Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE 

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap / Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları Bilgileri

 


 

 


 

NİHAT TARIMERİ İLE TÜRKİYE’DE SOSYAL HİZMET
ÇOCUK ve GENÇLİK HUKUKU ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ (1)
(İzmir-Urla 2010)
 


 Aziz ŞEKER: Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Nihat TARIMERİ: Sevgili Aziz; ben 1978 yılında Sosyal Hizmetler Akademisinden mezun oldum. İlk görev yerim Ankara’da Sanatoryumdu; daha sonra Ankara Hastanesinde çalıştım. Burada başhekim yardımcılığı gibi mühürleme hizmeti şeklinde yürütülen sıkıcı ve anlamsız bir işi yapmaktan bazen kaçıp servislerdeki hastalarla görüşerek bir ölçüde mesleki çalışma yapmak için çabaladım. 1980’de ise o zamanlar teröründe tırmanması nedeni ile İzmir’e atandım. Şimdiki adı Alsancak Devlet Hastanesi olan Trafik ve Travmatoloji Hastanesinde çalışmaya başladım. Burada ise mesleğin hiçbir şekilde bilinmemesi ve küçük bir hastanedeki doktorların kendilerine göre oluşturduğu sistemi aşmamın güçlüğünü görmem nedeni ile de 1981’de İsviçre’ye gittim. Buraya kadarki süreci anlatmamın sebebi ise benim 30 sene önce yaşadıklarıma benzer sorunların hâlâ yaşanmaya devam etiğini gözlemlememdir.

İsviçre’de madde bağımlılarına yönelik özelliklede eroin kullananların belli bir medikal tedaviden sonra “methadon” adlı ilaç ile birlikte psikolojik ve sosyal tedavilerinin yürütüldüğü Winterthur Gençlik Danışma Merkezinde sosyal hizmet uzmanı olarak çalışmaya başladım. 1983’den itibaren ise suça yönelen gençlere yönelik iddianame düzenleme dâhil hizmet veren Zürih Gençlik Savcılığında çalıştım.

1989 senesinin sonunda da Türkiye’ye döndüm. İsviçre’deki bu çalışma sürecinde mesleğin uygulaması ile ilgili gençlik alanında çeşitli deneyimler kazandım. Ek eğitimler aldım. Bu süreçte akademide aldığım eğitimin bana çok yararı oldu. Bu konuda İsviçre’li meslektaşlarımla kendi aramda büyük bir fark göremedim. Bunu özellikle bazı tartışmalardan dolayı dile getirmek istedim. Bu vesile ile başta Sema Hoca, Ertan Hoca, Işıl Hoca, Beril Hoca, Şener Hoca olmak üzere tüm Akademinin öğretim görevlilerine eğitimime katkı sağlamaları nedeniyle içten teşekkür etmek istiyorum. Bazen tartışmalarda bizdeki eğitim ile yurtdışındaki eğitim arasındaki farklıların gündeme geldiğini görüyorum. Şunu gayet açıklıkla belirtebilirim ki, o dönemde benim aldığım eğitim benim için oldukça yeterli idi, hatta fazlalıklarım bile vardı, diyebilirim. İsviçre özellikle bu konuda hassas bir ülke olup tüm süreçte bu konuda işverenim olan ne Sosyal Hizmetler Dairesinden ne de Gençlik Savcılığından bu yönde eksikliğimin giderilmesine yönelik herhangi bir talep gelmedi ve diğer uzmanlar ile aynı yetki ile çalıştım.

Ancak bu süreçte bana yardımcı olan en temel unsur bir “süpervizör” ile birlikte çalışmamdı. Bundan çok yararlandım. Mesleki açıdan iki ülke arasında bir değerlendirme yaptığım takdirde ise ortaya sadece mesleğini iyi şekilde yerine getiren uzman ile mesleğini kötü yerine getiren uzman şeklinde bir durumun konuyu belirlediğini düşünüyorum. Bu konuda milliyet farkının da bir önemi yoktur. Bu konuya yönelik kriterlerde de en belirleyici unsur olarak meslek seçiminin önemli rolü olduğunu düşünmekteyim. Buna bağlı olarak asıl bu konuda ülkeler arasında önemli farkların bulunduğu kanısına sahibim.
Özellikle İsviçre veya Almanya’da meslek seçimi oldukça önemli olup kişiliğe göre meslek sahibi olunması hedeflenmiştir. Sistem buna göre şekillenmiştir. Amaç bir mesleğin severek yapılmasıdır. Çöpçü olsanız bile... Ülkemizde kişiliğe göre meslek seçiminin yapıldığı bir yapı olmadığı için kediyi bile sevmeyenin veteriner olduğu bir eğitim modeli tüm mesleki uygulamaları belirleyen bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla meslek sonrası bir kişilik gelişimi genelde söz konusu olmakta ve de bu durum kişiliğin de önüne geçmektedir. Buda doğal olarak mesleği iyi uygulayanla kötü uygulayan arasında bir farkı oluşturarak ortaya çıkan hizmetin niteliğini etkilemektedir. Ülkemizde koltuk kavgasının sebebinin önce bu olduğunu düşünüyorum. Kazanılanı kolay kaybetmemek.

Türkiye’ye döndükten sonra ise 3 yıl Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP)’nın Soydaş Entegrasyonu Projesinin İzmir Bölge Sorumluluğunu yürüttüm. Daha sonra Dünya Bankasının istihdam ile ilgili projelerinde danışmanlık yaptım. İleriki yıllarda yoğun çalışma hayatıma ara verip emekli oldum. Arada bir danışmanlığa devam ettim. 2005 yılında çocuk ve gençlere yönelik ceza kanunlarında yeni düzenlemelere başlanması ile bu konulara yeniden yöneldim. İzmir Barosundan gelen bir talep doğrultusunda bu yönde bir çalışma yapmaya başlayınca konu ile ilgili bir kitap çalışmam da ortaya çıktı.

Özellikle 2005 yılında yürürlüğe giren Çocuk Koruma Kanunu ile ilgili hazırlık aşamasında İsviçre’deki ve Almanya’daki uygulamalarından yararlanıldığının belirtilmesi ve 1942 yılında bu konu ile ilgili yayınlanmış bir makaleyi bulmam nedeni ile bu alandaki deneyimimi ve görüşlerimi Çocuk Koruma(ma) Kanunu başlıklı iki kitapta yansıtmak istedim.

Şu aralar bu konudaki eksiklikleri ve sorunları gördükçe tepki gösteriyorum. Konuyu bazı arkadaşlarla paylaşıyorum. Seninle bu görüşmeyi de bu çerçevede yapmak istedim. Özellikle senin çabalarını görünce bu köyde bir tane “deli”ye gerek yok. Seni yalnız bırakmak istemedim...

Aziz ŞEKER: Her ne olduysa, Türkiye’de 2010 yılının Nisan ayının sonlarına doğru insanları dehşete düşüren cinsel istismar olaylarının ortaya çıkmasıyla sarsıldık. Ülkemizin bazı şehirlerinde basına yansıyan yönleriyle insanın yüreğini soğutacak bu sosyal manzaralar elbette yeni bir şey değil. Sosyal mevzuattaki değişimlerle daha çok gündeme gelmeye, getirilmeye başlandı. 21. yüzyılda yaşıyoruz. Sözünü ettiğim olgu üzerine düşüncesini belirtmeyen yok gibi! Ne ki, bir sıkıntı var gibi. Kendi çalıp kendi oynayan bir yönelimde kaldık. Açıkçası sorun doğru okunmuyor? Sorun nasıl algılanıyor? Nasıl algılanmalıdır?

Nihat TARIMERİ: Seninde dediğin gibi 2010’un Nisan ayının sonuna doğru başta cinsel istismar ve ihmalin yanı sıra çocuk suçluluğu gibi konular sık sık gündeme gelerek sorunun yönlendirdiği bir durum ile karşılaştık. Bu konu ile ilgili profesyonelliğin ve kurumsal yapımızın perişanlığını gördük ve bunun düzeyi de ortaya çıktı. Dolayısıyla herkesin kendine göre görüş belirttiği bir süreci yaşıyoruz. Herkeste kendine göre bir arayış içerisinde. Kendine göre de doğal olarak bazı çareler ve öneriler getirildiğini görüyoruz.

Bunlardan biride 2 Mayıs 2010 tarihli Pazar günü Radikal 2’de yayınlanan Avukat Seda Akço’nun “Çocuk İhmal ve İstismarı Önlenebilir!” başlıklı yazısıdır. Avukat Seda Akço’yu kişisel olarak da tanıyorum. Kendisi özellikle Unicef’te ve de Çocuk Koruma Kanununun hazırlanma sürecinde Barolar Birliği Temsilcisi olarak komisyon çalışmalarına katıldı. Sonraki eğitim süreçlerinde de yer alan bir kişidir. Bu konuyla ilgili alanda emek harcayan 5-10 kişiden birisidir. Bu yazısını o açıdan önemsiyorum. Önemsememiz de gereklidir. Çünkü konu ile ilgili bir yaklaşımı ortaya koymaktadır.

Aziz ŞEKER: Seda Akço’nun yazısı sözünü ettiğimiz konu açısından nasıl değerlendirilmelidir?

Nihat TARIMERİ: Seda Akço görüşlerine ve yaklaşımlarına mutlaka değer verilmesi gereken kişilerden birisidir. Bu yazıda / makalede ortaya çıkan sorunu “Nasıl önleyebiliriz?” diye sormuş ve “bu cümleyi 100 kere deftere yazma cezası verilmesi gerekiyor her birimize” şeklinde bir vurguda da bulunmuştur. Bakanlık kurulması dâhil çeşitli önerilerde yazıda yer alırken bu konu ile ilgili sorumlunun ve konusunun sahibinin belli olmadığı görülmektedir. Örneğin Siirt olayındaki mağdurlardan biri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yürütmenin sorumluluğunu yerine getirmemesinden dolayı başvurduğu zaman Başbakanlık dışında hangi kurumu sorumlu olarak gösterecektir. Hangi kanunda kimin ihmalinin olduğu gösterecektir. Böyle bir durum örneğin Almanya’da veya İsviçre’de olsa sorumlu kurum bellidir. Böyle bir sorun olduğu takdirde Jugendamt diye adlandırılan Gençlik Dairesini sorumlu kurum olarak görürsün.

Aziz ŞEKER: Peki bu konuda Bakanlık kurulması yeterli olmaz mı?

Nihat TARIMERİ: Bu konuda mutlaka bir bakanlığın kurulmasını ve çocuk genç ve ailelere yönelik tüm hizmetlerin verilmesinin gerektiğini düşünüyorum. Adı “Gençlik ve Aile Bakanlığı” olabilir. Bu bakanlık yapılanmasını ancak gereken birçok işlerden sonra kurmak gerekir. Ayrıca bunları düşünürken ve Seda Akço’nun bu yazısını okurken hemen aklıma Prof. Dr. Fikret Arık’ın makalesi geldi.

Aziz ŞEKER: Prof. Dr. Fikret Arık’dan söz eder misiniz?

Nihat TARIMERİ: Prof. Dr. Fikret Arık Türk Medeni Kanunu konusunda çalışmış bir hukukçudur. 1942 yılında doktor unvanlı iken Adalet Bakanlığının bir dergisi olan “Adliye Ceridesin”de “Resmi ve Mesleki Vesayet Nedir?” başlıklı bir makalesi yayınlanmış. Bu makaleyi Çocuk Koruma Kanunu’na yönelik bir araştırma yaparken tesadüfen buldum. Bu makalede 1942 yılında savaş nedeni ile de oldukça yoğun yaşanan başta köprüaltı çocukları olmak üzere suçlu çocuklar gibi çocuk ve gençlik sorunlarının ele alındığını görmekteyiz. Bu sorunların çözümünde İsviçre’de ve Almanya’daki uygulamalar ile ilgili bilgileri İsviçre’de aldığı hukuk eğitimi çerçevesinde verir. En önemli eksikliğin ise İsviçre Medeni Kanunu bağlamında oralardaki Jugendamt/Gençlik Daireleri şeklinde yapılandırılmış “Resmi Vesayet Kurumu” biçiminde bir kurumsal yapılanmanın olmadığını belirtmektedir. Yaşanan sorunların böyle bir kurumsal yapılanma ile çözülebileceğini açıklamaktadır.
Bizdeki bu yönde kurumsal yapının olmamasının sebebini ise İsviçre Yurttaşlar/Medeni Kanunun Türk Medeni Kanununa uyarlaması sırasındaki ilgili 373. maddenin çevirisinin yapılmamasına dayandırmıştır. Bu eksikliğin hukuki ve idari yollardan nasıl giderileceğini de açıklamıştır. Bir akademisyen olarak sorumluluğunu yerine getirmiştir.

Aziz ŞEKER: Yani bu konuda bir çözüm 1942 yılında gösterilmiş mi?

Nihat TARIMERİ: Evet taa 1942 yılında söylenmiş, ancak bu güne kadar bu konuda her hangi bir çabanın olduğunu görmüyoruz. Özellikle bu konunun “Resmi Vesayet Kurumu” ile ilgili boyutu bir tabu gibi kalmış daha sonra hiçbir şekilde tartışılmamıştır. Üstelik Almanya ve İsviçre’deki bu yapılar yeni değildir. 1910’lardan beri uygulanmaktır. Fakat nedense böyle bir yapı ve bunun hukuksal temeli ne hukuk ne de sosyal hizmet topluluğundaki işlevi ile birlikte değerlendirilmemiştir. Bunun nedenini şimdiye kadar anlamış değilim. Hâlbuki bu kurumsal yapı bir arabanın tekeri, motoru gibidir. Bunlar eksik olduğu takdirde arabanın gitmesi mümkün değildir. Ayrıca bir arabayı aldığınız takdirde bu eksiklik yokmuş gibi davrandığınızda bu arabanın her şeye rağmen yürümesi mümkün değildir.

Bu konuyu ve bu kurumsal eksikliği özellikle Çocuk Koruma(ma) Kanunu kitabımda değerlendirdim ve bunu bir tarihi tespit olarak ortaya koymak istedim. Ayrıca bu konuda bu yaklaşım devam ettiği sürece hem sorunları çok ağır bir şekilde yaşayacağımızı yazdım. Ayrıca bir 60 yıl sonra herhalde birilerinin benim yazımı bulup hâlâ 1942 yılındaki makalede kaldığımızı tespit edebileceğini belirttim.

Bu açıdan Seda Akço’nun bu yazısını oldukça önemsiyorum ve çözüm konusunda hukukçuların bazılarının belki de önemli bir kısmının hâlâ eskilerde olduğunu üzülerek görüyorum.

Aziz ŞEKER: Bu sorun alanını Medeni Kanun açısından olsun, sosyal hizmet açısından değerlendirir misiniz?

Nihat TARIMERİ: Bu konunun yani çocuk ve gencin dolayısıyla bireylerin toplumsal ve hukuksal olarak korunup kollanmasını Batı’daki Aydınlama Süreci ile birlikte düşünmemiz gerekmektedir. Buna bağlı olarak, laiklik, yurttaşlık, modern devlet, sosyal devlet, sosyal koruma ve sosyal hizmetlerin bu sürecin en önemli parçaları olduğunu düşünüyorum.

Bildiğiniz gibi insanın özgürleşmesi, kendini ifade edebilmesi tarihsel ve sosyal süreçte pek öyle kolay olmamıştır. Bunun için büyük savaşlar verilmiş, büyük toplumsal mücadeleler ve çabalar gösterilmiştir. Fakat bu konuda özellikle Batı’da gelinen bu noktaya rağmen özellikle başta İnsan Hakları olmak üzere Çocuk Hakları Sözleşmesi; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmeleri Türkiye dâhil dünyadaki tüm ülkelerde bir evrensel hukuk normu olarak benimsenmedi. Ancak başta bireyin kendini ifade etmesi dâhil; özgürlükler ile ilgili haklar için ve sosyal adalet için mücadele edilmesi gereken bir süreci hâlâ yaşıyoruz. Daha da yaşayacağız. Modernleşme bence budur. Sanayide modernleşmek veya cep telefonu kullanmak modernleşme veya çağdaşlık değildir. Özellikle çocuk ve gençler açısından güncel olarak “koruma ve kollama” adına yaşadıklarımızda aslında bu sürecin ve kavram kargaşalarının bir parçasıdır. Bir ürünüdür…

Aziz ŞEKER: Demek ki bu süreç küreselleşmenin sosyal sorunları küreselleştirdiği içinde bulunduğumuz tarihsel dönemde de her şeye rağmen hala devam ediyor...

Nihat TARIMERİ: Evet bir mücadeleyi gerektiren bu süreç hala devam ediyor ve özelliklede “küreselleşme” kavramı bu konuda bir araç olarak kullanılarak asıl sorun perdeleniyor. O yüzden bu sürecin tarihi ve sosyal arka planını biraz bilmek gerekiyor. Anlamak gerekiyor. Kısaca bugünü belirleyen Batı uygarlığındaki gelişmeleri bu açıdan değerlendirdiğimizde orta çağdan itibaren Rönesans ile başlayan bir süreç vardır. Bu süreç özellikle insanın/bireyin din kurumu dâhil her türlü güce karşı ve bu güçleri kullanan yönetenine karşı kendini, konumunu ve özgürleşmesini belirlemeye yöneliktir. Aydınlanma süreci olarak da tanımlanan bu süreçte 1789’da Fransız Devrimi ve Napolyon dönemindeki 1804’deki “Cod Civil/Yurttaş Kanunu” önemli bir dönüm noktasıysa da bence asıl dönüm noktalarından birinin 1648’deki Katolikler ve Protestanlar/Reformistler arasındaki mezhepler arası savaşı sona erdiren Westfalya Anlaşması olduğunu söyleyebilirim. Bilirsin; Fransız Devriminin üç ilkesi vardır. Bunlar eşitlik, özgürlük ve adalettir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletlerinin 1776’da kurulmasını sağlayan Bağımsızlık Bildirgesi, Yurttaşlık ve Haklar açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Bunlara bağlı gelişmelerin sonunda ise örneğin 1803’de Almanya’da sekülerleşmenin kabulü ve 1900’de Bürgerliches Gesetzbuch (BGB) / Yurttaşlar Kanununun kabul edilmesi ile Alman İmparatorluğu bireylerinin tebaalıktan yurttaşlığa dönüştüğü bir süreçte yaşanmıştır. Bu dönüşümde bir dinsel topluluk yani cemaat üyeliğinden “yurttaş”lığa bir geçiş olmuş ve “yurttaşlık” birlikte yaşamak için ortak bir değer olarak tanımlanmış ve kabul edilmiştir. Bunlar yasalar çerçevesinde güvence altına alınmıştır. Çocuk, genç, yetişkin olarak tüm bireylerin eşit bir şekilde yasal olarak korunup kollandığı yeni bir dönem başlamıştır. Her ne kadar çocuk ailenin içinde bir parça olarak görülse de toplumun geleceği olarak kabul edilmiş, sorumluluk sadece aileye bırakılmamıştır. Toplumsal olarak korunup kollanma bir yükümlülük, bir görev haline getirilmiştir. Bu gelişim ve dönüşüm Modernleşmedir.

Aziz ŞEKER: Batı’da bunlar yaşanırken Türkiye’deki gelişmelerin seyri nasıl olmuştur?

Nihat TARIMERİ: Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde Avrupa’nın zorlaması sonucu Tanzimat ile başlayan bir dönem başlatılmak istenmiştir. Ancak Osmanlı dönemi bu Aydınlanma sürecinin içinde yaşamadığı için doğal olarak İslam hukukunu ön plana almış ve onu koruyacak şekilde bazı girişimleri olmuştur. Yapılan düzenlemelerden biri 1877’de yürürlüğe giren Mecelle’dir. Bu kanun Fransız Yurttaşlar Kanunundan uyarlanmıştır. Ancak tam olarak değil, birçok eksikliklerle uyarlanmıştır. Ancak kanunun özellikle felsefesi yansıyamamıştır. Bizim için en büyük değişim, Atatürk’ün Cumhuriyet çerçevesinde yaptığı devrimlere bağlı olarak “Türk Medeni Kanununun 1926’da kabul edilmesi olmuştur. Bunun için 1912’de yürürlüğe giren İsviçre Yurttaşlar/Medeni Kanununun uyarlanarak dolaylı bir şekilde Batı’daki Aydınlanma sürecinin bir parçası olduk. Ancak Modernleşme denilen bu sürecin felsefesini tam olarak yaşayamadığımız ve algılayamadığımız için kanunun ruhunu anlamada ve algılamada önemli sorunlar yaşadığımız bir süreçle karşı karşıya kaldık. En son Siirt’te veya Bilge köyündeki yaşadıklarımız bunun en trajik yansımalarından biridir.

Aziz ŞEKER: Almanya ve İsviçre’deki kanunlardan söz ederken Yurttaşlar Kanunu olarak ifade ediyorsunuz. Kavramlar üzerinde biraz durur musunuz?

Nihat TARIMERİ: Çünkü öyle oldukları için ve öyle algılandıkları için diyorum. Toplumsal olarak bir arada yaşam için gerekli olan ortak değeri ve kuralları temsil eden bu kanunların adı her iki ülkede Yurttaşlar Kanunudur. Çünkü bireyin ortak konumunu belirliyor. Onu güvence altına alıyor. Almancada “Bürger” kelimesi “Yurttaş” veya “vatandaşın” karşılığına gelir. Roma Hukukundaki Latince “ius civil”in de karşılığıdır. Bu kelime; Kıta Avrupası dediğimiz İngiltere dışındaki Avrupa’nın sosyal felsefesini ve hukukunu belirleyen, şekillendiren Roma Hukukunda özgür Romalı yurttaşı tanımlamaktadır. Bizde uygar olma veya medeni olmayı tanımlamayan “Medeni” kelimesi ile bir ilişkisinin olmadığını düşünüyorum. Görüldüğü gibi işlevi açısından da öyle değildir. Bu farklı şekilde yansıtılmış olan tanımlama da şu anda yaşadığımız birçok sorunda bence önemli bir etkenidir. Dolayısıyla toplumda birlikte yaşamak için gerekli olan ortak bir kimliği ve değeri tanımlayan Yurttaşlık ile bu başlığı taşıyan kanunlar ile daha önce özellikle kralların, imparatorların veya gücü kullananların yanı sıra dinsel topluluklar/cemaatler tarafından uygulan kurallar veya uygulamalar “yurttaşlık” temeline dayandırılmıştır. Bir ortak değer oluşmuştur. Örneğin dinsel bir kurumsal yapının uygulamasında yer alan evlilik, boşanma, miras, dernek ve vakıf şeklinde örgütlenme gibi yapılar dünyevileşmiştir. Hesap sorulabilinir sorgulanabilinir hale gelmiştir. Bu şekilde Laik bir devlet yapısının temeli oluşturulmuştur. Bunun korunması ve geliştirilmesi toplumsal bir ihtiyaca dönüşmüştür. Bu tanım ve kavram bizde ise Osmanlı döneminde beri devam eden “medeni olma” çabası içinde “Medeni” kelimesi ile öne çıkarak birlikte yaşamak için gerekli olan ortak bir değer ve tanımı yansıtamamıştır. İnsanımız örneğin bir İsviçreli veya bir Alman gibi “Yurttaşlık Kanunu” çerçevesinde evleniyorum, diyememiştir. Bazen bir kelime çok önemlidir. Birçok şeyi anlatabilir. Çocuğun ise bir Yurttaşlık temelinde korunup korunması gerektiğini hâlâ anlaşılmamıştır...     DEVAM EDİNİZ
 

 


       
    

SÖYLEŞİLERİMİZİ SİTEMİZ YAZARI
 AZİZ ŞEKER GERÇEKLEŞTİRMİŞTİR.
 

  UYARI!
©
Sitemize ait yazılarımızı izin almadan yayınlanmamasını talep etmekteyiz.Her hakkı saklıdır.

Google