Ana Sayfa||Araştırmalar ||Editör ||Site  Haritası|  

ENGLISH |DEUTSCHE

Sosyal Hizmet Mesleği
Mesleki Bilgiler
SHU Yazıları
SHU Yayınları
SHU Araştırmaları
SHU İsim Listesi
Sosyal Hizmet Alanları
Çocuk Refahı
Gençlik Alanı
Yaşlılık ve Sorunları
Aile Sorunları
Sosyal Sorunlar
Engeliler ve Sorunları
Tıbbi Sosyal Hizmet

İş İlanları

Kurum İlanları
Eleman İlanları
İş İlanı Verme
Bireysel Gelişim
Bireysel Gelişim
NLP
Toplam Kalite
Beden Dili
İletişim Bilgisi
Halkla İlişkiler
Ana-Baba Okulu
Sosyal Bilimler
Sosyoloji
Psikoloji
Sosyal Siyaset
Sosyal Siyaset Bilgileri
Kitap - Sanat
Kültür/Sanat
Kitap Tanıtımı
İnsan Hakları
İnsan hakları Bilgileri


Google
 
Web www.sosyalhizmetuzmani.org

 OLMAK YA DA OLMAMAK

Sosyal Hizmet Uzmanı Rıza ELİTOK
secesme@hotmail.com

Sitemiz Yazarı
 

   Zorunlu olarak yaşanan sessizlik, yalnızlık insanın kendisini bilip tanımasında yardımcı olacak mı acaba?…

Hırçın, sanki bir türlü ehlileşemeyen ruhun dizginlerini tutamamak. Düşmek ve tekrar ayağa kalkma, dizginleri tutma çabası. Ama güçsüzlük ve yeterince tutunamamak…. Tutunamamanın insanda yarattığı acizlik, zamanla benlikte silikleştiren ve hiçleştiren bir zehire dönüşebilmektedir. İnsanın kendisi ile verdiği mücadelede tekrar ve tekrar yıpranması, yorulması ve eli boş dönmesi. Tıpkı karşısında can çekişen yaralı bir atın, can çekişlerine son vermek üzere ruhunu çekip vurması. Ve geride yaşamın ağır yükünden başka bir şeyin kalmaması. Ne acı, ne umut…Sadece koca bir anlamsız “Hİǔ dışında. İnsanın kendisine karşı mahçup olması, başkalarına karşı mahçup olmasından daha acı vericidir.

Öteden beri; bir gruba, topluma, bir yere ait hissedememek kendini. Bazı zamanlar olur ki, ortalıkta kayıtsız ve tasasız dolaşan “insancıklar” ın küçük mutluluklarına imrenmekten insanın kendini alamaması. Bu durumda kendi çelişkilerine hayret etmesi, kendisi ile alay edip ve küçük mutlulukları bile göremeyecek kadar var oluşun dipsiz kuyularında ne işi olduğunu kendi kendisine sorması. “Çivisi çıkmış dünya işte! Ne olacak.”

Kendi durumunu izah etmede uygun kelimeleri bulamamak, ya bu durumu izah edecek kelimeler yok, ya da o kelimeler bir yerlerdeydi ama bulunamıyordu. Hayatta çoğu insancık altın ve para arar iken, çok az bir insan kendisini anlatabilecek kelimeler ve hayatta kendisi ile özdeşleştirebileceği semboller, göstergeler, izler arar. Oysa insan, hiçbir zaman kendisini gerçekten bilemeyeceğini sezer. Zaten insanoğlunun var oluş nedeni, kendisini sonsuz araması ve adım adım sonsuz bir keşfediş içinde görmesi değil midir? GOETHE’nin dediği gibi “ İnsan kendini yalnızca insanda tanır.”

Yol alan adam, kendisini arama sürecinde bir gün Mihail Nuay-me adında yine kendisini aramakla mükellef ve yol alan bir şahısla karşılaştı. Mihail ona şöyle dedi;

“Etrafımdaki insanlar, kaynayan ordu haline gelmiş; her adımını, her hareketini kontrol ediyor ve her nefesini sayıyor. Öyle ki önemsiz dahi olsa bir kere tökezlesen alay ederek ve bağırarak:

‘Bakın! Bakın! İşte olgunluk isteyen kişi! Tökezliyor ve yerlerde sürünüyor. Bizden daha fazla yükselebileceğini zannediyordu, oysa bize tutunuyor. Bize şehvetin kölesi derken, kendisi şehvete teslim olmuş durumda. Kaç kez nasihat ettik, fakat söz dinlemedi; ona engel olmaya çalıştık, ancak engel olamadık. Biz, etin ve kanın karşı konulamayacak bir efendisi var dememiş miydik? Fakat bize inanmadı. Etin ve kanın üstesinden gelebileceğini zannetti. Şimdi çeksin gururunun cezasını’ diye bağırıyorlardı.

İnsanlar en çok kafeslerinden kaçıp kendilerinden daha uzakta uçan birini görmekten nefret ederler. Ve yine onları hiçbir şey, o insanın şuurunu kaybedip yenilmesi veya kafesine geri dönmek zorunda kalmasından daha fazla sevindiremez. İşte bu yüzden engebelerle dolu o yolda, olgunluk isteyene daha ilk tökezleyişinde küfrederler.”(1).

Yol alan adam Mihail’i çok iyi anlıyordu. Çünkü yoldaştılar. Kendisinden de nefret ediyorlardı, kafesten uçup onlardan uzakta uçtuğu için, yol aldığı için. Onlar gibi düşünüp, onlar gibi hareket etmediğinden; bencillik, yapaylık, samimiyetsizlik ve ilkesizlik üzerine kurulu dünyalarına mesafeli olduğu için. Durağan, donuk, aşağılatıcı ve geriletici, çirkef ve yoz bağımlılıklarına dahil olmak istemediği için her fırsatta yüzüne kusuyorlar hınç ve öfkelerini. Tökezlemesi için, onların inadına gideceği yolda tökezlemesi için fırsat kollayacaklar, kafese yeniden dönmesi için çabalayacaklar. Ve ilk tökezlemede anında bağıracaklar; alaylı, sinsi, hin ve bayağı biçimde. “Al işte! Demedik mi biz sana, bu çirkeflik böyle gelmiş böyle gider. Oysa sen bu karanlıkta bir ışık arama cüretini göstermeye çalıştın. Ama ne oldu? Yalnız kaldın. Yalnızlık, yoldan çıkanın ruhunu kamçılayan kırbacıdır. Yalnızlığa mahkûm ettik seni! Aslında sen yoldan çıkarak kendi kendini yalnızlaştırdın. Yalnızlığın ve sessizliğin içinde boğulup gideceğini göremedin. Ve nihayet bul yolda tökezlediğini görerek bunun haz ve coşkusunu yaşıyoruz. Ve nihayet kaçtığın yere geri döneceksin! Bize döneceksin!”

Yalnızlık, bir çoğumuzun bildiğinin aksine bir anti sosyallik ya da iletişim kuramama durumu değildir. Modern insan, yaşadığı zamana koşut olarak yalnızlığın içine itilmiştir ister istemez. Hem de geçmişe göre fazlası ile(geçmişe nazaran devasa kitle iletişim araçlarına rağmen).Modern insan için tercih edilen bir başka yalnızlık da pisiko-sosyal bir direniştir. Rutin olana, monotonluğa, sıradanlığa ve sunulana, reklam edilene, pazarlanana karşı bir direniştir. Tek kişilik bir duruştur. Bir kimsenin “ben yalnız biriyim ” demesi onun yalnız olduğu anlamına gelmez. Ya da “ben aktif ve sosyal biriyim” demesi ile de sosyal olduğu anlamına gelmez. Şu bir gerçek ki; kalabalıklar içinde yalnız ve yalnızken de hayatla sımsıkı ve iç içe olunabilir.

Yüzyılların içinde en bayağı, rezil ve basit devrini yaşayan modernitenin kendisidir. Yaşanan ve yaşatılan modernlik değil aslında; trajik saçmalıklar yığını, kitlesel histerik hastalıklar, aptallaşan mantık, çağın sorunlarına kör düğüm olmuş budala ve şaşkın düşüncenin hezimeti, hobi ve gündelik eğlenceliğe dönüştürülen varlıksız felsefenin içler acısı hali, marka oburu olmuş insan- dışılığa kaçıştır yaşanan…Heidegger der ki; “ Faaliyetlerimizde var olana ne kadar bağlanırsak, var olanın eriyip kaybolmasına o nispette engel olur ve o nispette hiçlikten uzaklaşırız. Fakat o nispette emniyetle de kendimizi mevcudiyetin dış alanına hasır etmiş oluruz”.(2) Devamlı bir “hiç”likte yaşayarak yol alan kişinin yaptığı hata ise, mevcudiyetin dış alanına kendisini emniyetle hasır edememesi, dolayısıyla boşluktan kurtulmak için ya var olana göbekten bağlanarak sıradanlaşması, ya da sıradanlıktan uzaklaşayım derken var olandan hepten kopup hiçleşmesidir. Mesele olmak ya da olmamak değil aslında; mesele “olmak” iken aynı zamanda “olmamak” ı da hissedebilmek, kısmen olsa onu yaşamaktır.

Eğer aşk bulunamıyor ve hissedilemiyorsa, bir çok şey yitirilmiş ya da ihmal edilmiş olabilir. Duyguları ve hisleri günlük yaşamın mantığına vurduğumuz oranda; aşk, sevgi, ütopya, umut gibi duygulanımlar da zamanla silikleşip yok olmaya yüz tutabilir. Bu durum, insanın doğallığında var olan yaşam pınarının zamanla kemikleşerek dışa vurulamamasıdır. Bu nedenle duygu ve hislerin araçlarını günlük hayatta kullanmak daha da önemli bir hale gelmektedir. Bu araçlar; zengin bir edebiyat, hayatın damarlarında dolaşan şiir ve müzik, tarih, felsefe, kültür ve sanat olabilir. İnsan bu araçlar üzerinde aklıyla yüreğini dengede tutabilmelidir. Ne yoğun bir akıl tutulması, ne de histerik bir duygulanıma kapılmadan dengede durabilmektir önemli olan. Çünkü bu denge, “hiç” likle “sıradanlık” ın ortasında sınır görevini gören bir dengedir.

Varlık enginleştirilmeli, zaman ve mekâna yayılmalıdır. Anlık ve geçici olanda takılıp kalmak sığlaştırır ve donuklaştırır varlığı, anlık dışında bütünüyle geleceğe yayılmakta ayakları yerden kesebilir. Bu yüzden varlık, orantılı olarak yayılmalıdır zaman ve mekâna. Var olana ne en uzak, ne de en yakın. Hem uzak hem yakın kalabilmektir önemli olan.

Modern zamanlar; insanda var oluşsal tahribatlara yol açıyor. İnsanın iç dünyasının kemiren ve onu yozlaştıran bir etkiyi güçlü bir biçimde hissettiriyor. Bu da çağın temel belirtilerinden biri olan şizofreni başta olmak üzere bir çok psikolojik biçimlere bürünebiliyor. Deliliğin ne olduğunu ya da ne olmadığını söylemek için onu bilmek gerekir. Bu da ölümden sonranın bilinemeyeceği bir durum gibi bilinemez. Bir delinin dünyasını, onun hissettiklerini ancak tahmin etmeye çalışabiliriz. Fakat kesin olarak bilemeyiz(kesin olarak bilinen bir şey var mıdır ki?). Bir deliyi anlamak için empati kurmakta zaten bir saçmalıktır. Zihinsel tahribattan kaynaklı deliliğe belki kısmen de olsa sınır çizilebilir. Ama ruhsal deliliğin sınırları nerde başlar ve nerde biter bilinemez.

İnsan yaşadığını hissettirse de, bir çok şeyi bir çok kişi ile paylaşsa da yine de kendi iç dünyasında gizli olan bir şeyler mutlaka saklıdır. Bunlar şimdilik söze dökülemez ve belirsizdirler. Üzerlerindeki sır perdesi henüz dağılmamıştır. Bizler bunları sadece sezeriz ama tam ne olduklarını ya da olmadıklarını bilemeyiz.

“ Hayat yolumuzun yarısında kendimi karanlık bir ormanda buldum. Çünkü doğru yoldan ayrılmıştım. Hey hat! Anımsadıkça hala korkumu yenileyen bu ormanın; yabaniliğini, sarplığını ve sıklığını tanımlamak zor iş. Bu o kadar acı bir şey ki, ölüm ondan çok daha az acıdır…

Sözlerini yeterince anlayabildimse korku senin ruhunu lekelemiş; korku, insanı kimi zaman öyle ezer ki her türlü soylu girişimden vazgeçirir. Tıpkı yanıltıcı bir görünüşün, hayvanı huylandırıp şahlandırması gibi...

Bilmez misin ki, insan olgunlaştığı oranda zevki ve azabı daha güçlü hisseder…”(3)
Kaynakça
Arkaşın Günlüğü, Kaktüs Yayınları.
Metafizik Nedir?, Heidegger.
İlahi Komedya, Dante.
  

 



Bize Ulaşın