Nihat TARIMERİ: Evet; aynen bu şekilde biz bu konuda kendine özgü bir sistem oluşturduğumuz için ve en son 2005’de yürürlüğe giren Çocuk Koruma Kanununda çocuğunun kaynak gösterilen ülkelerdeki gibi gösterilmediği için kitabımın başlığını Çocuk Koruma(ma) Kanunu olarak koydum. Bu konuda dürüst olmak istedim. Ortada birde samimiyetsiz bir yaklaşım gördüğüm için gelişmeleri tarihi bir not olarak kaydetmek istedim.

En azından koruma adı ile yola çıkıp Çocuk Ağır Ceza Mahkemesinin kurulmasını bu konu ile ilgili bir kişi olarak kabul etmem hiçbir şekilde mümkün değil. Ayrıca bu konuda örnek alınan Almanya’da daha önce anlattığım gibi Yurttaşlık Hukukuna dayalı bir kurumsal yapı kurulmuş iken ve bu kurumsal yapı içinde düzenlenen raporun delil olarak nitelendirilmesi Gençlik Ceza Hukukunun bir parçası haline getirilerek uygulamanın 1924 yılından beri ceza yerine çocuk ve genç odaklı gelmiş olması nedeni ile en azından bizim uygulamamız 1924 Almanya’sından ileri değildir. Bu somut durumu ülkemin çocuk ve gençlerine yakıştıramıyorum. Uygun görmüyorum. Yakıştıranları da izliyorum…

Aziz ŞEKER: Biraz açar mısınız?

Nihat TARIMERİ: En azından koruma adı ile yola çıkıp Çocuk Ağır Ceza Mahkemesinin kurulmasını bu konu ile ilgili bir kişi olarak kabul etmem hiçbir şekilde mümkün değildir. Öte yandan medeni kanun ile ilgili hukuksal uygulamayı ceza hukuku kapsamında uygulamaya yönelik kanunda temel bir yaklaşım var. Bu aslında kanunun temel sorunlarından biridir. Ticaret ile ilgili mahkeme bir ailenin boşanmasına karar verebilir mi? Bu aynı şeydir. Aslında her iki alanında uzmanlık alanları farklıdır. Konuya bu açılardan baktığınız takdirde kanun başta yurttaşlar hukuku olmak ile birlikte sosyal hizmetler ve ceza hukukunu ilgilendiren birçok sorunu içermektedir.

Ayrıca bu konuda örnek alınan Almanya’da daha önce anlattığım gibi Yurttaşlık Hukukuna dayalı bir kurumsal yapı kurulmuştur. Bu kurumsal yapı içinde düzenlenen raporun delil olarak nitelendirilmesi Gençlik Ceza Hukukunun bir parçası haline 1924 yılında getirilmiştir. Gençlik Dairesindeki Gençlik Mahkemesi Yardımı ile ilgili birim tarafından yapılan çocuk ve gencin tüm sosyal koşullarına yönelik raporlama çalışması Gençlik Mahkemesi başlığı altında yürütülen tüm yargılama sürecinde bir delil olarak işlev görmesi sağlanmıştır. Dolayısıyla ceza odaklı yaklaşım 1924 yılında çocuk ve genç odaklı hale gelmiştir. Yani çocuk, insan yerine konmuştur. Özellikle bu yurttaşlık hukuku ve sosyal hizmet uygulaması bağlamındaki bu raporlama ve rapor daha sonra Çocuk Hakları Sözleşmesi ve buna bağlı gençlik yargılamasındaki ilkeleri belirleyen Pekin Kurallarına da yansımıştır. 16. maddede bir evrensel hukuk kuralına dönüşmüştür.

Tüm bunlara rağmen 2005 yılında yürürlüğe giren Çocuk Koruma Kanununa bunlar Anayasanın 90. maddesine rağmen hiçbir şekilde yansıtılmamıştır. Hazırlık çalışmalarına ve bu konuda oluşturulan kavram kargaşalarını birlikte değerlendirildiğimizde ise bunlar uygulamaya yansıtılmak istenmemiştir. En azından 1924 yılından beri uygulanan evrensel model ve uygulama çocuk ve gençlerimize layık görülmemiştir. Bu nedenden dolayı Almanya’daki 1924 yılını temel olarak aldığımızda çağdaş diye söylenen uygulama 1924 yılından geri bir uygulamadır. Aradaki fark 85 senedir. Bu şekilde 1880’lerden beri uygulamanın temelini oluşturan ceza odaklı uygulamanın ve yaklaşımın devam etmesi sağlanmıştır. Konuya bu açıdan baktığımızda üzüntü verici bir durum karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir duruma entelektüel açıdan kavram kargaşaları ile bazı katkıların olması daha da üzüntü vericidir.

Aziz ŞEKER: Karamsarlığınızın gerekçesini anlatır mısınız?

Nihat TARIMERİ: Bunları bana ortaya çıkan durum düşündürmektedir. Bunda en önemli nedenlerden biri kanun hazırlama döneminde özellikle dünyadaki uygulamaları karşılaştıran bir yayında karşılaştığım durum etken olmuştur... Bu yayında çocuk mahkemeleri kanununun yeniden düzenleme çalışmalarına örnek olması için bir çalışma yapıldığı anlaşılmaktadır. Hukuk ile ilgili akademisyenlerin bir çalışmasıdır. Almanya’daki gençlik ceza kanununa yönelik uygulamalar model uygulama olarak gösterilmektedir. Bu yönde bazı Alman akademisyenlerin makaleleri Türkçeye çevrilmiş bazıları ise doğrudan sistemi anlatan makalelerdir. Özellikle sosyal hizmetle ilgili çeviri yanlışlıklarını bir yana bırakırsak uygulama için Almanya’nın örnek gösterildiği bir makalede özellikle Gençlik Dairesindeki Gençlik Mahkemeleri Yardımı şeklinde ki birimden çeviri eksiklikleri ile birlikte yansıtılmıştır. Bu birimden sadece “jugengerichtshilfe” diye Almanca olarak bahsedilerek nasıl bir yapı içinde yer aldığı konusunda hiçbir bir bilgi verilmemiştir. Ayrıca uygulamanın temelini oluşturan ve bu açıdan bir delil olarak nitelenen bu birimin düzenlediği rapor ise bilirkişi raporu olarak gösterilerek uygulama ile ilgili bilgi eksik olarak yansıtılmıştır.

Bu eksik yansımaya dayalı yaklaşım ise yeni düzenlemeye daha sonra aynen yansıtılmış ve uygulamanın ceza uygulaması olarak devam edebilmesi içinde sosyal inceleme raporunun işlevi ve tanımı değiştirilmiştir.

Aziz ŞEKER: Nasıl?

Nihat TARIMERİ: Almanya’daki Gençlik Dairesi tarafından yapılan raporlama çalışması daha önce aktardığım gibi bir sosyal felsefenin yurttaşlık hukukuna yansımasının bir ürünüdür. Dolayısıyla 1924 yılında Gençlik Mahkemelerini kurmaya yönelik düzenleme ile ceza hukuku uygulamasının bir parçası haline getirilmiştir. Sosyal durum ve koşulların yanı sıra çocuk ve gencin geleceğe yönelik yararı veya uygulanacak cezanın etkilerini belirlemeye yönelik bir resim ortaya konularak çocuk ve gencin yarar ve esenliğinin korunması bu şekilde sağlanmaktadır.

Bizde ise bu konu 1880 İtalya Ceza Kanunun devamı niteliğindeki Türk Ceza Kanununda yer alan ceza sorumluluğu bağlamında değerlendirilerek Türk Ceza Kanununun 31. maddesinde bahsedilen duruma dayandırılmıştır. Bu durum, çocuğun işlemiş olduğu fiilin bir yetişkin gibi hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp algılamadığı ile ilgilidir. Bu yaklaşım ile aslında örneğin 14 veya 15 yaşında bir genç, bir genç olarak değerlendirmek istenmemektedir. Bu gençteki kendi kişilik gelişiminin yanı sıra doğadan dolayı yaşamak zorunda kaldığı gelişim evreleri bile görmezden gelinerek bir yetişkinden farklı olduğunu kanıtlaması gerekmektedir. Bu halin belirlemesinde sosyal inceleme raporu bir araç olarak kullanılmaktadır. Dolayısıyla başta bu işlev açısından Almanya’daki uygulamadan ayrışıldığı bir durum söz konusudur. Öte yandan bu durum gene aynı kanunun 32. maddesinde bahse konu olan akıl hastalığı ile aynı hal olup böyle bir durumda ise ceza sorumluluğunun bulunmadığına yönelik bir düzenlemede yer almaktadır.

Böyle bir çelişkiye rağmen bunun için 2005 yılından önceki uygulamada bu durum ile ilgili ayrı ayrı işlevler açısından iki farlı raporlamanın söz konusu olduğu değerlendirilmemiştir. Bu raporlardan birisi işlenen fiilin algılanıp algılamayla ile ilgili olan farik ve mümeyyizlik diye adlandırılan bir rapordu. Bu rapor adlı tıp uzmanları tarafından düzenlenirken diğer rapor ise sosyal koşullar ile ilgili sosyal inceleme rapordur. Bu raporu ise mahkemede görevli uzman düzenlemekteydi. Bu iki farklı işlevi olan bu raporlar son düzenleme ile muhteşem bir şekilde teke indirilerek sosyal inceleme raporu artık budur denmiştir. Hâlbuki bu konuda hem evrensel bir hukuk kuralının hem de iç hukukumuzun bir parçası olan BM Pekin Kuralının 16. maddesinde bahsedilen ve uygulamada 18 yaşına kadar tüm vakalarda uygulamasını zorunlu kılan sosyal araştırma raporu ile ilgili tanım ve işlevden farklıda bir uygulama ortaya çıkmıştır. Başta bu evrensel tanım ve işlevin örtüşmediği bu kendine özgü durumun bu şekilde algılanması ve uygulanması istenmiştir. Özellikle bu durumu ve kanunun genelindeki yaklaşımı TV deki sigara yasağı ile ilgili uygulama ile eşdeğer görüyorum.

Aziz ŞEKER: Nasıl bir bağlantı var?

Nihat TARIMERİ: Biliyorsunuz özellikle gençlerimizi sigaranın zararlarından korumak için TV de sigara içilen sahnelerin gösterilmemesine yönelik cezada içeren bir uygulama başlatıldı. Bunun için sigara içilen sahnelere ya mozaikleme ya da çiçek resimleri konmaya başlandı. Ama çiçek veya mozaik resimlerini gördüğün zaman yayılan dumanla sigara içildiği gene anlaşılıyor. Yasağın anlamı ne o zaman. Hepimizi bu uygulama ile aptal yerine koyuyorlar ve senin benim orada sigara içilmediğini düşünmemiz gerektiğine yönelik bir algı yönetimi söz konusu.

Bu nedenden dolayı sosyal inceleme raporu için örnek alınan ülkedeki uygulamaya ve evrensel kurallara rağmen bu şekildedir, denilip öncelikle çocuğun cezalandırılması hedeflenmektedir. Bu gerçeği mutlaka görmemiz gerekmektedir. Kanundaki koruma kavramı sadece uygulamayı algılama açısından perdelemektedir. Bu yüzden ortada entelektüel dürüstlük ve samimiyet sorunu vardır.

Birde raporun mahkemedeki sosyal hizmet uzmanları dâhil sosyal çalışma görevlisi diye adlandırılan kişiler tarafından düzenlenmesi ile de önemli bir sorun vardır. Böyle bir uygulama yani böyle bir işlev için doğrudan mahkemeye bağlı kişilerin çalıştırıldığı bir uygulamada ülkemizden başka bir yerde uygulanmamaktadır. Bu raporlama daha önce söylediğim gibi ya resmi vesayet kurumu şeklindeki bir yapı tarafından yapılmaktadır. Ya da savcılık uygulamasının bir parçası olarak yapılmaktadır. İsviçre’de benim yaptığım gibi. Rapor dolayısıyla iddianamenin bir parçası olmalıdır ve yargısal süreçte bir delil niteliğinde işlem görebilmelidir. Hukuk felsefesi gereği de bu şekilde olmalıdır. Bir bilirkişi raporu olarak ve hâkimin isteğine göre düzenlenen keyfiliğe açık bir rapor asla değildir.

Aziz ŞEKER: Bizdeki uygulama yani oldukça bize özgü, sakıncaları yok mu?

Nihat TARIMERİ: Evet oldukça bize özgüdür. Öyle olmasının istendiği anlaşılıyor. Şimdi bizdeki uygulamada bir taraftan bu rapora bilirkişi raporu diyorsunuz öbür taraftan bilirkişi olarak tarafsız ve bağımsız olarak yeminli bir görev yürütülmesi gerektiği yönünde düzenleme yapıyorsunuz. Kime karşı hâkime karşı. Hâkim sizin için izin dâhil tüm süreçte bir amir pozisyonundadır. Sicilinize etki edebiliyor. Sonra yapacağınız görevle ilgili masrafın belirlemesinde etkili. Raporun içeriğine yönelik talep sırasında istediği kısıtlamayı yerine getirmesi söz konusudur. Yapmak istediğin mesleki göreve de istediği sınırlamayı getirebilecek bir konumda. Ortada bağımsız ve tarafsız bir görevin yürütülmesini engelleyecek ve etki edebilecek birçok faktör bulunmaktadır. Karar verene karşı tarafsız ve bağımsız olunmadığı ve bunun korunmadığı bir durum söz konusudur. Bir baskı anında veya yönlendirme durumunda bunun güvencesi olmadığını görebiliriz. Bu nedenle adil yargılama ilkelerini zedeleyen bir durum söz konusudur. Bu durum eskiden fazla bir sorun olarak gözükmeyebilirdi. Çünkü 2005 öncesi zaten çok az çocuk mahkemesi vardı hem de oldukça az sayıda uzman çalışıyordu.
Ancak son düzenleme ile mahkeme sayıları artmış yeni sosyal çalışma görevlileri buralara atanmıştır. Hele yeni göreve atananların mesleklerinin başlarında olmaları, çoğunun memur olarak asaletlerinin bile onanmaması ve çalışma ortamında gerekli güvencelerinin olmamaları bu kişilerin tarafsız ve bağımsız görev yapmalarını riske atmaktadır. Düzenledikleri raporlar bu açıdan tartışmaya açıktır. Uygulamada zaten derin bir araştırma yapmadıkları gözlenmektedir. Tek görüşme ile rapor düzenlenebilmektedir. Başta aile olmak üzere sosyal çevrede yer alan öğretmen, işyeri gibi aktörler ile görüşme, çalışma veya çocuk ve gencin gelecek beklentisine yönelik bir planın yeterli ölçüde sunulamaması son zamanlarda dillendirilen konular olmaya başlamıştır. Bunun içinde araç yokluğu veya iş yoğunluğu bu yöndeki eksikliğin gerekçesi olarak gösterilmektedir.

Aziz ŞEKER: Bu konudaki çözüm yollarından söz eder misiniz?

Nihat TARIMERİ: Bu konuda çözüm hem kolay hem zordur. Ama bunun için önce entelektüel dürüstlük gereklidir. Sorunu ancak bu çerçevede çözebiliriz. Raporların içeriğinden önce işlevi ile ilgili konuyu net olarak ortaya çıkararak raporlama hizmeti çerçevesinde düzenlenen raporların tüm süreçte mutlaka delil olarak değerlendirmesinin gerekli olduğu bir düzenleme yapılmalıdır. Bu sağlandığı takdirde Çocuk Hakları Sözleşmesindeki çocuk ve gencin yarar ve esenliğini gözetlemek yükümlülüğü ortaya çıkacaktır. Bu şekilde uygulama Türk Ceza Kanunun 31. maddesinden de özgürleşecektir. Bu yapılmadığı takdirde ceza odaklı bir uygulamaya devam edeceğiz. Tıpkı 1923 öncesi Almanya’da olduğu gibi. Buda doğal olarak her ülkenin tercihidir. O zamanda çocukları çok seviyoruz, söylemi sadece timsahların gözyaşları gibi olacaktır.

Bu sağlandıktan sonra bu raporlamanın kimin tarafından yapılacağının belirlenmesine gelmelidir. Şayet SHÇEK bir resmi vesayet kurumu şeklinde uygulamanın bir parçası olması sağlanmadığı takdirde ya adalet yapılanması içinde bağımsız bir Adli Sosyal Hizmetler birimi oluşturulmalıdır. Ya da Gençlik Savcılığı şeklinde bir yapılanma üzerinden raporlama yapılmalıdır. Bu birimlere denetimli serbestlik ile yürütülen uygulamayı birlikte düşünmek gerekmektedir.

Bu yapıya Aile Mahkemelerindeki raporlamayı dâhil etmek gereklidir. Aile Mahkemelerindeki raporlamada mahkeme hâkimine bağlı çalışan görevliler tarafından yapılmakta olup tarafsız ve bağımsızlıklarla ilgili sorun bu mahkemelerde çalışanlar için geçerlidir. Bu mahkemelerdeki uygulamanın Adil Yargılama ilkelerine aykırı olduğu kanaatindeyim. Çalışanların başta özlük hakları ile ilgili durum olmak üzere diğer koşullarında tarafsızlık ve bağımsızlığı zedelediğini düşünüyorum. Ayrıca bu raporlama çalışması gene Almanya’da görülen Gençlik Dairelerinin raporlama çalışmasının ülkemize bir şekilde yansımasıdır. Bir boşanma durumunda resmi vesayet kurumu şeklindeki bu kurumsal yapının gereği çocuk ve gençlerin durumu ile ilgili bir tespitin ve değerlendirilmenin yapılması bir kamusal görevdir. Bu da tarihsel arka planı olan bir sosyal felsefenin ürünüdür. Örneğin bu görevin içinde nafaka avans sitemi gibi nafakanın ödenmesinde kolaylaştırıcı uygulamalar yürütülmektedir.

Ancak uygulamalardaki bu temel sorunların ülkemizde yoğun bir şekilde yaşanmasında hâkimleri, savcıları, uzmanları veya SHÇEK’i sorumlu olarak görmeyi ve gösterilmesini de doğru bulamıyorum. Bunda ülkemizdeki savunma kurumunu yürüten avukatları unutmamamız gerekir. Uygulamada hukuku ancak avukatlar oluşturur. Oluşan hak ihlallerini hukuka aykırılıkları avukatların her aşamada hak aranması için mutlaka kayıtlara geçirmesi ve itiraz etmelerinin gerekli olduğunu düşünüyorum. Özellikle sosyal inceleme raporu savunma için önemli bir araçtır. Bunun tarafsız bir ortamda düzenlenmemesi aslında savunma hakkına bir müdahaledir. Buna bağlı olarak sosyal çalışma görevlilerinin düzenlediği raporlara adil yargılama ilkelerine aykırılıktan dolayı itiraz edildiğini şimdiye kadar duyamadım. Özellikle 16-18 yaş gurubundaki gençlere yönelik sosyal inceleme raporunun düzenlenmesi Pekin Kuralı gereği zorunlu olarak yapılması gerekmesine rağmen bu yönde raporun düzenlenmemesi hatta bunun gerekçesinin karara yansıtılmaması haline bile itirazın yapıldığını şimdiye kadar duyamadım. Ayrıca çocuk ve gençlere yönelik savunma hizmeti uygulamanın bir parçası haline gelmesine rağmen ücretin düşüklüğü ve de masraflarda hâkimin yetkili olması savunmanın niteliğini etkileyen unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Gene bu konuda en basit örneklerden biri duruşma salonunun kapısında yargılama ile ilgili listelerde çocuk ve gencin kimliğinin açıklanmasıdır. Bu listede suçla ilgili bilgi verilmesinin yanı sıra bu kişilerin damgalanması ve gizlilik ilkesinin ihlalleri bile 5 seneden beri görmezden gelinmektedir. Yargılananların % 30’unun beraat ettiğini düşündüğümüzde bu durum daha da anlamlı bir haldir. Bu listelerde mağdurların isimleri yer almaktadır. Hal böyle olunca cinsel istismardaki durumu bir düşünün bakalım. O yüzden uygulamalar ile ilgili çıkan sorunlarda avukatlara önemli rol ve görev düşmekte olup bu görevin ne ölçüde yerine getirilip getirilmediği konusu özellikle ve öncelikle sorgulanması gereken bir durumdur. Uygulamanın bence en önemli bir sorun alanıdır.

Biz sosyal hizmet uzmanları olarak bu süreçte mesleki olarak mesleki düzeyi ve raporlamayı mesleki deneyimin yansıtılması şeklinde değerlendirebiliriz. Bu öncelikle raporun içeriği ile ilgili bir durumdur. Bu yüzden benim için öncelikli olarak raporun uygulamadaki işlevi ile ilgili sorundur. Raporun nasıl yazılması gerekliliğini tartışmak bu ceza odaklı uygulamayı bir ölçüde onaylamak demektir. Bir nevi TV’de sigara dumanını ve çiçeklemeleri görmenize rağmen bak işte sigara içilmediği gösterilmiyor demekle eş değerdir. Ben meslek olarak ancak delil niteliği olan bir raporlamanın parçası olmak gerekliliği çerçevesinde hareket edilmesini ve bunun tarafsız ve bağımsız bir şekilde uygulamanın içinde yer alması gerektiğini bir mesleki dürüstlük içinde söylenmesi gerektiğini düşünmekteyim. Bu hukuk için de gereklidir. Hukukun bu şekilde gerçekleşmesinde araç olmak isterim. Yanlışlığın bir parçası da olmak istemem.
Aziz ŞEKER: Bu uygulamalar da SHÇEK’in tavrını nasıl buluyorsunuz?

Nihat TARIMERİ: Bu konuda SHÇEK konunun ve uygulamanın en önemli taraflarından biridir. Öyle de olması gerekir. Ancak 5 seneden beri olan uygulamaları değerlendirdiğimde kurumun yeni konumunu ve işlevini anlamada ve algılamada sorunlar yaşadığını izliyorum. Bu kurumsal yapılanmanın diğer ülkelerde gördüğümüz gibi belli bir sosyal felsefeye dayanmamasına bağlı olduğunu düşünüyorum. SHÇEK’in gelişimine baktığımızda çocuk ve gençlere yönelik uygulamada daha çok bakım odaklı bir rolü benimsememiştir. Bunun daha öne çıktığını ve de önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Bunda kanunda örnek alınan Almanya’da olduğu gibi belli bir sosyal felsefeye dayalı başta çocuk ve gençlerin korunup kollanması ile ilgili bir resmi vesayet kurumu yapılanması ve yaklaşımının hâlâ algılanamaması ve benimsenmemesi temel bir sorundur.

Siirt’deki gibi yaşadığımız çocuk ve gençlerin korunup kollanması ile ilgili birçok olayları düşündüğümüzde bu konuda somut olarak sorumlu gösterebileceğimiz hesap sorulacak bir kurum yoktur. SHÇEK bu sorumluluğun net bir odağı da değildir. Uygulamada başta Çocuk Mahkemeleri olmak üzere Sulh ve Asliye Hukuk Mahkemeleri de aldığı koruma kararları çerçevesinde sorumludurlar. Nedense konunun bu boyutu mahkemelerin denetimle ilgili sorumlulukları, görevleri görmezden geliyor. İşte bu belirsizlik aslında temel bir sorundur.

Bu belirsizliğe bağlı olarak Viyana’da bir gezi dolayısıyla yaşadığım bir anımı paylaşmak isterim. Orada, tramvayda bir yere giderken tesadüfen orada çalışan birkaç Türk vatandaşı ile tanıştım. Laf lafı açtı. Konu Viyana’nın iyi ve kötü yönlerine gelince bir vatandaşımız: “Bak abi,” dedi. “Bu memleketin birçok iyi yönü var ancak buranın en kötü tarafı çocuğunu bir türlü istediğin gibi bile dövemiyorsun. Çünkü jugendamt diye bir yer var, hemen orası devreye giriyor,” diyerek bu durumunu bir sıkıntı olarak dile getirdi. Bu sıkıntı yurtdışındaki yaşayan vatandaşlarımızın bir kısmının önemli bir sıkıntısıdır. Burada paylaşmak istediğim olayda göreceğiniz gibi çocuğun korunup kollanması ile ilgili kurum gayet açıktır. Bunu oraya gelen yabancı bir çalışanda biliyor. Sorun olarak bile görse anlamıştır.
O yüzden SHÇEK’in hala ülkemizde böyle bir kamusal görevi yürütmemesini ve sistemin temel bir aktörü olmamasını temel bir sorun olarak görüyorum. Yaşanan sorunlarda bu eksikliğin önemli bir nedeni olduğunu düşünüyorum.

Daha öncede söylediğim gibi başta yurttaşlık hukuku ve buna bağlı sosyal korumanın bir parçası olan sosyal hizmetler tarihsel bir arka planı olan bir sosyal felsefenin ürünüdür. Bu ürün vicdan ve merhamet yerine hak ve hukukun öne çıktığı bir üründür. Ülkemizdeki uygulamayı bu açıdan değerlendirdiğimizde ise başta SHÇEK’in çocuk ve gençlere yaklaşımı ile sosyal hizmetlere yönelik genel bakışta sosyal felsefe olarak hak ve hukuk yerine daha çok vicdan ve merhamet odaklı bir yaklaşımın belirlediğini görmekteyim. Hatta bunun özellikle sosyal yardım yaklaşımı ile daha da geliştirilmek istendiğini görebilmekte mümkündür. Bunda ise sana, bana güvenerek yapılan borçlanmanın dışında kamu harcamasının kaynağı olan vergi sistemimizdeki yaklaşım oldukça belirleyicidir. Özellikle vergi toplama sisteminiz dolaylı vergilere dayanıyorsa kamu harcamasının sorgulamasını engelleyen bir durum ortaya çıkarmaktadır. Sosyal koruma harcaması olmak üzere sosyal yardım dâhil sosyal hizmet harcamaları özellikle bu sistem çerçevesinde sorgulanan harcamalar değildir. Devlet versin de nasıl verirse versin şeklinde kaynağın sonsuz olduğu düşünülen harcamalar olduğu içinde burada önemli olan bu kaynağın dağıtılması ve buna ulaşılmasıdır. Buna birde hayırseverlik ve buna bağlı olarak karşılıklı minnet temeline dönüştürüp bu bağlamda, “Allah razı olsun” söylemini uygulamanın temeline oturtulması durumunda sorgulanamazlık doğal olarak bir nevi dokunulmazlığa dönüşmektedir. Bu yönde sistemleştirilmiş ve yöntemleştirilmiş bir harcamanın ise nitelikli bir şekilde harcanması hem harcamayı yapan hem de harcamadan yararlanan için bir sorun değildir. Özellikle harcayana yönelik hak hukuk yönünde sorgulayan bir yaklaşım olmadığı içinde teknik yönde çalışanlara ihtiyaç duyulması doğal olarak pek görülmemektedir. Hele bu alanda çalışanlarla birlikte bir imtiyaz ve güç alanı oluşmuşsa bu yaklaşımı değiştirmek, hak ve hukuk odaklı hale getirmekte öyle kolay bir şey değildir. Bu ise oldukçada insanidir. O yüzden sosyal yardım dâhil sosyal hizmetin hâlâ ülkemizde vicdan ve merhamet odaklı olması böyle hak ve hukuk odaklı bir uygulamayı ve böyle bir ihtiyacı sınırlamaktadır. Bunun için gerekli olan hesap verilebilir bir finans modelinin oluşmasını engellenmektedir. Doğal olarak hak ve hukuk odaklı bir yaklaşımda teknik bir ihtiyaç duyulan sosyal hizmet uzmanlığı ise temel bir ihtiyaç haline gelememiştir. Bu hizmetin ister sosyolog ister öğretmen isterse jeolog tarafından uygulanması kamu açısından önemli bir sorun olarak görülmemektedir. Çünkü vergi verenler bunu sorun olarak görmemektedir. Bu durum hem SHÇEK’in kamusal yeri ve işlevini belirlerken hem de sosyal hizmet uzmanlarının toplumsal işlevini belirlemektedir. O yüzden mesleki övgü yerine öncelikle bu ihtiyaç alanının doldurulmasının gerekli olduğunu düşünüyorum. Şu anda sosyal hizmet uzmanlığına yönelik talebin bir ölçüde artmasını ise toplumsal sorunların artmasına, nitelik değiştirmesine ve de bu sorunların birileri tarafından çözülmesi gerekliğine neden olmaktadır. Verilere gör 2007’de Türkiye’de Kayıtlı 42 Milyon Seçmen bulunurken kamu harcamasının kaynağını oluşturan beyanname veren vergi mükellefi sayısı 2.900.000 civarındadır. 2010 ise seçmen sayısı artmış ancak beyanname veren vergi mükellef sayısında azalma olmuştur.

Özellikle bu kavram ve yaklaşım kargaşasını içeren karışıklığı Çocuk Koruma Kanununu uygulamalarında açıkça görmekteyiz. Örneğin kanunun bu şekilde yürürlüğe girmesi ile kurum şimdiye kadar bir şekilde uzak durduğu suça yönelen çocuk ve gençlerin sorunlarını birden kucağında bulmuştur. Bu grup bildiği bir sorundu ancak bir şekilde uzaktan izlerken birden konunun tarafı haline geliverdi. Şimdiye kadar gösterdiği iyi niyetli bazı çabalara rağmen birden eleştirilerin de odağı haline geldi. Getirildi. Bunun üzerine son zamanlarda sorunun kurumu yönlendirmesiyle bu konuda rehabilitasyon başlığını kullanarak yeni kurumlar açmaya çabaladığını basına veya kamuoyuna yansıdığı kadarı ile görüyoruz. Bu kurumların başına rehabilitasyon veya sevgi evi kelimesini konunca sorunun bu şekilde düzeleceği zannediliyor olabilir. Ancak bu teknik sorun bu şekilde öyle kolay kolay çözülecek bir sorun değildir. Hele bu yaklaşım ile daha da zordur. Burada atlanan önemli bir sorunlardan biride konunun içindeki sosyal eğitmenlik boyutudur. Öncelikle bu boyuta göre bir konseptin oluşması ve ya oluşturulması gereklidir. Bu konsepte göre sosyal rehabilitasyona yönelik kurumsal yapıları ve çalışanları şekillendirmek gereklidir. Paradan ziyade konu ile ilgili teknik bilgi gereklidir. Bu ise ancak teknik bilgiye saygı ile olabilir. Ki bu oldukça uzak, zor ve öz güven isteyen bir yaklaşımdır. Çünkü bu konular herkesin bilgisi dâhilinde olan ihtiyaç duyulmayan bilgiler olarak değerlendirilmektedir. Çocuğun önüne yemeği verdiniz mi birde iyi barındırdınız mı çocuğun neden bir sorunu olsun ki, değil mi? Genelde hep böyle düşünmüyor muyuz? SHÇEK’teki çalışanlarda neden farklı düşünsünler ki! Hele bu yönde farklı düşünceyi beklemenin oldukça haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Benim meslek hayatımda karşılaştığım birçok sorun ailelerin çocuklarına ve soruna karşı çaresizliklerini genellikle, “ben çocuğa maddi ve manevi her şeyi verdim. Ama neden bunu bize yaptı,” şeklinde bir söylemi dile getirdiklerine hep şahit oldum. Bu yakınmaya benim gibi birçok meslektaşım meslek hayatında şahit olmuştur. Ailelerin maddi durumu daha iyi ise bu yakınma daha da artmaktadır. Hâlbuki bu konuda çocuğa bir hafta evde odasını toplama ve bulaşık yıkamayı bir görev olarak verdiğinizde bazı sonuçların alındığı bir gerçektir. Bu örnekten yola çıktığımızda ise SHÇEK’in durumunu biraz buna benzetiyorum. Ortada bir iyi niyet var ancak önce yöntem ve bunu kiminle nasıl yapacağına odaklanmak yerine daha çok bina yaparak ve fiziksel koşulları iyileştirerek çözebileceği varsayımı ile hareket ettiğini düşünüyorum. Aslında bu konu oldukça teknik bir konudur. Öyle bir yerde bunu gördüm şunu uygulayayım veya şurada şu daha iyidir şeklinde kolayca çözülecek bir konu hiç değildir. Bizde genelde yurtdışındaki uygulamalar uygulamanın felsefesi anlaşılmadan rahatça örnek olabilmektedir. Veya, “AAA bak bu uygulama bizde de var,” deyip uygulama bir şekilde kendine göre yanlışlıkları ile birlikte devam ettirilmektedir. İyi niyetli bir arayış aslında sorunu çözümsüz kılabilmektedir. Bunları bizzat kendimin bire bir yaşayıp uyguladığım uygulamaların yansıtılmasında yaşadığım için bu bakış açısını özellikle bir sorun olarak vurgulamak istedim. Buna en azından Almanya’daki gençlik dairesinin ve gençlik mahkemesi yardımı uygulamalarının yansıtılması dâhildir. Bazen bunları görmezlerin fili tarif etmelerine benzetmek zorunda kalıyorum. Bu aslında ülkemizde genel bir sorundur. Ancak bizim mesleğimizde önemli bir sorun olmaktadır. Umarım bu sorun azalır.

Sorun aynı zamanda akademik çalışmalar içinde geçerlidir. Örneğin 5 seneden beri uygulamakta olan Çocuk Koruma Kanunundaki aksaklıkları, sorunları irdeleyen herhangi bir akademik çalışmaya veya sosyal eğitmenlik boyutunu içeren bir model çalışmasına pek rastlayamadım. Bazı konularda bazen 30 sene öncesini yaşadığımı düşünüyorum. Genelde uygulamanın yasadaki yaklaşım çerçevesinde yürütülmesine yönelik temel bir yaklaşımın öne çıktığını görmekteyim. Varsa farklı bir görüş ve bunu duyarsam ayrıca memnun olacağım.

Ayrıca biz özeleştiriye açık bir toplum değiliz. Bu her mesleğe her şeye yansıdığı gibi bizim mesleğe ve mesleki uygulamalara da yansımaktadır. Bunu gene tarihi arka plan içinde gelişen sosyal felsefeye dayandıracağım. Bu ise insanın şeytanla ilişkisi ve konumlandırılması ile ilgili bir durumdur. Kısaca Hıristiyanlıkta şeytan insanın içindedir. İyi insan; ahlaklı bir insan olmak için şeytanın insanın içinden çıkarılması gerekir. Çaba hep bunadır. İslam’daki bazı görüşlere göre ise şeytan insanın dışındadır. İnsanın iyi ve ahlaklı olması için onun hep uzakta tutulması gereklidir. Bu yüzden şeytan taşlanması gereken bir figürdür. Bu nedenle insanın özeleştirisini nasıl yapmasına kadar gidebilecek bir yaklaşımı ortaya çıkarmaktadır. Bu yaklaşım toplumdaki ortak ahlakı, değerleri ve sosyal felsefeyi belirlediği gibi sosyal eğitimi şekillendirmektedir. Bu nedenden dolayı öz eleştiriye açık olmadığımız için farklı görüşleri değerlendirmeyi başaramıyoruz. Hep savunma halinde kalıp başkalarını rahatlıkla sorumlu olarak gösterebiliyoruz. Bunu kendi değerlerimizi dokunulmaz tartışılmaz kılarak kutsallaştırarak engelleyebiliyoruz. Bunu başta kurumsal yaklaşımlarda olmak üzere tüm alanlarda rahatlıkla görebilmemiz mümkündür. Bu yaklaşımı bu sorunun çözümünde temel bir sorun olarak görmekteyim.

Bu konuyu sorun olarak görmemin nedeni ise Çocuk Koruma Kanunu ile ilgili meclis komisyonunda yapılan görüşme tutanaklarıdır. Bu görüşme tutanaklarını okuyunca SHÇEK bürokratlarının Adalet Bakanlığı bürokratları tarafından adam yerine konmadığı görülmektedir. Kanunun SHÇEK’in görüşleri alınmadan Adalet Bakanlığı tarafından şekillendiğini bu şekilde görmekteyiz. Bu tutanaklara kitabımda aynen yer verdim.
Kanun konunun taraflarından olan SHÇEK’in görüşleri ve önerileri değerlendirilmeden oluşturulmuştur. Konunun taraflarının ortak bir aklın ürünü değildir. Teknik bir konuda saygılı bir yaklaşımı görmekte oldukça zordur. Ayrıca komisyonda sosyal hizmetler akademik düzeyde temsil edilmemiştir. Kendine özgü ben yaptım oldu, şeklinde bir kanun ortaya çıkarılmış olup aslında teknik olarak çözülecek bir sorunun yönlendirdiği bir uygulamaya dönüşmüştür. Bunun ile ilgi en son örnek; Bilge Köyünde yaşananlardır. Geçenlerde bu olayın birinci yılı yaşanması nedeni ile 8 Mayısta gazetelerde bazı haberler yer aldı. Bu haberde olaydan sonra geri kalan çocukların 13-14 yaşındaki kız çocukları tarafından bakımlarının yapıldığını ve bir anne olarak görev yaptıklarını görmem nedeni ile bu nasıl bir korumadır, diye tartışmaya başladım. Bu soruyu sormamın sebebi ise özellikle 13-14 yaşlarındaki kız çocuklarının muhtemelen koruma kararlarına rağmen böyle bir sorumluluk almaları oldu. Ortaya çıkan bu duruma bağlı olarak bu konuda koruma kararını veren mahkemenin böyle bir uygulamaya özellikle nasıl göz yumduğunu merak ettim. Ayrıca SHÇEK bu konuda üç ayda bir rapor düzenliyorsa ve bu rapora rağmen bu uygulama haberde yansıdığı şekilde devam ediyorsa vasilik gibi daha tartışılacak birçok konunun olduğunu görüyoruz.

Ancak bu şekilde kamuoyuna yansıyan uygulama bile kanuna Çocuk Koruma (ma) Kanunu dememi maalesef haklı kılmaktadır. Bunları ve bu yaklaşımları gördükçe ümidim kaybolmaktadır.
Aziz ŞEKER: Çocuğun korunup kollanmasını biraz açabilir misiniz? Konu aile ve çocuk refahı olunca, birazda aile refahı alanına girmek istiyorum. Bu sosyal hizmet alanında aile danışmanları tünemeye başladılar. Aile danışmanlığının karşılığı ve yetkinliği nedir?

Nihat TARIMERİ: Bu konuda ve daha birçok uygulamayı birlikte değerlendirdiğimde sosyal hizmet açısından bizde koruma da dâhil vakaya yönelik “savunmacılık” işlevine yönelik yaklaşımı sorunlu görüyorum. Çocuğun korunması yerine çocuğun korunup kollanması dememin nedeni İsviçre ve Almanya’daki uygulamalardandır. Almancada “koruma” kelimesinin karşılığı “schutz” dur. Buna bağlı olarak çocuğun toplumsal tehditlerden saldırılardan korunmasına yönelik yasal düzenlemeler Çocuk ve Gençlik Koruma Yasası başlığında çerçeve bir yasada toplanmıştır. Bu başlıkta koruma kavramı için “schutz” kelimesi kullanılmaktadır. Koruyup kollanma ise çocuğun rehberliğini içeren konularda yetkin bir kişi tarafından yapılmasını içeren bir sosyal hizmet işlevi ile ilgilidir. Bunun Almanca karşılığı ise “betreuung” dur. İngilizce “care” denebilir ancak bu işlevi tam olarak karşıladığını düşünmüyorum. Bu işlev “schutz” denilen “koruma” işlevinin araçlarından biridir. Bir an için ülkemizdeki Çocuk Koruma Kanununu başlık olarak Almancaya çevirdiğinizi düşünün. Bunun için doğal olarak schutzt kelimesini kullanmak zorunda kalacaksınız. Ve kanunu karşı taraf kendi uygulamalarına benzer bir uygulama olarak zannedecektir. Hâlbuki kanunun içeriğine geçtiğin takdirde ise bu kanun ile Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi kurulduğundan bahsettiğinde de o zaman kanunun işlevi ile ilgili bir sorun çıkacaktır. Böyle bir kanunun içinde böyle bir mahkemeye niye ihtiyaç var, ceza ile ilgili uygulamalar bunu içinde neden yer alıyor, diye birçok soru ile karşılaşabilirsin. Bunu şunun için söylüyorum. Çünkü ben bu yönde çok soru ile karşılaştım. Onun için. Asıl burada ironik bir durumda söz konusu. Bu kanun ile kurulan Çocuk Ağır Ceza Mahkemeleri ile çocuklara cezanın ağırını bile vereceğimizi açıkladığımız için çocuk ve gençleri nasıl ağır ceza almalarından bu yasa ile koruyabiliriz? Uygulamalar ortada iken korumamız hiç mümkün değildir. O yüzden bu kanunun uygulamasında koruma ile ilgili kavram kargaşası içeren bir sorun olduğu içinde koruyup kollama kelimelerini kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü koruyup kollama olan işlevde odak noktada vaka diyebileceğimiz çocuk, genç, yetişkin veya aile vardır. Sosyal hizmet bağlamında çalışan bu işlev bağlamında öncelikle vakaya karşı sorumludur. Vakanın öncelikle haklardan yararlanmasının yanı sıra sorunlarının danışmanlık ve rehberlik de dâhil olmak üzere tüm sosyal hizmet araçları ile birlikte çözümlenmesine yönelik bu mesleki işlevin Türkçede tam olarak karşılığını bulamadığım içinde bu işleve koruyup kollama demek zorunda kalıyorum. Çünkü koruma kelimesinin bu “betreuung”nin işlevini karşılamadığını düşünüyorum. Ayrıca bu şekilde bir işlev devamlı bahsettiğim bir sosyal felsefeye dayalıdır. Bu aslında sosyal hizmet yaklaşımının temellerinden biridir. Hatta özüdür. Uygulamayı vicdan ve merhametten hak ve hukuk boyutuna taşır. Hak ve hukuka ulaşılmada önemli bir araçtır. Sosyal çalışmacı da denen sosyal hizmet uzmanları bu çerçevede sistemin içinde doğal olarak yer almak zorundadır. Vakanın yararı için haklara ulaşması için vakanın yanında ve ona karşı sorumlu ve yükümlü olduğu bir durum söz konusudur. Bu sorumluluğun çalışan tarafından yerine getirilmemesi durumunda bu konuda çalışan kadar idarenin kusuru sorgulanabilen bir olgudur. O yüzden nitelikli sorgulanabilir bir işlevden de söz ediyorum. Böyle bir işlev uygulamanın içinde yer aldığı için bu konuda nitelikli ve teknik bir çalışana ihtiyaç duyulmaktadır. Onun bu kapsamda çalışması güvence alınması gereken bir durumdur. Bu ise ancak vergi verenlerin harcamalarına yönelik sorumluluk duyan bir idare için gerekli ve öncelikli sorumluluktur. Yoksa sonsuz gökten gelmiş bir kaynağı hayırseverlik bağlamında harcamayı yürüten idarenin böyle bir nitelik aramasına doğal olarak ihtiyaç yoktur. Böyle bir işlev içinde bunun herkes tarafından yapılacağı ortaya çıkar. Teknik ve nitelik önemli değildir. O yüzden sosyal hizmet mesleğinin toplumdaki konumunu ve saygınlığını değerlendirirken veya bundan şikâyetçi olunurken hangi toplumsal işlevin yerine getirildiğini öncelikle sorgulamak gereklidir. Bu mesleği bir kanun ile ortadan kaldırdıkları zaman toplumdan bir tepki olur mu diye düşünmek lazım. O yüzden vergi verene hesap vermeyen böyle bir sistemde sosyal hizmet uzmanına ihtiyaç var mıdır? Varsa bir engel midir? Buna bulacağımız yanıt sorunun da çözümüdür. O yüzden önce sistemi sorgulayıp şeytan taşlar gibi sorumlu olarak sistemi gösterdiğimiz zaman iyi çalışan uzman ile kötü çalışan uzmanın da değerlendirilmesi engellenebilir. Aradaki farkta ortaya çıkmaz. Değerlendirmeler sübjektif olur. Ayrıca daha önce adil yargılama ilkeleri bağlamında da bahsettiğim çocuk ve aile mahkemelerinde hâkime bağlı uzmanın çalıştırılmasına karşı çıkmamın diğer bir sebebi budur. Çünkü burada çalışan aslında hâkime karşı sorumlu değildir. Öncelikle vakaya yani çocuğa, gence karşı sorumludur. Örneğin bu konuda çocuğun durumuna yönelik bir rapor düzenleyen uzman çocuk haklarını kullanmayı engelleyen eksik çalışmalarını veya engellerini raporunda çocuğun hak kullanımı için mutlaka belirtmelidir. İşte bu açıdan bağımsızlık ve tarafsızlık önemlidir. Yani raporlama hâkimin kararına yardım için değildir. Çocuğun haklarının ve yararının ortaya konulması içindir. Bunun ortaya konulması dolayısıyla güvence altına alınmalıdır.

Hak ve hukuk bağlamında ki bir uygulamanın temel bir aracı olan koruyup kollama ile ilgili sosyal hizmet işlevi ile ilgili bu yaklaşım vergi verenlerce oluşan kamu kaynakları ile yürütülen sosyal hizmet yapılanmasında belirleyicidir Bu çerçevede sosyal hizmet örgütlenmesi mahalle bazında tüm yaşayanlara yönelik bir hizmet modelini geliştirmiştir. Odakta yurttaş bulunmaktadır. Örneğin Zürihte primli veya primsiz her türlü sosyal yardımlar olmak üzere aile, çocuk ve gençlerin korunup kollanması ile ilgili tüm sosyal hizmetler kurulan mahalle temelli sosyal hizmet merkezler üzerinden son on senedir yürütülmektedir. Bu yapıya göre her mahallenin bağlı olduğu bir sosyal merkez bellidir. Bu mahallede sorunu olan kişi doğrudan bu merkezlere başvurmaktadır. Veya sorunlu bir durum bildirilmiş ise buradan ulaşılarak bu yapı ile resmi vesayet kurumu görevi birlikte yürütülmektedir. Ailelerin boşanma durumunu mahkemeye raporlama bu kapsamda yapılmaktadır. Hatta nafaka avans sitemi buradan yürümektedir. Her başvuranın kiminle muhatap olacağı ve sürecin kim tarafından götürüleceği gayet bellidir. Koruma ve kollamada bu kişiler tarafından yürütülür. Buna bir kuruma ve bir bakıcı ailenin yanına yerleştirme ve buradaki gelişmeleri izlemek de dâhildir. Yani sorumlu bellidir. Buna benzer bir çalışma Almanya’da Münih’te “sozialbürgerhaus” denilen sosyal yurttaş evleri şeklindeki yapılanma ile yürütülmektedir. Yapı gene mahalle odaklıdır. Kimin hangi merkeze gideceği bellidir. Bu merkezler iş bulma işsizlik yardımı gibi işlemlerin yanı sıra sosyal yardım ile ilgili işlemlerle birlikte ailelere yönelik koruyup kollayıcı hizmetleri yürütmektedir. Bu uygulamada gençlere yönelik resmi vesayet kurumu görevi gene gençlik dairesi üzerinden yürütülürken doğal olarak bu merkezler ile birlikte çalışmada mümkündür. Tabi ki bu iki uygulamada göreceğiniz gibi konu ile ilgili sorumlu gayet açık olup hesap sorulacak bellidir, uygulama hak ve hukuk bağlamında yapılandırılmıştır.

SHÇEK’in Sosyal Hizmet Rehabilitasyon Merkezleri çalışmasının da bir ölçüde bu modellere benzer bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Ancak bu çalışma mahalle temelli olmasının yanı sıra koruyucu ve kollayıcı bir işlevi uygulama felsefesi olarak benimsemediği takdirde başarıya ulaşması yönünde birçok riski içermektedir. Bu felsefeye göre öncelikle teknik meslek elamanı sorunu, bu konuda kullanılacak sosyal hizmet araçları da önemlidir. Hesap sorulabilir olmalı ve belli bir finans modelinin de şeffaf olması gereklidir. Bizde hoşuma giden bir laf vardır. Lafla peynir gemisi yürümez şeklinde… Herşey öyle kolayda değildir.

Özellikle Almanya ve İsviçre’deki bu çalışmaları örnek göstermemin bir sebebi ise bizde “sosyal refah” veya “refah” kelimelerinin anlamından ve işlevinden farklı bir şekilde öne çıkarılmasıdır. Bu nedenden dolayı bunlar yerine tam olmasa da “sosyal koruma” veya “koruyup kollama” kavramlarını kullanmayı tercih ediyorum. Sosyal refah ve refah dediğimiz zaman genelde toplumda ne anlaşılmaktadır. Sosyal alanda her şey sağlanmış bunun üzerindeki olan uygulamalar ise refaha bolluğa yöneliktir. Yani sosyal adalet ve eşitlik ve de haklar bazında bir minimum standarda herkesin sahip olduğu bir uygulamanın bile ötesidir. Bahsettiğim örneklerde bir minimum standart vardır. Lutfa yönelik değildir. Bu “refah” kelimenin ülkemize nereden geldiğini araştırdığımızda ise İngilizcedeki “social welfare”den geldiğini görmekteyiz. Geçenlerde bir gazete tarafından dağıtılan bir sözlüğü incelerken “welfare” kelimesinin karşında refahtan bahsederken son olarak “yoksullara yardımı” bu kelimenin karşılığı olarak koymuştur. Genelde “refah” kelimesi kullanılırken demek ki biraz ileri gitmişler. Almancada ise bu kelimenin karşılığı “sosyal hizmetler”dir. O da sosyal yardım ve destekte dâhil tüm sosyal hizmetleri içermektedir. Yani sosyal refahla değil sosyal koruma diyebileceğimiz bir yapıdaki tüm koruyup kollama araçlarının tümünü ifade etmektedir. Hâlbuki bizde bu kelime sosyal güvenlik dâhil bir üst değer ve uygulama olarak yansımaktadır. Ulaşılması gereken bir hedef olarak gösterilmektedir. Bir hak olarak asla gösterilmemektedir. Bundan kaçınılmaktadır. Öte yandan hem Almanya’da hem de İsviçre’yi tüm Avrupa ülkelerini bağlayan bir Avrupa Şartı Anlaşması 1961’den beri vardır. Bu sosyal şartı bizde 1989’ta kabul ettik. 2003 yılından beride Anayasadaki değişiklikle bizimde iç hukukumuzun bir parçası olmuştur. Bu anlaşmanın sosyal hizmetler uygulamalarına ve araçlarına yönelik birçok maddesi vardır. Sözleşmenin özellikle 13. maddesi sosyal yardımı bir hak olarak görürken 14. maddesinde ise herkesin sosyal refah hizmetlerinden yararlanmasını bir hak olarak göstermiştir. Siz burada belirtilen “sosyal refah”ı ulaşılması gereken bir hedef ve hak olarak algılarken bir Alman için sosyal hizmetlerin araçlarından yararlanmak bu sözleşme maddesine göre bir haktır. Çeviri ile birlikte ortaya çıkan bu kavram kargaşası ile de bir hak kullanımının nasıl kısıtlanabileceğinin bir örneğini görmekteyiz. Bu şekilde sosyal hizmet uygulamalarının hak ve hukuk yerine vicdan ve merhamet odaklı uygulanması için bir ortamın sağlandığını söylemek mümkündür Örnek verdiğim Almanya ve İsviçre’deki uygulama bu hak ve hakların kullanımına yönelik aslında idarenin bir yükümlülüğüdür. Bir lütuf değildir. Bir lütufa da araç değildir. Hak’a ulaşımı kolaylaştırmak içindir. Koruyup kollamada aynı zamanda bu hakkın verimli kullanımı da yönelik. Bu nedenden ve özellikle bu işlevden dolayı ben, refah kelimesi yerine sosyal koruma kelimesini kullanmayı tercih ediyorum.

Bizde ise bu yaklaşım ve kavram kargaşasına bağlı olarak özellikle hem sosyal hizmetin sunumunda ve ulaşılmasında sorunlar oluşturmaktadır. Hem de bu sözleşmeye göre bir hak olan sosyal yardıma ulaşımda sorunlar vardır. Düzenlemeler ve uygulamalar bu sözleşmeye aykırı olarak yürütülmektedir. Buna en güzel örnek Vakıf şeklinde yürütülen Sosyal Yardımlaşma Vakıfları ve de bu şekilde yapılan sosyal yardımlardır. Bu konuda birçok hukuksal ve bürokratik tekniklerle kendine özgü bir yapı oluşturulmuştur. Son kitap çalışmamda bu konuyu biraz araştırdım. Yapılan yardıma ve şekline şimdiye kadar hukuksal olarak bir itiraz yapılmış mıdır? diye ayrıca araştırdım. Konu yargıya yansımışı mıdır diye de bir araştırmaya girdim. Birçok kanaldan aldığım bilgiye göre şimdiye kadar bu konuda yargıya yansıyan hiçbir vaka olmamış. Düşünün, senelerden beri uygulanıyor. Hiç bir sorun çıkmamış. Bu inanılmaz bir şey. Bunun nedenini araştırınca böyle bir yapının bilinçli bir şekilde oluştuğunu görebilmek mümkün. Çünkü uygulamanın içinde ön planda idareyi görüyorsunuz. Sanki muhatap ve sorumlu olarak idareyi temsil kişileri sorumlu olarak algılıyorsunuz. Ama öbür taraftan idarenin temsilcileri ile oluşturulan vakıf yönetimi üzerinden sosyal yardım adı altında vergi verenlerin de kaynağını oluşturduğu bir kamu harcaması yapılmaktadır. Fakat vakıfça yapılan ödemenin başta şekline ve içeriğine yönelik bir itiraz ise ancak vakfa yapılarak vakıf ve madeni hukuk bağlamında hukuk usulleri hukukunun uygulandığı bir hukuksal süreç karşınıza çıkmaktadır. Hâlbuki karar verenler idarenin bir parçası ve vakıf bütçesinin hemen hepsi bir kamu kaynağıdır. Ama bu kişiler ile ilgili bir sorun oluştuğu takdirde ise bunun ile ilgili hukuk süreci ise idari hukuk üzerinden yürütülmek zorundadır. Hakkın kullanımını engelleyecek bir hukuksal kargaşa karşımıza çıkmaktadır. Yardıma karar verenin neden nasıl niçin bu kamu harcamasına karar verdin, şeklinde idari açıdan sorgulamanın ve denetimin önü kapalıdır. Kararı veren kişi ben bunu medeni kanundaki vakıf hükümlerine verdim, temsil ettiğim idare adına karar vermedim. Kişisel değerlendirmem, dediği takdirde buna karşı idari yönden hukuksal süreci başlatmak oldukça zor görünüyor. Ve de bunun bilinçli bir şekilde devam ettirildiğini düşünüyorum. Sözleşmeye rağmen buna yönelik tepkisizlik ise başlı başına temel bir sorundur. SHÇEK’in bu konu ile ilgili yönetmeliğini incelediğinizde o da hak kullanımını engelleyecek şekildedir. Onunda sözleşmeye aykırı olduğunu düşünüyorum.

Konunun bir tarafı olarak bu konuya mesleki açıdan baktığımız takdirde ise sosyal hizmet mesleğinin hak ve hukuk yaklaşımına bir araç mı olması gereklidir yoksa vicdan ve merhamet odaklı bir uygulamanın bir parçası mı olmalıdır sorularının yanıtının da verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu da mesleğin hem toplumsal konumunu hem de toplumsal ihtiyacını ortaya koyacaktır. Kısaca vakaya karşı sorumluluk ve ona hesap vermenin neresindeyiz. Zor bir soru ama. Buna yanıt vermeden mesleki kutsamanın doğru olmadığını düşünüyorum.

Bu koruyup kollama yaklaşımına yönelik diğer sosyal hizmet uygulamalarından biri de sorduğunuz aile danışmanlığı ile ilgili son uygulama ve yönetmeliktir. Aile danışmanlığı bildiğiniz gibi kısaca bu konuda ayrı açılmış merkezlerde çocuk eğitimi dâhil olmak üzere diğer sosyal sorunların çözümünde danışmanlık odaklı bir sosyal hizmetin yürütüldüğü yerdir. Sosyal hizmet işlevi yürüten kurumsal bir yapı söz konusudur. Bu danışmanlık hizmetinde sorun niteliğine göre farklılık içeriyorsa o zaman aile tedavisi uygulanan bu konuda özel eğitilmiş uzmanlara gönderilmesi bu sürecin bir parçasıdır. Bizde ise bu konuda bir kavram kargaşası oluşturulduğunu görüyorum. Özellikle danışmanlık ve terapi açısından. Sosyal hizmet ile ilgili danışmanlık bildiğiniz gibi mesleğin kullandığı araçlardan biridir. Bu konuda eğitim almamışsan sana bu konuda sosyal hizmet alanında çalışır denilemez. Doğal olarak sosyal çalışmacı veya sosyal hizmet uzmanı olamazsın. Olmaman da gerekir! Yani tansiyon ölçmesini bilmeyen hemşirelik ve doktorluk yapabilir mi? Onun gibi şey. Aileye yönelik danışmanlıkta bu sosyal hizmet uygulamasının bir parçasıdır. Aile tedavisi ise bambaşka bir süreç ve uzmanlık alanıdır. İkisini birbirine karıştırmamak lazımdır diye düşünüyorum. Ben örneğin bir aileye danışmanlık yapabilirim danışmanlık çerçevesinde anlaştığımız bir hedefe doğru ilerleyebiliriz, ama karşıma tedaviyi gerektiren bir sorun ile karşılaştığımda bu konuda özel bir eğitimim yoksa tedavi sürecine geçemem ancak onu bu yönde bir kişiye yönlendirip tedavi sürecinde de aile ile birlikte gene sorun neyse o odaklı çalışabilirim. Bunu yapmam ve yapabilmemde gerekir. Fakat bu kavram kargaşasının en son örneğini SHÇEK’in yayınladığı yönetmelikte görebilmek mümkündür. Mesleği de ilgilendirdiği için bunu bir yazım ile dile getirmek istedim. Bu konuda hâlâ anlayamadığım birçok husus var.

Araştırmalarıma göre Aile Danışmanlığı diye devlet personel rejiminde bir unvan ve kadroya şimdiye kadar rastlamadım. Bu yönde bir yasal düzenleme de yok ve bu unvanın kimin vermeye yetkili olduğu da yasal açıdan belirsizken SHÇEK bir yönetmelikle düzenlemeye yaparak Aile Danışmanı şeklinde bir unvan ve kadro oluşturmasını hukuken mümkün göremiyorum. Yani ortada bir keyfiliğin ve ben yaptım oldu, mantığının olduğunu düşünüyorum. Yasal olmayan bir yetkinin kullanımı söz konusudur. Çünkü meşhur 2828 sayılı SHÇEK’in yasası hizmetle ilgili düzenleme yetkisi verirken bir unvan ve kadro oluşturma yetkisinden bahsetmemektedir. Hatta bu yönetmelik kapsamında Aile Danışmanı olarak çalışacak sosyal hizmet uzmanlarının yanı sıra diğer belirtilen çalışanlar ile birlikte ayrı bir danışma beceri eğitimi adı altında hangi standarda dayalı olduğu belli olmayan bir eğitim alma koşulunu getirmesini hem mesleğe bir hakaret hem de aldığım eğitime bir hakaret olarak görüyorum.

Mesleğin uygulamasına yönelik SHÇEK2in bu konuda yasal bir yetkisi yok ki! Kurum ancak yürütülecek görevin işlevine göre hangi meslek elemanın çalışıp çalışmasına karar verebilir. Bunun ötesi yetki aşmaktır. Örneğin Sağlık Bakanlığı doktor çalıştırmak istediği zaman o bile bir doktorun tansiyon ölçme ve nabız bakma için ayrıca eğim alması gerektiğini bir koşul olarak ileri sürebilir mi? Buda bunun gibi bir şey...
Ayrıca en azından ben şu anda İsviçre’ye gitsem rahatça Aile Danışmalığı yürüten bir merkezde sosyal hizmet uzmanı olarak çalışabilirken, mesleğimi uygularken burada bu eğitimi almadan çalışmamın mümkün olmadığını görüyorum. Bu düzenleme bir yasa ile yapılmış olsa bunu bir ölçüde anlayabilirim. Ama bu şekilde kabul etmek çok zor. Fakat bu hukuksuzluğa yönelik tepkisizlikte inanılır gibi değil. Birde bu yönetmelik sosyal hizmet uzmanlarının çoğunluğunun çalıştığı bir kurum tarafından düzenleniyor. Gerçekten anlaşılır gibi değil. Kendi mesleki haklarını koruyamayan bir meslek gurubunun başta vakasının haklarını nasıl koruyacak ve onun yanında yer alacaktır. Bu açıdan ortada çok acı ve üzüntü verici bir durum söz konusudur.

Aziz ŞEKER: Peki çözümler konusunda çocuklar ve gençler için umutlu musun?

Nihat TARIMERİ: Dürüst olmam gerekirse hiçbir şekilde umudum yok. 5 senedir ortaya çıkan durum umutlu olmamı engelliyor. Çünkü uygulamanın en azından yurttaşlık hukuku bağlamında çocuk ve gençlerin korunup kollanmasının ayrı bir hukuksal yaklaşım ve zemin içinde götürülmesi gerekirken bu yönde bir ışık göremiyorum. Ceza uygulamasının ise ceza yerine çocuk ve genç odaklı bir Gençlik Ceza Hukuku bağlamında ayrı bir süreçte yürütülmesi gerekirken bu yönde de bir ışık göremiyorum. Bunlara bağlı olarak sosyal hizmet yapılanmasında hak ve hukukun öne çıktığı bir yapılanma ve de çocuk ve gençliğe yönelik bir resmi vesayet kurumu şeklindeki bir yapılanmanın sağlanması mümkün değildir. 1942’de bu konuda uyarıyı ve öneriyi dikkate almayanlarının böyle bir değişimi ve yaklaşımın içine gireceklerini hiç zannetmiyorum. Ayrıca yapılan yanlış uygulama artık kutsanmış bir vaziyette; bu ise en büyük engeldir. Bu yöndeki tartışmaların içtenliğine de inanmıyorum. Bir an için düşünün. Uygulamayı çocuk ve genç odaklı hale getirecek olan sosyal inceleme raporunun delil niteliğinde değerlendirilmesi ve Almanya’da olduğu gibi bu raporun mutlaka duruşma sırasında okunarak kayıtlara geçirilmesi gerekliliğine yönelik bir düzenleme önerisine oluşacak tepkileri. Bu konuda duyacağınız bin türlü mazerettir. “Burası Türkiye’dir,” söylemi de bunlardan biridir. Bunun özelikle bir aşağılama olduğunu bilerek dinlemeniz gerekir.

Çocuk mahkemeleri ve çocuk ağır ceza mahkemeleri yerine heyetli gençlik mahkemeleri kurulmalı; bu mahkemelerdeki uzmanların en azından yeniden yapılanan bir Adli Sosyal Servis içinde çalıştırılması gerektiğini söylesem hatta mahkeme heyetinde üç üyeden birinin sosyal hizmet uzmanı veya psikologlardan biri olmalıdır desem ve önerilerde bulunsam bunların gerçekleşmesinin hiçbir şekilde mümkün olmadığını görüyorum.

Bu önerilerim benim kafamdan uydurduğum öneriler değil. 1924 yılından beri Almanya’da uygulanan bir uygulamadan örnek verdim. Bu uygulamadan orada yaşayan vatandaşlarımızın yararlandıkları ise başka bir boyuttur. Ancak bu önerilerinde havada kalacağını gayet iyi biliyorum. Bu öneriler hayata geçse o zaman uygulama ceza odaklı bir yapıdan birey odaklı bir yapıya dönecektir. İşte bu noktada samimi davranmıyoruz. Sorun burada. Bunu yapabilecek bir yaklaşım ve bir iradeyi göremiyorum. Bunun için gerekli olan entelektüel bir düzey ve sosyal felsefe de yok. O yüzden bunlar beni olumlu bir düşünceye yönlendirmiyor. Ama kabul etmemiz gereken gerçek de bu. Hiç olmazsa bu söyleşi ile böyle bir tespit imkânı ve de konuyu paylaşma olanağı oldu. Bununun için teşekkür ederim. Bazı konuların daha derine inilerek tartışması gerektiğini düşünüyorum. Hiç olmazsa bu ezberin dışında bir bakış ortaya koymaya çalıştım. Ama ezberlerin bozulmasının kolay olmadığını biliyorum. Hele bunlar kutsanmışsa daha da zordur.
Seninde bu yönde çabaların olduğunu gördüğüm için bu çabalarına katkı vermek benim için bir zevkti. İyi çalışmalar. Sana kolaylıklar dilerim. Geçenlerde Robin Hood adlı filme gittim. O filmde geçen bir sözü de bu bağlamda seninle paylaşmak isterim. Filmin bir bölümünde Robin Hood: “Haykırmak Haykırmak Haykırmak, Kuzular Aslan olana kadar haykırmak,” demektedir. Hood’un kuzuların aslanlar gibi haykırmalarına kadar haykırmaya ve çalışmaya devam etmen dileği ile iyi çalışmalar.

Aziz ŞEKER: Teşekkürler…

 

 BİZE YAZIN
     Sosyal Hizmet Uzmanı Web Sitesi
     E-Posta : sosyalhizmetuzmanlari@gmail.com

   

© Copyright 2011
www.sosyalhizmetuzmani.org